Fotoğraf çantamı sırtlayıp düşüyorum yola. Kimi zaman bir zirveye, kimi zaman bir köye ya da tarihin peşinde, bir ören yerine. Deklanşöre bastığımda o kare sonsuzlaşıyor. Gezdiğim, ayak izimin kaldığı her yeri büroma taşıyorum. Sonraki günler çektiğim karelere her baktığımda yeniden yaşıyorum o anı. Kimi zaman bir kelebeği çekmişimdir, kimi zaman bir güz günü sapsarı bozkırı. Hangi yöredir, hangi beldedir silinir gider kafamdan. Ama bir şeyi hiç unutmam, insan yüzlerini. Görüntülediğim her yüzün ayrı bir öyküsü vardır. Yanlarına sokulup, bir merhaba demişim, acılarını sevinçlerini paylaşmışlardır benimle. Kuru ekmeklerini paylaşmışlardır. Bu yüzden albümleri, karıştırırken yeniden dertleşirim onlarla. Kuru bazlamalarına, yufkalarına ortak olurum.
Bir beldeye yolum düştüğünde ilk kaygım iyi fotoğraflar çekmektir. Ama ondan önce o insanlarla dost olmaktır. Her belde de insanların toplandığı, yarenlik ettiği yerler vardır. Bu kimi yerde bir kahvenin önü, kimi yerde bir caminin önü, kimi yerde asırlık kocaman bir ağaç kütüğü. Dostça bir selamımız yeter onlara. Bütün kaygınız fotoğraf çekmekse istediğiniz kadar çekebilirsiniz artık. Ama fotoğraftan öte onlarla dost olmak istiyorsanız yarenliği koyulaştırıp onların yüreklerindekini, kendi yüreğinizdekini paylaşabilirsiniz. İnanın bundan sonra çekeceğiniz fotoğraflar çok daha güzel ve anlamlı olacaktır.
Orada yapmayacağınız tek şey, insanlara bir merhaba demeden onların fotoğraflarını çekmektir, en kötü kareler böyle çekilmiş karelerdir. Fotoğraf, doğa ve tarih gezileri başlı başına güzel bir olay. Bundan daha güzeli, fotoğrafın ve gezilerin benim için en güzel yanı, diğer insanlarla iletişim kurmamda bir araç olması. Bu sayede yüzlerce insan tanıdım. Neredeyse her belde de, her köyde, bir dostum, bir canım oldu. Kimini daha doğdukları günde tanıdım, kimi her daim yolumu bekleyen can dostlarım oldu.
Karadağ'da çoban Kadir'i, tipili bir günde tanımıştım. Karadağ'ın eteğinde bir düzlüğe oturmuş yemek yiyorduk. Kadir çıkıp gelmişti yanımıza keçileriyle. Onu zorla oturtmuştuk soframıza. Vedalaşırken " bir daha gelişinizde benim konuğum olun " demişti. Bir dahaki sefer onun konuğu olduk. Volkan çukurunun içindeki kulübesinde bize mükellef bir sofra hazırlamıştı. Bir keçisini kesmiş, bulgur pilavı pişirtmiş, ayran yaptırmıştı. Yemek arasında kaç keçisi olduğunu sormak gelmişti aklıma, kırk demişti. O, kırk keçisiyle bütün bir yıl nafakasını çıkarıyordu ve biz kırk keçiden birini yemiştik. Kaşığı bir daha alamamıştım elime. Kızı Kader vardı, dört yaşlarında. Volkan çukurunun içinde, keçi ve oğlakların arasında bir başına büyüyordu. Yaşıtı hiç arkadaşı yoktu. Ürkek bir keklik gibiydi. Hiç sokulmuyordu yanımıza. Onu her gördüğümde " Adın Kader olacağına, kaderin kader olsun " diyordum içimden. Karadağ'a her gidişimizde Kader' in biraz daha büyüdüğünü görüyorduk. Kadir'e yalvarıyorduk onu okutması için. Kadir bizim ısrarlarımız üzerine Arıkören'den bir ev almış, Kader'i okula yazdırmış. Bunun bedeli de otuz keçi olmuş. Kadir şimdi kalan dokuz keçi ile evi geçindirmeye, Kader'i okutmaya çalışıyor. Kader şimdi kocaman oldu ve yolum ne zaman Karadağ'a düşse koşup boynuma sarılıyor.
Derbe'ye ne zaman yolum düşse büyük küçük herkes boynuma sarılır hısımımız gelmiş, diye. H. Hüseyin Amca oğlunun düğününe çağıracaktı, son gidişimde yaslı eşi boynuma sarılıp ağlamaya başladı. Onun bir oğlu ya da yakın bir hısımıydım sanki. Dizinin dibine oturdum. Makineyi çantama koydum, o anlattı ben dinledim. Oğlunun sorunları varmış, intihar etmiş. Onun dertlerini dinlemekten başka bir şey gelmiyordu elimden, bu kadarı bile yetiyordu yaşlı kadına.
Eğrigöl'de bir yaylaya çıkmıştım. Yıkık dökük bir tolun önünde yaşlı bir kadın karşılamıştı. İçerde genç kızlar yufka açıyorlardı. Deli dolu bahar günleriydi. Yufka, yeşil soğan, yumurta, ayran ikram ettiler. Tolun damında oğlaklar oynaşıyordu. Sanki yıllardır birlikteymişiz gibi sofralarına konuk oldum. Akşamın geç bir saatinde ayrılmam gerekiyordu. Yaşlı kadın ısrar ediyordu " çay içmeden salmam " diye. Zamanım yoktu çay içmeye. Ertesi yıl aynı yaylaya yine yolum düştü. Yaşlı kadın yolun kenarında dikiliyordu. Ayaklarının dibinde bir semer vardı. Eşeğini kurtlar yemiş, semeri köyüne gönderecekmiş. Yüzüme baktı baktı sonra, " sen geçen sene çayımı içmeyen adamsın " dedi.
