Konya Ayakkabı ve Moda Fuarı


Konya 21. Ayakkabı Yan Sanayi ve Moda Fuarı büyük ilgi gördü. 4 gün boyunca açık kalan fuarda, yazlık ayakkabılar ve yan sanayi ürünleri sergilendi.

KTO-TÜYAP Uluslararası Fuar Merkezi'nde düzenlenen fuarın açılış törenine, Selçuklu Kaymakamı Şükrü Görücü, Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Mithat Büyükalim, KTO Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı İsmail Hakkı Kolat, Konya Esnaf ve Sanatkarlar Odaları Birliği Başkanı Bekir Duvarcı, Türkiye Ayakkabıcılar Federasyonu Başkanı Fatih Özen, Konya Ayakkabıcılar Odası Başkanı Hasan Uzman ile sektör temsilcileri katıldı.

Törende konuşan Konya Ayakkabıcılar Odası Başkanı Hasan Uzman, 21. Ayakkabı Yan Sanayi ve Moda Fuarı'nın Konya'da açılan 2008 yılının ilk fuarı olduğunu belirtti. 2007 yılında ekonomide istedikleri canlanmanın yaşanmadığını belirten Uzman, bu yıldan umutlu olduklarını ve ayakkabı üretimlerini artırarak devam ettireceklerini söyledi.

Türkiye Ayakkabıcılar Federasyonu Başkanı Fatih Özcan da, dış pazarda pay almak için Ar-Ge çalışmalarına önem verilmesi gerektiğini kaydetti. Türkiye'de ayakkabı üretiminin işçilik açısından ucuz ancak hammadde yönünden pahalı olduğunu dile getiren Özcan, Çin malı ürünler nedeniyle iç pazarda rekabet edemez duruma geldiklerini bildirdi.

KTO Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı İsmail Hakkı Kolat da Konya’nın ayakkabı sektöründe iddialı olduğunu belirterek şunları söyledi “Ayakkabı sektörü Konyamızın en iddialı sektörlerinden birisi diyoruz. Çünkü artık bir yılda iki kez Konya merkezli uluslararası fuar düzenliyoruz. Kurtuluş Savaşı yıllarında birkaç ayakkabı ustası ile çıkılan yolda alınan mesafe çok önemlidir. O yıllarda askerine çarık üretecek malzemeyi zor bulan, ülkemiz ve şehrimizin bugün bir çok dünya ülkesine ayakkabı ihraç eder duruma gelmesi bizleri sevindirmektedir.
Geçmiş yıllarda gıda ve tarım makineleri ağırlıklı bir sanayi yapısı ile ülke gündeminde yer bulan Konya, bugün artık belirli bir potansiyeli olan ayakkabı sektörü ile de kendisinden söz ettirmektedir.

Konyamız ayakkabı üretim ve pazarlamasında Türkiye’de ilk üç içerisinde yer alarak, ülkemizin ayakkabı üretiminin yaklaşık yüzde 30’unu karşılamaktadır.

Konyalı sanayicilerin dünya pazarlarında, fuar ve dış ticaret vasıtası ile bütünleşmesi ayakkabı sektörünü vazgeçilmez ve katma değer açısından önemli bir sektör haline gelmiştir.
Biz de Konya Ticaret Odası olarak; ilimizin ayakkabı sektöründeki bu potansiyelini en iyi şekilde değerlendirmesi için işletmelerimizi, düzenlediğimiz fuarlar sayesinde tüm dünyaya açıp, ürünlerini tanıtarak markalaşmalarını sağlamaları için büyük çabalar harcamaktayız.

Ancak Sektörümüzün son yıllarda önemli gelişmeler kat etmesine rağmen enerji, istihdam ve vergi yükü gibi yüksek maliyetlerden dolayı rekabet edememenin sıkıntısını halen yaşamaktadır.

İlimizdeki diğer sektörleri olduğu gibi bu sektörü de yakından takip eden Odamız, sektörün sorunlarına çözüm önerileri üretmek, sektörü rahatlatacak tedbirleri almak üzere önemli çalışmalar yapmış ve yapmaya devam etmektedir.
Art Fuar Organizasyon Genel Müdürü Şafak Arıkan da, fuar ile ilgili bilgiler verdi. 21. Konya Ayakkabı Yan Sanayi ve Moda Fuarı’na Konya’nın önemli firmalarının yanı sıra İstanbul, İzmir, Bursa, Ankara, Kayseri, Balıkesir ve Adana’dan firmaların katıldığını ifade eden Arıkan, fuarda İtalya, Brezilya, Çin, İspanya, Japonya, Endonezya, Tayvan ve İngiltere’den firmaların yer alacağını söyledi. Arıkan, Ayakkabı, Yan Sanayi ve Moda fuarının Konya’nın en eski fuarı olduğunu anımsatarak, bu fuarın öneminin her geçen yıl arttığını kaydetti.

