İçerik ve konu araştırmasını İhsan KAYSERİ tarafından yapılan “Konya’lı “ARİF ve ETİK” bir hoca, ARİF ETİK” konulu Kitap Selçuklu Belediyesi Kültür yayını olarak 2008 yılında yayınlanmıştır.
İhsan Kayseri 01/Ocak/1947 yılında doğmuştur. Konya Selçuklu Eğitim Enstitüsü okumuştur.Biyografik yazılar ve Türk tarihine , Konya kültürüne hizmet edenlerin yaşantı şekilleri, yaptıkları hizmetleri kapsamlı şekilde araştırmaktadır.
Arif Etik Hoca’nın verdiği hizmeti, yaşantı şeklini en iyi şekilde çeşitli kaynaklardan araştırmıştır.
Arif Etik 1911 yılında Erzurum da doğmuştur. Makbule Hanımla evlenmiş ve üç çocuk babasıdır. 12 Aralık 1992 yılında vefat etmiştir.Yüksek İslam Enstitü ve İlahiyat Fakültesinde Farsça öğretmenliği yapmıştır.Mevlana’nın “Mesnevi” isimli eserini ezbere bilen birkaç kişiden birisidir. Sevenleri ona “Hocaların hocası” lakabını takmıştır. Noktalarıyla İlahiler, Kolay Arapça Kitabı ,Farsça-Türkçe Lügat Kitabı, Mevlana’da Manevi Görüş Kitabı ,Şems ve Mevlana Kitabı adlı eserleri yer almaktadır.
Kayseri’nin hazırladığı Kitabın en ilgi çekici yönü ise “Dostlarının Kalemiyle” bölümüdür. Tam bir hatıra defteri gibi uyarlanıştır. Başta oğulları olmak üzere 58 kişi Etik’in yaptığı eserler ve sunduğu hizmetler karşısında övgü dolu sözlerle kalplerindeki yerini dile getirmişlerdir. Fotoğraflarla da ailesi ve özel yaşamı ortaya konulmuştur.
Konya’li “ARiF ve ETiK” Bir Hoca ARiF ETiK
Etiketler: arif etik, konya, konyali hocalar
Konya'dan Diger Sehirlere de Hava Ulasimi Saglanmali

KTO Yönetim Kurulu Başkanı, TOBB Başkan Yardımcısı Hüseyin Üzülmez,
“Konya’dan İstanbul dışındaki diğer şehirlere de hava ulaşımı sağlanmalı”
Konya Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı, TOBB Başkan Yardımcısı Hüseyin Üzülmez, hava yolu ulaşımında Konya’nın geldiği noktanın iyi, ancak yeterli olmadığını söyledi. Üzülmez, Konya’nın İstanbul’un dışında İzmir, Gaziantep, Diyarbakır, Trabzon gibi şehirlerle de hava ulaşımının sağlanması gerektiğini belirtti.
Konya Ticaret Odası Meclis Toplantısı’na Türk Hava Yolları (THY) Konya Satış Müdürü Ahmet Postallı katıldı. Meclis Üyelerine Türk Hava Yolları’nın faaliyetleri hakkında bilgi veren Postallı, yaz sezonunda Konya-Kopenhag ve Konya-İstanbul seferlerini üçe çıkardıklarını söyledi. Sabah seferlerinin Konyalı sanayici ve iş adamları açısından önemini bildiklerini ifade eden Postallı, “Sabah seferlerimiz Konya için büyük önem taşıyor. Örneğin 6.15 uçağımızla iş adamlarımız Avrupa’daki işini halledip Konya’ya dönebiliyor”dedi. Konya’yı dünyaya, dünyayı Konya’ya taşımakta kararlı olduklarını ifade eden Postallı, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün koordinasyonuyla 20 kişilik ekibi Konya tanıtımını yapmaları için yurt dışına ücretsiz götüreceklerini kaydetti.
Seferler artırılmalı
Konya’nın uçak seferleri konusunda geldiği noktanın iyi, ancak yetersiz olduğunu söyleyen KTO Yönetim Kurulu Başkanı, TOBB Başkan Yardımcısı Hüseyin Üzülmez, “Uçak konusunu Ticaret Odası Başkanı olduğum günden bu yana milli mesele yaptım. Biz başkan olduğumuzda Konya’da uçak seferleri yoktu. Her gittiğimiz yerde ‘Konyalılar uçağa binmez’ deniliyordu. Bugün Konya hava ulaşımında bir yerlere geldi. Ancak biz gelinen bu noktayı asla yeterli bulmuyoruz.”diye konuştu.
Konya’nın acilen mevcut seferlerin yanında bir öğle seferine ihtiyacının bulunduğunu anlatan Başkan Üzülmez, ayrıca 50’şer kişilik uçakların Konya’dan Antep, Diyarbakır, İzmir, Trabzon gibi illere sefer yapması gerektiğini kaydetti. Üzülmez, artacak her uçak seferinin Konya’nın ticari ve kültürel hayatına önemli katkısının bulunacağını ifade etti.
Meclis Toplantısında THY Konya Satış Müdürü Ahmet Postallı tarafından günün anısına Başkan Üzülmez’e üzerinde ‘Konya’ yazılı uçak maketi hediye edildi.
Etiketler: hava ulasimi, konya, konya havaalani, konya thy
Bozkır (Konya) Bölgesinin Maden Yatakları Açısından Önemi

Ülkemizin önemli bir bölümü PGM (Platin Grubu Metal) ve Au için kaynak olabilecek ofiyolitik kayaç türleriyle kaplıdır. Bu kayaçların üzerinde gelişen yoğun akarsu sistemleri ve bunların oluşturduğu paleo ve güncel sedimanlar içerisinde çoğunlukla kıymetli metal ve ağır metallerden oluşan “plaser tip” maden yatakları bulunmaktadır. Magmatik, sedimanter ve metamorfik kayaçlarda bulunan ve düşük tenörleri nedeniyle işletilemeyen ağır mineraller; plaser oluşumları içerisinde zenginleşerek işletilebilir konsantrasyonlara ulaşabilmektedir. Bunların bir kısmı ya hiç incelenmemiş veya kısmen incelenmişlerdir.
Bu kapsama giren Bozkır (Konya) yöresinde yüzeyleyen ofiyolitik kayaçlarda bugüne kadar ayrıntılı bir çalışma yürütülmemiştir. Bu çalışmada böyle bir boşluğun giderilmesine özen gösterilerek yörede, yüzeyleyen ultrabazik ve bazik kayaçlar ve listvenitler ile bunlardan veya öteki kayaçlardan türeyen sedimanlarda ağır ve kıymetli minerallerin dağılımı ve ekonomik potansiyeli belirlenmeye çalışılmıştır. Elde edilen sonuçlar, benzer özellikteki kayaçların yüzeylediği Orta Toros ofiyolitik kuşaklarında da Au ve PGM minerallerinin ve diğer ağır metallerin muhtemel varlığı ve potansiyelinin belirlenmesi yönünde bundan sonra yapılacak olan çalışmalara zemin hazırlayacak yeni bir model oluşturacaktır.
Bozkır ilçesi Konya iline yaklaşık 120 km uzaklıkta olup, kuzeyden Çumra ve Akören, güneyden Hadim ve Antalya, doğudan Güneysınır, batıdan Antalya ve Ahırlı il ve ilçeleriyle çevrilmiştir.
Çalışma alanı, Toros kuşağı içerisinde bulunan Bozkır (Konya) ilçesinin doğu, güney ve güneydoğusunda yaklaşık 330 km2’lik bir alanı kapsamaktadır
Bu çalışmada, Bozkır (Konya) yöresinde bulunan maden yatakları ve özellikle de Bozkır ofiyolitik melanjına ait kayaçlar, listvenitler ve bunlardan türeyen güncel plaserlerde ağır mineral (Cr, Ti, My, Co, Ni vb) ve kıymetli mineral (Au, PGM vb) zenginleşmelerinin araştırılmalarının yapılması amaçlanmıştır.
Bölgede, farklı yapısal, stratigrafik ve metamorfik özellikler gösteren Geyikdağı, Bolkardağı ve Bozkır birliği adı alltında üç farklı tektonik birliğe ait birimler bulunur [1][1][1].
İnceleme alanında, Bozkır birliğinin alt kısmını oluşturan ve serpantinit, piroksenit, gabro, radyolarit, çört, kireçtaşı v.b. kayaç toplulukları “Bozkır ofiyolitik melanjı”; çeşitli yaş, litoloji, fasiyes özellikleri gösteren ve en üste bulunan kireçtaşı toplulukları da “Boyalıtepe grubu” olarak tanımlanmıştır.
Bozkır ofiyolitik melanjı başlıca serpantinit, gabroyik kayaçlar, diyabaz daykları ve bunları kesen spilitik bazaltlardan oluşmaktadır. Ayrıca istifin en üst kesiminde derin deniz sedimanları (çört, radyolarit, kumtaşı, şeyl ve kireçtaşı) yer almaktadır. Dolayısıyla sahada tipik bir ofiyolitik istif tam olarak gözlenmemekle birlikte alttan üste doğru serpantinit, gabro, diyabaz/dolerit daykları, spilitleşmiş bazalt ve derin deniz sedimanlarından oluşan ofiyolitik istif bulunmaktadır
Bozkır ofiyolitik melanjına ait gabrolar, siyahımsı yeşil, koyu yeşil renkli oldukça sert-kırılgan yapıda ve masif görünümlüdür. Genelde ayrışma gözlenmemekte, ayrışmanın gözlendiği kısımlar ise kırmızımsı kahve renklidir. Diyabazlar, grimsi-siyahımsı yeşil renkli, masif görünümlü kırılgan bir özelliktedir. Açık yeşil renkli bol çatlaklı serpantinitler çok yaygın değildir. Gabroların içerisinde manyetit oluşumları vardır. Kayaç ve plaserleden derlenen numunelerde yapılan parlatma kesitlerinde manyetit, kromit, kalkopirit ve piritle birlikte damar, damarcıklar şeklinde farklı cevherlere rastlanılmıştır.
Çalışma alanında Bozkır ve Bolkardağı birlikleri içinde ilksel dokusu bütünüyle kaybolmuş cevherli ikinci grup silisifiye oluşumlar (listvenit), birincilere göre daha dar alanlarda özellikle de serpantinit ve spilitler içinde bulundukları kayacın çatlak, yarık ve hatta küçük kırıkları dolgulamış olarak izlenmektedir. Silisifiye oluşumların mostra ve el örneği ölçeğinde gerçekleştirilen incelemelerde bunların muhtemelen bir hidrotermal çözeltilerle ilişkili olabilecekleri düşünülmektedir. Söz konusu hidrotermal etkilerin Bozkır ofiyolitik melanjı içerisinde gözlenen barit, galenit, Au, Mo, Hg, Ag, Sb gibi çeşitli cevherleşmeleri de beraberinde getirdiği düşünülmektedir. Galenit ve baritin yaygın olarak hidrotermal evrede ortaya çıkan mineraller oldukları gerçeğinden hareketle yöredeki epijenetik cevherleşmenin de geç volkanik faaliyetlere bağlı olarak gerçekleşen hidrotermal çözeltilere bağlı olarak yerleştikleri kabul edilmektedir.
Barit Oluşumları
Orta Toroslar’ın Bozkır, Hadim ve Karaman bölgesinde düşük rezervli bir çok barit zuhuru bulunmaktadır[1]. Bozkır ofiyolitik melanjının üst seviyelerinde gri, boz renkli, ince–orta tabakalı kireçtaşı seviyeleri belirlenmiştir. Altere gabro olduğu düşünülen seviyelerle, yer yer silisleşmiş kafaların izlendiği kireçtaşlarının arasında barit oluşumları gözlenmektedir. Baritler küçük mercekler ve parçalanmış bloklar halinde bulunmaktadır. Bu merceklerin boyutları 0.5-4 m arasında değişmektedir. Genel olarak iri kristalli bir yapıya sahip olan barit kristalleri makro düzeyde ayırt edilebilmektedir. Çatlaklarında limonit ağırlıklı mineraller gözlenmektedir. Ofiyolit sınırlarındaki barit damarlarında da yer yer yan kayaçla ilgili kalıntılara rastlanılmaktadır. Bazı numunelerde yan kayaç parçaları çözündüğünden küçük boşluklar oluşmuştur. Genellikle ekonomik değerleri yoktur. Barit merceklerinin gabro ile sınırları nispeten düzgün iken kireçtaşları ile olan sınırları düzensizdir. Bu durum ornatmaya işaret etmektedir (Şekil 3) Ayrıca baritlerle birlikte saçınımlı (dissemine/damarcıklı) galenit oluşumlarına da rastlanmıştır
Mangan Oluşumları
İnceleme alanı mangan oluşumları bakımından önem teşkil etmektedir. Mangan oluşumları, tabanda çörtlü kireçtaşları (Saytepe formasyonu) içerisinde masif ve yoğun bir şekilde, üste doğru gidildikçe saçılımlı ve kırmızı renkli radyolaritlerle karışmış halde bulunmaktadır (Şekil 5). Manganlar genellikle siyah renkli olup, masif bir yapıya sahiptirler. Gelişen kırık ve çatlaklarında ise ikincil demir ve mangan mineral sıvamaları gözlenmektedir. Radyolarit kireçtaşı kontakları izlendiğinde manganların içinde radyolarit parçaları gözlenmektedir. Ayrıca manganlı bölümlerinin kireçtaşları ile kontakları da oldukça düzensizdir ve hatta masif manganlar radyolaritlere doğru onların ince çatlaklarına birkaç cm boyunca yerleşmişlerdir. Her ne kadar masif görünümlü olsalar da yer yer böbreğimsi yapılar da ayırt edilmektedir (Şekil 6). Işıklar Köyü civarındaki oluşumlarda yer yer kafalar ve bloklar halinde, bazen de toprağımsı oluşuklar halinde çörtlü kireçtaşlarıyla Kırmızı renkli radyolaritler içerinde gözlenmektedir.
