Zamanın kanatlarında uçan şehir: KONYA

Ahmet Altan ile Konya'yı gezen Yasemin Çongar, gözlemlerini Taraf'taki köşesinde anlattı. İşte o yazı...

Orta Anadolu’nun başörtülü kadınları “Ekonomimize dokunma” diyorlarsa...

Orta Anadolu’da o eski ağırkanlı, durgun halini çoktan üstünden atıp kanatlı bir yaratığa dönüşmüş zaman. Hayatın hızı, sokakların hareketi çarpıyor insanı.İstanbul’un, New York’un, Londra’nın curcunasını yaşamış ve çok seven biri 160 bin nüfuslu Aksaray’ın çarşısında sıkılmaz mı?Sıkılmıyorsunuz.80 bin nüfuslu Nevşehir uykulu bir kasaba gibi gelmez mi Batı’nın uyumayan şehirlerine alışık birine?Gelmiyor.Kayseri’yi, Konya’yı defalarca görmüşseniz, bir zaman sonra bu kentlere döndüğünüzde yolunuzu bulabilmeniz gerekmez mi?Öyle olmuyor.Eğer o “bir zaman” benim için olduğu gibi on yılı aşıp onbeş yıla dayanmışsa, yepyeni şehirler karşılıyor sizi; şaşırıyorsunuz.Kayseri eskiden tanıdığınız Kayseri, Konya bildiğiniz Konya değil artık.Zamanın kanatlarında uçmuş bu iki şehir.Gözle görülür bir zenginleşme, bayındırlaşma içinde, yerinde duramayan iki metropole dönüşmüşler.Ve bu kıpır kıpır hayatın her parçasında kadınlar var.Şehirlileştikçe sekülerleşen...Sekülerleştikçe dünyalılaşan...Çeşit çeşit, kıpır kıpır kadınlar. * * *Ahmet Altan’la birlikte pazartesi İstanbul’dan yola çıktık.Kayseri, Göreme, Uçhisar, Nevşehir ve Aksaray’da kâh sokaktaki insanlarla, esnafla kâh buraların önde gelen işadamlarıyla konuşa konuşa ilerleyen bir araba yolculuğu...İki gündür Konya’dayız.Bu sabah çaylarımızı, Bedesten’in çıkışında, Aziziye Camii’nin şerefeleri olağanüstü bir incelikle tasarlanmış kısa, kalın, 350 yıllık minarelerine bakarak sokakta içtik.Nasip Çayevi’nin hemen karşısındaki kalaycıda bakır bir bakracı döven ustanın tak tak’larıyla sırtımızı dayadığımız duvara iliştirilmiş hoparlörden gelen tasavvuf müziği birbirine karışıyordu.Sesleriyle, nefesleriyle ilk anda eskilere ait sanılabilecek bir köşe bulmuştuk kendimize.Öyle değildi.Önümüzden geçen kadınlara bakmak yetiyordu zamanın kadrini anlamaya.Çeşit çeşit, kıpır kıpır kadınlar.İki genç kız kolkola, bizi gözleriyle selamladıktan sonra gülüşerek geçti. Biri başını buralarda çok sık rastladığımız gibi parlak kırmızı bir ipek eşarpla örtmüş, diğerinin kumral saçları, açık ve sarı röfleli...Ellerinde “Boyner” torbalarıyla üç kadın izledi onları. Aynı aileden olduklarını düşündüm; aynı kara boncuk gözler, aynı kemerli burunlar.Yaşlıca olanın başında kahverengi mütevazı bir örtü vardı; önden bağlanmış.Yanındaki gençlerden biri abartılı göz makyajının rengine uygun mavi bir türban takmış.Diğer kız daha koyu bir maviden eşarp örtmüş, perçemlerini de önden bırakmış. Ben kadınlara bakarken Konyalı gazeteci Mustafa Kara da şehrinin değişimini anlatıyordu:“Eskiden kadınlar pek çıkmazdı sokağa. Şehir merkezine gelmezlerdi. Hayata bu kadar karışmazlardı.” Mustafa haklı.On-onbeş yıl önce bu bölgenin kentlerini gezdiğinizde, sokakta, çarşıda, iş yerlerinde bu kadar çok kadına rastlamazdınız.O zamanlar, nüfusunun yarısı kayıp bir bölge gibiydi Orta Anadolu. Kadınlar için hayat daha ziyade evlerin içindeydi.Son yıllarda, bölgenin büyüyen ekonomisiyle birlikte bu da hızla değişiyor.Kayseri’de, Nevşehir’de, Aksaray’da, Konya’da sokaklardan ultra-modern alışveriş merkezlerine, lokantalardan holding binalarına her gittiğimiz yerde gördük ki bölgenin hayatında artık kadınlar da var.