Bozkır'ın yoksul bir köyü Kuşça. Çeşmenin başında onlarca kadın su sırası bekliyordu. Serçe parmağım kadar bir su akıyordu çeşmenin ülüğünden. Bir gün önce bir cenazeyi yıkamak için Bozkır'dan tankerle su getirmek zorunda kalmışlar. Daha sonradan anlatmaya başladılar sıkıntılarını. Onca dertleri arasında açlığımı sorup, gölgelik bir yer gösteriyorlardı oturup dinlenmem için.
Eğrigöl'de akşam alacasında bir yayla evinin kapısını çaldık dört arkadaş. O akşam konukları olacağımızı söyledik. Hiç tereddütsüz kabul etti adam. Oturduk neden oralarda olduğumuzu anlattım. Çocukları meraklı bakışlarla dolanıyordu çevremizde. Eşi çıkıp geldi içerden. Adam hemen sofra kurmasını söyledi. Dedemli'den aldığımız balıkları çıkardık torbamızdan. " Başka şeye gerek yok, yalnızca balıkları pişirelim yeter " dedik. Adam ısrarlıydı. " O zaman bulgur pilavı ve ayran yapalım " dedim. Onlar balıkları yedi, biz bulgur pilavını. Doyumsuz bir gündü. Sabah aileyi rahatsız etmeden Eğrigöl'e gitmek için erkenden kalkmıştık. Ama onlar bizden önce kalkıp çayı koymuş, sofrayı kurmuşlardı bile.
Beldelerimizde insan yüzleri hep sıcak, hep konuksever. Sıcacık bir merhabanız gönül kapılarını açıveriyor. Onlarla birlikteyken ne yüzünüzü buruşturun ne ikramlarını geri çevirin çünkü o güzelim yüreklerini incitirsiniz.
Beldelerimizden İnsan Yüzleri
Konya Mutfağı'nda Eğitim ve Sofra Ahlakı
Konya Mutfağı'nda Eğitim
Geçmiş yıllarda Konya mutfağında pişirilen ekmekler, yemekler, tatlılar, reçeller ve turşular hep yetenekli ev hanımları tarafından yapılır ve sofraya sunulurdu. Bu hanımlar yemekleri, tatlıları ve diğer yemek türlerini pişirmeye evin bir büyüğünden görerek öğrenir. Ve ileride kuracağı yuvarda aynen uygulardı. Her Konya evi bir okul gibi eğitim verir, aile bireyleri eğitilirdi. Evlendirilecek kızlar marifetleri ile övülür ve tanıtılırdı.
Yemek pişirme işi birazda yetenek isteyen bir iş olduğu için her Konyalı ev hanımı başarılı olduğu yemeklerle anılırdı.
Örneğin Ayşe hanımın açtığı su böreği, bilenleri tarafından anıldığı gibi kimisinin pişirdiği tümet veya yaptığı katmer aileler arasında ün salardı.
Konyalı ev hanımları bilmediği, öğrenmediği yemeği hiçbir zaman göz kararı ile pişirme cesareti gösteremezdi.
Eskiden Konya da bugün olduğu gibi her köşe başındaki kitapçıda ölçütleri gösterilen yemek tarif eden kitaplar yoktu. Sonraları bu tür kitaplar çıktığı halde Konyalı hanımlar bu kitaplara itibar göstermediler. Ve "kitaptan yemek tarifi olur muymuş?" diyerek pek de aldırmadılar.
Sonuç olarak bugün Konya toplumsal hayatında oluşan 1950 yılından sonra yenilikler ile geleneksel "Konya Mutfağı'nda büyük boyutlarda değişimler oldu. Eski mutfak kültürümüz büyük bir erozyona uğradı.
Konya Mutfağı'nda Sofra Ahlakı
Konya mutfağında yapılan her tür yemek sofraya konuluncaya kadar bir takım evreler geçirir. Bu evreler "Konya Mutfağı'na özgü bir takım kuralların uygulanmasıyla gerçekleşir. Bu kurullar tümü sofra ahlakı olarak değerlendirilebilir.
Bunlardan ilki; yemek pişirilen temel gıda maddeleri, pazardan veya çarşıdaki bakkallardan satın alınıp, yemek pişirilmek üzere eve getirilen her türlü yiyecek maddelerinin bir nesne içine konularak taşınması gerekir.
Konya çarşı geleneğinde, satın alınan her türlü yiyecek maddesinin onu almaya güçleri olmayan kimselerin nazarından saklanarak eve iletilmesi gereklidir. Günümüzde de olduğu gibi herkes her şeyi alamaz. Bundan dolayı satın alınan her türlü yiyecek maddesinin sırlanması gerekir. Aksi takdirde almaya gücü yetmeyenin, alınan nesne zerinde gözü kalır ki; geleneğimizde büyük ayıptır.
Konya'da eskiden bugün olduğu gibi yiyecek maddeleri satın alındığında saydam (şeffaf poşetlerde taşınmazdı. Temel gıda maddeleri 'zembil' denilen, deri ile saraçlanmış saplı torbalarda veyahut dalda (sırtta) taşınan Konya işi iki gözlü heybelerde, kimsenin görmesine meydan vermeden evlere getirilirdi.