İnceleme alanında kalın radyolarit seviyelerinin mangan yataklarını örtmüş olması nedeniyle mangan oluşumlarının mostra veren yerlere kıyasla daha yaygın olabileceği düşünüldüğünden özellikle bölgede kırmızı renkli radyolaritlerin bol bulunduğu sahaların bu konu doğrultusunda daha detaylı çalışılmaların yapılması gerekmektedir.
Sonuçlar
Bu çalışma kapsamında yapılan kimyasal analiz, SEM ve cevher mikroskopisinden elde edilen tüm veriler ve arazi gözlemlemeleri sonucunda bölgenin maden yatakları açısından büyük potansiyel içerdiği belirlenmiştir. Ayrıca bu bölgelerde kıymetli ve ağır metal bakımından, yarmalar açılarak ve sondaj destekli daha detaylı jeokimyasal çalışmalar yapılmak sureti ile ülke ekonomisine katkı sağlayacak önemli bulguların elde edilebileceği düşünülmektedir.
Not: Bu çalışma S.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsünde tamamlanan “Bozkır (Konya) Civarındaki Ofiyolitik Kayaçlarda Ve Bunlardan Türeyen Plaserlerde Platin Grubu Elementlerle, Altın ve Diğer Plaser Metallerin İncelenmesi” isimli doktora tezinin bir kısmını oluşturmaktadır.
Aynı zamanda bu çalışma Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından desteklenmiştir.
Alican ÖZTÜRK
Selçuk Üniversitesi, Mühendislik – Mimarlık Fakültesi, Jeoloji Mühendisliği Bölümü
Etiketler: konya, maden yataklari
Konya'da Iftar Sofralari

Bütün Anadolu’da olduğu gibi Konya'da ramazan sofralarının ayrı bir önemi vardır .Ramazan sofraları iftar ve sahur yemeklerinden oluşur.İftar yemekleri , iftariyelikler ve yemekler olarak iki türde hazırlanır. İftariyelik denilen ilk kısım, insanların oruçtan çıkıp hemen yemek yiyerek rahatsız olmamaları amacına dayanır. Bir anlamda yemeğe hazırlık olarak görülen, mideyi uyaran iftariyelikler, reçel, peynir ve zeytin çeşitleri, sıcak pide, pastırma ve sucuktan oluşur. İftariyelikler tadımlık olarak yenildikten sonra akşam namazı kılınır ve ana yemek yenir .
Konya’da ana yemeğe istenilen çorba olmakla birlikte , genellikle yoğurt çorbasıyla başlanır, sofrada ayrıca su böreği, baklava, bol meyve, hoşaf, sarmalar ve pilav bulunur. Misafir ağırlanıyorsa bütümet mutlaka olur. Kaburga veya kolun haşlanıp ardından kızartılmasıyla hazırlanan bütümet, yazları patlıcan kışları ise patatesle servis edilir.Her zaman olduğu gibi sofradan doymadan kalkmak sağlık açısından yararlıdır.Fazla yüklenmek rahatsızlık vereceği için aşırı yememeli sağlıklı bir ramazan geçirmeye dikkat etmelidir.
Sahur yemeklerine gelince ,genellikle börekle hoşaf veya erişte pilavı ile hoşaf yenilmekteydi. Günümüzde çayla birlikte kahvaltı da yapılmaktadır.
Ramazan’da dört besin grubunu da içeren kızartmalı yemeğin bulunmadığı sağlıklı bir Konya menüsü vermek istiyorum:
İftariyelikler
Tutmaç Çorbası
Kıymalı Patlıcan Söğürmesi
Etli Kayısı Yahnisi
İç Pilav
Armut Kifayesi
Ramazan sadece yemek içmekten ibaret değil elbette…Ramazan’ın manevi havasını çok güzel aksettiren ,Feyzi Halıcı’nın bir şiiriyle ,sözümüzü noktalayalım.Hepinize sağlıklı Ramazanlar, sevgili okuyucularım…
Mübarek Ramazan
Arınmış gönüller durdu secdeye,
İndi kuşlar gökyüzünden müjdeye ,
Bu sabah hüzzamdan okundu ezan,
Aksetti ilahi sesler derinde.
Bir bitmez bereket beraberinde
Yurda burcu burcu geldi ramazan.
Gözler kilit vurur uykusuzluğa,
Çeşmeler yetişmez bu susuzluğa,
Bu o gündür derman bulunur derde,
Bugün artık bütün şüpheler yalan,
Bu o gündür şavkır can evimde can,
Bugün mahya benim minarelerde.
Tertemiz dolaşsam hangi mabedi,
Melekler kıskanır bu ibadeti,
Düşler kubbelerde kucak kucaktır,
Bana madde kadar mana da lazım.
Gürül gürül Kuran oku hafızım,
Bu aşk içerimde salkım saçaktır.
İnancın eriştim saltanatına ,
Dilekçem var bugün Tanrı katına ,
Huzurdan bahseder görürsem kimi,
Yalın duygularım çoğalır daha ,
Bugün kalbim daha yakın Allah’a
Bugün tekmil aşk donatır içimi.
Sular gümüş gümüş akar sebilden,
Ay-aydın ayetler süzülür dilden,
Hak’kın avuçlara sığmaz nasibi,
Cümle saadetler gelir yakına.
Peygamberler peygamberi aşkına
Doğruluk ver,kullarına Yarabbi.
Nevin HALICI
Etiketler: iftar sofrasi, konya, konyada ramazan, oruc, ramazan ayı
Konya Teknokent’te 'Ar-Ge Proje Pazari'

KONYA Teknokent tarafından ilki 2006 yılında düzenlenen 'Ar-Ge Proje Pazarı' bu yıl da 14 Haziran 2008 Cumartesi günü yapıldı. Proje Pazarı'nda sanayicilerle bilim adamları bir araya gelip, Selçuk Üniversitesi Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde ortak projeler konusunda görüş alış verişinde bulundular.
Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu(TÜBİTAK) ile Teknoloji ve Yenilik Destek Programları Başkanlığı(TEYDEB) tarafından desteklenen 'ARGEPP 2008 AR-Ge Proje Pazarı' Selçuk Üniversitesi, Konya Teknokent, Konya Sanayi ve Ticaret Odası, Konya Ticaret Borsası, KOSGEB, Konya Organize Sanayi Bölge Müdürlüğü, Makine Mühendisleri Odası'nın ortak girişimleriyle yapıldı.
Bir amacı da Üniversitelerde üretilen bilginin teknolojiye dönüştürülerek ticarileştirilmesi olan ARGEPP 2008 Ar-Ge Proje Pazarı-Poster Sunuş Programında akademisyenler ve araştırmacıların hazırladığı 77 adet Ar-Ge proje önerisi pazara sunuldu.
ARGEPP 2008 Ar-Ge Proje Pazarında akademisyen ve araştırmacılar özgün proje fikirlerini özgün ürünler ve teknolojilere sahip olabilmek için Ar-Ge ortaklığı arayışındaki üretim ve hizmet sektörü temsilcilerine sunma fırsatı buldu. Proje Pazarında Ar-Ge projesi hazırlamak isteyen sanayici ve işadamları ile öğretim üyeleri ile bir araya gelerek müşterek Ar-Ge projeleri üretmek için görüşmeler yapma fırsatı buldu.
Konya Teknokent Yönetim Kurulu Başkanı Prof.Dr. Fatih Botsalı, bu pazarla Ar-Ge projesi yapmak isteyen sanayi ve hizmet sektörü kuruluşlarının temsilcileri ile üniversite öğretim üyelerinin bir araya geldiğini söyledi.
Proje Pazarı'nın sanayicilerin TÜBİTAK-TEYDEB, Teknoloji Geliştirme Vakfı, KOSGEB, Sanayi Tezlerini Destekleme Pazarı, Ar-Ge destek programlarına proje önerisi sunmaları amacıyla düzenlendiğini belirten Botsalı, pazarın sanayiciler için büyük bir fırsat olduğunu söyledi.
Botsalı, “Akademisyen ve araştırmacılar, proje fikirlerini özgün ürünler ve teknolojilere sahip olabilmek için Ar-Ge ortaklığı arayışındaki sanayicilere sunduklarını, Kamu kuruluşlarının ve belediyelerin üniversite öğretim üyeleri ile işbirliği halinde Ar-Ge projeleri oluşturmalarını ve TÜBİTAK'a sunmalarını hedefliyoruz” dedi.
Proje Pazarı'nın 14 Haziran'da Selçuk Üniversitesi'nde proje fikirlerinin poster sunuşu ve ikili görüşmeler şeklinde yapıldığını anlatan Botsalı, "ARGEPP 2008 Ar-Ge Proje Pazarı kapsamında Ar-Ge ile ilgili ürünler sunan, Ar-Ge ile ilgili faaliyetleri olan kuruluşların ürün ve hizmetlerini tanıtmalarına fırsat verilen seminerlerden oluşan 'Serbest Kürsü Sunuşu' isimli bir etkinlik de düzenledik” dedi.
Programın düzenlenmesine katkıda bulunan Konya Ticaret Odası’da Ar-Ge çalışmaları ile ilgili bir sunum yaptı.
KTO Yönetim Kurulu Üyesi Aslan Korkmaz tarafından yapılan sunumda KTO ve çeşitli kurum ve kuruluşlar tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen Avrupa Birliği projeleri, Dış ticaret eğitim projesi, Verimliliği artırma projeleri, Konya’ya kazandırılacak Vakıf üniversitesi, Kadın Girişimciler Kurulu Projeleri gibi çalışmalar anlatıldı.
Konya'da Universiteli Olmak

Türkiye'de başlı başına bir maceradır üniversiteli olmak. Önce Öss'yi kazanmak için yıllarca hazırlanırız. Gece gündüz ders çalışır, soru çözeriz. Tek hayalimiz istediğimiz bölüme yetecek puanı alabilmektir Öss'den. Gerisini düşünmeyiz, tek hedefimiz hayalimizdeki o puandır.
Sonra günler geçer, sınava girer, sonuçlarını öğreniriz. Belki istediğimiz puanı almışızdır, belkide daha altında. Ama bizden daha düşük alanları düşünüp şükrederiz halimize ve başlarız tercih yapmaya.. Tabii çok düşük puan alıp, tercih yapamayanları saymıyorum bile...
Ve işte mutlu son, üniversiteli olduk artık. İşte bundan sonra, bu zamana kadar hiç düşünmediğimiz konuları düşünmeye başlarız. Örneğin gideceğiniz il nasıl bir yer? Yada burada Kredi Kurtlar Kurumu'nun öğrenci yurdunda mı kalacaksınız? Özel yurtta mı, yoksa kendinize özel bir ev mi tutacaksınız?
Yeni üniversiteli olan bir gencin ev kiralaması neredeyse imkansız. Çünkü genellikle birkaç öğrenci birlikte kiralarlar evi. Ancak yeni kayıt yaptıran öğrencilerin henüz bu üniversitede arkadaşı yoktur neredeyse. Hem en azından ilk yıl herhangi bir yurtta kalıp, bu yeni ili tanımak gereklidir. Bu arada çevreyi, insanları ve arkadaşları tanırız hem...
Şu anda üniversitelerde kayıtlar başladı ve bende Konya'da üniversite kazanan tüm öğrencileri tebrik ediyorum öncelikle. Artık sizde Selçuk Üniversitesi'nin binlerce seçkin öğrencisinden birisiniz.
O merak ettiğiniz, belkide hiç görmediğiniz Konya'ya gelince. Konya'yı tercih ettiğiniz için gerçekten de pişman olmayacaksınız. Çünkü Konya, ülkemizin en güzel şehirlerinden bir tanesi. Bu şehre gelen öğrenciler öyle bir bağlanırlar ki buraya, okulu bitirdiklerinde bile gitmek istemezler çoğu zaman. Eğer gitmişlerse de içlerinde hep bir Konya özlemi olur muhakkak.
Bu güzel şehirde ilk yılınızda yurtta kalmanızı tavsiye ederim, bende o yollardan geçmiş biri olarak. İlk tercihim tabiki Kredi ve Yurtlar Kurumu. Ama eğer bu şansınız yoksa öğrenci yurtları konusunda bir çok seçeneğiniz var Konya'da. Bu alanda 15 kadar şubesi ile şehrin en profesyonel çalışan yurdu ise, Özel İdeal Öğrenci Yurtları. Sanırım Konya'da 5 kadar erkek öğrenci yurdu, on civarında da kız öğrenci yurdu bulunuyor. Kaliteli bir hizmet için tavsiye edebilirim.
Evet, Konya'da üniversiteli olmak bir ayrıcalıktır ve bu ayrıcalığı sizde doyasıya yaşayacaksınız artık. Hoş geldiniz bu güzel şehre.
Konya Selcuk Universitesi Arastirma ve Uygulama Merkezleri

Mevlana Araştırma ve Uygulama Merkezi
Aile Araştırma ve Uygulama Merkezi
Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araş. ve Uygulama Merkezi
Bilgisayar Bilimleri Araştırma ve Uygulama Merkezi
Çevre Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi
Deneysel Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezi
ESWL ve Taş Hastalıkları Araştırma ve Uygulama Merkezi
Kazaları Araştırma, Önleme ve Uygulama Merkezi
Mantarcılık Araştırma ve Uygulama Merkezi
Selçuklu Araştırma ve Uygulama Merkezi
Türk Halk Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi
Türk El Sanatları Araştırma ve Uygulama Merkezi
Konya ve Yöresi Tarih Araştırmaları Merkezi
Uygulamalı Matematik Araştırma ve Uygulama Merkezi
Yabancı Diller Araştırma ve Uygulama Merkezi
İmalat Sis. Otomasyonu ve Bil.Des.Tas.Üretim Araş. ve Uyg. Merkezi
Etiketler: Arastirma ve Uygulama Merkezleri, konya, Selcuk Universitesi
Konya Icin Bes Yildizli Oteller Onemli
“Konya İçin Beş Yıldızlı Oteller Önemli” Konya Ticaret Odası’nın Nisan ayı Aylık Olağan Meclis Toplantısı Rixos Otel’de gerçekleştirildi. KTO Meclis Başkanı Dr. Seyit Karaca Başkanlığı’nda toplanan Konya Ticaret Odası Meclisi gündem maddelerini görüştükten sonra Rixos Otel tarafından verilen akşam yemeğine katıldı.