İhracata dönük ekonomisi ve yarattığı dünya markalarıyla tam bir Anadolu kaplanı olan Kayseri’de üretim ve hizmet sektörlerinin hemen her alanında kadınlara rastlanıyor.Konya’nın Selçuk Üniversitesi’nde başörtüsü yasağına rağmen onbinlerce kız öğrenci okuyor; örtülüler derste başını açıyor ya da peruk takıyor.Nevşehir’de eczanelerin camlarında ABD’de bile elit diyebileceğim bir kesimin kullandığı bir Amerikan kozmetik markasının reklâmları dikkatimi çekiyor.Konya’nın koca bir gökdelen olan Kule Alışveriş Merkezi’nde, belli ki akıllara fikir düşürme amaçlı bir mizansenle vitrinde yerini almış dantelli, tüllü, fiyonklu iç çamaşırlarını türbanlı kadınlar satıyor.Arkadaşları, Konya’daki bir başka dev alışveriş merkezi olan Kipa’daki rinkte buz pateniyle kayıyor.Aksaray’da insanın yüzüne gülümseme konduran güneşli bir ikindide, çarşının cümbüşünde dövmelerini sergilemek istercesine kolsuz bluzlar giymiş genç kızlar geziniyor.‘Muhafazakârlaştı, içine kapandı, mahalle baskısından nefes alamıyor’ denen bu bölgeyi dolaşırken, kaç-göçün değil, tam tersine ortak bir hayatın giderek canlandığını seziyorum.* * *Dindar kesimdeki sekülerleşmenin bence en güzel özetini, Kayseri’nin Avrupa ve Ortadoğu pazarlarına girmiş markası İstikbal’i yaratan aileden Mustafa Boydak yaptı: “Beş vakit namazımı kılarım,” dedi, “bana günlük maliyeti 20 dakikayı geçmez. Yoğun iş ortamımı bozmaz.”Orta Anadolu’da sekülerleşme, erkeğiyle kadınıyla bölge halkı iş hayatına daha fazla karıştıkça artıyor.Çimenler üzerinde yediğimiz geç bir öğle yemeğinin ardından, başkanı olduğu Kayseri Sanayi Odası’ndaki randevusuna giderken Boydak’a eşlik ediyoruz.Yönetim kurulu salonunun kapıları açıldığında bizi karşılayan manzara görülmeye değer. Zaten Ahmet Altan’ın tepkisi gecikmiyor: “İşte olmak istediğim yer bu.”Büyük oval toplantı masasının çevresine dizilmiş tam 18 kadın.Sarışını var, esmeri var.Türbanlısı, başörtülüsü, röflelisi, afrolusu var.Ortak özellikleri Kayseri Kadın Girişimciler Kurulu üyesi olmaları; kimi işveren, kimi şirket kurucusu, kimi genel müdür.Makine, metal, otomotiv, inşaat, bankacılık, tekstil, turizm, mobilya gibi çok farklı sektörleri temsil ediyorlar.Mustafa Boydak’tan sonra benim de kısa bir konuşma yapmamı istediklerinde, Taraf’ta Ankara-İstanbul’un ötesini göremeyen bir gazetecilik yapmamaya niyetli olduğumuzu anlatıyorum onlara.Zaten hemen o noktada sözü alıyorlar.“Fransa’dan, Almanya’dan gazeteciler gelip Kayseri çok muhafazakârmış görelim, dediler. Ben şirket başkanıyım, konuşunca, ‘Bizi kandırmışlar,’ diye ayrıldılar yanımdan. İstanbul medyası ne zaman görecek bizim içe kapalı değil, dünyaya dönük olduğumuzu,” diyor başörtülü, beyaz tenli, hiç makyajsız bir kadın.Sonra diğer üyelerden, Orta Anadolu’da sadece erkeklerin değil kadınların da “Ekonomimize dokunmayın” feryadını paylaştığını dinliyorum.Bölgede Ak Parti’yi kapatma davasını eleştiren, başörtülülere üniversiteye gitme hakkı verilmesinin kavgaya dönüşmesine içerleyen herkesten aynı şeyi işitmek mümkün:“İşlerimiz bozulur, ekonomiye zarar gelir. Yazık değil mi?”Ya da Kayserili kadın girişimcilerden birinin ifadesiyle söylersem:“Biz türbanmış, başörtüsüymüş aştık bunları. Hep bir arada iş yapıyoruz. Laiklik-şeriat derdimiz değil, çalıştırdığımız işçinin SSK primini nasıl ödeyeceğimizin hesabındayız.”İşte bu kadar.Kayseri ihracata dönük ekonomisiyle, yarattığı markalarla tam bir Anadolu kaplanı.