Konuşmaların ardından protokol üyeleri, kurdele keserek fuarın açılışını yaptı ve standları gezdi. Fuarda, erkek, kadın, çocuk ayakkabıları, spor ayakkabılar, terlik, iş ayakkabıları, saraciye, deri, suni deri, yan sanayi ürünleri, ayakkabı makineleri yer aldı.

Konya’nın Efsanevi Çift Başlı Kartalı Hakkında Bir Deneme


Konya belediyesinin 1970 yılından itibaren sembol olarak benimsediği çift başlı kartalın kökeni konusunda eğer ciddi bir araştırma yapılacak olursa elbetteki ilk olarak Türklerin Müslümanlığı kabulünden önceki bazı inançları karşımıza çıkar. Ama yazımızın konusu bu olmadığı gibi, bu husus ayrı bir inceleme konusudur. Ayrıca Hititlerden Bizans’a çeşitli devletlerin kartalı sembol olarak benimsemesi bu konudaki çalışmaları bir hayli çeşitlendirecek yoğunluktadır. Bu yüzden yazımızın amacı; Eski inançlardan gelen kartal kültünün Türkler Müslüman olduktan sonra neden dışlamadıkları ve hatta 13. yüzyılının ikinci yarısına kadar plastik sanatlarda neden korudukları konusunda bir deneme yapmaktır.
Konu bir hayli karmaşık olduğu gibi hem anlatması, hem de anlaşılması bakımından bir hayli büyük zorluklar içermektedir. Konuya yaklaşımımız üç ana başlık çerçevesinde olacaktır. Bu üç başlıktan biri “Ukab” yani kartal adını taşıyan peygamberimizin sancağıdır. Diğeri ise “Konya’nın Belde-i Muhayyere” olma ihtimali konusudur. Üçüncüsü ise “Kın Nesreyn” kelimesi ile Konya’nın eski adlarından biri olan “Kunniye” kelimesi arasındaki “Kın=Kun” ses benzerliğidir.
Sırasıyla inceleyecek olursak; “Ukab” kelimesi El Mucid adlı Arapça ve Kamus-ı Türki adlı Osmanlıca sözlüklerde kartala verilen Arapça ad olarak geçmektedir. Bu bilgilere ek olarak Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri sözlüğünde Peygamber Efendimizin siyah renkli sancağının adı da “Ukab”dır. İnternet’te yaptığımız araştırmada Mercek Dergisi Ağustos 2004’de yayınlanan 2. sayının 18. sayfasında bu konu ile ilgili şunlar yazmaktadır;“…1400 yıldır İslam'ın sembolü olan bu sancak kutlu Peygamberimiz, Hz. Muhammed (s.a.v)'in Ukab isimli emaneti olan Sancak-ı Şerifi'dir. Hz. Peygamber her katıldığı savaşa Ukab ile girmiştir...Resullullah (s.a.v) kullanılacak sancakların hep beyaz olmasını emretmişti, ancak Ukab siyah renkli idi…İslam öncesi, Kureyş kabilelerinde kullanılan bu sancak tüm Arapları birleştirici bir öneme sahipti. O dönemdeki tüm kabileler de, İslamiyet'in yayılması safhasında bu sancak altında birleşiyorlardı. Peygamber Efendimiz (sav)'in bu sancak dışında, ordusuna ait birçok sancak daha vardı ama Başkomutanlığa özel olan sancak Ukab'tı…”.
Kartal yani “Ukab” adlı sancağın Müslümanlarca önemini yukarıdaki alıntıyla vurguladıktan sonra Selçuklu Sultanları ile Konya’nın sembolünün de kartal olduğunu hatırlayalım. Burada Türklerin İslam öncesinden getirdikleri Kartal kültü ile peygamber efendimizin de sancağının adının kartal olması Konya’nın çift başlı kartal olan sembolünün neden çağları aşarak günümüze gelebildiğinin birinci delili sayılabilir.