Programın başında Rixos Hotel Konya Genel Müdürü Ali Zengin otelleri hakkında bilgi aktardı. Rixos Otel Konya’yı, 2006 yılının Haziran ayında devraldıklarını belirten Zengin, 2 yıl içinde yaklaşık 2 milyon dolarlık yatırım yaptıklarını belirtti. Rixos Hotel Konya’nın Rixos oteller zinciri içinde müşteri memnuniyeti açısından yüzde 98 birinci sırada yer aldığını belirten Zengin, Konya’nın tanıtımına katkı sağlamak için de değişik ülkelerdeki fuarlara katıldıklarını aktardı. Zengin, odalarda fitness salonunda ve otelin diğer yerlerinde düzenlemeler yaptıklarını da belirtti.
SOSYAL SORUMLULUĞUMUZUN FARKINDAYIZ
Rixos olarak sosyal sorumluluklarının da bilincinde olduklarını kaydeden Ali Zengin, 2 yıldır 680 personelle Kızılay’a kan bağışında bulunduklarını ve bunu geleneksel hale getirdiklerini dile getirdi. LÖSEV’li çocukları otellerinde ağırladıklarını ifade eden Zengin ayrıca Yaşılar Haftası’nda da yaşlılara yönelik program düzenlediklerini belirtti. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda yine çocuklar için program düzenlediklerini aktaran Zengin, TEMA vakfı ile birlikte çalışanlar ve müşteriler adına otelin bahçesine 400 sedir ağacı diktiklerini ifade etti. Hz. Mevlana’nın Konya için önemli olduğuna da değinen Ali Zengin, “Hz. Mevlana’yı, Sema’yı ve Mevleviliği anlatan küçük bir kitap bastırdık. İçinde Konya şekeri ve Mevlana ve Mevleviliği anlatan bir CD bulunduğu hediye çantasını otelimize gelen müşterilerimize hediye ediyoruz. Bu hediye paketinden tam 100 bin tane hazırlattırdık” ifadesini kullandı.
KONYA İÇİN BEŞ YILDIZLI OTELLER ÖNEMLİ
Programda konuşan KTO Yönetim Kurulu Başkanı TOBB Başkan Yardımcısı Hüseyin Üzülmez ise, şehrin gelişip büyümesinde ve tanıtımında beş yıldızlı otellerin önemli olduğuna dikkat çekerek Rixos Konya otelinde özellikle şehrin tanıtımına büyük katkı sağladığını ifade etti. Konya’da iki tane 5 yıldızlı otelin olduğunu, üçüncüsünün de geleceğinin duyumunu aldıklarını kaydeden Üzülmez, her yeni açılan beş yıldızlı otelin şehrin büyümesine katkı sağlayacağını belirtti. Otellerin kar amaçlı kuruluşlar olduğunu, ancak sosyal sorumluluklarını yerine getirerek halkla bütünleşip büyüyebileceklerini ifade eden Üzülmez, “Rixos Konya’nın bugüne kadar birçok sosyal sorumluluk projesini gerçekleştirmiş. Bundan sonra da bu programlarına devam edeceğine inanıyorum” dedi.
Programda, Konya Ticaret Odası Meclis başkanı ve Vekilleri ile Yönetim Kurulu Başkan ve üyelerine Rixos Otel’e verdikleri destek nedeniyle teşekkür plaketi verildi. Üzülmez’in plaketini Ali Zengin verirken, oda üyelerini plaketini ise Üzülmez takdim etti.
Etiketler: 5 yıldızlı otel, konya, konya otelleri, rixos konya
Zafer Çeşmesi
Konya’mızın en güzide alanlarından birisi de Mevlana ve hükümet alanlarından sonra Zafer Meydanıdır. Bilhassa Cumhuriyet’ten sonra Konya’nın seçkin ailelerinin oturduğu bir semt olarak ün yapmıştır. Daha sonraları ise neredeyse Konya’nın merkezi olmuş ve mihenk taşı görevini görmüş, zamanla da lüks mağazaların işgal ettiği bir çarşı alanına dönüşmüştür. Ayrıca Zafer Meydanı’nın Alaaddin Tepesi’ne, Gazi Lisesi’ne, Nalçacı Semti’ne, Tren Garı’na, Hükümet Meydanı’na ve Mevlana’ya ve eskiden beri Belediye binalarına çok yakın oluşu, adeta Konyalılar için bir buluşma, dinlenme ve gezinti yeri olarak görev görmesine sebep olmuştur.
Şehrin daha eski yerlerine nazaran daha çok Cumhuriyet’le özdeşleşen Zafer Meydanı adını da burada bulunan Zafer Çeşmesi’nden almıştır. Bugünkü yazımızda Zafer Çeşmesi’nin kısa tarihine değineceğiz. Buna göre; Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Cumhuriyet’in ilk belediye meclisi, 1923-1927 yılları arasında, savaşta şehit olanların ruhlarına ithaf etmek üzere Belediyece şehrin münasip bir yerine bir çeşme yaptırılmasını düşünmüş ve bu işle zamanın belediye mimarı merhum Falih Bey görevlendirilmiştir. Böylece Zafer Çeşmesi eski Kız Orta Okulu binasının 15 metre doğusuna yaptırmıştır. O tarihte şehre ilk defa getirtilen Mukbil Suyu da bu çeşmede akıtılmıştı. Yaklaşık 50 seneden beri suyu kesilmeden akan çeşme 1972 yılında, rahmetli Nalçacı’nın ölümü ile Yılmaz Kulluk’un seçilmesi arasında geçen iki ay içerisinde, bir gecede kim vurduya gitmiştir. Buranın park haline getirilmesi amacı ile kaldırılmış, kitabesi de fuarın kuytu bir köşesine atılmıştır.
1972 yılında, Selçuk Es çeşmenin böyle bir muameleye tabi tutulmasından son derce üzülmüş ve öfkelenmiştir. Bazı gazetelerde çeşme ile ilgili Belediye yetkililerini uyaran yazılar yazmıştır. Tarihini tespit edemeyeceğimiz bir zaman aralığı sonunda uğraşısı sonuç vermiş ve çeşme tekrar hayata geçirilmiştir. Bu konu ile ilgili daha geniş bilgi; çeşmeyi yaptıran ve Cumhuriyet’in ilk belediye başkanı olan Kazım Gürel’in oğlu araştırmacı-yazar rahmetli Selçuk Es’in Koyunoğlu Müzesi’nde saklanan arşivlerinde bulunmaktadır.
İşte Zafer Çeşmesi’nin kısacık tarihi böyledir. Günümüze geldiğimizde Zafer meydanı 10 yıl içinde 2 düzenlemeye tabi tutulmuş, her iki düzenlemede de Zafer Çeşmesi yerini korumuştur. İlk düzenlemede Nutuk Parkı olarak düzenlenen meydan gayet güzel bir anlayışla yapıldığı için Konyalıların sevgisini kazanmıştır. Son olarak Büyükşehir başkanı Tahir Akyürek tarafından yeni bir düzenlemeye tabi tutulmuş, eskisinden de daha güzel ve muhteşem olmuştur. Ve Zafer Çeşmesi bu yeni düzenlemenin tam merkezine oturtulmuş, adeta önemle vurgulanmıştır. Bu yeni düzenlemede çok güzel bir Selçuklu Anıtı dikilmiş, ayrıca sığ bir havuz etrafında bugüne kadar kurulan Türk Devletleri ile ilgili bayrak ve kabartmalarla süslü sütunlara yer verilmiştir. Dikilen Selçuklu Anıtı gayet güzel olmuş ve görenlerin takdirini kazanmıştır. Çünkü Konya’nın bir zamanlar Selçuklu Devleti’nin başkenti olduğunu vurgulayan ilk modern abide olmuştur.
Sonuçta belediyemizin güzel bir düzenlemesiyle, Zafer Çeşmesi, gerçek değerine yakışır bir biçimde, Zafer Meydanı’nda çok güzel bir şekilde teşhir edilmektedir. Yalnız bir soru kafamı kurcalamaktadır. O da; Acaba bu çeşmeyi görenler Kurtuluş Savaşı’nda ölen şehitlerimizin ruhlarına ithaf olmak üzere yapıldığını biliyorlar mı, sorusudur. Zan ediyorum ki, eskiler dışında bu konuyu bilen yoktur. Onun için, kitabesin de “Zafer Çeşmesi, İstiklal Harbi Şehitlerinin ervahına ithafen belediyece inşa edilmiştir, 1340” ibaresi bulunan bu çeşmenin yanına tanıtıcı ufak bir levha koymakla şehitlerimize karşı görevimizi tamamen yerine getirmiş olacağız, düşüncesindeyim.
Etiketler: konya, kurtuluş savaşı, zafer çeşmesi, zafer meydanı
Konya’nın Efsanevi Çift Başlı Kartalı Hakkında Bir Deneme
Konu bir hayli karmaşık olduğu gibi hem anlatması, hem de anlaşılması bakımından bir hayli büyük zorluklar içermektedir. Konuya yaklaşımımız üç ana başlık çerçevesinde olacaktır. Bu üç başlıktan biri “Ukab” yani kartal adını taşıyan peygamberimizin sancağıdır. Diğeri ise “Konya’nın Belde-i Muhayyere” olma ihtimali konusudur. Üçüncüsü ise “Kın Nesreyn” kelimesi ile Konya’nın eski adlarından biri olan “Kunniye” kelimesi arasındaki “Kın=Kun” ses benzerliğidir.
Sırasıyla inceleyecek olursak; “Ukab” kelimesi El Mucid adlı Arapça ve Kamus-ı Türki adlı Osmanlıca sözlüklerde kartala verilen Arapça ad olarak geçmektedir. Bu bilgilere ek olarak Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri sözlüğünde Peygamber Efendimizin siyah renkli sancağının adı da “Ukab”dır. İnternet’te yaptığımız araştırmada Mercek Dergisi Ağustos 2004’de yayınlanan 2. sayının 18. sayfasında bu konu ile ilgili şunlar yazmaktadır;“…1400 yıldır İslam'ın sembolü olan bu sancak kutlu Peygamberimiz, Hz. Muhammed (s.a.v)'in Ukab isimli emaneti olan Sancak-ı Şerifi'dir. Hz. Peygamber her katıldığı savaşa Ukab ile girmiştir...Resullullah (s.a.v) kullanılacak sancakların hep beyaz olmasını emretmişti, ancak Ukab siyah renkli idi…İslam öncesi, Kureyş kabilelerinde kullanılan bu sancak tüm Arapları birleştirici bir öneme sahipti. O dönemdeki tüm kabileler de, İslamiyet'in yayılması safhasında bu sancak altında birleşiyorlardı. Peygamber Efendimiz (sav)'in bu sancak dışında, ordusuna ait birçok sancak daha vardı ama Başkomutanlığa özel olan sancak Ukab'tı…”.
Kartal yani “Ukab” adlı sancağın Müslümanlarca önemini yukarıdaki alıntıyla vurguladıktan sonra Selçuklu Sultanları ile Konya’nın sembolünün de kartal olduğunu hatırlayalım. Burada Türklerin İslam öncesinden getirdikleri Kartal kültü ile peygamber efendimizin de sancağının adının kartal olması Konya’nın çift başlı kartal olan sembolünün neden çağları aşarak günümüze gelebildiğinin birinci delili sayılabilir.