TARAF

AB hibelerinden en çok Konya yararlandı


Dağıtılan hibelerden pay alma yarışında, 16,3 milyon avro ile Konya ili birinci sırayı alırken, Van 16,2 milyon avro ile ikinci sırada yer alıyor. Konya'nın birinci sıraya yerleşmesinde, 'Bölgesel Kalkınma Hibe Programı' kapsamındaki 13 ile yönelik yaklaşık 90 milyon avro tutarındaki hibenin 15,5 milyon avroluk kısmını alması etkili oldu.

Bölgesel kalkınma ve sivil topluma dönük hibe programları kapsamında şimdiye kadar başvuru sahipleri ile MFİB arasında toplam 232 Milyon avro tutarında 1948 hibe sözleşmesi imzalandı.
Dağıtılan hibelerden pay alma yarışında, 16,3 milyon avro ile Konya ili birinci sırayı alırken, Van 16,2 milyon avro ile ikinci sırada yer alıyor. Konya'nın birinci sıraya yerleşmesinde, 'Bölgesel Kalkınma Hibe Programı' kapsamındaki 13 ile yönelik yaklaşık 90 milyon avro tutarındaki hibenin 15,5 milyon avroluk kısmını alması etkili oldu. Van ise yalnız 'Doğu Anadolu Kalkınma Programı' kapsamında 15,8 milyon avro ile aslan payını aldı. Şırnak ili hibelerden yararlanma açısından 29 bin avro ile 76. sırada yer alırken 5 ilde (Aksaray, Bilecik, Çanakkale, Kilis ve Tekirdağ) hiç bir AB hibesi dağıtılmadığı görülüyor. MFİB yetkililerinin açıklamasına göre, illerin ve kuruluşların AB hibelerinden yararlanma düzeyini etkileyen en önemli unsur, o ili veya kuruluşu kapsayan bir hibe programının bulunup bulunmadığını belirten yetkililer, hibe programı olması halinde, her ilin bu hibelerden faydalanabileceğini kaydediyorlar. Genellikle AB desteğinden çok yararlandığı düşünülen Diyarbakır ise 1,3 milyon avro ile 40. sırada yer alıyor.

KAMU KESİMİ ÖNDE

Hibe programları kapsamında dağıtılan 232 milyon avronun yarıya yakını (106 milyon avro), il özel idareleri, belediyeler, köylere hizmet götürme birlikleri ile üniversiteler, meslek yüksek okulları ve meslek liselerinden oluşan kamu kesimine dağıtıldı. Kamu kesiminin hibelerden daha çok yararlanmasında, programların özeliğinin yanı sıra, projelerin hazırlanması da etkili oluyor. Bütün Türkiye'yi kapsayan hibe programlarında illerin ve kuruluşların proje sunma kapasitesi daha belirleyici oluyor. Bölgesel kalkınma programları belirli illeri kapsarken, sivil topluma yönelik programlara Türkiye'nin bütün illerinden başvuru yapılabiliyor.

AB'DEN ŞEFFAFLIK ATAĞI

Bu arada, MFİB, söz konusu yardımların dağılımını gösteren 'hibe veritabanını' kamuoyuna açtı. AB hibelerinden kimlerin ve hangi illerin yararlandırıldığı sıkça tartışılan ve spekülasyonlara yol açan bir konu idi. Kamuoyuna açılan hibe veritabanının kamuoyuna açılması, bu alandaki tartışmaların daha sağlıklı ve bilgiye dayalı bir ortamda yapılmasına katkıda bulunacak bir gelişme olarak görülüyor. MFİB yetkilileri, birim tarafından yönetilen hibe programlarının sonuçlarının zaten birimin internet sitesinde ilan edilmekte olduğunu, veritabanı uygulaması ile araştırmacılara analiz yapma, iller, kuruluşlar ve programlar itibarıyla sorgulama imkanı getirildiğini, şeffaflığın en üst düzeyde sağlandığını belirttiler.


2 MİLYAR AVROLUK MALİ DESTEK BEKLENİYOR


2007-2010 yılları arasında Türkiye'ye 2 milyar avroyu aşan bir fon büyüklüğünün sağlanması bekleniyor İdari açıdan Hazine Müsteşarlığına ama fonksiyonel bir özerkliğe sahip bir proje yönetim birimi olan MFİB, 2003 yılından bu yana AB tarafından sağlanan mali yardımların ihale, sözleşme ve ödeme süreçlerini yönetiyor. Başkanlığını Muhsin Altun'un yaptığı birimin sorumluluğundaki AB fonlarının toplam büyüklüğü 2007 yılı itibarıyla 1,2 milyar avroyu aşmış bulunuyor.

