KONYA'DA İZ BIRAKANLAR

SULTAN VELED (1226-1312)

Muhammed Sultan Bahaeddin Veled, 25 Rebiülevvel 623 Hicri, 26 Nisan 1226 Miladi yılı, Cuma günü Karaman'da doğdu. Babası Mevlana Celaleddin Rumi, annesi Semerkand'lı Şerafeddin Lala'nın kızı Gevher Hatundur. Annesinin Harzem prenslerinden olması dolayısıyla, Sultan Veled diye anıldığı rivayet edilir. Dedesi Sultan'ül Ulema 628 Hicri yılında Vefat ettiği zaman Sultan Veled beş yaşlarındadır.

Okuma ve yazmaya küçük yaşlarda başlar. İslami ilimleri ilk defa babasından tahsil eder. Akıncı Medresesi'nde babasından “Hidaye” okur. Daha sonra kardeşiyle birlikte tahsil için Şam'a gider. Babası gibi, Hanefi fıkhında üstattır.

Ahmet Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri isimli eserinin yedinci bölümünü ona tahsis eder ve pek çok kerametinden bahseder. Sultan Veled'i, yakin sırlarının mahzarı ve hakikatları arayanların sultanı olarak vasfeder.
Neticede Sultan Veled, Çelebi Hüsameddin'i babasının halifesi olarak bilir ve onbir yıl ona bağlı kalır.

Mevlana'nın Sultan Veled'e hitaben: “Ey Bahaeddin! Benim dünyaya gelişim, senin dünyaya gelmen içindi, çünkü benim bütün söylediğim sözler, benim sözüm (kavlim) dir. Halbuki sen, benim eserimsin (fiilimsin). Dediği rivayet olunur.

Baha Veled, ilk hanımının Vefatından sonra iki kere daha evlenir. Bu evliliklerden de üç oğlu daha olur. İsimleri Şemseddin Emir Abid, Selahaddin Emir Zahid ve Hüsameddin Emir Vacid'dir. Bunlardan Ulu Arif Çelebi, Abid Çelebi ve Vacid Çelebi Şeyhlik postuna oturmuşlardır.
Sultan Veled, Hüsameddin Çelebi'nin 1284 tarihinde Vefatı üzerine, müridlerinin de ısrarlarına dayanamayarak babasının postuna oturur. 1312'de vefatına kadar bu makamda kalır. Mevlevi Tarikatı'nın temellerini atar.

Babasının açtığı çığırda ve hak yolda yetmiş yıla yakın, ilim, irfan ve marifet ışığında insanları irşad etmiş ve doksan yaşlarında olduğu halde geride, Rebabname, İbtidaname, İntihaname adında üç mesnevi ile Maarif gibi eserler bırakarak ebedi aleme göç etmiş ve Kubbe-i Harda altında babasının yanına defnedilmiştir.

Vefat tarihi, hicri 712 yılı Recep ayının onuncu Cumartesi günüdür. (1312)

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993
ULU ARİF ÇELEBİ (1272-1320)Ulu Arif Çelebi, Sultan Veled Hazretleri'nin büyük oğludur. Annesi Selahaddin-i Zerkubi'nin kızı Fatma Hatun'dur. 670 Hicri ve 1272 Miladi yılı Zilkade ayının 8. Salı günü dünyaya gelmiştir.Ulu Arif Çelebi'ye kadar Sultan Veled'in pek çok çocuğu olmuşsa da hepsi de küçük yaşlarda Vefat etmişlerdir. Bu sebeple Ulu Arif Çelebi'nin doğumu başta Hz. Mevlana olmak üzere, ailede büyük sevince vesile olmuştur.

Ulu Arif Çelebi'nin emriyle Ahmet EFLAKi, meşhur Menakib'ül Arifin isimli eseri yazmış ve böylece kaynak olabilecek büyük bir eser meydana getirilmiştir.

Arif Çelebi, yanında Ahmet Eflaki de olduğu halde, başta Tebriz ve Azerbaycan olmak üzere, Anadolu'nun pek çok yerini defaatle gezmiş, oralarda irşadlarda bulunmuşlardır.
1312'de babası Sultan Veled'in Vefatı üzerine, Mevlevilik postuna oturmuştur. Bu sıralarda kırk yaşları civarındadır. Mevleviliğin kurulması ve gelişmesinde babası Arif Çelebi'nin de büyük emeği geçmiştir.

Ulu Arif Çelebi, 1320 yılında 48 yaşlarında iken Vefat etmiştir. Bazı eserlerde doğum tarihi 1271, Vefat tarihi ise 1319 olarak gösterilmiştir. Bir de Divanı vardır.
*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993


ŞEMS-İ TEBRİZİ (1185-1247)

Asıl ismi Mevlana Muhammed'dir. Melik Dad oğlu Ali adında bir zatın oğludur. 1185 yıllarında Tebriz'de Dünyaya gelmiştir. Azeri Türklerindendir. Şemseddin yani dinin güneşi lakabıyla anılmıştır.

Daha küçük yaşlarda manevi ilimleri tahsilde gösterdiği kabiliyetle dikkat çeken Şems, din ilimleri tahsilden sonra, genç yaşlarında Tebrizli Ebubekir Sellaf'a mürid olmuş, ününü duyduğu bütün meşhur şeyhlerden feyz almaya çalışmış ve bu sebeple diyar diyar dolaşmıştır. Bu gezginliğinden dolayı kendisine “Şemseddin Perende” uçan Şemsed din denilmiş, ayrıca Tebriz'de tarikat pirleri ve hakikat arifleri ona “Kamil-i Tebrizi” adını vermişlerdir.
Daha sonraları Secaslı Şeyh Rukneddin, Tebrizli Selahaddin Mahmut ile büyük alim ve ünlü mutasavvıf Necmüddin Kübra'nın halifelerinden Centli Baba Kemal'e intisap ederek onlardan feyz almıştır.

Peygamber Efendimiz'in ahlakını örnek alan Şemseddin-i Tebrizi, devamlı bir arayış içerisinde olmuş, manevi bir işaret üzerine de Hz. Mevlana'yı arayıp bulmuştur. Dünyaya, kılık ve kıyafete önem vermeyen Şems, Mevlana ile üç- üçbuçuk yıl süren beraberliği neticesinde onun hayatında yeni ufukların açılmasına vesile olmuş, onun ilahi aşkın potasında eriterek, kamil bir Hak aşığı yapmaya muvaffak olmuştur.

Teferruatıyla daha önce anlattığımız şekilde, Mevlana'da meydana gelen büyük değişikliği hazmedemeyenler, onun Mevlana'dan ebediyeyen ayrılmasına sebep oldular. Şems 645 H. 1247 M. Tarihinde şehit mi edildi, yoksa geldiği gibi, kimseye haber vermeden Konya'yı mı terk etti kimse bilmez.

Bu gün Konya'mızda Şems makamı olarak bilinen, halk ve bilhassa Mevlevilerce Mevlana türbesinden önce ziyaret edilen bu mescit-türbe de mevcut sanduka, boş bir sanduka mı, yoksa Mehmet Önder Bey”in bir hatırasında anlatıldığı gibi, Şems gerçekten burada mı medfundur, bu da bilinmez. Bilinen gerçek odur ki, Allah velilerinin kalblerde yaşadığıdır.

Niğde'deki Kesikbaş Türbesi de Şem'e izafe edilir. Bunlardan ayrı olarak tebriz'de Geçil denilen mezarlıkta, Hoy'da, Pakistan'ın Multon şehrinde Şems türbeleri veya makamları vardır. Bunlar çeşitli rivayetlerle süslenmiştir. Pakistan'lıların söylediklerine göre de Şems, Konya'dan bir gece yarısı gizlice ayrılmış, önce Tebriz'e oradan da Hindistan'a gelmiş, meczup ve perişan yıllarca ormanlarda dolaştıktan sonra Multon Şehrinde ölmüştür.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993


ŞEYH SADREDDİN-İ KONEVİ (1207-1274)

Esas ismi Eb'ül Me'ali Muhammed bin İshaktır. Dedesinin adını almıştır. 605/1207 tarihinde Malatya'da doğmuştur. Babası İshak Efendi kendisi gibi büyük bir alim ve Anadolu Selçukluları nezdinde itibarlı ve mevki sahibi bir zattır. Aynı zamanda ünlü mutasavvıf Muhyiddin Arabi'nin de yakın dostudur.

Şeyh Sadreddin-i Konevi babasını küçük yaşlarda kaybeder. O yıllarda Konya'ya gelen Şeyh'ül-Ekber Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, annesiyle evlenir. Küçük Sadreddin bundan sonra tamamen babalığının terbiye ve tedrisi altına girer. İyi bir tahsil görür. Muhyiddin-i Arabi ile birlikte Halep ve Şam'a gider. Devamlı onun derslerini takip eder. Onun vefatından sonra büyük alim ve mutasavvıf Evhadüdin-i Kirmani'den feyz alır. Daha sonra Mısır'a ve Haca gider. Hac dönüşü Konya'ya yerleşir.

Hadis ve tasavvufda ünü dünyaya yayılan Sadreddin-i Konevi, Konya'da Hoca Cihan'ın kendisine hediye ettiği konakda otururdu. Bu ev, Çeşme Kapısı denilen Konya sur kapılarının birinin dışında ve şimdiki türbesinin bulunduğu yerde idi.

Konya'da binlerce talebe yanında pek çok da hikmet ve tasavvuf ehli kimseler yetiştirir. Mevlan'nın da kendisinden feyz aldığı rivayet olunurl. Ahmet Eflaki, Menakıb'ül-Arifin isimli eserinde Mevlana ile aralarındaki münasebet ve dostluğa ait pek çok merıbe nakleder. Ayrıca Mevlana, cenaze namazının Sadreddin-i Konevi tarafından kılınmasını vasiyet etmiştir.Sadreddin-i Konevi, hocası Muhyiddin-i Arabi'nin kendisinin yüksek makamlara kavuşması için çok uğraştığını, vefatından sonra da üzerinde tasarruflarının devam ettiğni uzun uzun anlatır.Sadreddin-i Konevi, 673 Hicri, 1274 miladi yılı Muharrem ayının 16. Pazar günü Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Mevlana ile aralarında aşağı yukarı bir yıl vardır. O da 1273 yılında vefat etmişti. Demek ki Konya, bir yıl içerisinde iki büyük alimi ve iki mana sultanını kaybetmiştir.

Türbesi II. Abdülhamid Han zamanında ve onun direktifleri ile Konya Valisi Ferid Paşa tarafından, 1899 yılında yeniden imar ve ihya edilmiştir.

İ'caz'el-Beyan, Miftah'ül-Gayb, Nusus, Mir'at ül- Arifin, Nefahat gibi pek çok değerli eseri vardır.Eserlerinden Fatiha Tefsiri 1310'da Haydarabad'da basılmıştır.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993


Ahmet EFLAKİ


AHİ EVREN (1171-1262)

Esas adı Mahmut bin Ahmet, künyesi ise Ebü'l-Hakayık'dır. 567/1171 yılında Batı Azerbaycan taraflarında Hoy kasabasında dünyaya gelen Ahi Evren, memleketine nisbetle de Hoyi diye anılmıştır.

Kelam, tefsir, tasavvuf, felsefe ve tıp alanında derin bir bilgeye sahiptir. Fahreddin Razi'den muhtelif ilim dallarında ders ve Ahmet YESEVİ Hazretlerinin talebelerinden feyz almıştır. Şihabüddin Sühreverdi Hazretleri'nin sohbetlerinde bulunmuş, hac görevini ifade ederken tamıştığı Evhadüddin Kirmani'ye intisap etmiş ve şeyhi ölünceye kadar kendisinden ayrılmamıştır.

Alaaddin Keykubat döneminde Anadolu Selçukluları'nın idarecileri arasında önemli bir yeri olan Sadreddin-i Konevi'nin babası Mecdüd-din İshak'ın Bağdad'da elçi bulunduğu sırada, başta Muhyiddin-i Arabi olmak üzere Evhadüddin Kirmani'yi Konya'ya davet etmesi üzerine, hocasıyla birlikte Konya'ya gelir, öldürülür.

Tamamen Türk'e has bir teşkilat olan Ahi'liği kuran Ahi Evren yirmi civarında eser vermiştir.Eserlerinden bazıları şunlardır.

• Metali-ul-İman, • Tebsırat-ül Mübtedi ve Tezkiret-ül Müntehi, • Et-Teveccüh-ül-Etemm, • Menahic-i Seyfi, • Medh-i Fakr ve Zemm-i Dünya, • Ağazi Encam, • Mükatebat, • Yezdan-Şinaht, • Tercüme-i Elvah-ı Imadi, • Mürşid-ül-Kifaye. (Bu eseri 1. Alaaddin Keykubata sunulmuştur)• Letaif-i Hikmet (bir siyasetnamedir)• Mutabakat Beyne Sadruddin Konevi,

Eşi Fatma Bacı da boş durmamış yetiştirdiği Türk hanımları ile Bacıyan-ı Rum denilen teşkilatı kurmuş ve böylece Türk-İslam kültürünün bacıdan bacıya nakledilmesine sebep olmuştur. Osmanlı Devleti'nin kurulmasında, bir Ahi Şeyhi olan Şeyh Edebali'nin himmeti, Ahiler'in alın teri, Bacıyan-ı Rum'un emeği vardır.

Ahi teşkilatına girmek için, ilim ve sanatla meşgul olmayı, helalından kazanıp kazançlarının büyük bir bölümünü muhtaçlara dağıtmayı şart koşan Ahiler, her Cuma gecesi aralarında toplanırlar, Kur'an-ı Kerim, tefsir, hadis, fıkıh kitapları ve menkıbeler okur, ibadet ederlerdi.
Ahi Evren 14. asırda Kırşehir'de adına yapılan külliye içerisindeki türbesinde medfundur. Bazı eserler onun vefat tarihini 660/1262 alarak göstermektedir. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Ahi Evran maddesinde, “… ölümünün ve öldürülüşünün 1262 de veya 1300-1317 yılları arasındaki bir tarihte öldüğü ileri sürülmüştür.” Denilmekte ise de, verilen ikinci tarihin yanlış olduğu kanaatindeyim.


HOCA AHMET FAKİH

Ahmet Fakih'in Horasan'dan geldiğini, medrese eğitimi gördüğünü, fıkıhdaki üstün bilgisinden dolayı kendisine fakih denildiğini, İran Edebiyatı'na vakıf olduğunu ve pek çok kerametinin bulunduğunu Menakıb'ül-Arifin, Bektaşi Vilayetnameleri, Menakıb-ı Hace Fakih Ahmet ile Seyyid Harun-ı Veli menakibinden öğreniyoruz.

Ahmet Fakih, Hicri 618 tarihini taşıyan türbe kapısı üzerindeki kitabesinde de pek ulu, pek büyük bilgin, üstün ibadet sahibi, meczupların efendisi, doğnun ve batının kutbu olarak övülmektedir.

Eflaki de, Fakih Ahmet'in Sultan'ül Ulema Baha Veled'in talebelerinden olduğunu, ondan fıkıh dersi alırken cezbeye tutulduğunu, kitaplarını ateşe vererek dağlara çıktığını, Baha Veled'in vefatından sonra Ahmet Fakih'in Konya'ya döndüğünü bilginlik illetinin kendinden gitmesi için kırk yıl mücadele ettiğini ve pek çok keramet ızhar ettikten sonra, 1221 yılında vefat edip cenazesini Mevlana'nın kıldırdığını anlatır.

Halbuki 1221 yılında Sultan'ül Ulema henüz Konya'ya gelmiş değildir. Pek haklı olarak İ. Hakkı Konyalı eflaki'nin pek büyük bir hataya düştüğünü ve Çarhname isimli eserin sahibinin başka bir Ahmet Eflaki olması gerektiğini savunur.

Büyük Türk Klasikleri'nde şu bilgi verilmektedir. “Ahmet Fakih'in talebelerinden Şeyh Aliman Abdal'da Fakih adına Konya'da 1288 de bir mescid yaptırmıştır. Fakih'in sandukası buradadır.Bu gün Ahmet Fakih türbesi ve mescidi, Konya'da Hoca Fakıh semtinde bulunmaktadır.


KADI SIRACÜDDİN URMEVİ

Anadolu Selçukluları'nın ünlü alim ve kadılarından olan Sıracüddin'in Künyesi Ebu's-Sena'dır. 1198 yılında Azerbeycan'ın Urmiye şehrinde dünyaya gelmiştir.