İkinci başlık ise “Konya’nın Belde-i Muhayyere” olması ihtimali konusudur. Bilindiği üzere “Konya’nın Belde-i Muhayyere” olması konusu Selçuklu çağından beri sıkça tartışılmış ama bir türlü çözüme ulaştırılamamış bir konudur. Hatta bu konu son 20-30 yıldır devamlı bir şekilde siyasiler tarafından gündemde tutulmaktadır. Ayrıca dikkate şayandır ki, Konya’nın tanınmış araştırmacı-yazarlarından Mehmet Eminoğlu’nun-“Kın Nesrey’nin Konya olduğuna dair” ilginç bir yazısı vardır.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu konunun da Konya’nın çift başlı kartalı ile yakından ilgisi bulunmaktadır. Bu ilgi şöyledir; Mu'cemu'l-Büldan adlı Arapça sözlüğün 404. sayfasındaki bir Hadis-i Şerif kaynak gösterilerek; Peygamber efendimize Allah tarafından hicret etmek üzere önerilen üç şehirden biri olan “Kın Nesreyn” şehrinin-internetten aldığımız bilgilere göre-İslam âlimlerin çoğunluğu tarafından Konya olduğuna dair ittifak edildiğidir. İnternet’teki Abdullah Baba. Com adlı sayfadan aldığımız bilgiler şöyledir;“…Mu'cemu'l-Büldan Sayfa 404’de Nebi Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz; "Allah u Teala şu üç yerin hangisini seçersen (Medine, Bahreyn, Kın Nesreyn veya Kın Nesrin ) orası senin hicret yerindir, seni muhayyer kıldım diye vahiy edildim, ben de Medine'yi seçtim" buyurmuşlardır. Hadis-i şerifde adı geçen (Kın Nesrin veya Kın Nesreyn) isimlerinin İslam âlimlerinin çoğu tarafından Konya olduğu konusunda ittifak vardır. Kın: Kuşun gözetlediği mekân. Nesr: Kartal ve buna benzer kuşların adı. Nesreyn: İki veya Çift adet anlamındadır. Yani iki veya çift kartal'ın resmi olan yer. Konya’nın yüzyıllardır değişmeyen sembolü de çift başlı kartaldır. Ecdadımız dahi bu sembole müdahale etmemişler ve bu nebevi sözün hikmeti gereği davranmışlardır. Onun içindir ki Muhyiddin Arabî hazretleri gibi, Sultan-ül Ulema Bahaeddin Veled hazretleri gibi, Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri gibi daha nice ulema suleha büyük Allah dostları bu beldeye yerleşmişler ve bu beldeyi “Belde-i Muhayyere” olarak görmüşlerdir. Konya tarih sayfasında İslam’ın merkezi olmuş Baş şehir olmuştur ve tekrar İslam’ın baş şehirliğini yapacaktır. Muhyiddin Arabî Hazretleri de bunu “Futuhatı Mekkiyesinde” zikretmişlerdir…”
Konuyu incelemeye “Kın Nesreyn” kelimesinin anlamı ile başlayacak olursak buna göre bu birleşik kelimenin anlamı şöyledir; “Kın” kelimesi “kuşun gözetlediği mekan” anlamındadır. “Nesr” kelimesi ise kartal ve buna benzer kuşların adıdır. “Nesreyn” ise iki veya çift adet anlamındadır. Yani kelime “çift kartal'ın veya çift başlı kartalın gözetlediği alan” olarak Türkçe’ye çevrilebilir. Denilebilir ki bu açıklamalar üzerine Konya’daki Selçuklu Sultanlarının armalarının çift başlı kartal olduğu eklenirse kolayca “Kın Nesreyn” kelimesine “bu şehir Konya’dır” etiketi yapıştırmak mümkündür. Yalnız İslam Tarihi ile ilgili çalışmalar yapan bilim adamlarının ittifakla ve önemle üstünde durdukları bir konu vardır ki, o da “Kın Nesreyn”nin eski Halep şehri olduğudur. Gerçekten gerek Mu'cemu'l-Büldan 404-405. sayfalarda gerekse, ülkemizde yayınlanan eski ve yeni İslam Ansiklopedilerindeki “Kın Nesreyn” maddesinde konu hiçbir tartışmaya gerek bırakmadan açıklanmış ve “Kın Nesreyn” şehrinin eski Halep olduğu tespit edilmiştir.
Peki o zaman “Konya’nın Belde-i Muhayyere” olduğu konusunda bazı araştırmacılar, yazarlar ve bilim adamları neden ısrar etmektedirler. Bunun nedeni İbni Arabi’nin kitaplarında “Konya’nın Belde-i Muhayyere” konusunun geçmekte olduğu iddialarıdır. Öyle ki, İbni Arabi’nin “Fususü’l-Hikem” ve “Futuhat-ıMekkiye” isimli kitaplarında bu konunun geçtiği önemle vurgulanmaktadır. Yalnız şunu da belirtmek lazımdır ki, bu iki kitabın Türkçe tercümeleri üzerinde yaptığımız araştırmalarda bu konuya ve özellikle de Konya kelimesine hiç rastlayamadık. Ama bazı ilim adamlarının bu konunun “Fususü’l Hikem” de geçtiği hususunda ısrar ettikleri malumumuzdur. Ayrıca bu konuda değişik bir rivayetin de bulunduğu yaptığımız araştırma sonucunda öğrenmiş bulunuyoruz. Bu rivayet şöyledir; İbn-i Arabi bir gece rüyasında Peygamber efendimizi görmüş ve “Konya’nın belde-i Muhayyere” olduğu hakkında bilgiyi bu rüyadan elde etmiştir. Ancak şunu da belirtmek lazımdır ki, bu rüya ile ilgili bilgilerin İbn-i Arabi’nin “Fusûsü’l Hikem” ve “Futuhat-ı Mekkiye”adlı kitaplarında bulunmadığını müşahede ettik. Ancak araştırma imkanını bulamadığımız İbn-i Arabi’ye ait olmayan bazı kitaplarda bu rüya ile ilgili bilgilerin olduğu hakkında bilgi edinmiş bulunuyoruz. Ama gerçek olan şudur ki, bu konu ile de ciddi bir çalışmanın olmadığı ne yazık ki konuyla ilgilenen herkesin malumudur. Denilebilir ki, bilim dünyası bu konuda ikiye bölünmüş durumdadır. Bir kısmı “Konya’nın Belde-i Muhayyere olma” konusunun kaynaklara dayandığını iddia ederken, diğer bir kısmı ise bu konunun zayıf bir tez olduğu konusunda görüş bildirmektedirler. Ama gerçek olan şudur ki, “Ukab” konusunda olduğu gibi bu konuda da ortak payda çift başlı kartaldır. Hem “Kın Nesreyn” kelimesinin manası, hem Selçuklu Sultanlarının armasının çift başlı kartal olması ve bu iddianın bir hadis-i şerife dayandırılması; çift başlı kartal kültünün yalnızca şekil geleneğinde bile olsa 13. yüzyılın sonuna kadar neden yaşatıldığının ve günümüze hatırasının kuvvetle neden geldiğinin en önemli kanıtı olsa gerektir.
İnceleyeceğimiz üçüncü ana başlık ise “Kın Nesreyn” kelimesi ile Konya’nın eski adlarından biri olan “Kunniye” kelimesi arasındaki Kın=Kun ses benzerliğidir.
Bilindiği üzere Yunan-Roma çağlarından ve XIII.yüzyılın Batı kaynaklarına kadar geçen zaman dilimi içerisinde Konya şehrinin adı "İkonium" diye geçmektedir. Erken dönem İslam coğrafyacıları ise Konya’yı “Kunnıye” diye adlandırmışlardır. Bu değişikliğin sebebi acaba 13. yüzyılda ortaya çıkmış gibi gözüken “Konya’nın Belde-i Muhayyere olma” iddiasında mı yatmaktadır ? Çünkü geçmişten günümüze “Kın Nesreyn” kelimesi ile Konya şehri arasında, çift başlı kartaldan dolayı ortak bir bağ kurma çabalarının olduğu malumumuzdur. Buna dayanarak diyebiliriz ki; Türklerin Konya’ya gelişlerinden önceki “İkonium” kelimesi, Müslümanların bu coğrafyada gözükmesiyle ve hatta daha sonra Türklerin gelmesiyle birlikte “Kunniye’ye” dönüşmüş olması ihtimal dahilindedir. Bu dönüşümde “Kın Nesreyn” kelimesindeki “kartalın gözetlediği mekan” anlamındaki “Kın” kelimesi “Kun”’a dönüşmüş, bu kelimenin arkasına sahiplik eki olarak “Türk+iye” kelimesindeki gibi “iye” eklenmiş olma ihtimali bir hayli yüksektir. Bu değişikliğin sebebi de elbetteki Peygamberimize isnat edilen yukarıda da değindiğimiz Hadis-Şeriftir. Şurası bir gerçektir ki, yukarıda değindiğimiz “Kın=Kun” ses benzerliği en kötü delildir ve daha sağlam delillere ihtiyaç vardır. Sonuçta her ne kadar zayıf bir delil olsa da ve hatta yanılıyor olsak da bu konudaki ortak payda da çift başlı kartaldır. Görülüyor ki, Selçukluların çift başlı kartalının Konya’nın“Belde-i Muhayyere” olma iddiasına ne denli destek verdiğini geçmişten günümüze kuvvetli bir şekilde izleme imkanına sahibiz. Kaldı ki çift başlı kartal kültü ve “Belde-i Muhayyere” konusundaki hadisi şerif, geçmişten günümüze Müslümanların Konya hakkında düşüncelerini ne ölçüde etkilediğinin en güzel bir örneklerinden birisidir.
Bütün bu anlattıklarımızı derleyip toparlayıp bir sonuca varacak olursak kısaca şöyle diyebiliriz; “Kın Nesreyn” şehri kesinlikle Konya olmayıp, Halep şehrinin eski adıdır. Ve denilebilir ki, “Kın Nesreyn” kelimesi ile Konya arasında “Belde-i Muhayyere” hadisi şerifi doğrultusunda, ortak paydanın çift başlı kartal olduğu gibi bir bağlantının kurulmasının belki de en önemli sebebi; 13. yüzyılda Selçuklulara ve onların başkenti Konya’ya İslam dünyası nezdinde iyi niyetle meşruiyet kazandırma çabasıdır, diyebiliriz. Çünkü Selçukluların yükselişi ile birlikte Abbasiler güçlerini kaybetmişler ve İslam Dünyasının liderliğini Selçuklular ele geçirmişlerdir. Bu meşruiyet kazandırma çabasına en büyük destek “Kın Nesreyn” kelimesinin Türkçe karşılığı olan “Çift başlı kartalın gözetlediği alan” anlamı ile Selçuklu hükümdarlarının sembolü olan çift başlı kartal inancından gelmiştir. Ve bu iki mefhum ortak bir amaçta, yani Konya’ya İslam Dünyasında “Belde-i Muhayyere” Hadis-i Şerifi çerçevesinde meşruiyet kazandırmak için hiçte kötü niyetli olmayan bir çaba ile birlikte kullanılmıştır. Ayrıca yukarıda değindiğimiz “Ukab” konusu; “Konya’nın Belde-i Muhayyere” olarak kabul edilmesi; “Kın Nesreyn” kelimesi ile “Kunniye” kelimesi arasındaki zayıf ses benzerliğinin aynı zamanda bir arada ortaya çıkması üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olmasından öteye bir tevafuk olarak gözükmektedir. Adeta benzerlikler ve konular arasındaki uyum Konya’nın Belde-i Muayyere kabul edilmesi hususunda insanları geçmişten günümüze zorlamaktadır. Bu daire çerçevesinde sonuç olarak diyebiliriz ki, bu konu; Türklerin İslam öncesi inançlarıyla, yeni girdikleri dinden gelen etkilerin tek bir amaç çerçevesinde, yani Anadolu’nun tapusunun alınması hususunda girdikleri işbirliğinin en güzel örneklerinden birisini gözler önüne sermektedir. Bu işbirliği 13. yüzyılın ikinci yarısına kadar plastik sanat örneklerinde çok iyi bir şekilde gözlenebilmektedir. Bu konuya örnek olarak sivil yapılarda sıkça görülen kartal betimlemeleridir. Ama unutmamak lazımdır ki, İslam dini Türkler tarafından zamanla daha iyi anlaşılması ve hazmedilmesi sonucunda eski inanışlar yavaş yavaş terk edilmeye başlanmıştır. Bunun sonucu olarak da kartal kültü ve benzeri inançlar 13. yüzyılın ikinci yarısından sonra geniş kullanım imkanlarını kaybetmiş; muhakkak ki günlük konuşma, atasözleri ve deyimler içinde izlerine ancak rastlanır olmuştur. Günümüzde ise sadece folklor araştırmalarının konusu olma durumdadır.
KOYUNOĞLU MÜZESİ
Etiketler: cift başlı kartal, konya, Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri, selçuklu
Zamanın kanatlarında uçan şehir: KONYA
Ahmet Altan ile Konya'yı gezen Yasemin Çongar, gözlemlerini Taraf'taki köşesinde anlattı. İşte o yazı...