Pişirilecek yemek pahalı cinsinden ise, ev sahibi tarafından komşulara kokusu gitmesin diye komşu uyuduktan sonra pişirilirdi. Örneğin bundan 50-60 yıl önceleri balık, pahalı bir yemekti. Göl ve deniz ürünleri ulaşım zorluğu nedeni ile zor koşullarda Konya'ya getirilirdi. Bu bakımdan balık Konya çarşısında pahalı satılırdı. Herkes balık alamazdı. Bu nedenle balıklar komşular akşam uykusuna yattıktan sonra pişilir ve yenirdi. Bu hareket komşunun komşusuna olan saygısından kaynaklanan bir sofra ahlakıydı.
Konya sofralarında genel kural aile bireylerinin başı, yani ailenin en yaşlısı sofraya oturmadan, diğer aile bireylerinin sofraya oturması olası değildi. Bazı olağanüstü durumlar hariç. Sofra kurulur, ailenin büyüğü beklenirdi.
Konya'da öğün yemekleri yer sofrasında yenilirdi.
Yer sofrası yere serilen bir sofra bezinin (sofra çiti) üzerine konulan kırmalı sini altı veya ters çevrilmiş ufak bir masa, sehpa üzerine konulan yemek sinisi, yemeğe oturanların sayısına göre büyük veya küçük olurdu. Yemekten önce ellerin yıkanması kesin kuraldı. Mabeyne veya yemek yere getirilen özel donanımlı el leğençeleri evin küçükleri kız veya gelinlerinin tuttuğu bardaktan (ıbrıktan) dökülen su ile yıkanırdı. Daha sonra eller peşkire kurulanırdı. El yıkama işlemi yemekten sonrada yapılırdı. Sofraya bir ayak dik durmak üzere diğer ayak üzerine oturulurdu. "Sofra büyüğün su küçüğün" atasözünde de olduğu gibi sofraya büyükler otururdu Gerekirse çocuklar için ayrı bir sofra kurulurdu. Sofraya otururken hafifçe bir besmele okunurdu. Yemekler ortaya konan tas veya sahadan birlikte yenilirdi. Eskiden sofralarda tandı ekmeği konulduğundan ekmek bayat ise bölünürken oluşan kırıntılarında mutlaka yenilmesi gerekirdi. Ortaya konan yemeğin muhakkak bitirilmesi gerekirdi. Sofradan kalkanlar El-Hamdülillah" diyerek Allah'a hamd ederlerdi. Sofra bezi toplandıktan sonra ayak değmeyecek bir yere dökülürdü.
Konya halkı cömertliğini sadece evinde kurduğu sofrada göstermez. Örneğin bir komşusu hastalandığı zaman evinde pişirdiği bir tas çorbayı hastaya götürür onlarla paylaşır. Komşusu arkadaşı dostu vefat edenler sofrasını bu kimselerin evine taşır, acılı günlerinde onlara destek olur. Cenaze sahibi ile taziye için gelen misafirlerin karnını doyurur.
MERCİMEKLİ OĞMAÇ Çorbası
Malzeme:
400 gram siyah mercimek,
250 gram un,
100 gram tuzsuz yağ,
.Bir yumurta,
Bir tutam kuru veya taze nane,
Bir miktar tuz.
Yapılışı:
Mercimek ayıklanıp temizce yıkandıktan sonra tencereye konur ve üzeri iki parmak su ile doldurulur, kuvvetli ateşte kaynamaya bırakılır. Yumurta un içerisine kurularak hamur karılır. Meydana gelen hamur bulgur tanesi büyüklükte ufalanır. Kaynayan mercimekli suya azar azar ilave etmek suretiyle hamurun toplanmaması için karıştırılır. Hamurdan sonra nane ve tuz atılır. Bir müddet daha ateşe bırakılıp koyulaşmaya başlayınca ocaktan alınarak kaseye konulup üzerine kızarmış tereyağı dökülerek servise sunulur.
Kaynaklar:
1- ODABAŞI Sefa, Konya Mutfak Kültürü, KTO Yayınları, Konya 2001, s.18-21
2- ES Selçuk, Konya Yemekleri, Konya, 1966 3- YARDIMCI Saime, Konya Mutfağı'ndan
Botsa "Güneydere"
Konya... Ne medeniyetler görmüş yaşanmış tarihinde. Şehri, ilçesi, köyü, yaylası, dağı ile tarihe ne tanıklıklar etmiş zaman mahkemesinde.
Küçük Kapadokya
Botsa kelimesi Latince’de “testiciler” anlamına geliyor Botsalılar Derneği Başkanı Mustafa Ertutar’ın ifadesine göre, şimdiki ismi de Güneydere olmuş. Konya’nın küçük Kapadokya’sı olan köy, ilimize sadece 45 km uzaklıkta. Hatunsaray yolundan gidiliyor, yolda görülmeye değer manzaralar ve içilesi buz gibi pınar suları bulunmakta.
Bereket Acarsu’da
1964 yılında köyün Genge mevkiinde 6 adet kuyu açılmış fakat sonuç alınamamıştır. 7. Kuyu ise sondajcı Mehmet Acar ve Hasan Coşkun tarafından artezyen olarak; derinliği 72 metre, verimi ise 8,6 litre/saniyedir. Yerden yukarı basıncı 6 metre olan bu kuyu köy sularına bol bereket katmaktadır.