İlk tahsilini memleketinde yapan Sıracüddin Ebü's-Sena, uzun yıllar Musul ve Şam'da kalıp tahsilini ilerlettikten sonra Konya'ya gelir. Mevlana Celaleddin, Şeyh Sadreddin Konevi başta olmak üzere, zamanın büyük alimlerinin sohbetlerinde bulunur.

Kelam, mantık usul ve Şafii fıkhında üstaddır. Parlak bir ilim hayatı vardır. Pek çok talebe yetiştirir ve sayısız eser verir. İlmi kudretinden dolayı taht şehri olan Konya kadılığına, sonra Anadolu Selçuklu Devleti Kad'l-kudatlığına getirilir.

Karatay Medresesi'nin bani Celaleddin Karatay'ın vakıflarının vakfiyesini 1279 yılında Kadı'l-kudat olarak o tastik eden Anadolu Selçuklu Devleti'nin Hakim olduğu pek çok vilayette yapılan vakıfların vakfiyeleri, yine onun tastikini taşır.

Konya'nın Karamanoğulları tarafından kuşatılması sırasında vermiş olduğu fetva ile, şehrin müdafaasında büyük hizmeti geçer. Halk onun vermiş olduğu fetva sayesinde yek vücud olarak Konya'yı savunur.

Eserlerinden bazıları şunlardır.1. Et-tahsilü Muhtasar-ı Mahsül2. Şerh'ül-Veciz'ülil-Gazali,3. Muhtasar-ı Şerh-is,4. Süne Lil-Begavi,5. Beyan-ül Hak6. Metaliü'l-Envar İsimli tefsiri meşhurdur.

Hz. Mevlana'nın vefatında cenaze namazını kıldırmak üzere Şeyh Sadreddin-i Konevi'nin öne geçtiği sırada, üzüntüsünden bayılması üzerine, Mevlana'nın cenaze namazını bu zatın kıldırdığı rivayet edilir. Konya Musalla Kabristanında medfundur.


SADIR SULTAN

Selçuklu dönemi büyüklerinden birisi de Sadır Sultan'dırd. Asıl adı Bekir, Sadreddin Sadri de onun lakabıdır. Sadır Sultan olarak ün yapmıştır. Babasının adı ise Zeki'dir.
Alim, fazıl, edip ve şair, bir zat olan Sadır Sultan, aynı zamanda da ödeniminin meşhur hekimlerindendir. Mevlana'nın muasırı olduğu rivayet edilir. Doğum ve ölüm tarihi hakkında kesin malumat mevcut değildir.

Sadr, göğüs, kalb, öncü, baş, başköşe, başköşede oturan emir, gibi manalarda kullanılmaktan başka, alim, fazıl şahsiyetler hakkında bir hürmet ve sevgi ifadesi olarak kullanılmıştır. Sadr, aynı zamandadır. Osmanlı'da kullanılan Sadrazam ve Sadreyn unvanları bunun en açık örneklerini teşkil eder. Sadreyn, Kumeli ve Anadolu kazaskerleri için kullanılan bir ünvandır.
Sadır Sultan'ın türbesi, onun adını taşıyan Sedirler semtinde, Yanık Camiin kıblesindeki mezarlık içerisindedir. Verdiğimiz resimden de anlaşılacağı üzere, şümdü türbe tamamen haraf olmaya yüz tutmuştur.

İ. Hakkı KONYALI, türbenin 65/70 yıl önce kubbeli olduğunu, türbenin içerisinde birkaç yatırın bulunduğunu, Muharrem ayında Mevleviler'in buraya gelerek ziyaret ettiklerini, türbenin çevresinde türbedar odaları bulunduğunu zikreder.
*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993


PİR ESAD SULTAN (PİSİLİ SULTAN ÖL. 662/1263)

Hz. Mevlana ile muasır velilerden birisi de halkın Pisili Sultan olarar bildiği Pir Esad Sultandır. Türbesi ve zaviyesi, Pir Esad mahallesindedir. Bu gün, türbenin doğusunda bulunan zaviye ve mescidden eser kalmamıştır. Türbenin kıblesine büyük bir cami inşa edilmiş olup, yakın bir zamanda ibadete açılmıştır.

Türbenin doğusunda, önü açık zaviyede Karamanoğulları dönemi meşayihine ait bulunan mezarlar halen mevcut olduğu halde, bu gün zaviye tamamen yok olmuştur.
Selçuklu döneminin meşhur şeyhlerinden biri olduğu anlaşılan Pir Esad Sultan'ün baş ucundaki kitabeden onun, 662/1263 yılında vefat ettiğini anlıyoruz.

Halkın Pisili Sultan diye andığı bu büyük veli, Mevlana'dan on yıl kadar önce vefat etmiştir. Adından da anlaşılacağı üzere, kedileri çok seven Pir'in vasiyeti üzerine, kedisi de sandukasının sol tarafına ve ayak ucuna doğru gömülmüştür.

Pir Esad Sultan'ın kabir taşı kitabesinin Türkçeşi şöyledir: “Rahim ve Rahman yüce Tanrı adıyla. Her canlı fanidir. Ancak Tanrı bakidir. Bu türbe, ulu, yüksek şöhretli Şeyh, dünyada Tanrı'nın Velisi Şeyh Esad'ın türbesidir. Allah'ın rahmeti üzerine olsun. 622 yılında vefat etti.”
*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993
ATEŞBAZ-I VELİ (684/1285)Ateşbaz-ı Veli, Hz. Mevlana'nın muasırı olup, esas ismi Şemseddin Yusuf, babasının adı ise İzzeddin'dir. Ateşbaz-ı Veli olarak ün yapmış ve gönüllerde taht kurmuştur.

Ateşbaz-ı Veli'nin Baha Veled'le birlikte Belh'ten veya Karaman'dan geldiği, dergahta yetiştiği ve aşçılık yaptığı rivayet edilir. Ateşbaz, ateşle oynayan demektir. Onun Hz. Mevlana ve Mevleviler arasında önemli bir yeri vardır. Ateşbaz makamı bir terbiye ve eğitim makamıdır.
Ateşbaz Veli ile ilgili pek çok menkıbe anlatılır. Bunlardan birisi şöyledir: Bir gün, dergahın mutfağında yemek pişirmek için odun kalmamıştır. Dergahın aşçısı olan Ateşbaz Veli, durumu Hz. Mevlana'ya bildirince Hz. Mevlana Latife yollu, “Odun kalmadıysa ayaklarını kazanın altına sok da yemeği onunla pişir.” der. Ateşbaz için şaka da olsa emir emirdir. Mutfağa gider, ayaklarını kazanın altına sokar ve parmak uçlarından çıkan ateşle yemeği pişirir. Büyükler arasında açık keramet ızharı hoş karşılanmadığından Mevlana, bu duruma muttali olunca, hoşnutsuzluğunu “Hay ateşbaz hay” diyerek ortaya koyar.

Ateşbaz Veli'nin Türbesi, Havzan semtinin üst tarafında, Yeni Meram yolu üzerinde, SSK Hastanesi'nin güneydoğusunda bulunmaktadır. Türbe klasik Selçuklu kümbetleri tipindedir. Kesme taşlardan sekiz köşeli gövdesi üzerine, tuğla ile örülmüş sekizgen piramit külah oturur. Türbenin kıblesinde küçük pencere üzerindeki kitabesi şöyledir: “Bu kabir, kutlu şehit rahmetli İzzeddin oğlu, milletin ve dinin güneşi Yusuf Ateşbaz'ın kabridir. 684 yılı Recep Ayının ortasında Allah'ın rahmetine kavuştu. Allah yarlığasın”

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993


SEYYİD MAHMUD HAYRANİ (Ölümü 1268)

Mevlana dergahına kapılanıp onun aşk potasından nasip alan velilerden birisi de Seyyid Mahmut Hayrani'dir. Mesut Paşa'nın oğlu olan Hayrani, Harran'dan Anadolu'ya göçmüş ve Konya'ya gelip yerleşmiştir. Bir süre Hazreti Mevlana'nın yanında kalmış, onun hizmetinde bulunmuş ve ondan feyz almıştır. S. Mahmud Hayrani, daha sonra, Akşehir'e giderek inzivaya çekilmek istemişse de kapıldığı ilahi aşkın tesiriyle cezbeye tutularak dağlara düşmüş, bir süre dolştıktan sonra, meczup bir halde Akşehir'e dönmüştür.

Seyid Mahmud Hayrani'yi çok seven Hz. Mevlana, vefatına kadar onu hiç unutmamış, gelip gidenlerden hep sormuştur. Pek çok kerametinden bahsedilen Hayrani, 667/1268 tarihinde vefat etmiş, Sultan Dağı'nın eteklerinde, adını taşıyan, Sultan mahallesindeki türbesine defnedilmiştir.

Sanduka kitabesinin Türkçesi şöyledir. “Velilerin kutbu mesut şehit, merhum ve mağfur senedim ve efendim Seydi Mahmud İbni Mesut H. 667 yılında ölmüştür. Allah'ın geniş rahmeti üzerine olsun.”

Türbede mevcut, Türk tahta işlemecilik ve oymacılık sanatının şaheseri olarak kabul edilen üç veya dört sanduka, Konya'da oturan Alman Konsolosunun teşviki ile, bir Ermeni tarafından çalınmış, bunlar yurt dışına çıkarılırken ikisi yakalanarak İstanbul'da Türk ve İslam Eserleri Müzesine'ne kaldırılmıştır.

Büyük sanat özelliği taşıyan S. Mahmud Hayrani Türbesi'nin daha sonra yapılan Mevlana türbesine örnek olduğu ve aynı mimarın elinden çıkmış olabileceği ihtimali üzerinde durulmaktadır.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993


ŞEYH EDEBALİ (603/1206-726/1326)

Aslen Karamanlı'dır. İlk tahsilini memleketinde yapan Edebali, tahsilini Şam'da tamamlar. Tefsir, hadis, tasavvuf ve özellikle İslam Hukuku'da ihtisas sahibirid. Hz. Mevlana gibi, zamanının büyüklerinin sohbetinde bulunur. Osmanlı Devleti'nin kurucusu Sultan Osman Gazi'nin kayınpederidir. Zamanının büyük alim ve velilerindendir. Doğum tarihi kesin olmamakla beraber, 603/1206 yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir.

İlimde derya, amelde yüksek, takva ve verada örnek, mal-mülk sahibi bir zat olan Edebali, Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen köyde yaşar, yaptırmış olduğu zaviyede öğrenci yetiştirir ve halkı irşad eder.

Anadolu fütüvvet ehli Ahilerle yakın münasebeti olan Edebali'yi Osman Bey sık sık ziyaret eder ve sohbetinde bulunur.

Yine Osman Bey'in zaviyede bulunduğu bir gece, gördüğü rüya üzerine Edebali, kızı Mal Hatun'u Osman Bey'e nikahlar ve görmüş olduğu rüyayı da söyle tabir eder:

“Sen babadan sonra Bey olacak, kızım Mal Hatun'la evleneceksin. Bende çıkıp sana gelen nur budur. Sizin asil ve temiz soyunuzdan nice podişahlar gelecek. Onlar nice deletleri birçatı altında toplayacaklar. Allahü Teala, nice insanların huzur ve saadete kavuşmasına, din-i İslamla şereflenmesine senin soyunu vesile edecektir.”

Gerçekten de öyle olur, altı asırdan fazla devam edecek olan bir Cihan İmparatorluğu'nun temelleri atılır ve bunun ilk müjdecisi de Edebali Hazretleri olur.

Uzun bir ömür süren Edebali 726 H./1325-26 yıllarında yüz yirmi yaşları civarında olduğu halde vefat eder. Cenazesi Bilecik'de zaviyesinin yanına defnedilir.

Ahmet Rasim Bey, Edebali'nin Adana halkından olduğunu söylerse de, onun Karamanlı olduğuna şüphe yoktur.

Bir de Osman Bey'in oğlu Orhan Bey'in annesinin Ömer bey adında bir zatın kızı, Mal Hatun; Edebali'nin kızı Bala Hatun'un Osman Bey'in diğer oğlu Alaaddin Bey'in annesi olduğunu kabul eden tarihçiler de vardır.

Mehmet Hemdemi Çelebi de Solakzade Tarihli isimli eserinde, Şeyh Edebali'nin Osman Bey'e verdiği kızının adının “Rabia” olduğundan bahseder.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993


ZENBİLLİ ALİ EFENDİ (ÖL.932/1526)

Osmanlı devrinin sekizinci Şeyh'ül-İslamıdır. Asıl adı Ali Cemali olan Zenbilli Ali Efendi, “Zenbilli Müfti” unvanıyla meşhurdur. Molla Fenari'nin hocası ve Sultan I. Murad zamanın ünlü ulemasından Cemalüddin Muhammed Aksariy soyundan Ahmet İbn-i Mehmet Çelebi'nin oğludur. Karaman'da doğmuştur. Doğum tarihi belli değildir.

İlk tahsilini Karaman ve Konya'da yaptıktan sonra, istanbul'da Molla Hüsrev'in, Bursa'da Mevlana Hüsamzade Muslihiddin Efendi'lerin derslerine devam ederek onlardan icazet alır. Bursa'da hocasının kızı ile evlenir. Tahsilini tamamladıktan sonra Edirne Taşlık Ali Bey Medresisi'ne müderris tayin edilirse de, Karamanlı Mehmet Paşa ile aralarının açılması üzerine, bu medresede uzun süre kalamaz. Sadrazam kedisini düşük bir maaşla Beylerbeyi medresesine atayınca, Zenbilli Ali Efendi, şeref ve haysiyetini gözeterek istifa eder ve Şeyh Muslihiddin İbn-i Vefa Hazretlerinin hizmetine girer.

Fatih'in Vefati ile II. Beyazıd tarafından saraya davet edilirse de davete icebet etmez. Kendisine gücenen padişah, Zenbilli Efendi'yi önce Bursa'ya sonra da Amasya'ya müderris olarak sürgün eder. İsmail Hami Danişmend, davete icabet etmemesinin sebebini onun Sultan Cem taraftarı olobileceği ihtimaline bağlar.

Sürgünden izinsiz ayrıldığı için görevinden azledilirse'de Padişah II. Beyazıd'ın görmüş olduğu bir rüya üzerine, Zenbilli Ali Efendi affdilerek, 1503 yılında Şeyh'ül İslam olur. Ayrıca yeni bitmiş olan Beyazıd Medresesi'ne müderris olarak atanır.

Yavuz Selim'in tahta çıkması ile ünü daha da artar. Doğruluğu ve hakseverliği ve cesateri ile, Yavuz'un gözüne girer. Onun etkisi altına alır. “Eğer şeriata aykırı emirler verirsen, ben de senin hal'ine fetva veririm” diyecek kadar cesur ve hakşinas davranır.

Kanuni döneminde de görevde kalan Z. Ali Efendi Rodos'un fethine de katılır. Fethi müteakip imam ve hatiplik görevini yapar orada İslami müesseseleri kurar.

932 H. 1526 M. Yılında İstanbul'da vefat eder. Z. Ali EFENDİ, Zeyrek yokuşunda medfundur. Şeyh'ül-İslamlık süresi 24 yıldır.

Kendisine sunulan soru kağıtlarını (istenen fetvaları) sarkıttığı zenbille alıp, yine cevaplarını soru sahiplerine zenbille verdiği için Zebnbilli Ali Efendi ismini almıştır.Fıkıh alanında Muhtaratü'l
Feteva isimli bir eseri ile manzum ve mensur iki risalesi vardır. Ayrıca II. Beyazıd adına ahlak ilmi ile alakalı bir eseri de mevcuddur.


İBRAHİM HAKKI KONYALI (1896-1984)

1896 Yılında Konya'da doğdu. İlk tahsilini mahallesinde Sibyan mektebinde, Rüştiye'yi de Akif Paşa mektebinde faaliyet gösteren Fuyuzat-ı Hamidiye Rüştiyesi'nde bitirdi. Çeşitli medreselerde özellikle de Islah-ı Medaris'e devam ederek tahsilini tamamladı.
İstanbul Arşiv Dairesi ile Ankara Vakıflar Müdürlüğü Arşiv Daire Müdürlüğü görevlerinde bulundu ve buradan emekli oldu. Büyük eserlerini 1940 yılından sonra vermeye başladı. İkiyüzün üzerinde eseri vardır. Alanya Tarihi, Erzurum Tarihi, Konya Tarihi, Karaman Tarihi, Akşehir Tarihi, Ereğli Tarihi, Kilis tarihi iki ciltlik Üsküdar Tarihi ve Beyşehir Tarihi eserlerinden bazılarıdır.