Orta Anadolu’da o eski ağırkanlı, durgun halini çoktan üstünden atıp kanatlı bir yaratığa dönüşmüş zaman. Hayatın hızı, sokakların hareketi çarpıyor insanı.İstanbul’un, New York’un, Londra’nın curcunasını yaşamış ve çok seven biri 160 bin nüfuslu Aksaray’ın çarşısında sıkılmaz mı?Sıkılmıyorsunuz.80 bin nüfuslu Nevşehir uykulu bir kasaba gibi gelmez mi Batı’nın uyumayan şehirlerine alışık birine?Gelmiyor.Kayseri’yi, Konya’yı defalarca görmüşseniz, bir zaman sonra bu kentlere döndüğünüzde yolunuzu bulabilmeniz gerekmez mi?Öyle olmuyor.Eğer o “bir zaman” benim için olduğu gibi on yılı aşıp onbeş yıla dayanmışsa, yepyeni şehirler karşılıyor sizi; şaşırıyorsunuz.Kayseri eskiden tanıdığınız Kayseri, Konya bildiğiniz Konya değil artık.Zamanın kanatlarında uçmuş bu iki şehir.Gözle görülür bir zenginleşme, bayındırlaşma içinde, yerinde duramayan iki metropole dönüşmüşler.Ve bu kıpır kıpır hayatın her parçasında kadınlar var.Şehirlileştikçe sekülerleşen...Sekülerleştikçe dünyalılaşan...Çeşit çeşit, kıpır kıpır kadınlar. * * *Ahmet Altan’la birlikte pazartesi İstanbul’dan yola çıktık.Kayseri, Göreme, Uçhisar, Nevşehir ve Aksaray’da kâh sokaktaki insanlarla, esnafla kâh buraların önde gelen işadamlarıyla konuşa konuşa ilerleyen bir araba yolculuğu...İki gündür Konya’dayız.Bu sabah çaylarımızı, Bedesten’in çıkışında, Aziziye Camii’nin şerefeleri olağanüstü bir incelikle tasarlanmış kısa, kalın, 350 yıllık minarelerine bakarak sokakta içtik.Nasip Çayevi’nin hemen karşısındaki kalaycıda bakır bir bakracı döven ustanın tak tak’larıyla sırtımızı dayadığımız duvara iliştirilmiş hoparlörden gelen tasavvuf müziği birbirine karışıyordu.Sesleriyle, nefesleriyle ilk anda eskilere ait sanılabilecek bir köşe bulmuştuk kendimize.Öyle değildi.Önümüzden geçen kadınlara bakmak yetiyordu zamanın kadrini anlamaya.Çeşit çeşit, kıpır kıpır kadınlar.İki genç kız kolkola, bizi gözleriyle selamladıktan sonra gülüşerek geçti. Biri başını buralarda çok sık rastladığımız gibi parlak kırmızı bir ipek eşarpla örtmüş, diğerinin kumral saçları, açık ve sarı röfleli...Ellerinde “Boyner” torbalarıyla üç kadın izledi onları. Aynı aileden olduklarını düşündüm; aynı kara boncuk gözler, aynı kemerli burunlar.Yaşlıca olanın başında kahverengi mütevazı bir örtü vardı; önden bağlanmış.Yanındaki gençlerden biri abartılı göz makyajının rengine uygun mavi bir türban takmış.Diğer kız daha koyu bir maviden eşarp örtmüş, perçemlerini de önden bırakmış. Ben kadınlara bakarken Konyalı gazeteci Mustafa Kara da şehrinin değişimini anlatıyordu:“Eskiden kadınlar pek çıkmazdı sokağa. Şehir merkezine gelmezlerdi. Hayata bu kadar karışmazlardı.” Mustafa haklı.On-onbeş yıl önce bu bölgenin kentlerini gezdiğinizde, sokakta, çarşıda, iş yerlerinde bu kadar çok kadına rastlamazdınız.O zamanlar, nüfusunun yarısı kayıp bir bölge gibiydi Orta Anadolu. Kadınlar için hayat daha ziyade evlerin içindeydi.Son yıllarda, bölgenin büyüyen ekonomisiyle birlikte bu da hızla değişiyor.Kayseri’de, Nevşehir’de, Aksaray’da, Konya’da sokaklardan ultra-modern alışveriş merkezlerine, lokantalardan holding binalarına her gittiğimiz yerde gördük ki bölgenin hayatında artık kadınlar da var.İhracata dönük ekonomisi ve yarattığı dünya markalarıyla tam bir Anadolu kaplanı olan Kayseri’de üretim ve hizmet sektörlerinin hemen her alanında kadınlara rastlanıyor.Konya’nın Selçuk Üniversitesi’nde başörtüsü yasağına rağmen onbinlerce kız öğrenci okuyor; örtülüler derste başını açıyor ya da peruk takıyor.Nevşehir’de eczanelerin camlarında ABD’de bile elit diyebileceğim bir kesimin kullandığı bir Amerikan kozmetik markasının reklâmları dikkatimi çekiyor.Konya’nın koca bir gökdelen olan Kule Alışveriş Merkezi’nde, belli ki akıllara fikir düşürme amaçlı bir mizansenle vitrinde yerini almış dantelli, tüllü, fiyonklu iç çamaşırlarını türbanlı kadınlar satıyor.Arkadaşları, Konya’daki bir başka dev alışveriş merkezi olan Kipa’daki rinkte buz pateniyle kayıyor.Aksaray’da insanın yüzüne gülümseme konduran güneşli bir ikindide, çarşının cümbüşünde dövmelerini sergilemek istercesine kolsuz bluzlar giymiş genç kızlar geziniyor.‘Muhafazakârlaştı, içine kapandı, mahalle baskısından nefes alamıyor’ denen bu bölgeyi dolaşırken, kaç-göçün değil, tam tersine ortak bir hayatın giderek canlandığını seziyorum.* * *Dindar kesimdeki sekülerleşmenin bence en güzel özetini, Kayseri’nin Avrupa ve Ortadoğu pazarlarına girmiş markası İstikbal’i yaratan aileden Mustafa Boydak yaptı: “Beş vakit namazımı kılarım,” dedi, “bana günlük maliyeti 20 dakikayı geçmez. Yoğun iş ortamımı bozmaz.”Orta Anadolu’da sekülerleşme, erkeğiyle kadınıyla bölge halkı iş hayatına daha fazla karıştıkça artıyor.Çimenler üzerinde yediğimiz geç bir öğle yemeğinin ardından, başkanı olduğu Kayseri Sanayi Odası’ndaki randevusuna giderken Boydak’a eşlik ediyoruz.Yönetim kurulu salonunun kapıları açıldığında bizi karşılayan manzara görülmeye değer. Zaten Ahmet Altan’ın tepkisi gecikmiyor: “İşte olmak istediğim yer bu.”Büyük oval toplantı masasının çevresine dizilmiş tam 18 kadın.Sarışını var, esmeri var.Türbanlısı, başörtülüsü, röflelisi, afrolusu var.Ortak özellikleri Kayseri Kadın Girişimciler Kurulu üyesi olmaları; kimi işveren, kimi şirket kurucusu, kimi genel müdür.Makine, metal, otomotiv, inşaat, bankacılık, tekstil, turizm, mobilya gibi çok farklı sektörleri temsil ediyorlar.Mustafa Boydak’tan sonra benim de kısa bir konuşma yapmamı istediklerinde, Taraf’ta Ankara-İstanbul’un ötesini göremeyen bir gazetecilik yapmamaya niyetli olduğumuzu anlatıyorum onlara.Zaten hemen o noktada sözü alıyorlar.“Fransa’dan, Almanya’dan gazeteciler gelip Kayseri çok muhafazakârmış görelim, dediler. Ben şirket başkanıyım, konuşunca, ‘Bizi kandırmışlar,’ diye ayrıldılar yanımdan. İstanbul medyası ne zaman görecek bizim içe kapalı değil, dünyaya dönük olduğumuzu,” diyor başörtülü, beyaz tenli, hiç makyajsız bir kadın.Sonra diğer üyelerden, Orta Anadolu’da sadece erkeklerin değil kadınların da “Ekonomimize dokunmayın” feryadını paylaştığını dinliyorum.Bölgede Ak Parti’yi kapatma davasını eleştiren, başörtülülere üniversiteye gitme hakkı verilmesinin kavgaya dönüşmesine içerleyen herkesten aynı şeyi işitmek mümkün:“İşlerimiz bozulur, ekonomiye zarar gelir. Yazık değil mi?”Ya da Kayserili kadın girişimcilerden birinin ifadesiyle söylersem:“Biz türbanmış, başörtüsüymüş aştık bunları. Hep bir arada iş yapıyoruz. Laiklik-şeriat derdimiz değil, çalıştırdığımız işçinin SSK primini nasıl ödeyeceğimizin hesabındayız.”İşte bu kadar.Kayseri ihracata dönük ekonomisiyle, yarattığı markalarla tam bir Anadolu kaplanı.
TARAF
AB hibelerinden en çok Konya yararlandı
Bölgesel kalkınma ve sivil topluma dönük hibe programları kapsamında şimdiye kadar başvuru sahipleri ile MFİB arasında toplam 232 Milyon avro tutarında 1948 hibe sözleşmesi imzalandı.
Dağıtılan hibelerden pay alma yarışında, 16,3 milyon avro ile Konya ili birinci sırayı alırken, Van 16,2 milyon avro ile ikinci sırada yer alıyor. Konya'nın birinci sıraya yerleşmesinde, 'Bölgesel Kalkınma Hibe Programı' kapsamındaki 13 ile yönelik yaklaşık 90 milyon avro tutarındaki hibenin 15,5 milyon avroluk kısmını alması etkili oldu. Van ise yalnız 'Doğu Anadolu Kalkınma Programı' kapsamında 15,8 milyon avro ile aslan payını aldı. Şırnak ili hibelerden yararlanma açısından 29 bin avro ile 76. sırada yer alırken 5 ilde (Aksaray, Bilecik, Çanakkale, Kilis ve Tekirdağ) hiç bir AB hibesi dağıtılmadığı görülüyor. MFİB yetkililerinin açıklamasına göre, illerin ve kuruluşların AB hibelerinden yararlanma düzeyini etkileyen en önemli unsur, o ili veya kuruluşu kapsayan bir hibe programının bulunup bulunmadığını belirten yetkililer, hibe programı olması halinde, her ilin bu hibelerden faydalanabileceğini kaydediyorlar. Genellikle AB desteğinden çok yararlandığı düşünülen Diyarbakır ise 1,3 milyon avro ile 40. sırada yer alıyor.
Etiketler: avrupa birliği, hibe programları, konya, proje
Mevlana'nın Işığında İnovasyon ve Girişimcilik
Konya Ticaret Odası tarafından "Mevlana'nın Işığında İnovasyon ve Girişimcilik" konulu bir konferans düzenlendi.
Konferansta Mevlana'nın yenilik ve değişime bakış açısına dikkat çekilirken, firmaların bu durumdan yola çıkarak neler yapması gerektiği masaya yatırıldı. 'Dün Dünde Kaldı Cancağızım Bugün Yeni Şeyler Söylemek Lazım' sözünden yola çıkarak Mevlana'nın sürekli yenilik ve değişimin yapılması gerektiğini vurguladığı belirtilirken, firmaların sürekli yenilik yapıp değişmesinin küresel rekabette büyük önem taşıdığı dile getirildi.
Sempozyumun açılış konuşmasını yapan KTO Yönetim Kurulu Üyesi Celaleddin Yılmaz, markaların küresel dünya ekonomisinde rekabet edebilmek ve ayakta kalabilmek için kendisini yenilemesinin ve değişmesinin zaruri olduğuna dikkat çekti. Hz. Mevlana'nın yaşam felsefesinde de sürekli değişim ve gelişimin olduğunu vurgulayan Yılmaz, “Hz. Mevlana 700 yıl önce değişim ve yenilenmenin önemini belirtmiş. Şimdi günümüz dünyasında bu iki kavramın önemini daha iyi anlıyoruz. Artık firmalar ismini bile bilmediği ülkelerdeki ismini bilmediği firmalar ile rekabet etmek zorunda kalıyor” diye konuştu.
Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Emine Yeniterzi de Hz. Mevlana'nın sadece bir mütefekkir, ilim ve sanat adamı olarak tanınmaması gerektiğini vurguladı. Prof. Dr. Yeniterzi, vuslatının 734 yıl ardından Hz. Mevlana'nın tüm dünya tarafından tanınan bir şahsiyet olmasının ardında onun çok yönlü kişiliğinin olduğunu belirterek, “Hz. Mevlana çok yönlü kişiliğe sahip bir şahsiyetti. Onun düşüncelerini sadece tasavvufi, dini, ve ahlaki kalıplar içinde görmemek gerekir. Mevlana'nın yaşam felsefesinde yenilik, değişim ve kişisel gelişimin ayrı bir yeri vardır. Onu bu yönüyle de tanımak gerekir” diye konuştu. Hz. Mevlana'nın 'Yeniyi istiyorsan üzerindeki eskileri çıkar' sözünü hatırlatan Yeniterzi, “O iyiye güzele, doğruya ve ahlaklı olana ulaşmak için sürekli yenilenmenin gerektiğini söylüyor. Sadece görünürde değil kökten bir değişikliğin önemine vurgu yapıyor. Sözleri ile her değişimin bir başka değişim ve yeniliği gerekli kıldığını ifade ediyor” dedi.
Yeniterzi, "Onun bize bıraktığı en büyük eser Mesnevi'dir. Mesnevi bize hayatı ve doğruyu gösteren bir kılavuzdur" dedi. Hz. Mevlana'nın eserlerini geleneksel kalıpların dışında incelemek gerektiğini de dile getiren Prof. Dr. Emine Yeniterzi, "Bugün adını sıklıkla kullandığımız inovasyon yani yenileşme kavramı Hz. Mevlana'nın 800 yıl sonrasına kadar gelebilen düşünceleriyle paraleldir. Hz. Mevlana öğretilerinden insanların aynı kalmaması ve kendini yenilemesi gerektiğine özellikle vurgu yapıyor. İnsanlar yeni düşüncelerle ve hayallerle yaşamalıdır der her zaman. Hatta 'Yeniyi istiyorsan eskiyi soyunmak gerek' sözü herşeyi özetler nitelikte. Mevlana insanlara her zaman çağdaş olmayı ama köklerinden de ayrılmamamız gerektiğini vurgular. Bunun da tek yolu eğitimden geçer" şeklinde konuştu.
Hz. Mevlana'nın görüş ve düşüncelerini tamamen Kur'an'dan aldığını, Mesnevi'de onu yorumlamaya çalıştığını dile getiren Yeniterzi, Mevlana'nın görüşlerini İslam ve Kur'an'dan ayrı düşünmenin yanlış olduğunu kaydetti. Prof. Dr. Yeniterzi, Kur'an'ın da Mesnevi'nin de insanları özüne sadık kalarak değişme ve yenilenmeye yönlendirdiğinin altını çizerek, iki kitabın da eğitime büyük önem verdiğini söyledi.Hz. Mevlana'nın ve İslam'ın sürekli yenilenme ve değişimi teşvik ettiğini dile getiren Prof. Dr. Yeniterzi, “Bundan firmaların da çıkaracağı şeyler var. Az önce de söylendiği gibi günümüzde firmalar ayakta kalabilmek ve büyümek için kendini yenilemek zorunda” değerlendirmesinde bulundu.
Mevlana Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler ise “Mevlana ve Çalışmak” konusunda görüş ve düşüncelerini açıkladı.
Daha sonra Tepper School Of Business Carnegie Mellon Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Thomas Emerson İnovasyon ve Girişimciliğe Global Bakış, İntekno Şirketler Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı Halil Kulluk ise “Esinleyen Mevlana Uygulayan Girişimci ve İnovasyon” konularında bilgi sundu.
Etiketler: dünyada mevlana, girişimcilik, konferans, konya
Konya elektromanyetik kirlilik haritası oluşturulmalı
Konya elektromanyetik kirlilik haritası oluşturulmalı
Yrd. Doç. Dr. S.Savaş Durduran - S.Ü. Müh.-Mim. Fak. Harita Müh. Bölümü
1. GİRİŞ
21. yüzyılda dünyada bir çığ gibi çoğalan ve hemen hemen her yerde yaygın bir şekilde kullanılan bilgisayarlar, gelişen bilgi teknolojileri sayesinde günümüzde her çeşit örgütte başarılı bir görev üslenmiştir. Bilgi teknolojileri, "bilginin toplanması, işlenmesi, saklanması ve gerektiğinde herhangi bir yere iletilmesini ya da herhangi bir yerden bu bilgiye erişilmesini sağlayan teknolojiler" olarak tanımlanır.