İkinci başlık ise “Konya’nın Belde-i Muhayyere” olması ihtimali konusudur. Bilindiği üzere “Konya’nın Belde-i Muhayyere” olması konusu Selçuklu çağından beri sıkça tartışılmış ama bir türlü çözüme ulaştırılamamış bir konudur. Hatta bu konu son 20-30 yıldır devamlı bir şekilde siyasiler tarafından gündemde tutulmaktadır. Ayrıca dikkate şayandır ki, Konya’nın tanınmış araştırmacı-yazarlarından Mehmet Eminoğlu’nun-“Kın Nesrey’nin Konya olduğuna dair” ilginç bir yazısı vardır.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu konunun da Konya’nın çift başlı kartalı ile yakından ilgisi bulunmaktadır. Bu ilgi şöyledir; Mu'cemu'l-Büldan adlı Arapça sözlüğün 404. sayfasındaki bir Hadis-i Şerif kaynak gösterilerek; Peygamber efendimize Allah tarafından hicret etmek üzere önerilen üç şehirden biri olan “Kın Nesreyn” şehrinin-internetten aldığımız bilgilere göre-İslam âlimlerin çoğunluğu tarafından Konya olduğuna dair ittifak edildiğidir. İnternet’teki Abdullah Baba. Com adlı sayfadan aldığımız bilgiler şöyledir;“…Mu'cemu'l-Büldan Sayfa 404’de Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz; "Allah u Teala şu üç yerin hangisini seçersen (Medine, Bahreyn, Kın Nesreyn veya Kın Nesrin ) orası senin hicret yerindir, seni muhayyer kıldım diye vahiy edildim, ben de Medine'yi seçtim" buyurmuşlardır. Hadis-i şerifde adı geçen (Kın Nesrin veya Kın Nesreyn) isimlerinin İslam âlimlerinin çoğu tarafından Konya olduğu konusunda ittifak vardır. Kın: Kuşun gözetlediği mekân. Nesr: Kartal ve buna benzer kuşların adı. Nesreyn: İki veya Çift adet anlamındadır. Yani iki veya çift kartal'ın resmi olan yer. Konya’nın yüzyıllardır değişmeyen sembolü de çift başlı kartaldır. Ecdadımız dahi bu sembole müdahale etmemişler ve bu nebevi sözün hikmeti gereği davranmışlardır. Onun içindir ki Muhyiddin Arabî hazretleri gibi, Sultan-ül Ulema Bahaeddin Veled hazretleri gibi, Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri gibi daha nice ulema suleha büyük Allah dostları bu beldeye yerleşmişler ve bu beldeyi “Belde-i Muhayyere” olarak görmüşlerdir. Konya tarih sayfasında İslam’ın merkezi olmuş Baş şehir olmuştur ve tekrar İslam’ın baş şehirliğini yapacaktır. Muhyiddin Arabî Hazretleri de bunu “Futuhatı Mekkiyesinde” zikretmişlerdir…”
Konuyu incelemeye “Kın Nesreyn” kelimesinin anlamı ile başlayacak olursak buna göre bu birleşik kelimenin anlamı şöyledir; “Kın” kelimesi “kuşun gözetlediği mekan” anlamındadır. “Nesr” kelimesi ise kartal ve buna benzer kuşların adıdır. “Nesreyn” ise iki veya çift adet anlamındadır. Yani kelime “çift kartal'ın veya çift başlı kartalın gözetlediği alan” olarak Türkçe’ye çevrilebilir. Denilebilir ki bu açıklamalar üzerine Konya’daki Selçuklu Sultanlarının armalarının çift başlı kartal olduğu eklenirse kolayca “Kın Nesreyn” kelimesine “bu şehir Konya’dır” etiketi yapıştırmak mümkündür. Yalnız İslam Tarihi ile ilgili çalışmalar yapan bilim adamlarının ittifakla ve önemle üstünde durdukları bir konu vardır ki, o da “Kın Nesreyn”nin eski Halep şehri olduğudur. Gerçekten gerek Mu'cemu'l-Büldan 404-405. sayfalarda gerekse, ülkemizde yayınlanan eski ve yeni İslam Ansiklopedilerindeki “Kın Nesreyn” maddesinde konu hiçbir tartışmaya gerek bırakmadan açıklanmış ve “Kın Nesreyn” şehrinin eski Halep olduğu tespit edilmiştir.