Taş Plaktan Günümüze…


Plaklar benim çocukluğumun birer oyuncakları idi. 70’lerin sonunda biraz da yaramaz bir çocuk olmam sebebiyle Malatya’da oturduğumuz dört katlı apartmanın terasından boşluğa zevkle belki yüzlerce 45’liği frizby gibi savurmuşluğum var. Tabi ki bu yaramazlığımın cezası günün şartlarına göre hemen verildi, çünkü o günün çok kıymetli şeyleriydi renga renk plaklar…
Her akşam ailece huşu içinde dinlediğimiz o birbirinden güzel plaklar zamanla kasetlerin çıkmasıyla önemsiz hale geldi.

Yıllar sonra müzikle ilgilenmeye başlayınca plak dinlemek ve bu plakları koleksiyon haline getirmek merakı da bende bir hayli ilerledi. 2000’li yıllarda plaklar benim için yeniden cazibeli ve çok şaşaalı objeler olarak gündeme geldi. bu sefer ailemin 70’lerde dinlediği plakların çok temizlerini bütçem elverdiği nispette almaya başladım. Eskicilerden, antikacılardan veya elinde plak olup da pikabı olmayanlardan derleyip toparlayarak aldığım bu plakları temizleyip dinlemek en büyük zevkim haline geldi.


O dönemde plak yapıp satan bir çok firma ve bu firmaların değişik logoları, renkleri ve de yazı karakterleri vardı. Büyük firmaların logoları günün şartlarına göre ustaca hazırlanmış; bazı firmalar ise küçük çaplı olduklarından logoları da pek derme çatmadır. Zaman zaman değişik plaklar da çıkmamış değil. 60’lı yılların sonunda kartpostal plaklar oldukça moda. Bildiğimiz tebrik kartlarına plastik bir zemin üzerine bir yüzü dinlenebilecek şekilde yalnızca bir şarkı kaydedilmiş. Bu plakların ön yüzünde ayrıca ünlü bir ressama ait tabloların tıpkı basımları var. Arka yüzü ise bir tebrik kartının özelliğine sahip, yazıyorsunuz ve postaya atıyorsunuz. Yani sevdiklerinize hem kart yolluyorsunuz hem de bir plak. Dinledikçe de sizi hatırlamaları için.
Coşkun plak markasıyla çıkan firmanın logosu öten bir bülbül, Pathe firmasındaki öten horoz, Arya firmasındaki zeminde gitar olan melek çocuk, Grafson firmasındaki lir resmi, sahibinin sesi firmasındaki gramofon dinleyen köpek (buna ayrıca köpek marka denir), Odeon firmasındaki lahit şeklinde bina, Philips firmasında ise Philips yazılı arma, Netfon firmasında yandan vesikalık görünen uzun saçlı bir genç kız resmi, Mahinur firmasında MC Harfleri, Gündoğdu Plak firmasında yuvarlak içinde yelkenli gemi, Columbia firmasında nota resmi, Atlas firmasında yuvarlak içinde Atlas yazısı, Doğan Plak firmasında sırt sırta gelmiş dp harfleri, Şahinler firmasında yazı üzerinde bir kartal tasviri, Işık Plak firmasında deniz feneri çizimi, Taç Plak firmasında bir kartal tacı, Urfanın Sesi plak firmasında Urfanın uzaktan görünümü, Polydor firmasında yarım plak çizimi, Saner Plak firmasında S Harfi, Elenor Plak firmasında yuvarlak içinde dünyanın bir yarısı bir diğer yarısında ise e şeklinde tasarlanmış bir kuş resmi, Türküola firmasında yazının O harfi bir dünya şeklinde, As Plak firmasında AS Sembol Plak firmasında S harfinin alt kuyruğu içinde plak resmi çizimi ile görünümü gramofona benzetilmiş, Orfeon Plak firmasında ise tarihi bir görünüm var.


Pikabınıza herhangi bir plak koyduğunuzda, fonda hafiften gelen cızırtıyla birlikte sizi başka alemlere götüren bir şarkı veya türkü terennüme başlar. Hayalinizde bambaşka duygu haleleri uçuşur. Bazen gözleriniz nemlenir, bazen katıla, katıla gülmekten bir hal olur, bazen de kalkıp oynayasınız gelir bir oyun havası çalarken. Bir plağı defalarca dinlediğim olmuştur. Zamanın en güzel kayıt ve okuyuş özellikleri taşıyan bu kaynak eserlerin bugün özenle korunup tekrar yeni tekniklerle günümüz dinleyicisi ile buluşması en büyük temennimizdir.