Bilgi teknolojisi kullanımının temel nedenleri, bilgi hacminde meydana gelen önemli artışlar, işlemlerin karmaşıklaşması ve tepki çabukluğunun gerekliliği olarak sıralanabilir. Bilgi hacminin artması, onun anlaşılmasını ve kullanımını gittikçe güçleştirmektedir. Gelişen bilgi teknolojisi insanlara sürekli bilgi akışı sağlarken, artan bilgi hacminden verimli bir şekilde yararlanabilmek ve sağlıklı kararlar alabilmek için de bilgi teknolojisi kullanım gereksinimi doğmaktadır. Bilgi teknolojilerinin kullanımı, bilgi işleme ve bilginin alış verişi konusundaki üstünlüklerinden dolayı zorunlu hale gelmiştir.
21. yüzyılda yaşamakta olduğumuz yerlerde çevre ve gürültü kirliliği gibi sorunların yanına bir de "elektromanyetik kirlilik" eklenmiştir. Son yıllarda cep telefonlarının kullanımındaki hızlı artış, her yıl çok sayıda yeni baz istasyonunun planlanmasını ve kurulmasını gündeme getirmektedir. Apartman çatılarına, bina yan yüzlerine, okul ve hastane bahçelerine baz istasyonu anteni kurulması insanların kişisel istekleri dışında kalmış bunun sonucu olarak çeşitli tartışmalar ve şikayetler ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, baz istasyonlarının kurulduğu yerlerde oluşturduğu elektromanyetik alan şiddetinin belirlenmesi ve alanların olası etkileri ile korunma yolları konusunda kamuoyunun bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Ayrıca ilgili kurumlarca, baz istasyonları konusundaki şikayetlerin kolaylıkla iletilebileceği ve çözümlenebileceği merkezler oluşturulması oldukça önem kazanmaktadır. Son zamanlarda bölgesel bazda elektromanyetik kirliliği belirlemek ve ciddi bir problemin olduğu bölgelerde bu kirliliği uygun bir yöntemle kontrol altına almak amacıyla elektromanyetik kirliliği haritaları oluşturulmaya başlanmaktadır. Bu amaçla genellikle bölgenin haritası üzerinde önem arz eden noktalar test edilmekte ve ölçümler yapılarak o noktalardaki kirlilik düzeyleri belirlenmektedir. Ayrıca kirlilik düzeyleri sınıflandırılarak her bir kirlilik düzeyine farklı bir renk verilebilmekte ve harita üzerindeki bu renklendirmeler kirliliğin yoğun olduğu bölgeleri daha net bir şekilde ifade edebilmektedir. Böylece, az, orta, çok kirlilikteki alanlar belirlenebilmekte ve gelecekte bu alanlarda uygulanacak önlem çalışmalarının alt yapısı oluşturulabilmektedir. Ayrıca, gelecekte elektromanyetik kirlilik sorunu yaratacak kullanımlar için yerleşim kararı verilmesinde ve planlamasının kentin yerleşimini bozmayacak biçimde yapılmasında da bu haritalardan yararlanılabilinmektedir.
2. ELEKTROMANYETİK KİRLİLİK
Elektromanyetik kirlilik, yaşadığımız alanlarda bulunan elektrik akımı taşıyan kablolar, radyo frekans dalgaları yayan radyo ve televizyon vericileri, cep telefonu baz istasyonları, yüksek gerilim hatları, trafolar, mikrodalga yayan ev aletleri vb.nin yarattığı, insanın ve diğer canlıların üzerinde bozucu etkiler yaratan "elektromanyetik alanlar" dır.
2.1 Elektromanyetik Alan Nedir?
Elektromanyetik alan; belli bir frekansta salınan ve bir birleri arasında belli bir mesafe olan bir dizi dalga şeklinde tanımlanabilir. Diğer bir deyişle elektrik alan ile manyetik alanın birleşimidir. Bir elektrik alanından elektrik akımı geçerse bir manyetik alan oluşur ve ikisi bir araya gelince de bir elektromanyetik alan oluştururlar.
Manyetik alan hareketli ve elektrik yüklü zerrelerin, güç etkisinde kaldığı boşluk olup atomların içindeki elektronların çekirdek etrafında ve kendi etraflarında dönmeleri sonucu oluşur. Manyetik alan doğrudan gözle görülemeyen veya kolayca hissedilemeyen fakat sonuçları görülebilen veya hissedilebilen bir olgudur. Günümüzde teknolojinin gelişmesi ile birlikte cihazlar kanalıyla ölçümü de mümkün hale gelmiştir. Tüm maddelerin canlı veya cansız zayıf ya da güçlü manyetik alanları vardır. Her madde gibi insanında bir manyetik alanı bulunmaktadır. İnsanlar kendi manyetik alanları yanında doğal olarak yaşadıkları çevrenin de manyetik alanları etkisi altındadırlar. Bu manyetik alanın faydaları yanında dengenin bozulması ile birlikte zararları da olabilmektedir.
2.2 Elektromanyetik Kirlilik Kaynakları
Elektromanyetik kirlilik oluşturan kaynaklar arasında radyo, televizyon, telefon, telsiz, radar ve uydu istasyonları, vericileri, aktarıcıları, tesisleri, antenleri, baz istasyonları, terminalleri, link istasyonları, anten çiftlikleri ve benzerleri ile yüksek ve orta gerilim hatları, trafo istasyonları, çeşitli alet, cihaz, ekipman ve sistemler, evlerde kullanılan alet ve cihazlar, tıbbi tanı ve tedavide kullanılan alet, cihaz, ekipman ve sistemler yer almaktadır. Bunlardan yayılan radyo dalgaları, mikrodalgalar, elektromanyetik dalgalar, akustik dalgalar, optik radyasyon (infrared, ultraviyole, lazer) ve benzerleri ile oluşturdukları elektromanyetik alanların, bulundukları yer, topoğrafik ve meteorolojik koşullar, işletme koşulları, alınan tedbirler, frekansları, boy ve şiddetleri, maruziyet miktar ve sürelerine bağlı olarak, önemli olumsuz etkilere neden olmaktadır. İnsan ve çevre sağlığı üzerindeki etkiler ve riskler açısından, bunların uygun yer seçimlerinin yapılması, kurulmaları, işletilmeleri ve kullanımlarında gerekli tedbirlerin alınması ve tedbirlerin kontrolü önem arz etmektedir.
2.3. Cep Telefonu Antenleri (Baz İstasyonları)
Baz istasyonu, bir GSM hücresinde abonelerle iletişimi sağlayan verici/alıcı sistemidir. Baz istasyonları genellikle 4m boyunda dolap biçimi iki çubuk antenle bir çanak antenden ibarettir. Çubuk antenler MD'ları toplayıp çanak antene verir, o da bu dalgaları çevreye gönderir. Çanak anten 16 farklı kanaldan (frekanstan) yayın yapabilir. Her hücrede bir baz istasyonu bulunur. Bunlar hem abonelerle hem de komşu hücre baz istasyonları ile sürekli iletişim halindedirler.
Baz istasyonları, kapsamayı genişletmek, kapsama alanındaki gölge bölgeleri yok etmek, ya da kapsanan bölgedeki abone sayısının artması nedeniyle artan ihtiyacı karşılamak için kurulurlar. Bir bölgedeki hücre sayısı ve hücrenin tek hücre, çok hücre kapasitesinin kararı, o bölge için beklenen gezgin abone, trafik yoğunluğu ve coğrafi yapı düşünülerek verilir. Geniş kapsama alanlı hücreler, gezgin abonelerin yoğunluğunun düşük olduğu ve radyo dalgalarının yayılmasını engelleyecek yapıların olmadığı bölgeler için tercih edilir. Küçük kapsama alanlı hücreler ise, abone ve istenen servisin yoğunluğunun çok fazla olduğu ve herhangi bir nedenle (bina, dağ gibi) radyo dalgalarının engellendiği ortamlar için tercih edilirler.
3. ELEKTROMANYETİK ALANIN İNSAN SAĞLIĞI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
İnsan vücudunun manyetik alanla olan dengesini bozan etkenlerden birisi de kimyasal kirleticiler, haberleşme frekansları, elektrik güç taşımalarından gelen sinyallerle çevrenin kirlenmesiyle ortaya çıkar. Toksik madde radyasyon gibi kirleticilerden gelen sinyaller canlının elektromanyetik dengesini bozmaktadır. Araştırmacılar insan tarafından yapılan elektromanyetik kirlilik veya smog olarak bilinen elektromanyetik alanın birikimli olduğunu ve genel keyifsizlik, boyunda sertlik, göğüs acısı, hafıza kaybı, baş ağrısı, kalp atışında ve kan kimyasında değişime uğratma, sindirim ve dolaşım sorunları oluşturulabileceğini belirtmektedir. Elektro smog adı verilen teknolojinin beraberinde getirdiği elektromanyetik kirlenme, insan sağlığını tehdit eden ciddi unsurlardan birisidir. Yüksek gerilim hatlarından cep telefonu dalgalarına, radyo ve TV dalgalarından ev ve iş yerlerindeki bilgisayar ve elektrikli diğer eşyaların yaydığı elektromanyetik dalgalara kadar maruz kalınan elektromanyetik kirlilik sosyal yaşam ortamında hemen hemen her yerde sağlıksız bir atmosfer oluşturmaktadır. Elektromanyetik smog beyinden hücrelere gönderilen sinyalleri engelleyerek vücudun bağışıklık sistemine zarar verir. Son yıllarda büyük çapta araştırmalar yapılmasına neden olan bir etki ise insan yapımlı kuvvetli manyetik alan kaynağından doğan hastalıklardır. Yapılan araştırmalara göre yüksek gerilim hatlarının çocuklarda lösemi ya da beyin kanseri yaptığı bilinen bir gerçektir. 1988'de ve 1991'de yine ABD'de, 1992 'de İsveç ve Meksika'da ve 1993' de Danimarka'da yapılan araştırmalar çocuklarda görülen kanserlerle ve özellikle de lösemiyle iletişim hatlarına yakın yaşama arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Cep telefonu zararları üzerinde de birçok araştırma yapılmaktadır. Kandaki zararlı proteinlerin ve toksinlerin beyne girmesini engelleyen savunma mekanizmasını devre dışı bırakmaya, yorgunluk, baş ağrısı, deride yanma hissi ortaya çıkarmaya, yüksek tansiyon oluşmasına, baş ağrıları, baş dönmesi ve dikkatin dağılmasına sebep olduğuna dair bulgular elde edilmiştir (Tutev, 2002). Cep telefonu alzheimer, parkinson ve multiple sclerosis (MS) gibi sinir hastalıklarının oluşma riskini arttırmaktadır. Kulaklık-mikrofon seti kullananların %80'inde bu tip sorunların olmadığı gözlenmiştir. Bu tip elektromanyetik alanların genelde iki etkisinden bahsedilir. Birisi ısı etkisidir. Çünkü yaydığı enerji, insan vücudundan geçerken bir miktar emilir, tutulur ve içerde bir ısı birikimi oluşur. Bu ısı istenmeyen sonuçlara sebep olabilir. İkincinin etkisi ise canlı organizma içindeki birbirine bağlanmış olan molekülleri, atomları etkiler ve bozar. Organizma kendini tamir eder, düzeltir. Ama bir an kontrolden çıkabilir. Kontrolden çıktığında ise basit bir iki hücrenin ölümüne veya kanser gibi ölümcül bir hastalığa neden olabileceğinden şüphelenilmektedir (Kalkan, 2002).
Ortalamadan yüksek manyetik alanı olan bölgede yaşayan çocukların kanser olma olasılığının daha yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. Birkaç araştırmada ortalama değerden yüksek manyetik alanın bulunduğu bölgede uzun süre kalan hamile kadınlarda zor doğum yaptıkları gözlenmiştir. Yüksek manyetik alanın, anne adaylarının düşük yapma olasılıklarını 3 kat artırdığı vurgulanmıştır.
4. KENT BİLGİ SİSTEMİ İÇİN ELEKTROMANYETİK KİRLİLİĞİN ÖNEMİ
Kent Bilgi Sisteminde rol alan kurumsal faaliyetlerin yanında elektromanyetik alan kirliliğinde tespiti önemlidir. Hangi bölgeler ne kadar radyasyona maruz kalmakta, hangi kamu kurumlarının bu alanlar dışında kalması lazım, insan sağlığına zararlı olan bölgelerde yapılaşmanın engellenmesi gibi sorulara yanıt olması açısından coğrafi bilgi sistemi yardımıyla elektromanyetik alan kirliliği haritası yapılmalıdır.
Sakarya Valiliği tarafından kurulmuş olan Coğrafi Bilgi Sistemleri Merkezi (CBSM) tarafından Sakarya ilinin şehir merkezinde baz istasyonlarının oluşturduğu elektromanyetik kirliliğin tespiti ve gösterimi amacıyla yapılan çeşitli ölçmeler sonucunda elektromanyetik kirlilik haritası oluşturma çalışması gerçekleştirilmiştir. Benzeri çalışmanın Konya içinde yapılması zorunluluktur.
5. SONUÇ
Günümüzde bilgi artık önemli bir kaynak olarak görülmektedir. Bu nedenle bilgi teknolojisinde çok hızlı gelişmeler kaydedilmekte ve bu alanda birçok yatırım toplumlar tarafından yapılmaktadır. Özellikle bilgisayar alanındaki yazılım-donanım sektöründe yapılan milyonlarca dolarlık yatırımlar, bireylerden kurumlara kadar birçok alanda görülmektedir. Tüm bu yatırımların amacı bilginin optimum şekilde kullanılması için gerekli araçlara sahip olma arzusundandır. Bilgi toplumlarındaki bireylerin diğerlerine nazaran çok daha refah yaşamalarındaki etkenlerden biri de elbette ki bilginin bu toplumlarca çok daha yoğun ve aktif kullanılmasıdır. Bugün, konuma dayalı bilgilerin istenen formatlarda toplanması ve yeniden üretilmesi hatta paylaşılması gelişen tekniklerle mümkün hale gelmiştir. Başta coğrafi bilgi sistemleri olmak üzere birçok konumsal bilginin temel amacı, konuma dayalı gözlemler neticesinde elde edilen verilerin, toplanması, saklanması ve kullanıcıya sunulması için gerekli düzeneklerin kurulmasıdır.