Peki o zaman “Konya’nın Belde-i Muhayyere” olduğu konusunda bazı araştırmacılar, yazarlar ve bilim adamları neden ısrar etmektedirler. Bunun nedeni İbni Arabi’nin kitaplarında “Konya’nın Belde-i Muhayyere” konusunun geçmekte olduğu iddialarıdır. Öyle ki, İbni Arabi’nin “Fususü’l-Hikem” ve “Futuhat-ıMekkiye” isimli kitaplarında bu konunun geçtiği önemle vurgulanmaktadır. Yalnız şunu da belirtmek lazımdır ki, bu iki kitabın Türkçe tercümeleri üzerinde yaptığımız araştırmalarda bu konuya ve özellikle de Konya kelimesine hiç rastlayamadık. Ama bazı ilim adamlarının bu konunun “Fususü’l Hikem” de geçtiği hususunda ısrar ettikleri malumumuzdur. Ayrıca bu konuda değişik bir rivayetin de bulunduğu yaptığımız araştırma sonucunda öğrenmiş bulunuyoruz. Bu rivayet şöyledir; İbn-i Arabi bir gece rüyasında Peygamber efendimizi görmüş ve “Konya’nın belde-i Muhayyere” olduğu hakkında bilgiyi bu rüyadan elde etmiştir. Ancak şunu da belirtmek lazımdır ki, bu rüya ile ilgili bilgilerin İbn-i Arabi’nin “Fusûsü’l Hikem” ve “Futuhat-ı Mekkiye”adlı kitaplarında bulunmadığını müşahede ettik. Ancak araştırma imkanını bulamadığımız İbn-i Arabi’ye ait olmayan bazı kitaplarda bu rüya ile ilgili bilgilerin olduğu hakkında bilgi edinmiş bulunuyoruz. Ama gerçek olan şudur ki, bu konu ile de ciddi bir çalışmanın olmadığı ne yazık ki konuyla ilgilenen herkesin malumudur. Denilebilir ki, bilim dünyası bu konuda ikiye bölünmüş durumdadır. Bir kısmı “Konya’nın Belde-i Muhayyere olma” konusunun kaynaklara dayandığını iddia ederken, diğer bir kısmı ise bu konunun zayıf bir tez olduğu konusunda görüş bildirmektedirler. Ama gerçek olan şudur ki, “Ukab” konusunda olduğu gibi bu konuda da ortak payda çift başlı kartaldır. Hem “Kın Nesreyn” kelimesinin manası, hem Selçuklu Sultanlarının armasının çift başlı kartal olması ve bu iddianın bir hadis-i şerife dayandırılması; çift başlı kartal kültünün yalnızca şekil geleneğinde bile olsa 13. yüzyılın sonuna kadar neden yaşatıldığının ve günümüze hatırasının kuvvetle neden geldiğinin en önemli kanıtı olsa gerektir.

İnceleyeceğimiz üçüncü ana başlık ise “Kın Nesreyn” kelimesi ile Konya’nın eski adlarından biri olan “Kunniye” kelimesi arasındaki Kın=Kun ses benzerliğidir.
Bilindiği üzere Yunan-Roma çağlarından ve XIII.yüzyılın Batı kaynaklarına kadar geçen zaman dilimi içerisinde Konya şehrinin adı "İkonium" diye geçmektedir. Erken dönem İslam coğrafyacıları ise Konya’yı “Kunnıye” diye adlandırmışlardır. Bu değişikliğin sebebi acaba 13. yüzyılda ortaya çıkmış gibi gözüken “Konya’nın Belde-i Muhayyere olma” iddiasında mı yatmaktadır ? Çünkü geçmişten günümüze “Kın Nesreyn” kelimesi ile Konya şehri arasında, çift başlı kartaldan dolayı ortak bir bağ kurma çabalarının olduğu malumumuzdur. Buna dayanarak diyebiliriz ki; Türklerin Konya’ya gelişlerinden önceki “İkonium” kelimesi, Müslümanların bu coğrafyada gözükmesiyle ve hatta daha sonra Türklerin gelmesiyle birlikte “Kunniye’ye” dönüşmüş olması ihtimal dahilindedir. Bu dönüşümde “Kın Nesreyn” kelimesindeki “kartalın gözetlediği mekan” anlamındaki “Kın” kelimesi “Kun”’a dönüşmüş, bu kelimenin arkasına sahiplik eki olarak “Türk+iye” kelimesindeki gibi “iye” eklenmiş olma ihtimali bir hayli yüksektir. Bu değişikliğin sebebi de elbetteki Peygamberimize isnat edilen yukarıda da değindiğimiz Hadis-Şeriftir. Şurası bir gerçektir ki, yukarıda değindiğimiz “Kın=Kun” ses benzerliği en kötü delildir ve daha sağlam delillere ihtiyaç vardır. Sonuçta her ne kadar zayıf bir delil olsa da ve hatta yanılıyor olsak da bu konudaki ortak payda da çift başlı kartaldır. Görülüyor ki, Selçukluların çift başlı kartalının Konya’nın“Belde-i Muhayyere” olma iddiasına ne denli destek verdiğini geçmişten günümüze kuvvetli bir şekilde izleme imkanına sahibiz. Kaldı ki çift başlı kartal kültü ve “Belde-i Muhayyere” konusundaki hadisi şerif, geçmişten günümüze Müslümanların Konya hakkında düşüncelerini ne ölçüde etkilediğinin en güzel bir örneklerinden birisidir.