Bir gün arkadaş toplantılarında ve komşu oturmalarında koltuğunun altında bir pikap, elinde ise beslenme çantasına benzeyen plak çantasıyla birinin geldiğini görürseniz şaşırmayın. Bu kişi sizi 40 ile 100 yıl öteye götürecek. Orijinal kayıtlarla mest edecektir eğer kulağınız müziğe aşina ise.
Bir de plakların üzerinde küçük, küçük notlar var zaman zaman. “Kıymetli kardeşime en derin sevgilerimle…, biricik anneme…, Pek muhterem arkadaşıma…, Özçalık ailesine sevgilerle…, sevgili arkadaşıma 1973 hatırası…, Bu şarkı ikimizin…, benden sana yadigar…, Bu şarkıyı dinledikçe beni hatırla…” diye. Farklı zamanlarda ve farklı el yazılarıyla yazılmış bu plaklar ayrıca bir önemli şey… Bazen sanatçıların hayranları için imzalamış oldukları plaklardaki imzalar oldukça şık ve etkileyicidir.


Ayrıca plaklar üzerindeki sanatçı resimleri oldukça etkileyici. Dönemin giyim kuşam modasını, saç kesimini, favori bırakma, bıyıkların şekli, gömleklerin kaç düğme açıldığını, eski şehir fotoğraflarını, umut dolu genç sanatçıların fotoğrafları zamanın tünelinden günümüze kadar plaklar sayesinde gelmektedir.


Ve taş plaklar, geçmişe yolculuğun en gizemli kaynakları. O dönemin Türkiye’sinde bu plakların ilkeleri yurt dışında yapılmış. Tanburi Cemil Bey, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Muharrem Ertaş, Çekiç Ali, Hacı Taşan, Enver Demirbağ, Nezahat Bayram, Sevim Tanürek, Ürgüplü Refik Başaran, Saadettin Kaynak, Hafız Burhan, Celal Güzelses, Malatyalı Fahri, Sabile Tur Gülerman, Perihan Altındağ Sözeri, Aleaddin Yavaşça, Zeki Müren, Ahmet Üstün, Behiye Aksoy, Aşık Veysel, Nadir Duyguluses, Kemal Gürses, Şadan Adanalı, Mualla Mukadder, Sevim Deran, Neşe Karaböcek, Şükran Özer Doruk, Fatma Türkan Yamacı, Muzaffer Akgün, Neriman Altındağ Tüfekçi, Adnan Pekak, Münir Nurettin Selçuk gibi üstadları dinlerken günümüz müziğinin ne derece yozlaşmış ve kalitesinin düşmüş olduğunu da anlamış oluyoruz.
Çeşitli dönemlerde çıkan bu plakların devirleri de birbirinden farklıdır. 16, 78, 45, 33 devirli plakların ilki haricindeki plakları bulup dinleme imkanına sahip oldum. 78 devir; taş plaklarda, 45 devir plaklar da plastik malzemeden yapılmış ve 78’lik plaklar gibi her iki yüzünde birer şarkı mevcuttur. 33’lüklerde (Long Play) her yüzünde 6 şarkı vardır. Dolayısıyla plak silsilesinde en son çıkan 33 devirli plaklar da elimizde mevcuttur.


Teknolojinin inanılmaz bir hızla gelişmesi ile plaklar yerini yavaş, yavaş şeritli manyetik kayıtlara, MD’lere, kasetlere, CD’lere derken günümüzde ise MP3 veya Track yani dijital ses kayıtlarına kadar gelmişir. Bu ses kayıtları da; içinde hafıza çipi ve ses aygıtları bulunduran elektronik cihazlarla çalınmaktadır.