Kent Bilgi Sistemi için önemli olan bu gibi çalışmalar yapılarak bölgede;
* Elektromanyetik kirlilik düzeyi tespit edilebilir,
* Ölçümler sonucu elde edilecek veriler sayesinde CBS yazılımında analiz ederek bölgenin elektromanyetik kirlilik haritası oluşturulabilir,
* Yapılan tespit ve ölçüm sonuçlarına göre risk değerlendirmesi yapılabilir,
* Elektromanyetik kirlilik düzeyini geriletecek önlemlerin hayata geçirilmesi sağlanabilir ve uygulama sonuçları paylaşılabilir,
* Elde edilecek sonuçların sınır değerlerini aşıp aşmadığı kontrol edilerek sınır değerlerini aşan yerlerde gerekli önlemlerin alınmasını sağlanabilir,
* Baz istasyonlarının okul bahçeleri, kreşler, hastaneler, parklar gibi toplu yaşama ve kullanım alanlarına kurulmasının sakıncası olup olmadığını tespit edilebilir ve risk haritaları oluşturulabilir,
* Oluşturulacak harita, bölgede daha sonra yapılabilecek çalışmalara altlık olarak kullanılabilir,
* Baz istasyonlarının kurulduğu yerlere, oluşturduğu elektromanyetik alan şiddetine göre değişik uyarı işaretleri konmasını sağlanabilir ve açık alanlardaki istasyonların çevresini uyarı işaretleri ile sınırlandırılmak gibi düzenlemelere yardımcı olunabilir.
Antik Çağın Ünlü Düşünürü Eflatun=Platon Konya'da Nasıl Efsaneleşmiştir?
Yalnız Konya Gölü'nün insan hafızasında oluşturduğu anılar geçmişten günümüze hiç azalmadan, hatta artarak ve çeşitlenerek günümüze gelmiş ve başka efsanelere de kaynaklık etmiştir. Buna göre; Konya'nın yakınlarındaki Takkeli Dağ tepesinde gemi bağlamaya mahsus halkalar bulunduğundan, Konya vaktiyle su altında-yani büyük bir göl veya deniz iken üzerinde seyrüsefer eden gemilerin buraya yanaşıp bağlandıklarından, dağın yamaçlarında suların husule getirdikleri izlerin hala belli olduğundan, efsanevi bir şekilde bahsedilir.
Bu efsanenin, Konya'nın bir zamanlar büyük bir göl olduğuna dair kısmının, ilk çağın ünlü düşünürü-felsefeci Platon=Eflatunla ilgili değişik bir versiyonu daha bulunmaktadır. Bu da; Orta Anadolu'da-Türk-İslam devrinde-yani Konya'nın Selçuklular tarafından ele geçirilişinden bu yana ortaya çıkmış gibi gözüken yani belki de Selçuklu öncesi devirlerde de var olan ve yayılmış halk inanışlarına göre yer altı sularını istediği idare eden, gölleri, denizleri kurutan veya tersine, yer altı sularını göl haline getirebilen yarı sihirbaz, yarı mühendis bir Eflatun'un varlığına inanılmasıdır. Zaten Katip Çelebi'ye göre de; Konya Ovası esasında bir deniz iken, Eflatun bu denizi kurutmuştur. Ayrıca Eflatunun mezarı da Konya'dadır.
Konya Ovasının eskiden bir deniz olduğu, hakim Eflatunun bu denizi kuruttuğu efsanesinden başka Konya ve çevresinde Eflatunla ilgili çeşitli efsaneler yaratılmıştır. Bu efsanelerin başında Alaaddin Tepesindeki, şimdi yıkılmış bulunan eski bir kilisenin Eflatunun kabri olarak Selçuklular devrinden beri bilinmesi ve böyle tanıtılması en ilgi çekenidir. Eflatun Konya'da, Bizans döneminde saygı gören bir Hıristiyan azizle (=Amphilius) birleştirilmiş ve ilginç bir eflatun efsanesi doğmuştur. Eski İslam kültüründe Eflatun yalnızca felsefeci ve büyücü olarak değil, bunların yanında bir mühendis olarak da görülmektedir. Büyük bir ihtimalle Konya Müslümanlarına Eflatun olarak tanıtılmış olan kilise babası Amphilus'un geçmişte su konusundaki başarılı çalışmalarından dolayı kutsal kişi kabul edilmiş ve Eflatun namı ile yüceltilmiştir. Nitekim Amphilus'un meslektaşı Nazianzos'lu Gregerios'a gönderdiği mektuplarda, yapı tekniği konusunda adeta bir mühendismiş gibi bilgisini sergilemektedir. Bu bakımdan inceleyecek olursak; geometri karşılığı kullanılan hendese kelimesinin bile etimolojik açıdan orijininin su kanallarının hesaplanmasında ve ölçülmesinde kullanılan basit bir sulama tekniği olduğu, bilinmektedir. Bu yüzden Amphilus'a gelişmiş geometri bilgisinden dolayı kolayca Eflatun namı yakıştırılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü bu şahsın yapı tekniği ve dolayısıyla da geometri bilgisini sulama kanalları konusunda da göstermiş olduğu düşüncesi yabana atılmaz.
Bu açıklamalar ışığı altında hemen akla şu soru gelmektedir; Neden Antik Çağ ve İslam dünyası Eflatun'a bir mühendis kimliği yakıştırmıştır ?. Bize göre bu sorulara verilebilecek en makul cevap Eflatun, yani Platon'un kimliği ve dünyaya kazandırdığı eserlerinde gizlidir, diyebiliriz. İslam dünyasında Eflatun namı adı altında tanınan Antik Çağ'ın ünlü düşünürü Platon, kayıp kıta Atlantis hikayesini tarihi bir gerçekmiş gibi dünya literatürüne kazandırmış kişidir. Platon'un anlattıklarına göre Atlantis Kıtası, su kanalları vasıtasıyla suyun dizginlenip verimli kullanıldığı çok büyük ve gelişmiş bir su mühendisliği anlayışının oluşturduğu olağanüstü bir medeniyettir. Bununla beraber Kayıp Kıta Atlantis Hikayesi yüzünden Platon kendi zamanında bile eleştirilmiş ve kendisinin uydurmuş olabileceği tartışılmıştır. Muhtemelen, zamanla onun eserlerini okuyan insanlar Platon'un böyle büyük bir su medeniyetini hayal etmesinden dolayı onu bir su mühendisi olarak düşünmüş olabilirler. Ve böylece muhtemelen su ile ilgili olaylarda onu efsaneleştirmişlerdir. Çünkü Konya ve çevresinde bu kadar geniş bir efsane yelpazesi içinde yerini kuvvetle almış bulunan Eflatun, Helenistik kültürün harmanlandığı Doğu Akdeniz havzasında gerçek olanların dışında, hakkında uydurulan eserlerle de yoğun şekilde incelenen bir filozoftur. İslam yayılmasından sonra bu kültür havzası ile girişilen etkileşim sonucu Eflatuncu literatür büyük ölçüde Müslümanlarca da tanınmıştır.
Konya'daki ikinci Eflatun efsanesi örneği ise; Konya yakınlarındaki Sille'de Aziz Khariton Manastırının Eflatun Manastırı olarak bilinmesi ve içindeki bir ayazmanın da eskiden Müslümanlarca bile kutsal sayılarak ziyaret edilmesidir. Konyalıların bu saygısını bildiren efsanenin en iyi versiyonuna göre Hz. Mevlana'nın oğlu bir uçurumdan düşerken, kilisenin kurucusu aziz Khariton tarafından kurtarılmıştır. Buna binaen manastır Mevleviler tarafından kutsal ad edilmiştir. Hatta Eflaki'nin Menakibü'l-Arifin adlı eserine göre yukarıda anlattığımız sebepten dolayı Mevlana bu manastırın ayazmasında bir hafta kalmış, dolayısıyla manastırdaki ayazma ve suyu Müslümanlarca da bir değer kazanmasına sebep olmuştur. Ayrıca şu da ilgi çekicidir ki, Aziz Khariton Manastırı, Eflaki'nin Menakibü'l-Arifin adlı eserinde Platon'un Manastırı adı altında zikredilmektedir.
Konya'nın üçüncü Eflatun efsanesi örneği ise; Konya yakınlarındaki bir su başındaki kabartmaları ile süslü bir Hitit abidesinin de bulunduğu Eflatun Pınarıdır. Ayrıca Eflatun Pınarı'nın yakınlarında bulunan Eğridir Gölü'nde de benzer bir Eflatun efsanesi hala yaşamaktadır. Eflatun Pınarı hakkında anlatılanlara göre; bu sahada gayet kuvvetli bir su varmış.., bu su eğer serbest bırakılacak olursa tüm Konya Ovası deniz haline gelecekmiş...Onun için Eflatun bir tedbir edip kapatmıştır. Katip Celebi Cihannüması'nda Eflatun pınar için şunlar yazılıdır:"...kenarında enbiye-i kadimden bir bina vardır ki bir azim suyun hurucunu men eder ve binası hukemaya isnat olunur" demektedir. Burası için anlatılan başka bir efsaneye göre de; bu topraklar, suyu daha sonra Eflat adlı bir büyücü tarafından kurutulan bir ırmakla sulanıyordu. Yine aynı şekilde Eflatun'un su baskını ile tehdit eden bir yer altı akarsuyunu pamuk ve büyük taşlarla tıkadığı ve buradan Eflatun Pınarının çıktığı söylenir. Eğridir'de de aynı menkıbe biraz değişerek devam eder; "...Eflatun Hakim o pınarı kapatmış olmakla beraber füsunkar asası işaret ederek suyun ayağını Eğridir Gölüne akıtmış...". Bu surette Eğridir Gölü meydana gelmiştir. Nihayet Eflatun Eğridir'de vefat etmiş ve Nis adasına defnedilmiştir. Mezarı ziyaret edilmekte ve Eflatunun Müslüman velilerden olduğu söylenmektedir.
Yine Karaman yakınlarındaki Binbirkiliseye pek uzak olmayan Pınarbaşı Köyünün yakınlarındaki bir akarsu da yine Eflatun adını taşımaktadır.
Bu efsaneler topluluğunu biraz daha geniş bir çerçevede ve derinlemesine inceleyecek olursak; Eflatun'a yakıştırılan büyücü-Filozof-Mühendis rolü, Antik Çağdaki toplumların dünya görüşünün ve hayat anlayışının bir yansımasıdır, diyebiliriz. Eflatun'la ve onunla özdeşleştirilenler sadece insan üstü bir akıl ve büyücü değil aynı zamanda çok uzun bir zaman önce kapanan ve eserleri ancak belli belirsiz bir hatıra bırakan Antik Çağın en önemli mühendislik ilmi olan kanallar vasıtasıyla suyun ulaştırılması konusunu bilenleri de temsil eder. Çünkü Antik çağda suyun bulunmasında ve polise getirilmesinde veya yıkıcı etkisinin dizginlenmesinde yardımı bulunanlar ya Eflatun'la özdeşleştirilmiş, yada hazır buldukları ve faydalandıkları su ile ilgili doğal tabiat olayları Eflatun ile efsaneleştirilmiştir. Konya ve çevresinde çok geniş bir bölgeyi etkileyen Eflatun efsanesindeki suyu ortaya çıkaran ve yok eden geçmişteki mitolojilerden gelen büyücü kavramı, o ortamda hiç şüphesizdir ki bölgedeki zorlayıcı doğa etkilerinin de ortaya çıkması ve bu zorlukların Kanal sistemi ile aşılmış olmasından dolayı mühendis kavramı ile bağdaştırılmış Konya şehrinde olduğu gibi büyücü-mühendis Eflatun kavramına yapı tekniği bilgisi olan bir de kilise babası eklenmiştir. Yani aslında geçmişten günümüze yavaş, yavaş çölleşen ve suya muhtaç bir bölgede oluşturulan su ile ilgili bir mühendislik kavramı ve buna bağlı efsaneler söz konusudur. Çünkü Konya, gerek coğrafi şartlar bakımından, gerekse iklim şartları açısından az yağış alan ve su kaynakları kıt olan bir bölgede yer almaktadır. Yörede hayatın devamı için hava kadar önemli olan suyun az bulunulurluğu ve düzensiz debileri nedeni ile var olan kaynaklar ilk çağlardan beri büyük sorun olmuştur. Bu sorunun aşılabilmesi için gösterilen olağanüstü gayretler neticesinde bölgede suyla ile ilgili bir Eflatun Efsanesi doğmuş ve bu efsane İslam öncesi devirlerden çağları aşarak günümüze gelmiştir.
Dünya da ve Avrupa'da Mevlâna Sevgisi
Mevlana 800 yıl önce bu ay doğdu. (30 Eylül 1207'de Belh'te)
UNESCO'nun Mevlana yılında tüm dünya onu seviyor ve anıyor.
Mevlâna Celâleddin yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da seviliyor ve tanınıyor: Mevlâna Celâleddin'in sanatçı ve insancıl yönü gün geçtikçe insanlığı sarmakta ve büyülemektedir. Felsefesi, şiiri, sanatı yalnız yurt içinde ilgi toplamıyor, Batı'yı da yakından ilgilendirir olmuştur. Artık Almanlar, İngilizler, Fransızlar onun Mesnevi"sim, Divan-ı Kebîr'ini, Mektubat'ını dillerine çeviriyorlar. Dünya'nın ve Avrupa'nın uyanışında Mevlâna Celâleddin'in etkilerini inceliyorlar.