Bütün bu anlattıklarımızı derleyip toparlayıp bir sonuca varacak olursak kısaca şöyle diyebiliriz; “Kın Nesreyn” şehri kesinlikle Konya olmayıp, Halep şehrinin eski adıdır. Ve denilebilir ki, “Kın Nesreyn” kelimesi ile Konya arasında “Belde-i Muhayyere” hadisi şerifi doğrultusunda, ortak paydanın çift başlı kartal olduğu gibi bir bağlantının kurulmasının belki de en önemli sebebi; 13. yüzyılda Selçuklulara ve onların başkenti Konya’ya İslam dünyası nezdinde iyi niyetle meşruiyet kazandırma çabasıdır, diyebiliriz. Çünkü Selçukluların yükselişi ile birlikte Abbasiler güçlerini kaybetmişler ve İslam Dünyasının liderliğini Selçuklular ele geçirmişlerdir. Bu meşruiyet kazandırma çabasına en büyük destek “Kın Nesreyn” kelimesinin Türkçe karşılığı olan “Çift başlı kartalın gözetlediği alan” anlamı ile Selçuklu hükümdarlarının sembolü olan çift başlı kartal inancından gelmiştir. Ve bu iki mefhum ortak bir amaçta, yani Konya’ya İslam Dünyasında “Belde-i Muhayyere” Hadis-i Şerifi çerçevesinde meşruiyet kazandırmak için hiçte kötü niyetli olmayan bir çaba ile birlikte kullanılmıştır. Ayrıca yukarıda değindiğimiz “Ukab” konusu; “Konya’nın Belde-i Muhayyere” olarak kabul edilmesi; “Kın Nesreyn” kelimesi ile “Kunniye” kelimesi arasındaki zayıf ses benzerliğinin aynı zamanda bir arada ortaya çıkması üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olmasından öteye bir tevafuk olarak gözükmektedir. Adeta benzerlikler ve konular arasındaki uyum Konya’nın Belde-i Muayyere kabul edilmesi hususunda insanları geçmişten günümüze zorlamaktadır. Bu daire çerçevesinde sonuç olarak diyebiliriz ki, bu konu; Türklerin İslam öncesi inançlarıyla, yeni girdikleri dinden gelen etkilerin tek bir amaç çerçevesinde, yani Anadolu’nun tapusunun alınması hususunda girdikleri işbirliğinin en güzel örneklerinden birisini gözler önüne sermektedir. Bu işbirliği 13. yüzyılın ikinci yarısına kadar plastik sanat örneklerinde çok iyi bir şekilde gözlenebilmektedir. Bu konuya örnek olarak sivil yapılarda sıkça görülen kartal betimlemeleridir. Ama unutmamak lazımdır ki, İslam dini Türkler tarafından zamanla daha iyi anlaşılması ve hazmedilmesi sonucunda eski inanışlar yavaş yavaş terk edilmeye başlanmıştır. Bunun sonucu olarak da kartal kültü ve benzeri inançlar 13. yüzyılın ikinci yarısından sonra geniş kullanım imkanlarını kaybetmiş; muhakkak ki günlük konuşma, atasözleri ve deyimler içinde izlerine ancak rastlanır olmuştur. Günümüzde ise sadece folklor araştırmalarının konusu olma durumdadır.

ARKEOLOG M. Sabri DOĞAN
KOYUNOĞLU MÜZESİ

Zamanın kanatlarında uçan şehir: KONYA

Ahmet Altan ile Konya'yı gezen Yasemin Çongar, gözlemlerini Taraf'taki köşesinde anlattı. İşte o yazı...

Orta Anadolu’nun başörtülü kadınları “Ekonomimize dokunma” diyorlarsa...