Merhum, Hak Yolu, Tarih ve Tarih Dünyası gibi dergiler çıkartmış, Son Posta, Tan, Vatan İntibah, Meşrik-i Hakikat, Tercüman-ı Hakikat, İleri ve yeni Asya Gibi pek çok gazete ve dergilerde de yazıları çıkmıştır. S.Ü. yapmış olduğu başarılı çalışmaları dolayısıyla kendisine Fahri Doktorluk payesi tevcih etmiştir.

İbrahim Hakkı Konyalı, büyük ve değerli arşivini ve binlerce ciltlik kütüphanesini, Üsküdar Selimiye'deki Hünkar Kasrı'na “İbrahim Hakkı Konyalı, Kütüphane ve Arşivi” adıyla vakfetmiştir.Yapmış olduğu, büyük hizmetler sebebiyle, adı Türk tarihine altın harflerle geçecek olan bu büyük araştırmacımız, yine bir araştırma için geldiği Akşehir'de geçirmiş olduğu bir kalb krizi sonunda 1984 yılında vefat etmiş ve cenazesi İstanbul'a götürülerek, daha önce hazırlatmış olduğu, Üsküdar Karacaahmet Kabristanındaki kabrinde toprağa verilmiştir.

*Baha Veled'den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Av. M. Ali UZ, Konya Mayıs 1993
Ord. Prof. Dr. SADİ IRMAKOrd.Prof.Dr. Sadi Irmak 1904'de Seydişehir'de doğdu. Bir süre Hukuk Fakültesine devam ettiyse de 1924'de devletçe Berlin'e gönderildi. Orada tıp ve biyoloji öğrenimi yaptı ve 1929'da hekim oldu. Yurda dönünce bir süre Gazi Eğitim Enstitüsü'nde öğretmenlik ve Ankara Hükümet Tabipliği yaptı.

1932'de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde doçentlik sınavını kazandı.1939'da profesörlüğe yükseldi. 1943'te Konya Milletvekili seçildi. 1945-1948 yılları arasında çalışma bakanlığı yaptı. 1950'de Münih, daha sonra İstanbul Tıp Fakültesi'nde akademik hayatını sürdürdü. 1974'de kontenjan senatörü seçildi. 17 Kasım 1974 - 31 Mart 1975 arasında Başbakanlık yaptı.12 Eylül 1980 harekatından sonra Danışma Meclisi üyesi oldu ve bu meclisin başkanlığına seçildi. Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak milli ve uluslararası önemli tıp derneklerine üyedir. Başta tıp olmak üzere çeşitli konularda özgün eserleri ve çevirileri vardır.

HZ. MEVLANA'NIN HAYATI

Hazret-i Mevlana'nin Hayati

Mevlana'nin asil adi Muhammed Celaleddin'dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasina gelen Mevlana ismi O'na daha pek genç iken Konya'da ders okutmaya basladigi tarihlerde verilir. Bu ismi, Semseddin-i Tebrizi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlana'yi sevenler kullanmis, adeta adi yerine sembol olmustur. Rumi, Anadolu demektir. Mevlana'nin, Rumi diye taninmasi, geçmis yüzyillarda Diyar-i Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya'da uzun müddet oturmasi, ömrünün büyük bir kisminin orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasindandir.

Dogum Yeri ve Yili

Mevlana'nin dogum yeri, bugünkü Afganistan'da bulunan, eski büyük Türk Kültür merkezi Belh'tir. Mevlana'nin dogum tarihi ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu'l-evvel, 604) dir.

Nesebi (Soyu)

Asil bir aileye mensup olan Mevlana'nin annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kizi Mümine Hatun; babaannesi, Harezmsahlar (1157 Dogu Türk Hakanligi) hanedanindan Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan'dir. Babasi, Sultanü'l-Ulema (Alimlerin Sultani) ünvani ile taninmis, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabasi, Ahmet Hatibi oglu Hüseyin Hatibi'dir. Eflaki'ye göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve genis olan bir alim idi. Din ilminin üstadi ve alimlerin büyüklerinden sayilan, güzel siirler söyleyen Nisaburlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi. Kaynaklar ve Mevlana'nin sevgi yolunda gidenler eserlerinde Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed'in torunu Hazret-i Hüseyin'e, baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed'in seçilmis dört dostundan ilki Hazret-i Ebu Bekir Siddik'a ulastigini kaydediyorlar.

Babasi Bahaeddin Veled Hazretleri'nin Sahsiyeti

Bahaeddin Veled, 1150'de Belh'de dogmus, babasi ve dedesinin manevi ilimleriyle yetismis; ayrica Necmeddin-i Kübra (? - 1221)'dan feyz almistir. Bahaeddin Veled bütün ilimlerde esi olmayan, olgun mana sultani idi. Ilahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksiz bir deniz gibi olan Bahaeddin Veled, Horasan Diyarinin, en güç fetvalari halletmede, tek üstadi idi ve vakiftan hiçbir sey almazdi; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maasla geçinirdi. Kaynaklarin ittifakla rivayetine göre, devrinin alimleri ve ulu müftüleri, Hazreti Muhammed'in manevi isaretiyle, Baheddin Veled'e Sultanü'l- Ulema ünvanini vermislerdir. Bundan sonra da Bahaeddin Veled bu ünvanla yad edilmistir. Bu ünvanin verilisi Türklerin adetiyle de izah edilebilir. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin taninmadan kaybolup gitmesine, unutulmasina razi olmazlardi. Onlari halkin gözünde belirtmek, halki ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere layik olduklari birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazilete karsi saygi duygularini gösteren parlak bir delildir. Hatta anane geregince imzalarin üstünde bu ünvanlari kullanmaya mecburdurlar onlar kazandiklari bu ünvanlari kendileri için manevi bir rütbe yayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardi. Alimler gibi giyinen Bahaeddin Veled, adeti üzere, sabah namazindan sonra, halka ders okutur; ögle namazindan sonra dostlarina sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va'z ederdi. Va'zi esnasinda umumiyetle, Yunan filozoflarinin fikirlerini benimseyenlerin görüslerini reddeder ve "Semavi (Allah'dan olan ilahi) kitaplari arkalarina atip, filozoflarin silik sözlerini önlerine alip itibar edenlerin nasil kurtulma ümidi olur" derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddin-i Razi'ye ve ona uyan Harezmsah'in aleyhinde bulunur; onlari bidat ehli (dinde, peygamber zamaninda olmayan, yeniden begenilmeyen seyleri çikaranlar) olarak görür ve söyle derdi: "Muhammed Mustafa'nin yürüyüsünden dahi iyi yürüyüs, yolundan daha dogru bir yol görmedim"

Hazret-i Mevlana'nin Babasi ile Belh'ten Çikislari ve Konya'ya Gelisleri

Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunlarin Harezmsah katinda saygi görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Razi, Bahaeddin Veled'in açikça kendi aleyhine tavir almasina da çok içerlediginden onu Harezmsah'a gammazladi. Bahaeddin Veled'in de gönlü Harezmsah'tan incindi ve Belh'i terk etti. Ancak arastiricilar, Bahaeddin Veled'in Belh'ten göç etmesine sebep olarak, Mogol istilasini gösterirler. Sultanü'l-Ulema, aile fertleri ve dostlariyla Belh sehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmisti. Nisabur'a ugradi. Göç kervaniyla Bagdat'a yaklastiginda, kendisine hangi kavimden olduklarini ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafizlara Sultanü'l-Ulema Seyh Bahaeddin Veled su manidar cevabi verir: "Allah'dan geldik, Allah'a gidiyoruz. Allah'dan baska kimsede kuvvet ve kudret yoktur." Bu söz Seyh Sehabeddin-i Sühreverdi (1145-1235)'ye ulastiginda: "Bu sözü Belhli Bahaeddin Veled"den baskasi söyleyemez" dedi, samimiyetle ve muhabbetle karsilamaya kostu. Birbirleriyle karsilasinca Seyh Sühreverdi, katirindan inip nezaketle Bahaeddin Veled'in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahaeddin Veled, Bagdat'ta üç günden fazla kalmadi ve Kufe yolundan Kabe'ye hareket etti. Hac farizasini yerine getirdikten sonra, dönüste Sam'a ugradi. Bahaeddin Veled, yaninda biricik oglu Mevlana oldugu halde, göç kervaniyla Sam'dan Malatya'ya, oradan Erzincan'a, oradan Karaman'a ugradilar. Karaman'da bir müddet kaldiktan sonra, nihayet Konya'yi seçip oraya yerlestiler.

Göç Yolunda Hazret-i Mevlana'ya Teveccühte Bulunan Mutasavviflar

Seyh Attar Hazretleri: Belh'i terk ettikten sonra Bagdat'a dogru yola çikan Bahaeddin Veled, Nisabur'a vardiginda ziyaretine gelen Seyh Feridüddin-i Attar (1119-1221;1230) ile görüsüp sohbet eder. Sohbet esnasinda Seyh Attar, Mevlana'nin nasiyesindeki (alnindaki) kemali görür ve ona Esrar-name adli eserini hediye eder ve babasina da; "Çok geçmeyecek ki, bu senin oglun alemin yüregi yaniklarinin yüreklerine atesler salacaktir." der. Seyh-i Ekber Hazretleri: Sultanü'l-Ulema, Hac farizasini yerine getirdikten sonra dönüste Sam'a ugradi. Orada Seyh-i Ekber Muhyiddin Ibnü'l-Arabi (1165-1240) ile görüstü. Seyh-i Ekber, Sultaü'l-Ulema'nin arkasinda yürüyen Mevlana'ya bakarak: "Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasinda gidiyor" demistir.

Hazret-i Mevlana'nin Evlenmesi

Karaman'da bulunduklari 1225 tarihinde Mevlana, babasinin buyrugu ile itibarli, asil bir zat olan Semerkantli Hoca Serafeddin Lala'nin, huyu güzel, yüzü güzel kizi Gevher Banu ile evlendi. Mevlana dünya evine girdiginde onsekiz yasindadir. Hazret-i Mevlana'nin, Konya'ya Yerlesmeleriyle Ilgili Yorumu: "Hak Teala'nin Anadolu halki hikkinda büyük inayeti vardir ve Siddik-i Ekber Hazretlerinin duasiyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete layik olanidir. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanlari mülk sahibi Allah'in ask aleminden ve deruni zevkten çok habersizlerdir. Sebeplerin hakiki yaraticisi Allah, hos bir lutufta bulundu, sebepsizlik aleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilayetine çekip getirdi. Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünni (Allah bilgisine ve sirlarina ait) iksirimizden (altin yapma hassamizdan) onlarin bakir gibi vücutlarina saçalim da onlar tamamiyla kimya (bakisiyla, baktigi kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan aleminin mahremi ve dünya ariflerinin hemdemi (canciger arkadasi) olsunlar."

Hazret-i Mevlana'yi Yetistiren Mutasavviflar

Sultanü'l-Ulema Seyh Bahaeddin Veled Hazretleri Önceki bahislerde sahsiyetini belirtmeye çalistigimiz Bahaeddin Veled, Mevlana'nin ilk mürsididir. Yani Mevlana'ya Allah yolunu ögretip, tasavvuf usulunce hakikatleri ve sirlari gösteren tarikat seyhidir. Bütün Islam aleminde yüksek itibar ve söhrete sahip olan Bahaeddin Veled, Selçuklulularin Sultani Alaaddin Keykubat'tan yakin alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddin Veled, 3 Mayis 1228 tarihinde Selçuklularin bas sehri Konya'yi sereflendirip yerlestikden kisa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat (saltanat müddesi 1219-1236), sarayinda Bahaeddin Veled'in serefine büyük bir toplanti tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi altina girdi. Sultaü'l-Ulemaya gönülden bagli olan Sultan Alaaddin onu hayranlikla söyle över; "Heybetinden gönlüm tir tir titriyor, yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri ördüke, gerçekligim, dinim artiyor. Bu alem, bendem korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum, ya Rabbi, bu ne hal? Iyice inandim ki o, cihanda nadir bulunan ve esi benzeri olmayan bir Allah dostudur." Dünya sultanina hükmeden, essiz Allah dostu mana ve gönül sultani Bahaeddin Veled, 24 Subat, 1231 tarihinde Cuma günü kusluk vaktinde ebedi alemde göçtü. Geriye Muhammed Celaleddin gibi bir hayirli ogul ile Maarif gibi bir eser birakti. Sultanü'l-Ulema, sadece duygu ve düsüncelerini açikladi söhret pesinde kosmadi. Etrafindakilerini yetistirdi ve onlari daima aydinlatti. Seyyid Burhaneddin Hazretleri Bahaeddin Veled'in irtihalinde Mevlana yirmidört yasinda idi. Babasinin vasiyeti, dostlarinin ve bütün halkin yalvarmalari ile babasinin makamina geçti, oturdu. Mevlana, babasindan sonra, Seyid Burhaneddin'i buluncaya kadar bir yil mürsidsiz kaldi. 1232 tarihinde babasinin degerli halifesi Seyyid Burhneddin-i Muhakkik-i Tirmizi, Konya'ya geldi. Mevlana onun manevi terbiyesi altina girdi. Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir kamil mürsid idi. Maarif adli eseri irfaninin delilidir. Kendisine, daima kalblerde bulunan sirlari bilmesinden dolayi, Seyyid Sirdan denirdi. Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yillarinda bir lala gibi omuzlarda tasiyip dolastirdigi Mevlana'ya dedi ki: "Bilginde esin yok, seçkinsin. Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi, sen de onu ara, kalden (sözden) geç. Onun sözlerini iki eline kavramissin; fakat benim gibi onun haliyle de sarhos ol. Böylece de ona tam mirasçi kesil; cihana isik saçmada günese benze. Sen zahiren babanin mirasçisisin; ama özü ben almisim; bu dosta bak, bana uy." Mevlana babasinin halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlana candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasinin yerine koydu ve gerçek bir mürsid bilerek gönülden, tam dokuz yil ona hizmet etti. Bu zaman zarfinda, o kamil mürsidin kilavuzlugu ile mücahede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle o kamil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pisti, olgunlasti, bastan ayaga nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultani oldu. Nitekim, Mesnevi'sindeki su iki beyit, pistiginin, kamil insan mertebesine ulastiginin ifadesidir; "Pis, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-i Muhakkik gibi nur ol. Kendinden kurtuldun mu, tamamiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu sultan kesilirsin."

Hazret-i Mevlana'nin Konya Disina Seyahati Halep ve Sam'a Gidisi:

Mevlana, yüksek ilimlerde daha çok derinlesmek için, Seyyid Burhaneddin'in izniyle Haleb'e gitti. Halaviyye Medresesi'nde, fikih, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adim oglu Kemaleddin'den ders aldi. Mevlana, Halep'teki tahsilini bitirdikten sonra Sam'a geçti. Burada, ilmi incelemeler yapmak için dört yil kaldi. Bu zaman zarfinda Sam'daki alimlerle tanisip, onlarla sohbet etti.

Sam'da Sems-i Tebrizi Hazretleri ile Bir Anlik Görüsme

Eflaki'ye göre Mevlana, Sam'da Semseddin-i Tebrizi ile görüsmüstür; fakat bu görüsme kisa bir müddettir ve söyle cereyan etmistir. Semseddin-i Tebrizi, bir gün halkin arasinda, Mevlana'nin elini yakalayip öper ve ona "Dünyanin sarrafi beni anla!" diye hitap eder ve kaybolur. Iste bu sohbet veya bir anlik görüsme tarihinden takriben sekiz sene sonra Sems, Konya'ya gelecek ve Mevlana ile içli disli sohbet edecektir.

Hazret-i Mevlana Kamil Bir Mürsid

Yedi yil süren Halep ve Sam seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlana, Seyyid Burhaneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasina, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çikardi. Yani üç defa kirkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamamini ibadetle geçirmek suretiyle nefsini aritti. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlana'yi kucaklayip öptü; takdir ve tebrikle, "Bütün ilimlerde esi benzeri olmayan bir insan, nebilerin ve velilerin parmakla gösterdigi bir kisi olmussun... Bismillah de yürü, insanlarin ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete bog; bu suret aleminin ölülerini kendi mana ve askinla dirilt." Dedi ve onu irsad ile görevlendirdi. Seyyid Burhaneddin, daha sonra, Mevlana'dan izin alip Kayseri'ye gitmis ve orada ebedi aleme göçmüstür (1241-1242). Türbesi Kayseri'dedir. Mevlana Seyyid Burhaneddin'in Konya'dan ayrilisindan sonra, irsad (Allah Yolunu gösterme) ve tedris (ögretim) makamina geçti. Babasinin ve dedelerinin usullerine uyarak bes yil bu vazifeyi basari ile yapti. Rivayete göre dini ilimleri tahsil eden dört yüz talebesi ve on binden çok müridi vardi.