Saint Paul’un Konakladığı Yer
Botsa’nın bilinen tarihi 2000 yıl öncesine dayanıyor. Bölge çok geniş bir tarihsel yapıya sahip. Osmanlı döneminde Mekke Vakfı olduğu, köylülerin elinde bulunan yazılı tapulardan anlaşılıyor. Daha da eskiye gidilirse, bu topraklar içerisinde bulunan Lystra bölgesinde Hz İsa’nın havarilerinden Saint Paul’un bu bölge de hristiyanlığı yaymak için 12 yıl kaldığı, buralarda yaşadığı bilinmektedir. Lystra’ya yöre halkı Zoldura diyor. Lystra arkasında kayalık olan bir hüyük dikkatimizi çekti. Bu kayalık bölge 12 sır inleri olarak biliniyor. Kayalarda ki bu eski sığınaklara halk in adını vermiş. Paul 12 kişiyle bu inlerde kalmış, onun için 12 sır inleri olarak anılıyor. Paul bu inlerde sığınıp Hüyükte halka dersler veriyormuş.
Gülabba dedikleri
Civar illere nazaran sınırlar olarak en büyük toprağa sahip olan köyde, okul, sağlık ocağı, camiler, postane ve köy evi gibi yaşama uygun her ortam bulunuyor. Bunların yanı sıra sağlık açısından önemli bir şifalı kaynak suyu ve tıpta ilaç hammaddesi olarak kullanılan Gilaburu isminde bir bitkinin olduğu öğrendik. Oruç Pınarı ismindeki Şifalı suyun çağımızda önemli bir hastalık olan şekerin ilerlemesini durduran özellikleri olduğu bilinmektedir. Kızılcığa benzeyen ve bir çalı meyvesi olan Gilaburu, Türkiye’de sadece iki yerde yetişiyor. Bu bitkiye yöre halkı “Gülabba” ismini vermiş.
Taze Kaymak ve Gavur Gölü
Botsalı’ların bir çoğu yaz ayları girdiğinde yaylaya çıkıyorlar. Yayla, köye nisbeten daha serin olduğundan dolayı hayvanlar yüksek kesimlerde otlatılıyor. Yayla hayatı tam anlamıyla bir doğal hayat, insanlar irice taşlardan yapılan ağıllarda konaklıyor aylarca. Ağılın dörtte üçü hayvanlar için, geriye kalan odacıkta ise insanlar yaşıyor. Yine hayvanlardan elde edilen süt de burada kaymak, yoğurt ve peynir oluyor. Yayla ve köyde ulaşım eşekler tarafından yapılıyor. Yaylanın civarında birde göl bulunmakta, bu göle Gavur Gölü deniyor.
Kral İninin Esrarı
Köyün içerisinde bulunan Botsa Kalesinde enteresan materyaller bulmak mümkün sanat severler için. Aslında Botsa Kalesi tamamen doğal bir yapı, dik kayalardan oluşmuş ve surları yok. Altında uçsuz bucaksız oyulmuş bir yer altı şehri var. Evler birbirine tünellerle bağlanmış ve her ev yaklaşık iki veya üçer katlı. Mağaraları dolaşırken birçok kilise görüyoruz ve bu bölgenin keşfedilmemiş bir tarihi dokusu olduğu kanısına varıyoruz. Yerel halkın “in” dediği insan yapımı mağaralar eksi çağlarda ev, mezar, kilise ve soğuk hava depoları amacı ile yapılmış ve uzun süre buralarda yaşanmış. Bazı oyuklarda kabartma yazılar ve haclarla karşılaştık, bilen kimselere sorduğumuzda bu yerlerin krala ait olduğunu ifade ettiler. Botsa Kalesi savunmaya çok uygun bir yapıda. Kalenin üstü bütün bölgeyi görüyor, önemli ve görüş açısı iyi olan kısımlara gözetleme odacıkları yapılmış. Kaleye çıkılabilecek hiçbir yer yok, tek girişi var, orada da nöbetçi mağaraları ve savunma noktaları bulunmakta.
Gidiş: Hatıp-Hatunsaray yolunda, Lystra sapağından.
Konaklama: Konaklayacak bir tesis bulunmamakta fakat yöre insanı oldukça misafirperver.
Gezilecek yerler: Botsa Kalesi ve Mağaralar, köy evleri, dere, Keşlik Yaylası ve Şalgamlık yaylası, Gavur Gölü.
Etiketler: botsa, botsa kalesi, güneydere, hatıp, hatunsaray, konya botsa, lystra
Milli Mücadele Günlerinde ve Cumhuriyetin İlk Yıllarında Konya Sinemaları
Milli Mücadele günlerinde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Konya'nın sosyal hayatında hiçte küçümsenmeyecek hizmetler yapan Sanayi Mektebi Sineması Sanat Okulu'nda idi ve Belediye Sineması gibi o da yok olmuştur. Konya Sanayi Mektebi Sineması Konya'da ilk sinema olarak bilinir. Balkan Harbi sırasında 19111912 yıllarında inşa edilmiş olup, Sanayi Mektebi bandosu çalışması için yapılmıştı. Sinema olarak 1913 yılında halk hizmetine girmiştir. Sinema ilk gösterildiğinde perdede bir kara tren seyircilere doğru geliyormuş; bunu gören kadın seyircilerden bazıları bayılmışlar, bazıları ise korkup kaçmışlar. Sinemayı işletenler bu kargaşayı önlemek için filmi yarıda kesmiş ve halka aydınlatıcı bilgiler vermek zorunda kalmışlardır.