Orta Anadolu’da o eski ağırkanlı, durgun halini çoktan üstünden atıp kanatlı bir yaratığa dönüşmüş zaman. Hayatın hızı, sokakların hareketi çarpıyor insanı.İstanbul’un, New York’un, Londra’nın curcunasını yaşamış ve çok seven biri 160 bin nüfuslu Aksaray’ın çarşısında sıkılmaz mı?Sıkılmıyorsunuz.80 bin nüfuslu Nevşehir uykulu bir kasaba gibi gelmez mi Batı’nın uyumayan şehirlerine alışık birine?Gelmiyor.Kayseri’yi, Konya’yı defalarca görmüşseniz, bir zaman sonra bu kentlere döndüğünüzde yolunuzu bulabilmeniz gerekmez mi?Öyle olmuyor.Eğer o “bir zaman” benim için olduğu gibi on yılı aşıp onbeş yıla dayanmışsa, yepyeni şehirler karşılıyor sizi; şaşırıyorsunuz.Kayseri eskiden tanıdığınız Kayseri, Konya bildiğiniz Konya değil artık.Zamanın kanatlarında uçmuş bu iki şehir.Gözle görülür bir zenginleşme, bayındırlaşma içinde, yerinde duramayan iki metropole dönüşmüşler.Ve bu kıpır kıpır hayatın her parçasında kadınlar var.Şehirlileştikçe sekülerleşen...Sekülerleştikçe dünyalılaşan...Çeşit çeşit, kıpır kıpır kadınlar. * * *Ahmet Altan’la birlikte pazartesi İstanbul’dan yola çıktık.Kayseri, Göreme, Uçhisar, Nevşehir ve Aksaray’da kâh sokaktaki insanlarla, esnafla kâh buraların önde gelen işadamlarıyla konuşa konuşa ilerleyen bir araba yolculuğu...İki gündür Konya’dayız.Bu sabah çaylarımızı, Bedesten’in çıkışında, Aziziye Camii’nin şerefeleri olağanüstü bir incelikle tasarlanmış kısa, kalın, 350 yıllık minarelerine bakarak sokakta içtik.Nasip Çayevi’nin hemen karşısındaki kalaycıda bakır bir bakracı döven ustanın tak tak’larıyla sırtımızı dayadığımız duvara iliştirilmiş hoparlörden gelen tasavvuf müziği birbirine karışıyordu.Sesleriyle, nefesleriyle ilk anda eskilere ait sanılabilecek bir köşe bulmuştuk kendimize.Öyle değildi.Önümüzden geçen kadınlara bakmak yetiyordu zamanın kadrini anlamaya.Çeşit çeşit, kıpır kıpır kadınlar.İki genç kız kolkola, bizi gözleriyle selamladıktan sonra gülüşerek geçti. Biri başını buralarda çok sık rastladığımız gibi parlak kırmızı bir ipek eşarpla örtmüş, diğerinin kumral saçları, açık ve sarı röfleli...Ellerinde “Boyner” torbalarıyla üç kadın izledi onları. Aynı aileden olduklarını düşündüm; aynı kara boncuk gözler, aynı kemerli burunlar.Yaşlıca olanın başında kahverengi mütevazı bir örtü vardı; önden bağlanmış.Yanındaki gençlerden biri abartılı göz makyajının rengine uygun mavi bir türban takmış.Diğer kız daha koyu bir maviden eşarp örtmüş, perçemlerini de önden bırakmış. Ben kadınlara bakarken Konyalı gazeteci Mustafa Kara da şehrinin değişimini anlatıyordu:“Eskiden kadınlar pek çıkmazdı sokağa. Şehir merkezine gelmezlerdi. Hayata bu kadar karışmazlardı.” Mustafa haklı.On-onbeş yıl önce bu bölgenin kentlerini gezdiğinizde, sokakta, çarşıda, iş yerlerinde bu kadar çok kadına rastlamazdınız.O zamanlar, nüfusunun yarısı kayıp bir bölge gibiydi Orta Anadolu. Kadınlar için hayat daha ziyade evlerin içindeydi.Son yıllarda, bölgenin büyüyen ekonomisiyle birlikte bu da hızla değişiyor.Kayseri’de, Nevşehir’de, Aksaray’da, Konya’da sokaklardan ultra-modern alışveriş merkezlerine, lokantalardan holding binalarına her gittiğimiz yerde gördük ki bölgenin hayatında artık kadınlar da var.