Hazret-i Mevlana'nin Dostlari, Halifeleri;

Kendisine ilham Kaynagi Olan Mutasavviflar Sems-i Tebrizi Hazretleri Bu zatin adi, Semseddin Muhammed olup dogumu 1186 dir. Tebrizli Melekdad oglu Ali'nin oglu olan Sems, tahsilini bitirdikten sonra, zamaninin yegane seyhi olarak gördügü Tekbirzi Seyh Ebu Bekir Sellebaf'a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etti ve onun terbiye ve irsadiyla yetisip olgunlasti. Sems, ulastigi manevi makama kanaat etmediginden daha olgun mürsidler bulmak arzusuyla seyehate çikti. Senelerce takati tükenircesine bir çok bir çok yerler dolasti, zamaninin arifleriyle görüstü. Bu arifleri, mana alemindeki uçusunda kinaye olarak Sems'e, Sems-i Perende (Uçan Günes) adini vermislerdir. Sems, ta çocuklugundan itibaren fikren ve ruhen hür bir dervis, kendinden geçercesine ilahi aska dalarak yasayan bir sahsiyetti. Sems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadasi arayan bir kamil velidir. Yana yakila, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Sems'in bir gece karari elden gitti, heyecan içinde idi. Allah'in tecellilerine gömülüp mest olmus bir halde münacatinda "Ey Allah'im! Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum" diye yalvardi. Allah tarafindan, istediginin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belhli Sultanü'l-Ulema'nin oglu Muhammed Celaleddin oldugu ilham edildi. Bu ilham ile Sems, 29 Kasim 1244 yili Cumartesi sabahi Konya'ya geldi.

Hazret-i Mevlana ile Hazret-i Sems'in Bulusmalari

Mevlana ile sems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet bulustular, görüstüler. Bu tarihte Sems, altmis, Mevlana, otuz sekiz yasinda idi. Bu iki ilahi asik, bir müddet yalnizca bir köseye çekilerek kendilerini tamamiyle Hakk'a verdiler ve gönüllerine gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan Veled der ki: "Ansizin Sems gelip ona ulasti; ona masukluk (sevilen, sevgili olmanin) hallerini anlatti, açikladi. Böylece de sirri yücelerden yüceye vardi. Sems, Mevlana'yi sasilacak bir aleme çagirdi, öyle bir aleme ki, ne Türk gördü o alemi ne Arap." Hazret-i Mevlana'nin Masukluk Mertebesine Erismesi: Bu hususu Sultan Veled söyle açiklar, "Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardir ki o, masukluk duragidir. Aleme bu masukluk duragina dair haber gelmemis, bu durakta bulunanlarin ahvalini hiçbir kulak isitmemisti. Tebrizli Semseddin zuhur edip, Mevlana Celaleddin'i asiklik ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmamasi olan, masukluk mertebesine eristirmistir. Esasen Mevlana, ezelde, masukluk denizinin incisiydi, her sey döner, aslina varir." Kim, kimi aradi? Hatirlara gelebilecek, "Sems mi Mevlana'yi aradi, Mevlana mi Sems'i" sorusuna söyle cevap verebiliriz: Sems, Mevlana'yi, Mevlana'da Sems'i aramistir. Sems Mevlana'ya asik ve taliptir, Mevlana'da Sems'e asik ve taliptir. Çünkü asik, ayni zamanda masuk, masuk ayni zamanda asiktir. Mevlana der ki: "Dilberler (gönlü alip götürenler, manevi güzeller), asiklari, canla basla ararlar. Bütün masuklar, asiklara avlanmislardir. Kimi asik görürsen bil ki masuktur. Çünkü o, asik olmakla beraber masuk tarafindan sevildigi cihetle masuktur da. Susuzlar alemde su ararlar, fakat su da cihanda suzuslari arar."

Hazret-i Mevlana'nin Manevi Yolculugundaki Safhalari

Mevlana, manevi yolculugunu, olgunluga ermesini, su sözünde toplamistir. "hamdim, pistim, yandim." Mevlana'nin pismesi, babasi Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin'in feyizli nefesleriyle, yanmasi da Sems'in nurlu aynasinda gördügü kendi güzelliginin ask atesiyledir.

Hazret-i Mevlana ile Sems Hakkinda

Mevlana, Sems ile Konya'da bulustugu zaman tamamiyle kemale ermis bir sahsiyetti. Sems, Mevlana'ya ayna oldu. Mevlana, Sems'in aynasinda gördügü kendi essiz güzelligine asik oldu. Diger bir ifadeyle Mevlana, gönlündeki Allah askini Sems'te yasatti. Mevlana'nin Sems'e karsi olan sevgisi, Allah'a olan askinin miyaridir (ölçüsüdür). Çünkü Mevlana, Sems'te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açilmak üzere bir güldü. Sems ona bir nesim oldu. Mevlana bir ask sarabi idi, Sems ona bir kadeh oldu. Mevlana zaten büyüktü, Sems onda bir gidis, bir nesve degisikligi yapti. Sems ile Mevlana üzerine söz tükenmez. Son söz olarak söyle söyleyelim, Sems, Mevlana'yi atesledi, ama karsisinda öyle bir volkan tutustu ki, alevleri içinde kendi de yandi.

Sems-i Tebrizi Hazretleri'nin Konya'dan Ayrilisi

Sems ile bulusan Mevlana, artik vartini Sems'in sohbetine hasretmis, Sems'in nurlarina gömülüp gitmis, bambaska bir aleme girmisi. Sems'in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi askla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes sirri idrakten aciz olanlar, ileri geri konusmaya basladilar. Neticede Sems, incindi ve Mevlana'nin yalvarmalarina ragmen, Konya'dan Sam'a gitti (14 Mart, 1246 Persembe).

Hazret-i Sems'in Konya'ya Dönüsü

Sems'in ayrildiginda derin bir izdiraba düsen Mevlana, manzum olarak yazdigi güzel bir mektubu, Sultan Veled'in baskanligindaki kafileyle Sam'a, Sems'e gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle Sam'a vardi, Sems'i buldu ve babasinin davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygiyla Sems'e sundu. Sems, "Muhammedi tavirli ve ahlakli Mevlana'nin arzusu kafidir. Onun sözünden ve isaretinden nasil çikabilir."diyerek, Mevlana'nin davetine icabet etti ve 1247 'de, Sultan Veled'in kafilesiyle, Konya'ya döndü.

Hazret-i Sems'in Kaybolusu

Sems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlana da hasretin sikintilarindan kurtuldu. Artik Sems'in serefine ziyafetler verildi, Sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi, dedikodular ve can sikisi durumlar yeniden basladi. Sems, o bahtsiz dedikoducu toplulugun yine kinle doldugunu, gönüllerinden sevginin uçup gittigini, akillarinin nefislerine esir oldugunu anladi ve kendisini ortadan kaldirmaya ugrastiklarini bildi, Sultan Veled'e dedi ki: Gördün ya azginlikta yine birlestiler. Dogru yolu göstermekte, bilginlikte esi olmayan Mevlana'nin huzurundan beni ayirmak, uzaklastirma, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öylesine bir gidecegim ki, hiç kimse benim nerede oldugumu bilmeyecek. Aramaktan herkes acze düsecek, kimse benden bir nisan bile bulamayacak. Böylece bir çok yillar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremeyecek." Iste Sultan Veled'e böyle yakinan Sems, 1247-1248 tarihinde Konya'dan ansizin gidip kayboldu. Sems'in kaybolusundan sonra Mevlana, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkinda asli esasi olmayan bir haber bile verse ve Sems'i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarigini ve hirkasini vererek sükranelerde bulunuyordu. Bir gün bir adam, Sems'i Sam'da gördüm diye haber verdi. Mevlana buna, tarif edilemeyecek sekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bagisladi. Dostlarindan birisi, bu adamin verdigi haber yalandir, o Sems'i görmemistir, dediginde Mevlana su cevabi vermistir. "Evet, onun verdigi bu yalan haber içinde üstümde neyim varsa verdim. Eger, dogru haber verseydi, canimi verirdim."

Hazret-i Mevlana'nin, Sems-i Tebrizi Hazretleri'ni Aramak Için Sam'a Gidisi

Mevlana, Sems'i çok aradi. Onun ayriligiyla, gönülleri yakan, sizlatan, nice siirler söyledi. Onu aramak için iki kere Sam'a gitti. Yine Sems'i bulamadi. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yillari arasinda oldugu söylenebilir. Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlana, Sam'da suret bakimindan Tebrizli Sems'i bulamadi ama, mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varliginda beliren Sems'i, kendinde gördü ve dedi ki: "Beden bakimindan ondan ayriyim ama, bedensiz ve cansiz ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kisi! Ister onu gör, ister beni. Ben O'yum O da ben."

Konya'li Kuyumcu Seyh Selahaddin Hazretleri Yagibasan'in oglu Konyali Zerkub (kuyumcu) diye taninan Seyh Selahaddin Feridun, Konya civarindaki bir gölün kenarinda balikçilikla geçinen bir ailedendir. Ummi olarak bilinen Seyh Selahaddin, gençliginde Seyyid Burhaneddin'in terbiyesine girmis, onun sohbetlerinde pismis, onun feyziyle olgunlasmis, kamil bir insandir. Ayrica Sems'in sohbetlerinde de bulunmus, ondan da feyz almistir. Mevlana ile Sems bulusmalarinda, alti ay Seyh Selahaddin'in hücresinde sohbet etmislerdir. Onlara hizmet edebilme serefine ve sohbetlerinde bulunabilme bahtiyarligina eren zat, Seyh Selahaddin'dir. Seyh Selahddin, kuyumcu dükkaninda altin varak yaparak, helalinden para kazanmak ve manevi halini kuvvetlendirmekle ugrasirdi.

Hazret-i Mevlana'nin Vecd ile Sema'i Seyh Selahaddin'in, Mevlana ile tanismasi ta Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altina girdigi tarihte baslar, fakat bütün sevgilerden tamamen vaz geçip Mevlana'ya manen baglanmasina ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep su hadisedir. Mevlana bir gün Seyh Selahaddin'in Kuyumcular çarsisindaki dükkaninin önünden geçmektedir. Içeride varak yapmak için çekiçle altin dövmekte olan Kuyumcu Seyh Selahaddin ve çiraklarinin çekiç darbelerinden çikan sesleri duyan Mevlana, o hos seslerin ahengi ile cezbelenir. (Allah tarafindan manen çekilerek iradesi elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip ilahi aska dalarak) Sema etmeye baslar. Disarida Mevlana'nin Sema ettigini gören Seyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Sema ettigini anlayinca, altinin zayi olmasini düsünmez ve çiraklarina, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de disari firlar ve Mevlana'nin ayaklarina kapanir.

Hazret-i Mevlana'nin, Seyh Selahaddin Hazretleri'ni Kendisine Hemden ve Halife Seçmesi Mevlana, son Sam seyahatinde, mana yönünden Sems'i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vaz geçti ve kendisine Seyh Selahaddin'i dost ve hemden olarak seçti. Mevlana, Sems'e duydugu muhabbet ve gönül bagliliginin aynisini Seyh Selahaddin'e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu. Mevlana, Allah'in cemal tecellileri içinde ruhen manevi bir alemde yasadigindan, müridlerinin irsadiyla bizzat ugrasamamis ve onlarin irsad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarindan birbirini tayin etmistir. Iste Seyh Selahaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettigi dostudur. Mevlana, Seyh Selahaddin'e yalniz manevi bir bag ve içten gelen muhabbetiyle kalmadi, onun kizi hakkinda, "Benim sag gözüm" diyerek iltifatta bulundugu Fatma Hatun'u oglu Slutan Veled'e almak suretiyle aralarinda bir akrabalik bagi da kurdu.

Seyh Selahaddin Hazretlerinin Olgunlugu Mevlana'nin, Sems ile dostlugunu çekemeyenler bu sefer de Mevlana'nin Seyh Selahaddin'e gösterdigi yakinliga haset etmeye basladilar. Seyh Selahaddin'i, ümmidir diye, yüksek irsad makamina layik görmüyorlardi. Sems'e yaptiklari gibi küstahliga kalkistilar. Kendisine kötü düsünce ile bakan bahtsiz, zavallilara Seyh Selahaddin, "Mevlana, beni yalnizca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki benim apaçik bir görüsüm yok, ben bir aynayim. Mevlana, ben de kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin? O kendi güzelim yüzüne asik, bundan baska fikre düsmek kötü bir sey" diyerek, kemal ve mahviyyetini (ileri derecede alçak gönüllügünü) göstermistir.

Seyh Selahaddin Hazretleri'nin Ebedi Aleme Göçüsü Mevlana ile Seyh Selahaddin, on yil birbiriyle adeta mest olarak görüsüp sohbet ettiler, ayrilik mahmurlugunu tadmadan, visal aleminde safalar sürdüler. Nihayet Seyh Selahaddin hastalandi ve ebedi alemde göçtü (1259).

Çelebi Hüsameddin Hazretleri Çelebi Hüsameddin, vaktiyle Konya'ya göçmüs bir soylu ailedendir ve dogum yeri Konya'dir. (1225) Çelebi lakabini kendisine veren Mevlana'dir. Gençliginin ilk yillarinda, Ahilerin seyhi olan babasini kaybeden Çelebi Hüsameddin, zamaninin bütün ulu kisileri ve seyhlerinden yakin alaka ve himaye gördügü halde, bütün hizmetkarlari ve arkadaslariyla, Mevlana'nin hizmetini seçmistir. Böylece Mevlana'nin terbiyesinde yetisip olgunlasmis, kamil insan olmustur.

Hazret-i Mevlana'nin Çelebi Hüsameddin'i Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi Mevlana, Seyh Selahaddin'den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsameddin'i seçti ve dostlarina söyle dedi; "Ona bas egin, önünde acizcesine kanatlarinizi yere gerin! Bütün buyruklarini yerine getirin, sevgisini caninizin ta içine ekin. O rahmet madenidir, Allah nurudur." Mevlana'nin bu buyrugu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled'in diliyle, "Bütün dostlar, onun lutuf suyuna testi kesildiler, Sems'e ve Seyh Selahaddin'e yapmis olduklari asagilik hareketlerden kurtulmuslar, edeplenmislerdi. Haset etmeden Çelebi Hüsameddin'e itaat ettiler." Çelebi Hüsameddin on bes sene Mevlana'nin serefli sohbetinde bulundu. Mevlana'dan sonra da dokuz sene irsad makaminda, Mevlana postunda oturdu.

Çelebi Hüsümeddin Hazretleri'nin Degeri Mevlana, ancak Çelebi Hüsameddin'in bulundugu meclis rahat bulur, huzur duyar, cosup manalar saçar, hakikat ilminden bahisler açardi. Mevlana'ya göre, hakikatler memesinden manalar sütünü emip çikaran Çelebi Hüsameddin'dir. Mesnevi'sinde bu manaya isaretle söyle der; "Bu söz, can memesininde süttür. Emen olmadikça güzelce akmiyor. Dinleyen susuz ve arayici olursa, va'zeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmis ve usanmamis olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir. Kapimdan içeri, na-mahrem girince, harem halki, perde arkasina girer, gizlenir. Zararsiz ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi açarlar. Bütün güzel, hos ve yarasan seyler, gören göz için yapilir. Çengin zir (en ince) ve bam (en kalin) nagmeleri, nasil olur da sagir kular için terennüm edilir? Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadi. Koku duyan için yaratti; koku almayan için degil." Iste Islami Tasavvuf edebiyatinin en büyük didaktik saheseri olan Mesnevi'yi Çelebi Hüsameddin, Mevlana'nin tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çikartmistir.

Çelebi Hüsameddin Hakkinda Mevlana'nin kirk yil samimiyetle hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsalar, Risale'sinde, Çelebi Hüsameddin'in degerini su cümlelerle belirtiyor; "Hakikatte Hüdavendigar Hazretlemizin tam mazhari Çelebi Hüsameddin idi ve bütün Mesnev-i Serif onun ricasi ile yazilmistir. Bütün tevhid ve ask ehli, kendilerine bahsedilen Mesnevi'nin yalnizca yazilmasi hususunda, kiyamete kadar Çelebi Hüsameddin'e tesekkür etseler, yine sükran borçlarini ödeyemezler."