Bugünkü Özel İdare Binası'nın kuzeybatı köşesinde ve binaya 56 metre uzaklıkta idi. Marangoz atölyesi idi. Bugünkü girişin 50 metre batısında bilet kulübesi vardı. Bilet alınır sonra sinemaya girilirdi. 1520 basamak merdivenle çıktıktan sonra salona girilirdi. Sinemanın balkonu da vardı. Salon loştu. Tavan yüksekliği 67 metre, 1520 metre boyu, genişliği ise 7 metreyi geçmezdi. Sinema oynayacak mı perde iner, tiyatro oynayacak mı perde kalkardı. Salonun ortasında, biraz geride makine dairesi vardı. Salonun arkasında, geride 20’ şer kişi alacak şekilde mevkiler vardı. Önde erkekler arkada kadınlar otururdu. Binanın yerden sinema salonu zeminine kadar Sille taşından örülmüştü. Yukarısı çatıya kadar kerpiçti. Tahta panjurlu 56 pencere çift kanatlı idiler. Çatı Marsilya kiremit'i ile örtülü idi. Sinema haftada 1 gün Pazar akşamları tatil edilirdi. Haftanın 1 gününde de kadınlara oynatılırdı. Bunun dışında her akşam sinema vardı. Sinema afişlerinin yazısını makinist Ziya Bey yazardı ki, bu şahıs Yeni Sinemada da makinistlik yapmıştır. Ziya Bey'in film oynatmak ve afiş yazmaktan başka bir işi daha vardı. Düz cam üzerine filmin kısım, kısım özetini Fransızca İngilizce, Almanca, hangi dilde ise bilenlere tercüme ettirir, çini mürekkeple yazardı. Filim oynarken sıra bu camlara geldi mi film durdurulur. Bu camlardaki yazılar halka gösterilirdi. Halk da filimden bir şeyler anlamaya çalışırdı. Sinemada girişte kontrol vardı. Mevki denilen bölüm pahalı, fakat rağbette olan yer normal olan bölmeydi. Hemen, hemen yatsı zamanından sonra başlar, gece saat 2223'e kadar sürerdi. Film başlamadan önce makine dairesinden ince sesli bir zille 3 defa işaret verilirdi. Üçüncü zilin sonunda elektrikler söner, film başlardı. Sinemanın elektriğinin şehir cereyanı ile ilgisi yoktu. Benzinle çalışan bir motordan elde edilirdi. Motor ayrı bir yerde binanın arka bölmesinde monte edilmişti.
Film 1.5 saat kadar oynadı mı, hemen perdeye üzeri yazılmış camlarda biri uzanırdı ve üzerinde "10 dakika istirahat, lütfen biletlerinizi kontrole hazırlayın" yazısı yazardı. Gezici büfe bir taraftan aralarda dolaşır, bir taraftan da 34 koldan bilet kontrolü yapılırdı. Biletsiz girenler sille tokat dışarı atılırdı. Yazar Selçuk Es bu konuda başından geçen bir olayı şöyle anlatır. "Hiç unutmam biletim olduğu halde kontrol esnasında bulamadım. İri kıyım okul hademelerinden biri beni kolumdan tutup dışarı çıkardı. Sahanlıkta enseme bir tokat attı, kendimi 1. bölmenin merdiven basamağında buldum. Burada bekleyen diğer bir adamın elinden dayak yemeden kurtuldum, hala şaşarım." Bayanlar matinesine salona bilet almadan girilirdi. Selçuk Es bayan matinesindeki bilet kontrolü konusunda duyduklarını şöyle anlatır: "Konya'da senelerce biçki dikiş yurdu işleten Terzi Emine hanım 6570 yaşlarında dinç ve çevik hareketlerle işini yapardı. Önce hanımlara şöyle seslenirdi; Hanımlar herkes parasını hazırlasın bilet keseceğim. Sinema ondan sonra başlayacak. Kimse yerinden kalkmasın, kalkan olursa vallahi kolundan tutar, dışarı atarım. Emine hanım 10 ve 15 kuruşluk iki bilet keserdi. Bilet işi bitince makinistte;"Ziya oğlum" diye seslenirdi. "Biletleri kestim sinemaya başla". Makinistte başlardı "Sanayi Mektebi sineması sessizdi. Sesli, sözlü, şarkılı filimler Cumhuriyet'ten çok sonra Konya'ya geldi. İlk oynatıldığı yer de yanan belediye sineması idi. Sanayi Mektebi Sineması sessizdi ama motorla işleyen makinenin gürültüsünü 7 mahalle öte duyabilirdi. Üstelik binanın her tarafı tahta olduğu içinde gürültü zangırtı yapardı. Cumhuriyetin ilk günlerinde yaylı el vantilatörleri yeni moda olmuştu. Ekseri bayanların ellerinde, üzerinde ayrıca ayna olan kutulu el vantilatörleri bulunurdu. Bunların sesi de ayrı bir alemdi ve sinema salonu makinesi el yelpazelerinin arasında tam bir çarcuna haline gelirdi. Sonradan birkaç defa çevrilen Halide Edip'in Ateşten Gömlek Filmi de bu sinemada gösterilmişti. İstiklal Savaşına ait bu film Konya'da o sıralarda iyi iş yapan filmlerdendi. Selçuk Es bu film ile ilgili bir anısını şöyle anlatmaktadır: "Konya Sultanisi'nde Yeni Lise adını almıştı yatılı idim. Sınıfta bulunan 27 kişi aramızda para toplayarak bir gece "Ateşten Gömlek Filmine" gittik. Film üzerimizde o derecede milli bir etki yapmıştı ki, hafta sonu okulda milli kıyafetlerimizi de giyerek filimin bazı sahnelerini sözde temsil ederdik. Üst sınıftaki ağabeylerimiz de bizleri zevkle seyrederdi. Şehre gelen tiyatrolar Sanayi Mektebi Sinemasında gösterilerini yaparlardı. Bir defasında Konyalı gençlerin kurduğu Gökalp gurubu Halit Fahri Ozansoy'un Baykuş Piyesini oynamıştı. Hasan Tahsin Pehlivan adı ile anılan 5560 yaşlarındaki bir adam da yine Sanayi Mektebi Sinemasında kılıç, bıçak oyunları ile meddahlık yapmıştı. Okulların gösteri yeri de Sanayi Mektebi Sineması idi. Bina 19261927 yılları arasında yıkıldı.