İhracata dönük ekonomisi ve yarattığı dünya markalarıyla tam bir Anadolu kaplanı olan Kayseri’de üretim ve hizmet sektörlerinin hemen her alanında kadınlara rastlanıyor.Konya’nın Selçuk Üniversitesi’nde başörtüsü yasağına rağmen onbinlerce kız öğrenci okuyor; örtülüler derste başını açıyor ya da peruk takıyor.Nevşehir’de eczanelerin camlarında ABD’de bile elit diyebileceğim bir kesimin kullandığı bir Amerikan kozmetik markasının reklâmları dikkatimi çekiyor.Konya’nın koca bir gökdelen olan Kule Alışveriş Merkezi’nde, belli ki akıllara fikir düşürme amaçlı bir mizansenle vitrinde yerini almış dantelli, tüllü, fiyonklu iç çamaşırlarını türbanlı kadınlar satıyor.Arkadaşları, Konya’daki bir başka dev alışveriş merkezi olan Kipa’daki rinkte buz pateniyle kayıyor.Aksaray’da insanın yüzüne gülümseme konduran güneşli bir ikindide, çarşının cümbüşünde dövmelerini sergilemek istercesine kolsuz bluzlar giymiş genç kızlar geziniyor.‘Muhafazakârlaştı, içine kapandı, mahalle baskısından nefes alamıyor’ denen bu bölgeyi dolaşırken, kaç-göçün değil, tam tersine ortak bir hayatın giderek canlandığını seziyorum.* * *Dindar kesimdeki sekülerleşmenin bence en güzel özetini, Kayseri’nin Avrupa ve Ortadoğu pazarlarına girmiş markası İstikbal’i yaratan aileden Mustafa Boydak yaptı: “Beş vakit namazımı kılarım,” dedi, “bana günlük maliyeti 20 dakikayı geçmez. Yoğun iş ortamımı bozmaz.”Orta Anadolu’da sekülerleşme, erkeğiyle kadınıyla bölge halkı iş hayatına daha fazla karıştıkça artıyor.Çimenler üzerinde yediğimiz geç bir öğle yemeğinin ardından, başkanı olduğu Kayseri Sanayi Odası’ndaki randevusuna giderken Boydak’a eşlik ediyoruz.Yönetim kurulu salonunun kapıları açıldığında bizi karşılayan manzara görülmeye değer. Zaten Ahmet Altan’ın tepkisi gecikmiyor: “İşte olmak istediğim yer bu.”Büyük oval toplantı masasının çevresine dizilmiş tam 18 kadın.Sarışını var, esmeri var.Türbanlısı, başörtülüsü, röflelisi, afrolusu var.Ortak özellikleri Kayseri Kadın Girişimciler Kurulu üyesi olmaları; kimi işveren, kimi şirket kurucusu, kimi genel müdür.Makine, metal, otomotiv, inşaat, bankacılık, tekstil, turizm, mobilya gibi çok farklı sektörleri temsil ediyorlar.Mustafa Boydak’tan sonra benim de kısa bir konuşma yapmamı istediklerinde, Taraf’ta Ankara-İstanbul’un ötesini göremeyen bir gazetecilik yapmamaya niyetli olduğumuzu anlatıyorum onlara.Zaten hemen o noktada sözü alıyorlar.“Fransa’dan, Almanya’dan gazeteciler gelip Kayseri çok muhafazakârmış görelim, dediler. Ben şirket başkanıyım, konuşunca, ‘Bizi kandırmışlar,’ diye ayrıldılar yanımdan. İstanbul medyası ne zaman görecek bizim içe kapalı değil, dünyaya dönük olduğumuzu,” diyor başörtülü, beyaz tenli, hiç makyajsız bir kadın.Sonra diğer üyelerden, Orta Anadolu’da sadece erkeklerin değil kadınların da “Ekonomimize dokunmayın” feryadını paylaştığını dinliyorum.Bölgede Ak Parti’yi kapatma davasını eleştiren, başörtülülere üniversiteye gitme hakkı verilmesinin kavgaya dönüşmesine içerleyen herkesten aynı şeyi işitmek mümkün:“İşlerimiz bozulur, ekonomiye zarar gelir. Yazık değil mi?”Ya da Kayserili kadın girişimcilerden birinin ifadesiyle söylersem:“Biz türbanmış, başörtüsüymüş aştık bunları. Hep bir arada iş yapıyoruz. Laiklik-şeriat derdimiz değil, çalıştırdığımız işçinin SSK primini nasıl ödeyeceğimizin hesabındayız.”İşte bu kadar.Kayseri ihracata dönük ekonomisiyle, yarattığı markalarla tam bir Anadolu kaplanı.