Konyalı Yaşayan Bir Âşık: ÂŞIK MERAMÎ VE ŞİİRLERİ

Gerek yetiştirdiği âşıkların çokluğu, gerek geleneğin beslendiği kaynakların zenginliği ve bir dönem burada faaliyet gösteren âşık kahvelerinin varlığıyla Konya ilimiz, Anadolu âşıklık geleneği içerisinde müstesna bir yere sahiptir. Konya’nın tarihî ve dinî kimliği uzun yıllar boyunca bir arada yaşamış ve bu mozaik de, burada gelişen âşık edebiyatına, sanatkârların eğitimleri ve konu dağarcıkları ölçüsünde yansımıştır. Öyle ki, burada gelişen âşık edebiyatı; tarihî devirlerden gelen ozanlık geleneğinden, burada filizlenip tüm dünyaya yayılan ve halkla iç içe yaşayan Mevlevî geleneğinden veya bu geleneğin çevresinde gelişen dinî-tasavvufî Türk edebiyatından ve Konya’ya özgü olan mahallî eğlence kültürü olarak adlandıracağımız âşık meclisleri ve oturak âlemlerinden beslenmiş ve bu kaynak zenginliği de, bu çevrede gelişen âşık edebiyatının şekil ve muhteva açılarından zengin bir birikime kavuşmasını sağlamıştır. Sonuç itibariyle; Konya bu tarihî, dinî ve mahallî kimliğiyle özgün bir âşıklık geleneği merkezi olmuştur. Konya; bu tarihî misyonunu, 1966 yılından beri, 41 yıldır süregelen Âşıklar Bayramı’yla bugün de yaşatmaktadır. *** Konya’da âşıklık geleneği tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bu konuyla ilgili olarak Mahmut Ragıp Gazimihal’in görüşleri dikkat çekicidir. Gazimihal, Konya’da âşıklık geleneğinin zenginliğiyle ilgili olarak Konya’da Musiki (1947) adlı eserinde şöyle demektedir: “Selçukî Konyası’nda kopuzlu ozanların şölenlerde erlik destanları okuduklarını en eski kaynaklara dayanarak kitabımızın ikinci bölümünde söylemiştik. Henüz o asırlarda Türkçe sözlerle perdesazlık etmek geleneğini yaşatmış olan işte bu ozanlar, asıl Oğuz halk musikisinin yolunda yürüyor, uğurunda çalışıyorlar. Var olsunlar. Yaşama gücünü kendi iç zenginliğinden ve güzelliğinden alan bir varlık… Coşkun âşıklar Konya bölgesinde hiçbir asırda eksik olmamış. Geçen asırdan Koca Ahmed, ustası olduğu sazını boynuna vurarak diyar diyar dolaşmış. İmam Yahya’ya vurgunluğundan Kerbelâ’ya kadar giderek orada ölmüş… On iki yaşındayken saz çalıp şiirler söylemeye başlayan Emine Hanım daha seyrek yetişen kadın saz şairlerindendi… Parmaksız lâkabıyla tanınan şair Cemalî (Ahmet), Cevlanî, Feşânî, Gufranî, Hasan Hüseyin, Hikmetî, Kemterî, Kenzî (ki sazıyla diyar diyar dolaşarak daimî surette âşıklarla temasta kalan iyi bir Karamanlı sazcıymış), Lokmanî, Merdanî, Bektaşi nefesleri bulunan Rıza Efendi, Âşık Mehmet, Şevkî, eşsiz sazını padişaha da beğendiren Şem’î, keza padişahın beğendiği Silleli Surûrî, kardeşi kör Zehrî hep şiirler bırakmış, sazdaki ustalıkları hatıralarda yaşamış halk musikicileridir. Birtakımları da, başka çalgılar kullanarak okumakla tanındılar. Düğünlerde tef çalarak ağıt söyleyen Saliha Abla (Seydişehirli), gençliğinde keman çalarak güzel sesini kullanmış olan Nigârî (Silleli), Gülizar Hanım bu cümleden olan halk şairlerindendi… Şiir söylemedikleri için unutulup giden sazcıların sayısı şüphesiz ki daha da çoktu. Halk şairinin kendi şiirlerini sesle okuyarak tanıtması, bunun için de, sesine kendi sazıyla yoldaşlık etmeye koyulması biraz da ümmîliğin icaplarından olarak doğmuş ve tutunmuş bir gelenektir. O bölgedeki saz şairliği yalnız Konya merkezinin inhisarında kalmamış, görünüşe göre, hele Sille her nedense pek verimli olmuştur. Konya bölgesinin yanık gönüllülerle dopdolu bulunması sanat ilerisi bakımından pek önemlidir.” (Gazimihal, 1947: 45-46). Konya’da âşık ve saz ustaları yüzyıllar boyunca varolagelmiştir. Gazimihal bu konuda, “Görülüyor ki unutulmuş veya ikinci kuvvette görülmüş olanların adları eksik kalmış bulunmasına rağmen, Konyalı âşıkların ve saz ustalarının listesi -birçok asrı saran hâliyle- oldukça uzun sürebilmektedir.” demekte ve Konya’daki âşıklık geleneğinin köklü varlığına ve canlılığına işaret etmektedir (Gazimihal, 1947: 60). *** Biz bu küçük yazımızda, kaynağı Selçuklular dönemine kadar uzanan Konya âşıklık geleneğinin günümüze uzanan bir temsilcisini tanıtacağız. Yazımızı, 2005 yılında, 14 Nisan tarihinde savunduğumuz Konya Âşıklık Geleneği ve Âşık Ataroğlu Hayatı-Sanatı-Şiirleri-Şiirlerinin Tahlili adlı doktora tezimizden ve âşığın kendisiyle yaptığımız röportajımızdan yararlanarak hazırladık. Âşık Meramî (Seyfi YILDIZ): Seyfi Yıldız, 15.02.1965 tarihinde, Konya’nın Kadınhanı ilçesine bağlı Sarıkaya köyünde Alibey Yaylası’nda doğmuştur. İlkokuldan sonra okuma imkânı bulamayan Seyfi, kendi gayretleriyle dışarıdan ortaokulu bitirir. On üç-on dört yaşlarında radyoda dinlediği Karaca Oğlan ve Âşık Veysel türkülerinden çok etkilenen Seyfi, aynı yıllarda şiire ilgi duymaya başlar. Bu yıllarda birçok şiir yazan Seyfi bunların değerini bilemediğini, bu yüzden de yıllarca eline kalem kâğıt alamadığını itiraf etmektedir. 