1956 yılında yanan Belediye Sinemasının 1910 yılında okul olarak yapıldığı söylenir. Sonradan nedense bu amaçtan uzaklaşılmış ve sahne ve salon olarak kullanılmaya başlanmıştır. 1916 yılında bazı tamir ve tadillerle aynı zamanda tiyatro olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yaşlılar Belediye Sinemasını Gökalp Tiyatrosu olarak bilirlerdi. Binanın tamiri ve elektriklenmesi Vali Muammer Bey zamanına rastlar. Milli bir tiyatro kurmak için gösterilen çabalar boşa gitmemiş ve Ziya Gökalp'in ismi kurulan tiyatroya verilmiştir. Bina Gökalp Tiyatrosu olarak iki seneye yakın bu şehre olağan üstü hizmetler yapmıştır. Yazar Selçuk Es bu konuda şunları anlatmaktadır: "Hafızamda iz bırakan bir olayı anlatmak istiyorum. Kurtuluş Savaşımızın en sıkıntılı ve en kritik günleri; Cepheye bir yandan genç insanlar gönderiliyor, bir yandan da kafilelerle yaralı geliyor, hastanelere taşıyordu. Trenler, İstasyon ve şehri bağlıyan yollar günün her saatinde dolu idi. Güneşli ve tozlu yollarda kırık sesli bir kağnının sürüklenir gibi gidişi bile gözlerimizi yaşartmaya yeterdi. İşte böyle günlerden birinde şehirde bir haber yayıldı. Şehit çocuklarının sünnet töreni yapılacaktı. Tarih 2Temmuz1921 olarak tespit edilmişti. Sünnetin yapılacağı yer Belediye Sineması idi. Herkes güçü yettiği kadar bir hediye ile ilk sabahtan doldurmuştu. Davetliler 1. kat balkona alındılar. Çocuklar sahnede askeri doktorlar tarafından sünnet ediliyor, sonrada salonda hazırlanan karyolalarına alınıyorlardı. Çocukların korkulu feryatlarına Konyalıların hıçkırık sesleri karışıyor, salon bir ana baba gününü andırıyordu. Salon Milli Mücadele boyunca askeriyenin emrinde idi. Askerimize elbise ve çamaşır hazırlayan dikim bölüğü aşağıda idi. 1. kat kundura dikicilerine aitti. İkinci kat saraçlara, üçüncü kat ise tüfekçi ve kamacı ustalarına ayrılmıştı"
1923 senesinde sonra bina tekrar sinema olarak halkın hizmetine girdi. İlk kiracısı zamanın tatlıcısı merhum Mümin usta idi. Bu sıralarda sık, sık tiyatro kumpanyaları da gelirdi. Bu konuda Selçuk Es şöyle anlatmaktadır: "Ünü İstanbul'a kadar yayılan Komik Tatar Osman Efendinin programları büyük ilgi görürdü. Komik Tatar Osman Efendi Kel Hasan gibi makyaj yapar öyle çıkardı sahneye. Komik Tatar Osman Efendi'yi aradan yıllar geçmesine rağmen unutamadım. Unutamadıklarım arasında yine bu kumpanyada Kantocu ünlü Avantiye de vardı"
Bina 1925 yılında bir tamir daha gördü ve Belediyenin malı oldu. Bu defada ağazade Zühtü Bey sinemayı kiralamıştı. Zühtü Beyin zamanında sinema altın devrini yaşadı, denilebilir. Zühtü Bey de bina uzun bir süre kaldı. Sonra Ceylani ve Seyfi Beylerin bulunduğu bir ortaklığa devredildi. Belediye Sineması sinema olarak yaşadığı altın devrinde Konya'nın sanat ve kültür hayatında büyük hizmetlerde bulundu. Selçuk Es bu sinemada seyrettiği sessiz filmler hakkında şöyle demektedir; "Sessiz filmlerim hatırlanabilecekleri şunlardı; Masist, Tommiks, Timmakkoy, Türk filmlerinden Bir Millet Uyanıyor, Ankara Postası, Sessiz filmlerin ünlü kadın yıldızları arasında Klara Bov, Bili Dov, bugünün Elizabeht Taylor'u, Marlin Monre'si gibi idiler. Bir millet uyanıyor, Ankara Postası İstiklal Harbini anlatıyorlardı. Almanların ünlü Emil Yanıpıs tarafından çevrilen Şehvet Kurbanını da Muhsin Ertuğrul'la Cahide Sonku da çevirmişlerdi. Türklerin çevirdiği şehvet kurbanını da bu sinemada seyretmiştim"
1926 senesi Eylül ayının birinci Çarşamba günü hava mevsim dolayısıyla sıcak olmakla beraber akşama doğru serinlik çıkmıştı. Konya Belediyesinin Alaaddin Tepesindeki Sinema binası o sene ağa zade merhum Zühtü Beyin icarında çalışmakta idi. Kiracı Zühtü Bey bir haftadan beri İstanbul'da bulunmakta, mevsimin en iyi filmlerinin Konya'ya yollanması için film piyasasını dolaşmakta idi. İstanbul Sinemalarında 1 hafta devamlı gösterilen Deniz Aşıkları isimli film Konya'ya gönderilmiş, 3 günde reklamı yapılmıştı. O gün ilk gösterileceği gece idi. Sinema saat 20 de başlayacaktı, Fakat sinema makinistti Ziya Bey o gün zamanında gelmedi. Ziya bey o zamanlarda Konya'da bulunan 5. kor karargahında askerlik vazifesini ifa etmekteydi. Yazıcı eri olduğundan ve şimdiki gibi yazı makineleri