TARAF

AB hibelerinden en çok Konya yararlandı


Dağıtılan hibelerden pay alma yarışında, 16,3 milyon avro ile Konya ili birinci sırayı alırken, Van 16,2 milyon avro ile ikinci sırada yer alıyor. Konya'nın birinci sıraya yerleşmesinde, 'Bölgesel Kalkınma Hibe Programı' kapsamındaki 13 ile yönelik yaklaşık 90 milyon avro tutarındaki hibenin 15,5 milyon avroluk kısmını alması etkili oldu.

Bölgesel kalkınma ve sivil topluma dönük hibe programları kapsamında şimdiye kadar başvuru sahipleri ile MFİB arasında toplam 232 Milyon avro tutarında 1948 hibe sözleşmesi imzalandı.
Dağıtılan hibelerden pay alma yarışında, 16,3 milyon avro ile Konya ili birinci sırayı alırken, Van 16,2 milyon avro ile ikinci sırada yer alıyor. Konya'nın birinci sıraya yerleşmesinde, 'Bölgesel Kalkınma Hibe Programı' kapsamındaki 13 ile yönelik yaklaşık 90 milyon avro tutarındaki hibenin 15,5 milyon avroluk kısmını alması etkili oldu. Van ise yalnız 'Doğu Anadolu Kalkınma Programı' kapsamında 15,8 milyon avro ile aslan payını aldı. Şırnak ili hibelerden yararlanma açısından 29 bin avro ile 76. sırada yer alırken 5 ilde (Aksaray, Bilecik, Çanakkale, Kilis ve Tekirdağ) hiç bir AB hibesi dağıtılmadığı görülüyor. MFİB yetkililerinin açıklamasına göre, illerin ve kuruluşların AB hibelerinden yararlanma düzeyini etkileyen en önemli unsur, o ili veya kuruluşu kapsayan bir hibe programının bulunup bulunmadığını belirten yetkililer, hibe programı olması halinde, her ilin bu hibelerden faydalanabileceğini kaydediyorlar. Genellikle AB desteğinden çok yararlandığı düşünülen Diyarbakır ise 1,3 milyon avro ile 40. sırada yer alıyor.

KAMU KESİMİ ÖNDE

Hibe programları kapsamında dağıtılan 232 milyon avronun yarıya yakını (106 milyon avro), il özel idareleri, belediyeler, köylere hizmet götürme birlikleri ile üniversiteler, meslek yüksek okulları ve meslek liselerinden oluşan kamu kesimine dağıtıldı. Kamu kesiminin hibelerden daha çok yararlanmasında, programların özeliğinin yanı sıra, projelerin hazırlanması da etkili oluyor. Bütün Türkiye'yi kapsayan hibe programlarında illerin ve kuruluşların proje sunma kapasitesi daha belirleyici oluyor. Bölgesel kalkınma programları belirli illeri kapsarken, sivil topluma yönelik programlara Türkiye'nin bütün illerinden başvuru yapılabiliyor.

AB'DEN ŞEFFAFLIK ATAĞI

Bu arada, MFİB, söz konusu yardımların dağılımını gösteren 'hibe veritabanını' kamuoyuna açtı. AB hibelerinden kimlerin ve hangi illerin yararlandırıldığı sıkça tartışılan ve spekülasyonlara yol açan bir konu idi. Kamuoyuna açılan hibe veritabanının kamuoyuna açılması, bu alandaki tartışmaların daha sağlıklı ve bilgiye dayalı bir ortamda yapılmasına katkıda bulunacak bir gelişme olarak görülüyor. MFİB yetkilileri, birim tarafından yönetilen hibe programlarının sonuçlarının zaten birimin internet sitesinde ilan edilmekte olduğunu, veritabanı uygulaması ile araştırmacılara analiz yapma, iller, kuruluşlar ve programlar itibarıyla sorgulama imkanı getirildiğini, şeffaflığın en üst düzeyde sağlandığını belirttiler.


2 MİLYAR AVROLUK MALİ DESTEK BEKLENİYOR


2007-2010 yılları arasında Türkiye'ye 2 milyar avroyu aşan bir fon büyüklüğünün sağlanması bekleniyor İdari açıdan Hazine Müsteşarlığına ama fonksiyonel bir özerkliğe sahip bir proje yönetim birimi olan MFİB, 2003 yılından bu yana AB tarafından sağlanan mali yardımların ihale, sözleşme ve ödeme süreçlerini yönetiyor. Başkanlığını Muhsin Altun'un yaptığı birimin sorumluluğundaki AB fonlarının toplam büyüklüğü 2007 yılı itibarıyla 1,2 milyar avroyu aşmış bulunuyor.