1980 yılında, Konya’ya gelmesiyle hayatında yeni bir dönem başlar ve burada saz dersleri alır, içindeki şiir hasretini yeniden canlandırma imkânı bulur. 1999 yılında, Âşık Zikri Aliyâr’la tanışır ve ondan halk şiiri ile ilgili ilk teknik bilgileri alır. Zikri Aliyâr’dan öğrendikleriyle şiirlerine yeni bir düzen getirir ve âşık meclislerine girmeye başlar. Zikri Alyar’ın, nihayet Feyzi Halıcı ile tanıştırmasıyla Seyfi Yıldız’ın hayatında yeni bir sayfa açılır ve Halıcı’nın takdirini kazanır. Halıcı’nın, Seyfi Yıldız’ın şiirlerini Çağrı dergisinde yayımlatmasıyla âşık, bütün şiirlerini yeniden ele almaya başlar. Kusurlarını düzeltir, kafiye ve redif konularında daha seçici davranmaya çalışır. Bu arada, atışma yapmayı bile öğrendiğini ifade eden Seyfi Yıldız, ustasının verdiği Meramî mahlâsını beğenerek kullanır. Bunun yanında o, Âşık Meramî, Âşık Seyfi Meramî, Seyfi Meramî gibi mâhlasları da kullanmaktadır. Gençlik döneminde yazdığı bir tomar şiiri babasının kızgınlıkla yakmasına hâlâ içerleyen Seyfi, bu sıralar eski tarihli şiirlerini toplayıp düzenlemekle meşgul oluyor. Bu döneme ait aşk ve tabiat konulu şiirlerinin çoğu kaybolmuştur. Konya’da yapılmakta olan Türkiye (Konya) Âşıklar Bayramı’na da ilk defa, 2003 yılında katılmış ve okuduğu Mevlâna adlı şiiriyle jüri heyetinin ve bütün izleyicilerinin takdirini kazanmıştır. Bu şiirin bir dörtlüğü şöyledir: Sözleri dolu mana, Rehber olmuş cihana, Doğru yolu insana, Sunar imiş Mevlâna. (Arşivimizden) Âşığımızın konu dağarcığına gelince, daha çok dinî ve tasavvufî şiirler yazmaktadır. Meramî, tasavvufî konular dışında; aşk, tabiat, gurbet, ölüm, günlük olaylar, millî ve dinî konulara da şiirlerinde yer vermiş ve bu konularda da son derece güzel örnekler vermiştir. Onun üç ayrı şiirinden birer dörtlük verelim: Sonbahar gelince boynunu büker, Yaprağını sessiz sedasız döker, Sanki aşılmaz bir derdi var çeker, Yas mı tutar bilmem güze ağaçlar. (Ağaçlar/8. dörtlük) Sinir sistemine darbe indirir, Kanser diyarın mesaj gönderir, Teselli veririm diye kandırır, Arkadan çelmeyi takar sigara. (Sigara/3. dörtlük) Koskoca bina üst üste yığıldı, Tozu dumanı her yana dağıldı, Enkaz deryasında canlar boğuldu, Her gözden yaş döktü Zümrüt Sitesi. (Zümrüt Sitesi/ 2. dörtlük) Şiirlerini hecenin 11’li ölçüsünde yazan Meramî’nin az sayıda da olsa 7’li ve 8’li hece ölçüsüyle de şiirleri bulunmaktadır. 70-80 civarında şiiri vardır. Evli ve dört çocuk sahibi olan Meramî, merkez Karatay ilçesinde etliekmek fırını işletmektedir. Aşağıda, Meramî’nin üç şiirine yer veriyoruz: 1. EY GÖNÜL Bu fâni âlemde ölüm var, uyan, Gaflet uykusuna dalma ey gönül! Bâkî olan yüce Allah’a dayan, Dünyaya bağlanıp kalma ey gönül! Kapılıp gitme zevk sefa seline, Sonun hüsran olur acı hâline, Arzusu bitmeyen nefsin eline, Kendini bırakıp salma ey gönül! Haram karıştırma helâl aşına, Türlü dertler açar dertsiz başına, Devir döner çıkar gelir karşına, Mazlumun ahını alma ey gönül! İnsanlara yüzün daima gülsün, Sen iyilik yap Hak Teala bilsin, İster dostun ister düşmanın olsun, Hiç kimseye kara çalma ey gönül! Bu hayatın gülü er geç solacak, Herkes ektiğini biçip alacak, Yarın başkasına miras kalacak, Malın ile mağrur olma ey gönül! Çevirme kapına gelen muhtacı, Yetimi sevindir, yoksula acı, Defalarca varıp olsan da hacı, Kalpten merhameti silme ey gönül! Günde beş kez buluş Cenabı Hak’la, Gururdan kibirden gönlünü pakla, Bir derdin var ise kendini yokla, Suçu kaderinde bulma ey gönül! Seyfi Meramî der sığın Mevlâ’ya, Esir olma yalan yanlış davaya, Sırat köprüsünde kalırsın yaya, Aman kul hakkıyla ölme ey gönül! (Arşivimizden)