bulunmadığından resmi evrak el ile yazılırdı. O gün de işi çok olduğundan biraz geç gelecek diye saat 1945 geceye kadar beklenildi. Nihayet karargaha telefon edildi. Alınan cevap hiçte hoşa gidecek şekilde değildi. Nöbetçi subayı müsaade etmediğinden gelemeyecekti. Hemen birkaç kişi gidip ricada bulundu, maalesef kabul olunmadı. Kor komutanı Naci Paşa'ya telefon edildi, vazifeli subayın vazifesine müdahale edilemeyeceğinden kendilerinin rahatsız edilmemesini nezaketen bildirdiler. Vali İzzet Bey de o gün ailesi ve çocuklarıyla sinemaya gelmiş, Cumhuriyet locası diye isimlendirilen 1. kat locaların tam ortasındaki locaya oturmuştu. Derhal vaziyet vali beye bildirildi. Rahmetli İzzet Bey de "madem her taraftan cevap aldınız, benim tekrar müracaat etmem iyi bir sonuç vermez, içinizde makineyi işletecek ve sinemayı oynatacak kimse yok mu ?" diye sordu. Belediyenin itfaiye ve sokak elektrik işlerine bakan Silleli İbrahim Bey ile eşraftan bir genç derhal filmi gösterebileceklerini söylediler. Vali bey de onlara hitabeden "gençler şayet kendinize iyice güvenemezseniz bu akşam sinemayı dağıtalım, biletler yarın geceye muteber olsun, halk da dağılsın" dedi. Gençler kendilerine güvendiklerini müsaade edilirse sinemayı gösterebileceklerini söylediler. Vali Bey de "madem güveniyorsunuz buyurun vazifenize başlayın" cevabını vererek locasına döndü. Yazar Selçuk Es o gece yaşanan olayları şöyle anlatmaktadır; "İlk zil çaldı makine dairesine gittim. Kapı önünden içeri baktım makinistler canla başla dikkatlice çalışıyorlar. makineye filmi geçirdiler, şöyle bir makineyi perdeye aksettirmeden işlettiler, her şey muntazam. İkinci zil çaldı. Salonun ikinci kat elektrikleri söndü. Ben de gidip yerime oturdum. Sıra komşumuzun 67 yaşlarındaki oğlu bana ağabey dışarıdaki resimlere baktım, deniz altı torpile çarpıyor, o da gösterilecek mi ? Ben de bir şey bilmemekle beraber gönlü olsun diye her şey gösterilecekmiş cevabını verdim. Üçüncü ve son zil çaldı. Salon tavan elektrikleri de sönerek film gösterilmeye başlandı. Program filmden önce muhakkak bir kısımlık manzara ismi altında ilave bir film gösterilirdi. O günde ilave filmin adı 18. yüzyılda yelpaze modası idi. Programa geçildi, filmde şahıslar her şey baş aşağı. Derhal durdurularak on dakika sonra tekrar başladı. Böylelikle 1. ve 2. kısımlar bitti. Ne var, ne yok diye tekrar makine dairesine gittim. Bir de ne göreyim. Aşağı bobin filmi sarmadığından içerisi insanın yarı beline kadar film yığılmış bu sırada vali İzzet Bey de geldi. Ve vaziyeti görerek derhal müdahale etti. Toplanan filmleri orta taraftaki odaya gönderdi. Burada kimsenin dolaşmamasını istedi. Ama tam o sırada nedenini bilemediğim bir şekilde bu film yığını birden ateş aldı. Sanki bir oksijen kaynak makinesinin ağzından fışkıran kırmızı dev gibi alev çıkıyodu. Salonun tavanı derhal filmin dumanı içinde kalmış olup birden elektriklerin yanması ile vaziyet bütün çıplaklığı ile görünüyordu. Salonda panik başlamış, herkes canını kurtarmaya çalışıyordu. Ben de ilk olarak çıkanlardan olup, binanın ön kapısını var kuvvetimle tekmeleyerek açmaya ve kendimi dışarıya atmaya başarılı oldumsa da yukarıdaki makinist İbrahim Beyin su...,su... sesleri üzerine birkaç vatandaşla birlikte yangın tenekelerine koştuk. Aldığım tenekeyi ikinci kata çıkarırken halkın hücumu karşısında yarısı başımdan aşağı inerek yarım teneke ile yetiştim. Aman Allah'ım o ne manzara idi. Makine dairesinin her tarafı saç kaplı olduğu için filmin alevi kapıdan koridora doğru insanı yutarcasına uzuyor, kapı ağzına yanaşmanın imkanı olmuyordu. Tekrar bir teneke almak için aşağı indiğimde Vali İzzet Bey'in gayet soğukkanlılıkla vatandaşlara "telaşa lüzum yok gel delikanlı al şu tenekeyi derhal yukarı götür. Buraya bak evladım sen de hemen yukarı götür" komutları vererek şaşkınlıktan ne yapacağını bilmeyenlere itidalle "yukarı götür" tavsiyesi ile beraber yukarı su yolluyordu. Ben de ikinci tenekeyi üstüm başım sırılsıklam yüklenip çıkarken birisi eteğimden tuttu. Dönüp baktım bir de ne göreyim o panik anında komşumun oğlu "deniz altı torpile çarptı da yangın ondan mı çıktı ?" sorusunu soruyordu ki hakikatten filmde de deniz altı torpil