Mesnevi'nin Yazilisi

Eflaki, Mesnevi'nin yazilip tamamlanmasini anlattigi bahiste diyor ki: "Mevlana Hazretleri, asil kisilerin sultani Çelebi Hüsameddin'in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima Mesnevi'yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, aksamdan basliyarak gün agarincaya kadar birbiri arkasindan söyler, yazdirirdi. Çelebi Hüsameddin de bunu sür'atle yazar ve yazdiktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlana'ya okurdu. Cilt tamamlaninca Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapip tekrar okurdu." Bu sekilde dikkatlice 1259-1261 yillari arasinda yazilmaya baslanilan Mesnevi, 1264-1268 yillari arasinda sona erdi.

Hazret-i Mevlana'nin Baki Aleme Göçüsü

Mevlana, Çelebi Hüsameddin ile tam onbes sene güzel demler, hos safalar sürdü. Bu müddet zarfindan bahtsizlarin fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yasadi. Dostlari onun cemalinin nuruna pervane olmuslardi. Mevlana, artik son anlarini yasadigini, özledigi ebedi cemal alemine kavusacagini anlamisti. Ansizin hastalanip yataga düstü. Mevlana'nin hastalik haberi Konya'da yayildigi zaman ahali, sifalar dilemeye, gönlünü, duasini almaya geliyorlardi. Seyh Sadreddin (? - 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlana'ya geçmis olsun demeye geldi ve çok üzüldügünü beyan edip, "Allah yakin zamanda sifalar versin. Hastalik ahirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz alemin canisiniz, insaallah yakin zamanda tam bir sihhate kavusursunuz" diye temennide bulundu. Bu nun üzerine Mevlana: "Bundan sonra Allah sizlere sifa versin. Asikin masukuna kavusmasini ve nurun nura ulasmasini istemiyor musun?" dedi. Seyh Sadreddin, yanindakilerle birlikte aglayarak kalkip gitti. Mevlana, dostlarina ve aile efradina, bu dünyadan göçecegine üzülmemelerini söylüyordu, fakat onlar, benden de olsa, bu ayriligi kabullenemiyorlar, aglayip inliyorlardi. Mevlana'nin hanimi, Mevlana'ya hitaben; "Ey alemin nuru, ey ademin cani! Bizi birakip nereye gideceksin?" diyerek agliyor ve ilave ediyordu. "Hudavendigar Hazretlerinin dünyayi hakikat ve manalarla doldurmasi için üçyüz veya dörtyüz yillik ömrünün olmasi lazimdi." Mevlana cevaben, "Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud'uz, bizim toprak alemiyle ne isimiz var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasil olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindaninda kilmisim, yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malini çalmisim? Yakinda Allah'in sevgili dostunun, Hazret-i Muhammed'in yanina dönecegimiz umulur"

Hazret-i Mevlana'nin Vasiyeti

"Ben size, gizli ve aleni, Allah'dan korkmanizi, az yemenizi, az uyumanizi, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kilmaya devam etmenizi, daima sehvetten kaçinmanizi, halkin eziyet ve cefasina dayanmanizi avam ve sefihlerle düsüp kalkmaktan uzak bulunmanizi, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanizi vasiyet ederim. Hayirlisi, insanlara faydasi dokunandir. Sözün hayirlisi da az ve öz olanidir. Hamd, yalniz tek olan Allah'a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun."

Seb-i Arus irfan ve sevgi günesi Mevlana, 5 Cemaziye'l-ahir, 672 (17 Aralik 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlakligi ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet aleminin asumanina dogdu. Mevleviler, o geceye Seb-i Arus derler.

Hazret-i Mevlana'nin Cenaze Merasimi

Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük büyük ne kadar Konyali varsa hepsi, Mevlana'nin cenaze merasimine katildi. Müslümanlar, müslüman olmayanlari sopa ve kilisla savmaya çalisarak onlar: "Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardir? Bu din sultani Mevlana bizimdir, bizim imamimizdir" diyorlardi. Onlar da su cevabi veriyorlardi. "Biz Musa'nin ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayip ögrendik. Kendi kitaplarimizda okudugumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasil onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz. Mevlana Hazretleri'nin zati, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler günesidir. Günesi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydinlanir. Mevlana ekmek gibidir. Hiç kimse ekmege ihtiyaç duymamazlik edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü?

Hazret-i Mevlana'nin Cenaze Namazi Mevlana'nin vasiyeti üzerine Seyh Sadreddin, Mevlana'nin namazini kildirmak üzere niyetlendiginde dayanamayip bayginlik geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadi Siraceddin imamlik etti.

Hazret-i Mevlana'ya Yesil Kubbe Mevlana'ya Yesil Kubbe denilen türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser'in gayreti ve Emir Pervane'nin esi (Sultan II. Giyaseddin Keyhüsrev'in kizi) Gürcü Hatun'un yardimiyla Çelebi Hüsameddin zamaninda yapildi. Türbenin mimari Tebrizli Bedreddin'dir. Selimoglu Abdülvahid adli bir sanatkar da Mevlana'nin kabri üzerine, Selçuklu oymaciliginin saheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yaptirmistir. Bu sanduka bu gün, Sultan"ül-Ulema Bahaeddin Veled'in kabri üzerindedir.

Hazret-i Mevlana'nin Ölüme ve Mezara Bakisi

"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye basladi mi, bende bu cihanin gami var, dünyadan ayrildigima tasalaniyorum sanma; bu çesit süpheye düsme, bana aglama, yazik yazik deme. Seytanin tuzagina düsersem iste hayiflanmanin sirasi o zamandir. Cenazemi görünce ayrilik ayrilik deme. O vakit benim bulusma ve görüsme zamanimdir. Beni kabre indirip birakinca, sakin elveda elveda deme; zira mezar cennetler toplulugunun perdesidir. Batmayi gördün ya, dogmayi da seyret. Günese ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, dogmaktir. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canin kurtulusudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda süpheye düsüyorsun? Hangi kova kuyuya salindi da dolu dolu çikmadi? Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryad etsin?Bu tarafta agzini yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hayuhuyun, mekansizlik aleminin fezasindadir."

Hazret-i Mevlana'nin Ziyaretçilerine Seslenisi

"Kardes, mezarima defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamli durmak yarasmaz. Hak Teala beni ask sarabindan yaratmistir. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o askim." "Ölümümüzden sonra mezarimizi yerde aramayiniz? Bizim mezarimiz ariflerin gönüllerindedir."

KONYA'DA TURİZM

MEVLANA TÜRBESİ VE DERGAHI (Merkez)

Türbenin çekirdeği 1230 yılında, Mevlana’nın babası Sultan-ul Ulema Bahaeddin Veledin vasiyeti üzerine buraya gömülüp, üzerine basit bir türbe yapılmasıyla oluşmuştur. Mevlana’nın ölümünden sonra ise Pervane Muiniddin ve karısı Gürcü Hatun tarafından buraya bir türbe yaptırılmıştır. Türbe daha sonra dini ve sosyal işlevli mimari eklemeler yapılarak günümüzdeki şekliyle bir Mevlevi dergahı haline getirilmiştir. Mevlana’nın ölümünden sonra yani 1273 yılından itibaren imarına başlanan dergah Cumhuriyetten sonra müze haline dönüştürülmüştür. Müzede Mevlana ve diğer Mevlevilere ait veya çeşitli yollarla dergaha gelmiş değerli yazmalar, hat ve tezhip örnekleri, maden cam ve ahşap eserler ile Mevlevi musikisi enstrümanları, halı ve kilimler sergilenmektedir. Türbenin en ilgi çekici kısmı Hz. Mevlana ve oğlu Sultan Veledin kabirleri üzerinde yükselen Kubbe-i Hadra (Yeşil Kubbe) dir. 1396’da Selçuklular döneminde Mimar Bedreddin’in yaptığı kubbe yeşil çinilerle kaplıdır. Türbenin içi alçı rölyef, kalem işi nakış ve yazılarla süslenmiştir. Hz. Mevlana’nın sandukası dönemin ahşap işçiliğinin üstün örneklerindendir. Ancak bu yüksek sanduka şu an babası Sultan-ul Ulema Bahaeddin Veledin üzerinde bulunmaktadır. Türbenin kuzeyinde XVI. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılan Semahane (Mevlevi ayinlerinin, semanın yapıldığı yer) ve mescid kısımları yer alır. Şeb-i Aruz Havuzu ise dergah mutfağının önündedir. Mevlana’nın ölüm yıldönümlerinde, Şeb-i Aruz (Düğün Günü) olarak adlandırılan günlerde havuz etrafında sema töreni yapılır. Hz. Mevlana ölümü Tanrıya kavuşma yani, düğün olarak tanımlandığından bu günler de düğün olarak değerlendirilir. Hz. Mevlana her şeyden önce tam bir insan dostu, barış taraftarı ve büyük bir yol göstericidir.

SAHİP ATA KÜLLİYESİ (Merkez) Son yıllardaki araştırmalar Sahip Ata Cami’nin aslında bugünkü çifte minareli cepheye kadar uzandığını ve ağaç direkler üzerine ahşap bir cami olduğunu göstermektedir. Selçuklu veziri Sahip Ata tarafından başlandığı ve mimar Kölük Bin Abdullah’ın eseri olduğu yazılıdır. Buna göre, Anadolu Selçuklularının bilinen en eski ağaç direkli camisi olmaktadır. 1283’de tamamlanan türbe ve hanikahla yapı, bir külliye haline gelmiştir. Bu yapıdan günümüze yalnız, şahane çini mozaik mihrap kalmıştır.

LALA MUSTAFA PAŞA KÜLLİYESİ (Ilgın) Külliye; cami, imaret ve han olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Cami çarşı içinde geniş bir alanı kaplayan külliyenin bir bölümünü teşkil etmektedir. 1576 yılında Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılan külliye bazı kaynaklarda Mimar Sinan’ın eserleri arasında geçmektedir.


İPLİKÇİ CAMİ VE MEDRESESİ (Merkez) Alaaddin Tepesinin doğusunda, Alaaddin Caddesindedir. Medresenin vakfiyesinden ilk yapının II. Kılıçaslan döneminde vezir Şemseddin Altunbanın (Altıapa) yaptırdığı sanılmaktadır. (XII. yy sonu). Cami ve medrese Hacı Ebu Bekir tarafından 1332’de genişletip yenilenmiştir. Firuze ve mor çinilerden geometrik geçme motifler ve firuze lacivert çinilerden kıvrık Rumilerden oluşan iki kuşakla çevrili mihrap bu türün Anadolu’daki en eski örneklerindendir. Yapı, eskiliği ve burada Mevlana Celaleddin Rumi’nin ders vermiş olması nedeniyle önemlidir.

EŞREFOĞLU CAMİ (Beyşehir) Beyşehir İlçesi’nin kuzeyinde, İçeri Şehir Mahallesindedir. 1296-1299 yılları arasında yaptırılmış olup, Anadolu’daki ahşap camilerin en büyük ve orijinalidir. Taş ve ağaç işlemeleri, kalem işleri, mozaik çini süslemeleri, Selçuklu sanatının son ve en olgun şekilde gelişmiş bir üslûp beraberliği içinde ahenkli bir bütün meydana getirmektedir. Tümüyle firuze, lacivert ve mor çini mozaik kaplı mihrap 6 m yüksekliği, 5.50 m genişliğiyle çinili mihrapların en görkemli örneklerindendir. Yapı portalindeki zengin taş süslemeleri, iç mekanda yer verilen çinileri, taşıyıcıları ve minberdeki ahşap süslemeleriyle Beylikler Devri’nin (Eşrefoğlu Beyliği) zevkini yansıtmaktadır.

AK MANASTIR (Haglos Kharitan, Sille) Konya-Sille arasındadır. Kayaya oyulmuş odalarla onları çeviren yapıdan oluşan manastır M.S. 274’de Saint Horion adlı bir aziz adına yapılmıştır.

HAGHİA ELENİ KİLİSESİ (Sille) Sille Bucağında, M.S. 327’de İmparator Konstantinus döneminde yapılmış olup, Anadolu’daki ilk Hıristiyan kiliselerindendir. Kilise, İsa, Meryem ve havarilerin resimleriyle süslüdür. Kilisenin iç kapısının üstünde yazılı tamir manzumesinden Mikail Arhonkolan ismine kurulduğu anlaşılan yapı, onarılmış ve boş olarak korunmaktadır.

NASREDDİN HOCA TÜRBESİ (Akşehir) Akşehir’de kent surunun doğusunda, kendi adıyla anılan mezarlıktadır. Onarımlarla özgün biçimini yitiren yapıya günümüzdeki görünümünü 1905’te Akşehir kaymakamı Şükrü Bey kazandırmıştır. Eski yapıdan yalnızca ortadaki ana türbe kalmıştır. Mermer sandukanın baş ucunda gülmece ustasının yaşamını simgelemek üzere H. 683 (1284) olan ölüm tarihi, tersten 386 biçiminde yazılmıştır.

SİLLE SİYATA MANASTIRI (Merkez) Konya il merkezinin 8 km kuzeybatısında, erken Hıristiyanlık döneminde önemli bir merkezdir. Bu dönemde başta Akmanastır diğer adı ile Haglos Kharitan (St. Choritan) olmak üzere birçok manastır keşişler tarafından kayadan oyularak yapılmış olup, dünyada kurulan ilk manastırlar arasındadır.

LYSTRA (Hatun Saray-Meram) Konya’nın güney batısında Hatunsaray Kasabasına bir kilometre mesafede karayolunun sağ tarafında yaklaşık 400 m içerde Zolkara denilen yerdedir. Lystra Roma imparatoru Agustus devrinde (M.Ö. 6) Nykaoline bölgesinin koloni şehirleri arasına katılmış, daha sonra Hıristiyanlık döneminde önemli bir piskoposluk merkezi olmuştur. Tarsus’tan Yalvaç’a (Antiocheia) gelen St. Paul burada barınamayarak Barnabas ile birlikte Lystraya gelerek burada vaazlar vermiştir. Birinci yılda 12 havariden biri olan Artemus, Lystra piskoposu olmuştur. Günümüzde de Lystra ören yerinde iskan izleri görülmektedir.


MEVLANA MÜZESİ Bu gün müze olarak kullanılmakta olan Mevlana Dergahının yeri, Selçuklu Sarayının gül bahçesi iken bahçe, Sultan Alaadin Keykubat tarafından Mevlana’nın babası Sultanü’l Ulema Bahaeddin Veled’e hediye edilmiştir. Sultanü’l Ulema 12 ocak 1231 yılında vefat edince türbedeki bugünkü yerine defnedilmiştir. Bu defin gül bahçesinde yapılan ilk defindir. Sultan’ül Ulema’nın ölümünden sonra kendisini sevenler Mevlana’ya müracaat ederek babasının mezarının üzerine bir türbe yaptırmak istediklerini söylemişlerse de Mevlana "Gök Kubbe’den daha iyi türbe mi olur? Diyerek bu isteği reddetmiştir. Ancak kendisi 17 Aralık 1273 yılında vefat edince Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled mevlana’nın mezarının üstünde türbe yaptırmak isteyenlerin isteklerini kabul etmiştir. "Kubbe-i Hadra" Yeşil Türbe denilen türbe dört fil ayağı (Kalın sutun) üzerine 130.000 Selçuki Dirhemine mimar Tebrizli Bedreddin’e yaptırılmıştır. Bu tarihtensonra inşaat faaliyetleri hiç bitmemiş, 19.y.y. ın sonuna kadar devametmiştir. Mevlevi Dergahı ve türbe 1926 yılında "Konya Asar-ı Atıka Müzesi" adı altında müze olarak hizme başlamıştır 1954 yılında ise müzenin teşhir tanzimi yeniden elden geçilmiş ve müzeni adı "Mevlana Müzesi olarak değiştirilmiştir. Müze alanı bahçesi ile birlikte 65000 m2. İken, yeni istimlak edilerek Gül bahçesi olarak düzenlenen bölümlerle birlikte 18.000 m2. ye ulaşmıştır. Müzenin avlusuna "Dervişan Kapısı" ndan girilir. Avlunun Kuzey ve Batı yönü boyunca Derviş hücreleri yer almaktadır. Güney yönü, Matbah ve Hürrem Paşa Türbesinden sonra, Üçler Mezarlığına açılan Hamuşun (Susmuşlar) kapısı ile son bulur. Avlunun doğusunda ise Sinan Paşa, Fatma Hatun ve Hasan Paşa Türbeleri yanında Semâhâne ve Mescit bölümleri ile Mevlana ve aile fertlerinin mezarlarının da içerisinde bulunduğu ana bina yer alır. Avluya Yavuz Sultan Selim’in 1512 yılında yaptırdığı üzeri kapalı Şadırvan ile Şeb-i Aruz (Düğün Gecesi) havuzu ve avlunun kuzey yönünde yer alan selsebil adı verilen çeşme, ayrı bir renk katmaktadır.