2. ÇEKTİĞİM Gâhî durulursun gâhî coşarsın, Gönül nedir benim senden çektiğim? Gâhî menzil bulur gâhî şaşarsın, Gönül nedir benim senden çektiğim? Gâhî kâr edersin gâhî zararda, Gâhî buradasın gâhî firarda, Gâhî muallakta gâhî kararda , Gönül nedir benim senden çektiğim? Gâhî avam olur, gâhî Âlimsin, Gâhî merhametli, gâhî zâlimsin, Gâhî zehir olur, gâhî balımsın, Gönül nedir benim senden çektiğim? Gâhî sevda çeker, gâhî nazlısın, Gâhî kış olursun gâhî yazlısın, Gâhî hiç devinmez, gâhî hızlısın, Gönül nedir benim senden çektiğim? Gâhî Meramî’sin, gâhî fırıncı, Gâhî kapkarasın, gâhî turuncu, Gâhî tenekesin, gâhî bir inci, Gönül nedir benim senden çektiğim? (Arşivimizden)

3. KONYAMIZ Güzel Anadolu’m cennet misali, Şu cennetin has gülüdür Konya’mız. Çok şehir gezdim bence yok emsâli, Sevgi muhabbet selidir Konya’mız. Yeri göğü ilâhî feyiz dolmuş, Nice Hak dostlarına mekân olmuş, Yaradana vuslatı hedef almış, Giden kervanın yoludur Konya’mız. Bir zaman payitaht olmuş cihana, Medeniyet bahşetmiş dört bir yana, Adı sanı yazılmış çok destana, Tarihe geçmiş uludur Konya’mız. Her insana umut ışığı yakan, Bize hoşgörüyü miras bırakan, O güzel dergâhı mis gibi kokan, Pîr Mevlâna’nın ilidir Konya’mız. Şifadır suyu, toprağı, havası, Yurdumu besler verimkâr ovası, Takdire şayan biçilmez pahası, Bolluk bereket selidir Konya’mız. Selçuklu’dan bize yadigâr kalan, Şu Âşık Meramî’ye ilham olan, Hak’tan Habibi Ekrem’e sunulan Diyarı hicret elidir Konya’mız. (Arşivimizden) Not: Şiirler, 20.01.2008 tarihindeki görüşmemizde Meramî’den alınmıştır.

KAYNAKLAR AYVA, Aziz (2005), Konya Âşıklık Geleneği ve Âşık Ataroğlu Hayatı-Sanatı-Şiirleri-Şiirlerinin Tahlili, Konya, 2 Cilt, Konya, XXIII + 1196 s. Danışman: Doç. Dr. Metin ERGUN, (Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Doktora Tezi). GAZİMİHAL, Mahmut Ragıp (1947), Konya’da Musiki, 1947.