atmak üzere hazırlığa geçilirken yangın başlamıştı. İkinci defa yukarı çıktığımda yangın kısmen sönmüş, gelen sularla tamamen bastırıldığı zamanda itfaiye de yetişerek tamamen tehlike atlatılmıştı. Film başlamadan önce bazı localardan sandalye çalınıp diğer localara taşındığından buna mani olmak üzere birkaç kişinin oturduğu localarda boş kalan sandalyelerin aşırılması dolayısıyla sandalye isteyenlerden fark alınmaması göz önünde tutularak localara bakan görevli müşteriyi içeriye koyduktan sonra üzerlerinden kapıyı kilitlemişti. Panik anında loca kapısını kilitli bulanlar şaşkınlıktan yandaki localara atlıyorlar onların da kilitli bulunması ve bu sefer gelenlere kabalıklaşan locada kımıldamak imkanı bulunmadığından mütemadiyen kapıya vurup açın diye bağırıyorlardı. Kapısı açılan locadan boşalanlar da neden kilitledin diye zavallı hademeyi dövüyorlardı. Diğer bir gülünç olayda 1. kat locadan aşağı atlamak isteyen bir vatandaşın ailesi mani olmak üzere yakalamak istiyor, fakat can korkusundan kendini koyuveriyor aşağı, eşi ancak ceketinin ucunu tutabildiğinden ve locanın kenarına da sıkıca bastırdığından adamcağız asılı kalmıştı. Dışarıda bir belediye zabıta memuru şaşkınlık içinde önüne gelenlere "aman yahu bir kova buluverin de yangına su götürelim" diye çabada iken, diğer bir memur arkadaşı da avucunda kabak çekirdeği hem çitliyor, hem de "vay canına be duman azaldı, yangın sönüyor, halkı geri çevirelim de filmin geri kalan kısmı gösterilsin hiç olmazsa, herkesin heyecanı bastırılmış olur, diye söyleniyordu" Yangın hasarı film, ile makinenin ark aynasından ve ufak, tefek yağlı boya tahribinden ibaret olarak ucuz atlatılmış olup, 4 gün sonra yani 5 Eylül 1926 tarihinde sinema "Esir Melike" filmi ile tekrar halkın hizmetine açıldı. 1931 yılında Belediye Sineması yeni yapılan tamir ve tadille bir de balkona kavuştu. Sanayi Mektebi Sineması makinisti Ziya Bey askerliğini bitirmiş olup, bu defa da Belediye Sinemasında çalışır olmuştu. Belediye Sineması bir yönden sesli filmler oynatırken bir yönden de şehre gelen tiyatro ve sanat guruplarının gösterilerini şehir halkına sunuyordu. O senelerin meşhur operet kumpanyalarından bazıları şunlardı; Aziz İhsan, Kemal Sahir, Anastasya, Muhlis Sebahattin, Celal Sururi ve kardeşi, Bu arada İstanbul darül Bedayi heyeti de birkaç defa gelmişti. Manyetizmacı ve fakir Aziz Ensari merhumun gösterileri günlerce şehirde konuşulur olmuştu. Aziz halkın önünde kafasına çivi çakmış, keskin bir kılıcı midesine kadar indirmişti. Konya'da tutunan sanat toplulukları arasında Kemal Sahir tiyatrosu başta gelirdi. Kemal Sahir olağan üstü bir sanat kabiliyeti ile bazı eserleri çok güzel oynardı. Güzel oynadığı eserlerin başında Reşat Nuri Gültekin'in Taş Parçası, ve yarı operet olan Arşın Malalandı. Kemal Sahir Arşın Malalan da karısı ile oynardı. Şehre gelen tiyatro gurupları arasında şamil isimli ve çok güzel kazaska oynayan bir karı koca vardı. Son senelerin tutulan dansözlerinden Türkan Şamil isimli kız sahneye çıkar numaralar yapardı. Türkan Şamil daha sonraları kitleleri arkasından sürükleyen bir dansöz oldu. Türk tiyatrosuna ve Türk musikisine unutulmaz hizmetlerde bulunan rahmetli Muhlis Sabahattin bilhassa Tarla Kuşu operetiyle Konya'da ün salmıştı. Selçuk Es tiyatro serisi ile ilgili bir anısını şöyle anlatır "İstanbul Darül bedayi sahnesinde gördüğüm Aynaroz kadısı adlı komediyi Konyalıların tuttuğu ve sevdiği Refik Beye anlatmış o da bir gün hazırlandıktan sonra sahneyi koymuştu. Refik Bey baba Saffeti Aynaroz kadısı rolünde, Adalet Taraje Hanım da Afrodit rolünde sahneye çıkardı. Eser Konya'da tutuldu ve sevildi. Adalet Traje Hanım da uzun boylu esmere kaçar, cazibesi olan bir kadındı. Kocası İlhami adlı bir Almandı. Ünlü komik Hayri Gürler de Adalet hanımla sahneyi pek zenginleştirirlerdi. Adalet hanım harpten önce Almanya'ya gitti. Bir Alman filminde rol aldı. Harpten sonra Konya'ya tekrar geri döndü. Daha gençlerin hatırlayacağı Mice Tiyatrosu ve Anjelikte Belediye sinemasında gösteriler yaptı"
1932'den sonra Kiracı Zühtü Bey sinemayı bıraktı. 1956 yılında yanıncaya kadar bina bir çok el değiştirdi. Ve bu şehrin sanat ve kültür hayatına hizmet etti.