KARATAY MÜZESİ Karatay Medresesi, Sultan İzzeddin Keykavus II. Devrinde Emir Celaleddin Karatay tarafından, 649 Hicri (1251 Miladi) yılında yaptırılmıştır. Mimarı bilinmemektedir. Osmanlılar Devrinde de kullanılan Medrese XIX. Yüzyılın sonlarında terk edilmiştir. Anadolu Selçuklu devri çini işçiliğinde önemli yer bulunan Karatay Medresesi 1955 yılında "Çini Eserler Müzesi" olarak ziyarete açılmıştır. Karatay Müzesinde, Beyşehir Gölü kenarındaki Kubat-Âbad Sarayı kazı buluntuları arasında olan duvar çinileri, çini ve cam tabaklar ile Konya ve yöresinde bulunan Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerine ait çini ve seramik tabaklar, kandiller ve alçı buluntuları sergilenmektedir.

SIRÇALI MEDRESE (Mezar Anıtları Müzesi) Mezar Anıtları Müzesi, Konya’daki Selçuklu Dvri eski eserlerinden Sırçalı Medrese’de 1960 yılında açılmıştır. Sırçalı Medrese, 1242 yılında Bedreddin Muslih tarafından yaptırılmış, çinilerle süslü açı (avlulu) medreselerden birisidir Konya şehrinde kamulaştırılan mezarlıklardan toplanan tarih ve sanat tarihi yönünden değerle mezar taşları selçukluluar Devri, Beylikler ve Osmanlılar Devri’ne göre tasnif edilerek teşhir edilmişlerdir. Ayrıca Mezar taşları, şekil, motif ve yazı karakterleri de gözönüne alınarak değerlendirilmiş ve kronolojik bir sıraya konulmuştur.

AKŞEHİR MÜZESİ Akşehir Arkeolog Müzesi: Hitit, Frigg Lidya, Roma ve Bizans dönemi eserleri teşhir edilmektedir. Atatürk Müzesi: İstiklal Savaşı sırasında Garp Cephesi Komutanlığının karargahı olarak kullanılan tarihi bina, Atatürk Müzesi olarak o günkü özellikleri koruyarak bugünde hizmet vermektedir.

ARKEOLOJİ MÜZESİ Konya Arkeolojik Müzesi, 1901 yılında Karma Orta Okulunda açılmıştır. Daha sonra 1927 yılında Mevlana Müzesine 1953 yılında İplikçi Camii’ne taşınmıştır. 1962 yılında ise bugünkü müze binası kurularak hizmete girdi. Müzede, Neolitik, Eski Tunç, Orta Tunç (Asur ticaret kolonileri), Demir (Frig, Urartu,), Klasik, Helenistlik, Roma ve Bizans çağlarına ait eserler sergilenmektedir. Neolitik eserler Çumra, Çatalhüyük, Erbaba ve Süberde kazılarında, Eski Tunç Eserler; Sızma ve Karahöyük kazılarında, Asur ticaret kolonileri çağı Karahöyük kazılarında ele geçen eserlerdir. Konya Alaaddin tepesi kazılarında bulunan Frig çaı kap parçaları ile Konya Karapınar Kıckışla höyükte bulunan çeşitli formlarda Frig çağı kapları ve Lidya kapıları da sergilenmektedir. Yine Kıcıkışla höyükten Klasik Çağ Alabastron, Aryballos, Lekythos ve Kylixler bulunmaktadır. Arkeoloji Müzesinin görülmeye değer eserleri Roma lahitleridir. Roma ve Bizans çağından sunak mezar stel ve Ostotekler müze iç teşhirinde ve bahçede sergilenmektedir. Sille Tatköy ve Çumra Alibeyhöyük’de müzemizce yapılan kabartma kazılarında M.S 6.y.y, ait kilise taban mozaikleri yerinden kaldırılarak müzemizde teşhir edilmektedir.

ETNOGRAFYA MÜZESİ Bölge Müzesi tarzında eğitim amaçlı olarak inşaa edilen bina 1975 yılında Etnografya Müzesi olarak hizmete açılmıştır. Üç katlı binanın bodrum katında fotoğrafhane, arşiv ayniyat ve etütlük eser depoları, kaloriferhane ile halen çalışmaları devam etmekte olan ve 1999 yılı içerisinde açılması planlanan Halı Kilim seksiyonu bulunmaktadır. Bu bölümde Etnografya Müzesi depolarında bulunan başta Selçuklu Halı örnekleri olmak üzere, Dünyanın bilinen birkaç halı-kilim dokuma merkezinden birisi olarak kabul edilen Konya Bölgesi’ne ve Türkiye sınırları içersinde kalan meşhur halı-kilim dokuma merkezlerine ait halı ve kilimler sergilenecektir. Zemin katta teşhir salonu ve Dr. Mehmet ÖNDER Konferans Salonu; birinci katta bürolar, idari hizmet servisleri, kütüphane ve eser depoları bulunmaktadır.Teşhir salonunda satın alma, hediye ve başka müzelerden devir yolu ile müzeye kazandırılan daha çok Konya ve çevresine ait etnografik eserler sergilenmektedir.

İNCE MİNARE MEDRESE (Taş ve Ahşap Eserler Müzesi) Selçuklu Vzeiri sahip Ata Fahreddin Ali tarafından hadis ilmi okutulmak üzere (Hicri 663) 1254 yılında yaptırılmıştır. Mimarı Abdullah oğlu Kelük’tür Selçuklu taş işçiliği Şaheserlerinden olan taç kapısı üzerinde kabartmalı geometrik ve bitkisel bezemelerle birlikte Selçuklu sülüsüyle yazılmışı "Yasin ve Fetih" sureleri vardır.Binanın iç mekanları avlu, eyvan, dershane, ve öğrenci hücrelerinden oluşur.Minare kaidesi kesme taşla kaplı tuğla malzeme kullanılarak yapılmış ve ön cephede akant yaprağı ile bezelidir. Yarı piramit formlu üçgenle ve oniki köşeli, gövde köşeleri turkuaz mavi sırlır tuğladan yapılmış çift şerefelidir. 1901 ’de yıldırım düşmesiyle birinci şerefeye kadar yıkılmıştır. 1956 yılında müze olarak açılmış olup Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemine ait taş ve ahşap eserler teşhir edilmektedir.

BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ ÖZEL KOYUNOĞLU MÜZE VE KÜTÜPHANESİ Konya’nın köklü ailelerinden A.R. İzzet KOYUNOĞLU, Topraklık mahallesindeki evinde yıllarca toplamış olduğu tarihi eserlere özel bir müze ve kitaplık kurmuştur. Daha sonra kurmuş olduğu müze ve kitaplığı Konya Belediyesi’ne bağışlanmıştır. Konya Belediyesi’nce modern müzecilik anlayışının her türlü ihtiyacına cevap verecek şekilde yaptırılarak bugünkü durumuna getirilmiştir. Müzede arkeolojik eserler ile etnografik eserler sergilenmektedir. Müze bahçesinde bulunan İzzet Koyunoğlu’na ait ev restore edilerek tipik Konya evi örneği olarak ziyarete açılmıştır. Binada eski ve yeni sivil mimari arzı bir arada bulunmaktadır. Müze yazma, basma eserler bakımından çok zengindir.

ATATÜRK MÜZESİ Atatürk caddesinde yer alan yapı 1912 yılında yapılmıştır. Bina XX. Yüzyıl ulusal mimari örneklerinden olup 1928 yılında Konyalılar tarafından Atatürk’e bağışlanmıştır. 1954 yılında Müze olarak açılmıştır. Müzenin teşhirinde Atatürk’ün kullandığı elbise ve eşyaları ile Konya’nın kurtuluş savaşındaki yerini anlatan belge, fotoğraf ve gazete küpürleri sergilenmektedir.

EREĞLİ MÜZESİ Arkeoloji ve Etnoğrafik eserlerin beraber sergilendiği bir müzedir. Türk İslam Eserleri, Etnografya, Hitit, Frig, Yunan, Roma ve Bizans dönemi eserleri ise Arkeoloji seksiyonlarında teşhir edilmektedir.

ÖREN YERLERİ İVRİZ KAYA ANITI Tuvana Krallığından günümüze kalan en önemli kültür varlığımız ivriz Kaya Kabartması’dır Ereğli ilçesinin 17 km. güneyinde bu gün Hakapınar ilçesine bağlı Aydınkent Köyü içinde, Toroların kuzey eteklerindeki vadilerin birisinde kaya üzerine yapılmış olan bu anıt 4.20 m x 2.40 m. ölçülerindedir. Torosların derinliklerinden gelen zengin kar sularının oluşturduğu tarihi İvriz Çayı’nın kaynağında, o çağlarda da Ereğli ovasına hayat veren bu suyun çıktığı yere, özellikle seçilerek yapılmıştır. Kaya’nın güneye bakan yüzeyine yapılmış olması sebebiyle oldukça iyi korunarak zamanımıza kadar gelmiş bir eserdir.Kabartma M.Ö. 800 yıllarında da bu bölgenin, Tuvana ülkesinin en görkemli krallarından Var-pa-la-waş tarafından yaptırılmıştır. Tanrının yüz kısmını önünde ve kralın arkasında Hitit hiyeroglif yazısı vardır. Bu yazıda "Ben hakim ve kahraman Tuvana Kralı Var-pa-la-waş, sarayda bir prens iken bu asmaları diktim, Tarhundas onlara bereket ve bolluk versin" denilmektedir. SİLLE (Siyata) Sille Konya il merkezinin 8 km. kuzeybatısındadır. Bugün merkez belediye hudutları içinde olup, şehir otobüsü çalışmaktadır. Erken Hıristiyanlık dönemini de önemli bir merkezidir. Bu dönemden başka Ak Manastır diğer adı ile HAGİOS Khariton (St.Chariton) olmak üzere bir çok manastır keşişler tarafından kayadan oyularak yapılmıştır. Bu manastırlar dünyada kurulan ilk manastırlar arasındadır.

AK MANASTIR Geniş ve mağara gibi kayadan oluşmuş olup, mağaraya itaf edilmiş bir kilisesi, 6-7 şapeli ve bir çok hücreleri vardır. Bu manastırda bulanan Mikael Hommenos ve Mikaeles oğlu Abraham’a ait mezar taşlarları Konya Arkeoloji Müzesinde teşhir edilmektedir.

ÇATAL HÖYÜK Çatalhöyük, Konya’nın Çumra İlçesi sınırlarında olup, İlçenin 10 km. doğusunda yer almaktadır. Höyük, farklı yükseklikte iki tepe düzü olan bir tepe şeklindedir. Bu iki yükseltisi nedeniyle çatal sıfatını almıştır. Çatalhöyük 1958 yılında J.Mellart tarafından keşfedilmiştir, 1961-1963 ve 1965 yıllarında kazısı yapılmıştır. Yüksek tepeni batı yamacında yapılan çalışmalar neticesinde 13 yapı katı açığa çıkartılmıştır. En erken yerleşim katı (1) ise M.Ö. 5500 yıllarında tarihlenmektedir. Stil Kritik yolu ile yapılan bu tarihleme, C14 metodu ile de doğrulanmıştır. İlk Yerleşme, ilk ev mimarisi ve ilk kutsal yapılara ait özgün buluntuları ile insanlık tarihine ışık tutan bir merkezdir. Yapılarda kullanılan malzeme kerpiç ağa ve kamıştır.Çatalhöyük’te 1996 yılına kadar kazılar yapılmamış bu yıldan itaberen üç yıldır İngiliz Arkeoloji Enstitüsü tarafından Ian Hodder başkanlığında kazılar devam etmektedir. Bulunan kazı eserleri ise Konya Arkeoloji Müzesine teslim edilerek bir kısmı teşhir edilmekte diğerleri ise depolarda koruma altına alınmış durumdadır.

SİLLE AYA-ELENA MÜZESİ Sille, Konya ili, Selçuklu ilçesine bağlı kent merkezine 7 km. uzaklıkta bir yerleşim yeridir. İsa’nın doğumundan 327 sene sonra Bizans İmpartoru Constantin’in annesi Helena, Hac için Kudüs’e giderken Konya’ya uğramış, buradaki ilk hıristiyanlık çağlarına ait oyma mabetleri görmüş, hıristiyıanlara Sille’de bir mabed yaptırmaya karar vermiştir. Mihail Arhankolos adına bu kilisenin temel atma töreninde bulunmuştur. Kilise asırlar boyu onarımlar görerek günümüze kadar gelmiştir. Kilisenin iç kapısının üstünde Yunan harfleriyle yazılmış Türkçe bir tamir kitabesi kilisenin tarihi hakkında bilgi vermektedir. Bu kitabe 1833 tarihlidir. Aynı kitabenin üzerinde ise kilisenin dördüncü tamiratının Sultan Mecit döneminde gördüğünü belirten üç satırlık bir kitabe daha bulunmaktadır. Kilise düzgün kesme Sille Taşı ile yapılmıştır. Avlusunda kayalara oyulmuş odalar bulunmaktadır. Kilisenin kuzeye açılan kapısından dış nartexe girilir. Burada kadınlar mahfeline çıkan iki yönlü taş merdivenler yer almaktadır. Kilisenin ana kubbesi dört fil ayağı üzerinde olup, kilise üç sahınlıdır. Kilisenin içerisinde ahşaptan içerileir alçı süslü bir vaaz kürsüsü ile apsidle ana mekanı ayıran ahşap alçılı kafes bir sanat şaheseridir. Kubbe geçişlerinde ve taşıyıcı ayaklarda Hz. İsa, Hz. Meryem ile havarilere ait resimler bulunmaktadır.

EFLATUNPINAR HİTİT ANITI Konya İli, Beyşehir İlçesi, içinde bulunmaktadır. Anıt W.J. Hamilton (1849) da bilim dünyasına ilk haber veren kişidir. Daha sonra F.Sarreve J. Garstang ayrı ayrı yayınlamışlardır. Anıt bir su kaynağıdır. Kenarında dikdörtgen taşlar üzerinde kabartmalardan oluşmaktadır. Niteliğin kaybetmeyen kabartmalar ön kısmındaki14 adet taş bloklar üzerine oyulmuştur. Anıtın ilk planı bilinmemektedir. Bu anıt açık hava anıtlarından daha küçüktür. Doğal bir kayaya oyulmamış, her parçanın üzerinde figür bulunan blok taşların örülmesiyle oluşmuştur. Su kaynağının yanında bulunan bu anıtın su toplama havuzunun ilk yapılış tarih araştırılmamıştır. Eflatunpınar Anıtı’nın blok taşları üzerendeki figürler; üstte güneş kursu, ortada tanrıça ve tanrı diye kabul edilen figürerin arasında, yanlarıda ve en alttaki figürler elleri yukarıya doğru kaldırıp tanrı ve tanrıçayı selamlamaktadır. Bu anıt Hitit Krallık dönemine tarihlenmektedir. 1996 yılında Konya Müze Müdürlüğünce Anıt çevresinde temizlik ve kazı çalışmaları başlamıştır. Çalışmalarda anıtın 3.34x3 m. ölçülerinde dikdörtgen planlı bir havuzun parçası olduğu ortaya çıkmıştır. 1998 yılı çalışmalarında anıtın alt kısmında beş adet daha tanrı kabartması tesbit edilmiş olup, ilerideki yıllarda kazı çalışmaları devam ettirilecektir.

KİLİSTRA ANTİK KENTİ Kilstra Antik Kenti Konya’nın 34 km. güney batısındaki Hatunsaray Bucağının 16 km. kuzey batısındaki Gökyurt Köyü sınırları içerisinde yer almaktadır. Yapılan çalışmalarda M.Ö. III. Y.y. kadar yerleşim olduğu anlaşılmıştır. Listradan (Hatunsaraya gelip Mistiya’ya Beyşehir’e doğru devam eden tarihi kral yolu (Vig Seboste) üzerinde yer almaktadır. Kilistra Antik kentinin M.S. 7. y.y. da Kapodokya benzeri yumuşak kayaların oyulması ile bir çok kaya yerleşmesi oluşturulmuştur. 1998 yılında giderleri İl Özel İdare Müdürlüğü tarafından karşılanmak üzere Konya Müze Müdürlüğü adına yapılan kurtarma kazısı çalışmalarında, Haç Planlı Şapel, Sümbül Kilise, Büyük Su Sarnıcı ve Şırahanelerde temizlik restorasyon, çevre düzenlemesi yapılmıştır. Haç planlı Şapel iç ve dışı yekpare kaya oyuğu olması nedeniyle eşine az rastlana nitelikte olup M.S. 8.y.y.’a aittir. Sümbül Kilisede M.S. 8.y.y’a ait olup devrini yansıtan süslemeler Bizans Devrine ait Büyük Su Sarnıcı ise karşılıklı yekpare kayaya oyulmuş dörder payeye otura 3 nefli plan gösterir. Çiftli Şırahane ise karşılıklı yekpare iki kay içine oyulmuş çevresi ise bir kompleks halindedir. Doğu Şırahane’nin giriş kapısı eşiğinde M.Ö. I.yy’la ait kentin adını veren bir yazıt bulunmuştur. Bizans devrine ait kaya oyuğu iki ev ortaya çıkartılmıştır. Kilistra antik kenti oldukça geniş alana yayılmış kaya oyuğu yerleşmeleri şeklindedir. Gelecek yıllar yapılacak kazı ve temizlik çalışmaları buranın Ürgüp, Göreme gibi turistik bir yer olmasını sağlayacak

KARAHÖYÜK Konya il Merkezine 15 km. güney doğusunda Harmancık mahallesindedir. Ulaşım belediye otobüsleri ile sağlanır. Ord. Prof. Dr. Sedat ALP başkanlığında 1953 yılında başlayan kazılar halen devam etmekte olup, üzerinde en az uzun süren çalışma en eski Türk kazılarındandır. Karahöyük’te yapılan araştırmalarda höyüğün M.Ö. 3000 (Eski Tunç Devri-M.Ö. 2000 Asur ticaret kolonileri devri) de iskan edildiği anlaşılmış olup, 27 yerleşik katı tespit edilmiştir. Konya bölgesinin M.Ö. 3000 ve 2000 yıllarının tarihe ışık tuttuğu bilinmektedir. Eski Anadolu’nun en önemli şehir harabeleri arasındadır. Karahöyük kazılarında çıkan buluntular devrinin kültürel ve ticari ilişkileri anlatan belgelerdir. Hitit İmparatorluk Çağı öncesi eski Tunç Devri Mühür sanatının Orta Anadolu’nun güney bölgesindeki en önemli buluntularını veren merkezdir. Grafitolan kap markaları ve bazı mühürler Anadolu’da yazının erken safhalarının araştırılmasında yardımcı olmaktadır.Gaga ağızlı testiler, fincanlar, yonca ağızlı testiler, rhytonar, üzüm salkımı biçimli kandilleri ve diğer buluntular olup ayrıca at nalı biçiminde atkılar devrinin karakteristik eserleridir. Buluntular Konya Arkeoloji Müzesi’nde teşhir ve muhafaza edilmektedir.

BOLAT ÖRENLERİ Bolat yaylası ören yeri, Hadim, ilçesi Bolat köyü sınırları içinde kalan Temaşalık mevkiindedir. Literataüre adı Astra olarak geçmiş olan antik kent, Hadim ilçesinin kuzey batısında ve Hadim’e 17 km. uzaklıktadır. Hellenistik, Roma ve Bizans devirlerinde iskan gördüğü yüzey buluntularından anlaşılmaktadır. Kentte ait önemli sayılabilecek kalıntılar; nekropol alanı, bouleterion, kilise ve büyük yapıdır. 1992-93-94 yıllarında Konya Müze Müdürlüğü’nce kurtarma ve temizlik çalışmaları yapılmıştır.

NEKROPOL ALANI Kentin güneyindedir. M.S. 3.yy’a ait bol miktarda mezar steli ve lahit parçaları bulunmaktadır. Stellerde; boğa başları, asma dalı, üzüm salkımları ve medusa başları işlenmiştir. Stellerde insan figürü işlenmiştir. BOULETEFERİON Kentin batısındadır. Yüksek bir noktada kurulmuştur. Cave alanının bir bölümü ayakta kalabilmiştir. SELÇUKLU KÖŞKÜ Alaaddin Tepesini çeviren iç kalenin kuzey eteğindedir. Sarayın II. Kılınçaslan’a ait olduğu kuvvetle muhtemeldir. Köşk, Alaadin Keykubat I zamanında genişletilerek tamir edilmiş, kare bir plan üzerine harç ve tuğlalarla iki kat olarak yapılmış, altı kat kerpiç ve molozlarla takviye edilmiştir. Köşk bugün harap olmuş bir duvar parçasından ibarettir. Son defa 1961 yılında bu tek duvarın beton bir şemsiye ile muhafazası yoluna gidilmiştir.

KUBADABAD SARAYI Beyşehir Gölü’nün güneybatı kıyısında, Heyran Köyü yakınındaki alanlardan biri üzerindeiri.1236 Selçuklu Sultanı I. Alaadin Keykubat tarafından yaptırılmış 35x50m. boyutunda yazlık bir saraydır. 1950-1953 yılları arasında Mehmede Önder ve Zeki Oral tarafından yapılan arkeolojik kazılarda bulanan çiniler ve panolar Konya’daki Çini Eserler Müzesi’ne kaldırılmıştır. Saray, Kız Kalesi, tersane, hamam vs.’nin kalıntıları bulunmaktadır. 35x50 m. boyutundaki saraya ait kalıntılar arasında göl kıyısı tarafından ancak sarayın terası yer almıştır.

YERKÖPRÜ MAĞARASI Konya, İli, Hadim İlçesi sınırının yakınlarında, Göksu Vadisinde bulunmaktadır. Mağaraya Konya-Karaman yoluyla Kayaağzı-Habibler Köyleri üzerinden 116 km.’lik bir yolculukla ulaşılmaktadır. Ayrıca mağaranın bulunduğu Göksu Vadisine Mersin-Silifke üzerinden de ulaşılabilmektedir. Köy yolları stabilizedir.Mağara tamamen bir traverten tüfün içinde yer almaktadır. Türkiye’nin doğası en güzel mağaralarından birisidir. Göksu Nehrinin, bu traverten tüfünün altına oluşturduğu mağara 5000 m. kadar uzunluktadır. Suyun battığı yerde mağara sifolanmaktadır. Mağaranın çıkış ağzında, Göksu Nehrinin, dışarıdan akan bir bölümü mağaradan çıkar. Diğer bölümüne bir şelaleler ile birleşirken bir doğa harikası oluşturmakta ve derin, mavi göller oluşturarak Göksu Nehri devam etmektedir.

BALATİNİ MAĞARASI Mağara Konya İli, Beyşehir İlçesine bağlı Çamlık Beldesi ile Derebucak ilçesi sınırlarında yer almaktadır. Konya - Beyşehir - Üzümlü-Manavgat yolunun 45. km’sinden ayrılan yolla Çamlık veya Derebucak üzerinden, bu iki yerleşim merkezini bağlayan stabilize karayolu ile ulaşılmaktadır. Çamlık’a 5 km. Derebucak’a 6 km. uzaklıkta bulunmakta olup Körükini ile Suluin mağaralarının 3 km. kuzeybatısınadır. Toplam uzunluğu 1830 m olan mağaranın düden ve kaynak konumunda iki girişi vardır. Balatini mağarası üst üste bulunan iki farklı seviyeden oluşmuştur. Üst katı oluşturan fosil kolun emini tamamen mağara kili ile kaplıdır. Alt kat olan su taşıyan asıl galeri de ise suyun az olduğu dönemlerde su içinden yürünerek ilerlenebilmektedir. Sadece bir 5 m’den daha derin olan 3 adet Cadıkazanı geçiş tekniği yada bot kullanılarak geçilebilir. Traverternleri, Heykel Odası, ve Dev Cadı kazanları mağaranın görülmeye değer güzellikleridir.

KÖRÜKİNİ MAĞARASI Kona İli Beyşehir ilçesine bağlı, Çamlık Beldesinin 500 m. Güneybatısında bulunan mağaraya stabilize yola ulaşılmaktadır. Toplam uzunluğu 1250 m. olan Körükini Mağarasının içinden Uzunsu Deresi geçmektedir. Mağaradan çıkan su değirmen vadisine daha sonra da Değirmen Mağarasına girmektedir. Tamamıyla aktif olan mağarada bot kullanımı hatta büyük kaya blokları arasında şelaleler yapan suyu geçmek ayrıca bir deneyim gerektirmektedir. Mağaraya giriş için yaz ve sonbahar ayları en uygun zamanlarıdır. Bahar ayları aşırı su, sifonlara, şelaleler nedeniyle tehlikeli olabilir.

SULUİN (DEĞİRMEN İNİ) MAĞARASI Konya İli Beyşehir İlçesine bağlı Çamlık Beldesinin 500 m. Güneybatısında bulunan mağaraya stabilize yolla ulaşılmaktadır. Körükini Mağarasından çıkan Uzunsu Deresi 100 m. Uzunluktaki Değirmen Vadisi boyunca kayalıklar arasında akarak Değirmenini Mağarasına girmektedir. Buradan su dev kaya blokları arasından şelaleler yaparak ilerlerken, mağara çok geniş ve yüksek bir galeri halinde devam eder ve 150 m. sonunda büyük göle ulaşır.

SAKALTUTAN MAĞARASI Konya iline bağlı Seydişehir İlçesi yakınlarındadır. Mağaraya Seydişehir, Süleymaniye Köyü-Mortaş yolu ile ulaşılır. Dikey bir mağara olan Sakaltutan Mağarasının toplam derinliği 303 m. dir.

SUSUZ MAĞARASI Mağara, Seydişehir ilçesine bağlı Susuz Köyünde yer almaktadır. Aktif olan mağara, biri yatay diğeri ise 60 m.’lik dikey bir iniş olan iki girişe sahiptir. Mağaranın toplam uzunluğu yaklaşık 2000 m.’dir. Mağara boyunca yer altı nehrinin akışı gözlenmektedir. Özellikle ilkbahar aylarında mağaraya girilmesi tehlikeli olabilir.

TINAZTEPE MAĞARASI Mağaraya Konya-Seydişehir-Manavgat yolunda Seydişehir’den 35 km. mesafede bulunmaktadır. Toplam uzunluğu 1650 m. Derinliği 65 m. olan mağara Tınaztepe’nin güneybatı yamacında yer almaktadır. Fosil ve aktif olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Fosil bölümüne bahar aylarında girilecek olursa, sayısı 5’i bulan göllerin botla geçilmesi gerekecektir. Sonbahar aylarında suların azalması sonucu aynı galeri yürünerek geçilebilir. Beşinci gölden sonra mağarada 30 m.’lik bir inişle Büyük Salon’a gelinmektedir. Bu salon gölle son bulmaktadır.

PINARBAŞI MAĞARASI Beyşehir gölü güneyinde bulunan Kızılova Polyesinin güneybatı yamacında yeralır. Beyşehir-Derebucak karayolundan ayrılan bir yol, Kızılova polyesinden geçerek Pınarbaşı Köyüne varırı. Mağara, köyün hemen yakınındadır.Pınarbaşı, Krestase kireçtaşlarındaki belirgin bir fay üzerinde gelişmiş yatay bir mağaradır. İçinden büyük bir karstik kaynak çıkan mağarada geçmesi zor sifon ve göller yer alır. Bu nedenle araştırması zor bir mağaradır. Ayrıca damlataş birikimi yönünden son derce zengindir.

BÜYÜK DÜDEN MAĞARASI Mağara Konya İli Derebucak İlçesindedir. Konya-Beyşehir-Derebucak yolundan sonra, Derebucak’dan ibradi yönünde, 18’nci km.’de, Kembos Ovası batı kıyısında yer almaktadır.Genişliği 1 km. uzunluğu 15 km. olan Kembos Ovası, bahar aylarında eriyen kar suları ve özellikle Uzunsu Deresi ile gelip toplanan suları bir başka düden olan Feyzullah Düdeni ile birlikte drene etmektedir. Bu düdenlerden batan su Atınbeşik Düden suyu Mağarasından geçerek Manavgat çayına karışmaktadır. Mağarasının turistik bir önemi olmamakla birlikte, speolojik açıdan önem taşımaktadır. 714 m. uzunluğundaki düden de çok sayıda göller, dev cadı kazanları ve sifonlar bulunmaktadır.

FEYZULLAH DÜDENİ Düden, Konya İlinin, Derebucak ilçesine yaklaşık 25 km. uzaklıktadır. Aktif bir düden özelliğinde olup ilkbaharda, Kembos Polyesinin sularını drene eder.

SİVİL MİMARİ KERVANSARAYLAR ZAZADİN HANI Sultan Alaeddin Keykubat devrinde (633-Hicri 1236 Miladi yılında) Selçuklu Emirlerinden Vezir Sadettin Köpek tarafından yaptırıldı. Yazlık ve kışlık tiplerin birleşmesinden meydana gelmiş avlu tipte yapılmıştır. Hanın boyu 104 m., eni 62 metredir.Taş yapının dış duvarlarından gayri İslami devirlere ait eserlerden bazı parçalarda kullanılmıştır. Konya-Aksaray yolunun 25. Km’sinde Tömek bucağındadır.

HOROZLU HAN 1248 yılında bugünkü Konya-Aksaray asfaltının 8.’sinde kışlık olarak yapılmıştır.

KIZILVİRAN HANI Konya-Beyşehir yolu üzerinde olup, Konya’ya 44 km. uzaklıktadır. Kışlık ve yazlık olmak üzere iki tipte yaptırılmıştır.

OBRUK HAN Anadolu Selçuklu döneminde ticaret yolları üzerinde kurulan hanlardan bir örneği de Obruk Hanıdır. Oburk Hanı, Konya’yı Aksaray’a bağlayan yol üzerindedir.

SULTAN HAMAMI Larende caddesinde Sahip Ata Külliyesine ait olan Sultan Hamamı bugün de faliyetine devam etmektedir.

MAHKEME HAMAMI Şerfaddin Cami ile Şemsi-i Tebrizi Cami arasında yer alan tarihi özellikleriyle milletimizin temizliğe verdiği önemi yaşatan (Türk Hamamı) vasıflarını taşıyan mahkem hamamı faaliyetine devam etmektedir.

MERAM HAMAMI meram mesireliğinde, tarihi köprü çıkışında yer alan Beylikler devrinde yapılmış Meram Hamamı, yeli ve yabancı ziyaretçilerin ilgisini çekmektedir. MEYDAN HAMAMI Akşehir’de 1329 yılında Subaşı Emir Şerafeddin tarafından yaptırılan hamam, bugünde hizmet vermektedir.

ORTA HAMAM Akşehir ulu camii caddesindeki Orta Hamam Selçuklulardan kalmış olup, Konya Valisi Avlonyalı Ferit paşa tarafından 1900 yılında ciddi bakım ve tamirattan geçirilmiştir. Eski Ulu Camii güneyinde yeralan Karamanoğlu Beyliği devri eserlerinden olan eski hamam soğukluk, sıcaklık ve külhan bölümleriyle hizmet vermeye devam etmektedir.

ALAEDDİN CAMİİ Anadolu Selçuklu Devri Konya’nın en büyük ve en eski camiisidir. Şehrin merkezine yüksekçe bir höyük olan Alaedin Tepesi üzerinde inşa edilmiştir. Selçuklu Sultanı Rükneddin Mesud I’in son zamanlarında başlanılmış, Kılıçaslan II (1156-1192) devrinde inşaatına devam edilmiş, Sultan Alaeddin Keykubad I tarafından 1221 yılında tamamlanarak hizmete açılmıştır.Camii İslam mimarisi yapı tarzında inşa edilmiştir. Üzeri ağaç ve toprakla örtülmüştür. İçerisi Sütunlar ormanın andırmaktadır. Bizans ve klasik devirlere ait 41 taş mermer sütundan ibarettir. Camiinin en ilginç taraflarından birisi de minberidir. Minber abanoz ağacından birbirine geçmiş olup, Anadolu Selçuklu ahşap işlemeciliğinin en güzel örneklerdir. 1155 yılında Ahlat’lı Mengum Berti tarafından yapılmış bir şaheserdir. Çinilerle süsül mihrabın önünde çini süslü kubbesiyle örtülmüş bir saha mevcuttur. Mihrap ve kubbelerin çinileri kısmen sökülmüştür.

İPLİKÇİ CAMİİ Alaeddin Caddesi üzerindedir. Şemseddin Altınoba tarafından1201 yılından sonra yaptırılmış, Somuncu Ebubekir tarafından genişletilmiş, yenilenmiştir. (1332) Cami iplikçiler çarşısında bulunduğu için İplikçi Camii adını almıştır. 1951-1960 Klasik Eserler Müzesi olarak kullanılan camii, 1960 yılında tekrar ibadete açılmıştır.

SAHİP ATA CAMİİ VE KÜLLİYESİ Anadolu Selçuklu Devleti Vezirlerinden Sahip Ata tarafından 1258 - 1283 yılları arasında inşaa edilmiş olan mescid türbe, hanigah ve hamamdan ibarettir. Mimarı Abdullah Bin Kellük’tür.

SADRETTİN KONEVİ CAMİİ VE TÜRBESİ Konya’nın Şeyh Sadrettin mahallesindedir. 1274 yılında yapılmıştır. Giriş kapısındaki kitabede adı geçen Sadrettin Konevi aslen Malatyalı olup, Konya’ya yerleşmiş, zamanını tanınmış bilginlerindendir. Muhiddin İbni Arabi’den tahsil ve terbiye görmüş, Konya’daki hanikahında hadis ilimleri okutulmuştur. Mevlana’ya derin bir sevgi ile bağlanmıştır.Türbe, Camiinin doğusundaki avludadır. Açık türbeler tipinin ayakta kalan tek örneğidir. Türbenin şekli Selçuklu kümbetlerin benzer. Gövde açık, kaidesi mermer işleme olan türbenin üzerinde, köşeli bir tanbura oturan kafes şeklinde ahşap bir külah vardır.

ŞEMSİ-İ TEBRİZİ CAMİİ VE TÜRBESİ Şerafettin Camii kuzeyinde eskiden mezarlık olan Şems Parkının içinde yer alır. Bugünkü yapı 1510 yılında Abdürrezakoğlu Emir İshak Bey tarafından mescidle birlikte elden geçirilmiş ve genişletilmiştir. İlk yapının 13. Yüzyılda yapıldığı ileri sürülmektedir. Ancak kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Cami bölümüyle bitişik durumda, içten tavanlı dıştan sekizgen tambur üzerine piramidal külahla örtülüdür. Eyvan şeklinde olan türbe mescide kalem işi süslenmiş ahşap Bursa kemeriyle açılır. Diğer yönlerde biri altta, diğeri üstte olmak üzere ikişer penceresi vardır. Türbenin duvarlarında herhangi bir bezeme yoktur. Tavanı geometrik motiflerle bezenmiştir. Üzeri örtülü sandukanın altında önceleri kuyu bulunduğu söyleniyorsa da araştırmalar neticesinde burasının kuyu değil mumyalık olduğu anlaşılmıştır. Gövdesi taştan tambur ve külahı ise tuğladan yapılan türbe 1977 yılında tamiri sırasında orjinalliğin biraz kaybetmiştir.

KADI MÜRSEL (Hacı Hasan Camii) Hükümet konağının batısındadır. Güney duvarında bulanan kitabesine göre 812 H.- 1409 M. Yılında ve Karamaoğlu Mehmet bey zamanında Hacı Mustafa oğlu Mürsel tarafından yaptırılmıştır. Dikdörtgen planlı taş ve moloz dolgu yüksekçe bir tabana oturmaktadır. Üzeri çatı ile örülmüştür.

TURSUNOĞLU CAMİİ (Tahir Paşa) Abdülaziz mahallesindedir. XV. Yüzyıl başlarında Konya eşrafından Tursunoğlu Mehmet Bey tarafından yaptırılmıştır. Beden duvarları taş, kubbe ise tuğladır. Camiinin kuzeyindeki kubbeli son cemaat mahallide tuğladan yapılmıştır. Tek şerefeli ve köşeli bir minaresi vardır.

SELİMİYE CAMİİ Mevlana Dergâhının batısında inşaatına Sultan Selim II’nin şehzadeliği zamanında başlanmış (1558-1567) arasında tamamlanmıştır. Camii Osmanlı klasik mimarisinin Konya’daki en güzel eserlerindedir. Kuzeyinde altı sütuna istinat ettirilmiş yedi kubbeli son cemaat yeri ve mermer süveli geçme basık kemerli cümle kapısı mevcuttur. Ahşap kapı kanatlarından sağdakine "Mescitti Mümin,suda balık gibidir."İbareler mevcuttur. Son cemaat yerinin sağ ve solunda tek şerefeli iki minaresi vardır.

AZİZİYE CAMİİ Konya çarşının ortasındadır. Muntazam kesme Gödene Taşı ile yapılan mabed son Osmanlı mimarisinin çok muvaffak bir eseridir. Yerindeki 1671-1676 yılları arasında Şeyh Ahmed eliyle yaptırılan camii yandığı için (1867) Sultan Abdülazizi’in annesi Pertenihal adına yeniden bugünkü Camii yaptırılmış ve bu adla anılmıştır. (1874) Türk Baroku uslubundadır. Altı mermer sütuna oturan üç kubbeli son cemaat yerinin iki ucunda kaideleri şadırvanlı iki minaresi dikkat çeker. Üzeri ferah kubbe ile örtülüdür.

ŞERAFETTİN CAMİİ Hükümet konağının güney cephesindedir. Camii ilk defa XII. Yüzyılda Şeyh Şerafettin tarafından yaptırılmış 1336 yılında tamamen yıktırılarak Çavuş oğlu Mehmet Bey tarafından inşa ettirilmiştir. Camii gövdesi kesme taşlardan büyük bir kubbe ile örtülmüştür. Kubbeyi 10 fil ayağı tutmakta, güneyinde bir yarım kubbe ile desteklenmektedir. Mihrabın bulunduğu kısmı dışarıya taşmaktadır. Yarım bir kubbe ile örtülmüştür. Güney kısmı hariç diğer yönlerdeki ikinci kat mahfelleri bulunmaktadır. Camii iç yazı ve nakışlarla dekorize edilmiş olup, mermer işlemeli mimber ve mihrabı takdire değer bir sanat eseridir. Sonradan ilave edilmiş tek şerefeli bir de minaresi vardır. Osmanlı Camii mimarisinin en mümeyyiz vasflarından birisi olan cemaat yerine yer verilmiş olup, altı mermer sütun üzerine oturmuş yedi küçük kubbe ile örtülmüştür.

KAPU CAMİİ Konya’da merkezde sarraflar (çıkrıkçılar) caddesi üzerindedir. Asıl adı ihyaiyye olup eski Konya Kalesinin kapılarından birini çevresinde yer aldığında Kapı Camii adıyla anılır. Cami ilk defa 1658 yılında Mevlevi Dergahı Postnişinlerinden Pir Hüseyin Çelebi tarafından yapılmıştır. Bir süre sonra yıkılan bu camiiyi 1811 yılında Konya Müftüsü Esenlilerlizade seyyid Abdurrahman yenilemiş, 1867 yılında bir yangın cami ile birlikte bu civarda vakıf dükkanları da yok etmiş. Bu yeni inşaasına dair 1285 H. (18868 M) tarihli kitabesi taç kapısı üzerinde yeralmaktadır. Kapı Cami Konya’da yer alan Osmanlı Dönemine camilerinin en büyüğüdür. Kuzeyinede 10 mermer sütuna istinat eden yüksek bir son cemaat mahalli ve basık kemerli bir cümle kapısı vardır. Ayrıca doğu ve batı yönlerinde de birer kapısı bulunmaktadır. Kesme taşlardan inşa edilen camiinin üzeri dıştan çatı, içten büyüklü küçüklü sekiz kubbe ile örtülüdür. Taş Miharı ve ahşap minberi sadedir.

NAKİBOĞLU CAMİİ Camii, Nakiboğlu mahallesindedir. Vakfiyesine göre Konya Müftüsü Nakib’ül Seyid İbrahim tarafından 1176 H. (1762 M.) yılında yaptırılmıştır. Kare planlı olup toptan yapılmıştır. Çatı ahşaptır. Kiremit planlı olup toptan yapılmıştır. Çatı ahşaptır Kiremitle örtülmüştür. Minaresi, 1178 H. (1764 M.) yılında Nakib’ül Hac Seyid İbrahim oğlu Mehmet Emin tarafından yaptırılmıştır. Cami zamanla harap olduğu için 1926 yılında minaresi hariç, yıktırılarak yeniden yaptırılmıştır.

MESCİTLER HASBEY DAR’ÜLHUFFAZI Gaziâlemşah Mahallesindedir. Karamanoğlu Mehmet II devrinde Hacı Hasbey oğlu Mehmet bey tarafından (1421) "Hafızlar Evi" olarak yapılmıştır. Tuğla örgü gövdesi kare bir plan üzerine oturtulmuş ve üzeri üç taraftan yontma taşlarla kaplanmıştır. Giriş kapısının bulunduğu batı cephesi işlemeli mermerlerle süslüdür. Gövdeden kubbeye klasik üçgen köşebentlere geçirilmektedir. Üçgenlerin ikişer kenarları yeşil çinilerle süslenmiştir. İçerisinde çinilerle süslü güzel bir mihrabı da vardır.

MERAM (HASBEY) MESCİDİ Konya’nın tarihi bir mesire yeri olan Meram’dadır. Karamanoğlu Mehmet II. De Hasbey oğlu Mehmet adına yapılmıştır. Kesme taşlardan yapılmış, üzeri toprak damla örtülmüştür. Minberi çok sadedir. Caminin yanında birde Dar-ül huffaz vardır. Kare planı üzerine yapılmıştır. Bugün çocuk kütüphanesi olarak kullanılmaktadır.

ALİ EFENDİ MUALLİMHANESİ Şerefattin Camii civarındadır. Müderris Ali Efendi tarfından Kuran kursu olarak yaptırılmıştır. Kare plan üzerine taşlardan yapılıdır. Üzeri büyük bir kubbe ile kapatılmıştır. Bugün çocuk kütüphanesi olarak kullanılmaktadır.

NASUH BEY DAR-ÜL HUFFAZI İstasyon caddesi üzerindedir. Karamanoğlu İbrahim Bey II. Zamanında Kadıoğlu Nasuh Bey tarafından yaptırılmıştır Kare plan üzerine taşlardan yapılıdır. Üzeri sekiz köşeli bir tanbura oturan yüksekçe bir kubbe ile kapatılmıştır. Üç kubbeli bir revakı varken bugün yıkılmıştır.

TÜRBELER YEŞİL TÜRBE (KUBBE-İ HADRA) Dört fil ayağı sütun üzerine bir Selçuklu şaheseridir. Kubbeyi hadranın ve kalkamı dıştan 16 dilimli bir külahı vardır. Külahla silindir gövdenin birleştiği yerde Ayet-Ül Kürsi yazılıdır. Kubbe muhtelif motifler süs ve kufi ayetlerle bezenmiştir. Kubbenin altında Mevlâna ve Sultan Veled yatmaktadır. Mezar üzerinde en son Abülhamit II.’nın hediye ettiği altın sim işli bir puşide örtülüdür. Kubbenin doğusunda Sultan - Ü1- Ülema’nın kabri bulunmaktadır. Selçuklu ağaç işlemeciliğinin bir şaheseri olan sandukası yüksekçedir. Arka cephesi görülmediğinden ayakta imiş hissini verir. Bu sanduka Mevlâna için yapılmış, bilahare babasının üzerine kaldırılmıştır.

SULTANLAR TÜRBESİ Alaeddin Camii içinde kuzeyde, klasik Selçuklu türbeleri tipindedir. Gövdesi kesme taşlardan on yüzlü prizma şeklinde yükselmiş, üzeri tuğladan on köşeli bir pramitle örtülmüştür. Türbe, Sultan Kılınçaslan tarafından yaptırılmıştır. Türbede sekiz çinili sanduka vardır. Aşağıda isimleri yazılı Selçuklu Sultanları; Sultan Mesud I, Kılınçaslan II, Rükneddin Süleymen II, Gıyaseddin Keyhüsrev I. Alaeddin Keysubat I. Gıyaseddin Keyhüsrev II, Kılınçaslan IV, Gayseddin Keyhüsrev III medfun bulunmaktadır.

TAVUSBABA TÜRBESİ Konyanın tarihi bir mesire yeri ola meram’dadır. I. Alaeddin Kuykubat Devrinde Konya’da ölmüş olan Şeyh Tavus Mehmet-el Hindi’ye aittir. Taş ve tuğladan yapılmış, Tonas kubbeli sade bir eserdir.

ATEŞ BAŞ VELİ TÜRBESİ Eski Meram yolu üzerindedir. Klasik Selçuklu Kümbetleri tipindedir. Türbe 1285 yılında ölen Mevlevi Ataşy-Baz Yusuf’a aittir Kesme taşlardan sekiz köşeli gövde sekizgen pramit tuğla örtülü bir külahla yaptırılmıştır. Taş söveli kemerli kapısının altında mezar mahsenine inilen bir de kapısı mevcuttur.

GÖMEÇ HATUN TÜRBESİ Musalla Mezarlığındadır. Selçuklu türbeleri arasında değişik bir karakteri vardır. Bodrum, sivri kemerli beşik tonozlu bir eyvandan müteşekkildir. Büyük bir kısmı kesme taştan, geri kalan kısmı ise tuğladan örülmüştür. Dış görünüş itibariyle bir kaleyi andırmaktadır. Eyvan kemerlerin içinde mozayiklerle süslenmiştir. Türbenin Anadolu Selçuklu Sultanı Rükneddin Kılıç Aslan’ın karısı IV. Gömeç Hatun’a ait olduğu söylenmektedir.

KESİKBAŞ TÜRBESİ Kalenderhane Mahallesindedir. Kime ait olduğu bilinmemektedir. Klasik Selçuklu türbe örneklerine uygun olarak yapılmıştır Sekizgen bir kaidesi ve gövdesi vardır. Sekizgen bir piramitle örtülmüştür.

TAHİR İLE ZÜHRE TÜRBE VE MESCİDİ Beyhekim mahallesindedir. Türbe halk hikayelerine geçmiş Tahir ile Zühre’ye aittir Tuğla örtülü bir kubbe olarakyapılmıştır Mescidin doğusunda tuğla moziyiklerle küçük portale oradan çapraz kubbeli bir dehlize oradan da bir kapı ile mescide geçilmektedir. Türbenin alçı relyeflerle süslü bir mihrabı vardır.

EMİR NURETTİN TÜRBESİ Sephavan Mahallesindedir. Selçuklu emiri Nurettin’e aittir. Sekiz köşeli bir plan üzerne kesme taşlarla yapılmış ve sekizgen bir külahla üzeri kapatılmıştır.

TAÇ-ÜL VEZİR TÜRBESİ Dede Bahçesi civarındadır. (Kültür Fuar) Klasik Selçuklu kümbetleri tipinde bir külliyeye dahil olarak yapılmıştır. Bu gün külliyede yalnız türbe kalmıştır. Anadolu Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat I, Gıyasettin Keyhüsrev II, emirlerden Taç - Ül Vezir Seyit tarafından sekizgen bir gövde üzerine sekizgen bir pramit külahtan tuğla ile yaptırılmıştır. İçerisi sekizgen nişle süslenmiş, yuvarlak bir kubbe ile örtülmüştür.

ALİ GAV ZAVİYESİ VE TÜRBESİ Tarla mahallesindedir. XIV. Yüzyılda inşa edilmiş, medresede bulunan bir zaviyesidir. XV. yüzyılda yaşamış Hacı Bayram-ı Veli ahvalinden Ali Gav Baba metfundur. Eyvanı ve dört odası vardır.

BURHANEDDİN FAKİH TÜRBESİ Burhandede mahallesindedir. 1454 yılında bilgin ve mutasavvıf Burhaneddin Fakih Paşa için yaptırılmıştır. Kare bir plana oturan gövde sekiz köşeli ikinci bir gövde ile tamamlanmakta ve örtü pramit bir külahla son bulmaktadır. Türbenin içten tuğla örgülü bir kubbe ile örtülüdür. Basit bir sandukası ve mermer kitabesi mevcuttur.