Batı ve Doğu dünyasının Celâleddin'e bu derece yakın kalışı karşısında Türk toplumu olarak bize de bazı görevler düşer olmuştur. Önce Mevlâna Celâleddin'i ve onun felsefesini yurt içinde tanıtmalı ve sevdirmeliydik. Bu amaçla altmış yıldan beri düzenlenen Mevlâna'yı Anma Törenleri bir çığ gibi büyümüş ve gelişmiştir. Artık her yıl Aralık aylarında Konya'da yapılan sema gösterilerini izlemek üzere binlerce yerli yabancı insan geliyor ve Mevlâna Celâleddin'in büyüleyici havası içinde günlerce yaşamayı kendileri için bir mutluluk sayıyorlardı.
Bu içten tutuluşun ve yanışın etkisi çok geçmeden yurt dışına da taşmaya başlamıştı. Mevlâna ve onun felsefesinin hayranı pek çok bilgin, pek çok sanatçı Konya'ya çağrılıyor, üniversiteler hakkında eserler yayınlıyordu. Doğu ve Batı'nın bu türlü Mevlâna sevgisine kavuşmasında bilhassa son yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Konya Turizm Derneği'nin ortaklaşa ve bilinçli bir şekilde çalışmalarının büyük payı olmuştur.
Mevlâna'nın sevgisinin yurt dışına taşmasının ilk olumlu belirtisi eski yıllarda Fransa'da meyvesini vermiş ve Mevlâna ve felsefesi ve on beş gün süre ile Paris'te devamlı olarak Fransızları etkileme fırsatını bulmuştur.
Yabancı ülkelerden Mevlâna çağrısı ikinci defa yine Fransa'dan gelmiş ve Fransa'nın tarihi ve sanat ve bilim şehri Strazburg ve Paris şehirleri Mevlâna Celâleddin'e kollarını açmıştır. 2007 yılı ise Mevlâna'mızın 900. doğum yıldönümü olarak Unesco tarafından bütün dünyada Mevlâna yılı olarak ilân edilmiştir.
Yaklaşık 40 sene önce Mayıs 1967'de Konya'dan ve İstanbul'dan hazırlanan yönetici, âyinhan, semazen ve mutrıp 30 kişilik heyet 22 Mayıs günü Konya'dan otobüsle hareket etmek suretiyle 26 Mayıs günü Strazburg'a varmış ve Strazburg Edebiyat Fakültesi mensupları heyetimizi sıcak bir ilgiyle karşılamışlar ve heyetimizin Strazburg Üniversitesi'nde önceden ayrılan yerlerde istirahatları temin edilmiştir.
Eski Konya Belediye Başkanı Ahmet Hilmi Nalçacı'nın Konuşması: Heyetimizin Strazburg'a vardığı günün akşamı Strazburg Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı G. Livet tarafından şehrin tarihî bir şatosunda yemek verildi. Dekanın konuşmasına Fransızca olarak Belediye Başkanı Ahmet Hilmi Nalçacı cevap verdi ve bu gösterilerin Türk- Fransız dostluğunun bir belirtisi sayılması lâzım geldiğini söyledi.
Ertesi gün Strazburg'da sema gösterisi yapılacak salona gidildi. Salon Edebiyat Fakültesi binasındaydı. Semaya oldukça elverişliydi. Salon tanzim edildi ve mümkün mertebe sema yapılabilecek hale getirildi. Programa göre önce Mevlâna hakkında bir konferans verilecek, sonra sema gösterisi yapılacaktı. Millî Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü Sayın Mükerrem Keymen seçkin ve kalabalık bir dinleyici karşısında Fransızca olarak başarılı bir konferans verdi. Konferans ilgi ile izlendi. Konferanstan sonra sema yapılacak salona geçildi. Salon tıklım tıklım dolu idi. Sema başlamadan önce Madam Laroche tarafından Mevlevîlik ve sema hakkında Fransızca kısa ve özlü bir konuşma yapılması bilhassa dinleyiciler için faydalı oldu.
Strazburg'da İlk Sema Gösterisi: Sema başladığı zaman salonda en ufak bir gürültü yoktu. Dört bir yandan ayarlanan ışık huzmeleri mutrıp ve sema heyetlerini tarihî kişiliğine yakışır bir biçime sokuyor, seyredenleri büyülüyordu. Mutrıp, âyinhan ve semazenler en ufak bir falso yapmadan başarılı oluyorlardı. Flaşların tıkırtısı da olmasaydı, o sessizlik, o kendinden geçiş içinde sema sabaha kadar sürebilirdi. Nitekim sema sona erdiği zaman seyirciler ikinci bir gösteri daha yapılmasını istediler. Seyircilerin bu isteği de yerine getirildi. Savern'de İkinci Sema Gösterisi: İkinci gösterimizi Strazburg'tan 40 kilometre uzakta Savern şehrinde yaptıklarında Pazar günü olmasına rağmen kalabalık bir seyirci sema gösterisini izledi. Gösteriden sonra Savern Belediye Başkanı tarafından heyetimiz şerefine bir kokteyl verildi ve Savern ile Konya'nın iki kardeş şehir olabileceğine işaret edilerek heyetimizin ayrı bir tarihten Savern'e davet edileceği açıklandı.
Kehl'de Üçüncü Sema Gösterisi: Pazartesi öğleden sonra Fransa ve Almanya arasında bir sınır şehri olan Kehl'e gidildi. Kehl tipik Alman şehirlerinden biri idi. Sema yapılacak salon çok güzeldi. Akşam geç saatlere kadar salonun tanzimiyle uğraşıldı. Gece seçme bir topluluğun huzurunda yapılan sema büyük bir dikkatle izlendi. Semayı seyredenler arasında yüz kadar Türk işçisi de bulunuyordu.
Gece semadan sonra tekrar Strazburg'a dönüldü.
Starzburg'ta Son Sema Gösterisi: 30 Mayıs 1967 günü Strazburg'ta son gösteri yapıldı. Salon şehrin merkezi bir yerindeydi ve muntazamdı. O gece yabancı elçilik mensupları, tarım bilim adamları, şarkiyatçılar sema gösterisinde hazır bulundular. Madam Laroch'e her zaman olduğu gibi bu gece de semadan önce Mevlâna ve Mevlevîlik hakkında güzel bir konuşma yaparak dinleyicilere cidden faydalı olmaya çalıştı. Madam Laroche ve eşi gerçek birer Türk dostu idiler. Heyetimizin Strazburg'ta kaldığı sürece ilgilerini ve yardımlarını esirgememişler, Strazburg'u Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile birlik olarak bu konuda çalışmışlardır. Profesör Laroche ise Strazburg Üniversitesi'nde bulunuyordu. Ayrıca Sorbon Üniversitesi'nde de dersler veriyordu. Madam Laroche özel surette Mevlâna ve Mevlevilik konularına eğilmiş ve incelemelerde bulunmuştu. Heyetimizin Strazburg'ta kaldığı sürece yardım elini uzatan ve Edebiyat Fakültesi, Madam ve Mösyö Laroche ile elbirliği halinde çalışmış olan Hamit Günaltay'dan da burada şükranla bahsetmek icap eder. Strazburg'taki gösterileri sayısız denecek güçlükleri yenmek suretiyle heyetimize yardımcı olan Hamit Günaltay heyetimizin takdirle hatırlayacağı bir Türk olarak kalacaktır.
Strazburg Daimî Delegemizin Sema Gösterileri Aleyhindeki Davranışları: Strazburg'taki sema gösterilerinin bir acı hikâyesi var. Paris'e geçmeden önce bu acı hikâyeye dokunmak, gerçeğin aydınlanması bakımından faydalı olacaktır. Strazburg Üniversitesi ve Madam Laroche sema gösterisi programını hazırlarlarken çok büyük bir karşı direnme ile karşılaşmışlardır. Avrupa Milletler camiasında memleketimizi temsilen görevli bulunan daimî delegemiz Nihat Dinç bu çalışmalara açıktan açığa karşı koymuş ve sema gösterilerinin Strazburg'da yapılmaması için bizzat gayret sarf etmiştir. Daimî Delegemiz Üniversite'ye, sema gösterileri Atatürk Devrimlerine aykırıdır, davet etmeyiniz. Bu gösterinin burada yapılmamasını istiyorum, demiştir. Ayrıca Nihat Dinç davetiye ve afişlerin basılıp dağıtılmasına da özel bir çaba sarf etmek suretiyle mani olmuştur. Tabii ki Sayın Nihat Dinç her yıl Aralık ayında, özel bir izin alınmak suretiyle yapıla gelmekte olan Mevlâna İhtifallerinden habersiz olamazdı.
Paris'te İlk Sema Gösterisi: Strazburg'tan 30 Mayıs gecesi Paris'e hareket edildi. Paris'te Turizm Bakanlığı Kültür Ataşesi Mukadder Zengin'le görüşüldü ve Paris Programı tespit edildi.
Paris'te sema gösterilerinin yapılacağı salon Amerikalı öğrencilerin binasındaydı. Salon 250 kişiyi alacak kadar büyüklükteydi. Akşam ilk sema gösterilerimizi seçkin bir davetli topluluğu dikkatle seyretti. Seyirciler arasında ilim adamları ve yabancı elçilik mensupları da bulunuyordu. Sema gösterisinden önce Mevlâna ve Mevlevîlik üzerine tetkikleriyle tanınmış bir Fransız bayan seyircilere semanın ne olduğunu kısa ve fakat öz olarak anlattı. İlk gece salonun küçük oluşu yüzünden pek çok meraklı semayı seyredemeden kapıdan geri döndü. Semadan sonra bir sohbet toplantısı yapıldı ve seyirciler arasında Mevlâna ve felsefesiyle ilgili olarak sorulan sorular cevaplandırıldı.
Paris'te İkinci Sema Gösterisi: Paris'te 2 Haziran 1967 günü heyetimizin dinlenmesine ayrılmıştı. O gün heyetimiz Nato'ya davet edildi ve daimî delegemiz Muharrem Nuri Birgi ile tanıştırıldı. Nato heyetimiz şerefine bir öğle yemeği verildi.
3 Haziran 1967 günü öğleden sonra sema gösterimiz televizyona alınacaktı. Gösteri yapılacak salona gidildi. Akşamın geç saatlerine kadar sema gösterisi Paris Televizyonu'na alındı.
Sema Gösterisi Paris Televizyonu'na Alındı: Semanın televizyona alınışı dört saati aşkın bir süre içinde tamamlandı. Önce semaya nasıl başlanır ve sema nasıl öğrenilir o gösterildi. Sonra tek başına bir semazenin çalışmaları ele alındı ve daha sonra topluca sema ayîni çekildi. En sonra mutrıp ve semazen gruplarının televizyona alınışına sıra geldi. Semanın televizyona alınışıyla tüm Fransız halkının semayı seyretmek imkânı sağlanmış olması memleketimiz için büyük bir kazanç olmuştur.
Paris'te Son Defa Yapılan Sema Gösterisi: Sema gösterisinin televizyona almışı işine gece de devam edildi. Âyin, yine 250 kişilik salonda yapıldığı için seyircilerin çoğu balkonda ve salonda ayakta kalmıştı. Gösteriyi başta Türk Büyük Elçisi olduğu halde birçok yabancı ulusların yüksek kademedeki temsilcileri izlemişti. Dünyanın tanınmış müsteşrikleri hazır bulunuyordu. Sema iki saate yakın bir süre devam etmiş beklenenden daha büyük bir ilgi toplamıştır.
Sonuç: Konya Turizm Derneğinin yönetiminde 22 Mayıs 10 Haziran 1967 tarihlerinde Fransa'nın Strazburg, Savern, Paris şehirleriyle Almanya'nın Kehl şehrinde düzenlenen sema gösterilerini on bine yakın insan izlemek fırsatını bulmuş, ayrıca Paris Televizyonumda da bütün Fransa halkı semayı izlemiştir. İlk defa Heyetimizin Strazburg ve Paris seyahatleri memleket turizmi için çok yararlı olmuştur. Sonra bütün dünya'ya açılmıştır.
Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, bazı yabancı ülkelerde, kısaca, Rûmi diye bilinir. Buradaki "Rûmî", Romalılardan sonra Anadolu'ya verilen isimdir. Bu bölgeye "Diyâr-ı Rum" denile gelmiştir.
Mevlâna'nın da Anadolu için sık sık kullandığı bu tabir sonradan, yaşadığı ülke olması niteliğiyle "Rûmî" diye Mevlâna Celâleddin'e eklenmiştir.
Batının Mevlâna ile ilgisi, zamanın turistlerinin istanbul'da bir fırsatını bulup, Mevlevî âyinlerini gözlemlemeleriyle başlıyor.
Semâ, 16'ncı asırdan beri batılıları büyülemişti. Gelip görenlerin seyahat anılarında sayfalarca Mevlevî ve hattâ Rufaî ayinleri anlatılıyordu.
Bunların arasında Danimarkalı yazar ve halk masalları toplayıcısı Hans Christian Andersen de vardı. "A Poet Bazaar" (1871, New York) adlı kitabında, derviş skeçleriyle birlikte, bir Cuma, Semâ âyinini anlatılıyordu.
Yine 19'ncu asırda, Osmanlılar'a gönderilen Amerikan delegasyonunun sekreteri ve çevirmeni John Porter Brown'un bir Hıristiyan din adamı arkadaşı John P. Durbin çizgilerle birlikte izlenimlerini yayınlıyorlardı. Mr. Brown, (The Denishes on Oriental Spiritualism, London, 1868), Mr. Durbin, (Observation in the East, New York, 1845).
Bunlardan da anlaşılacağı üzere devrin Mevlevî şeyhleri, yabancıların âyinlerde bulunmalarını önlemek bir tarafa, kadınlar da dahil, onlara özel bir ilgi gösteriyorlardı.
Mevlevîliğin, âyinleriyle olumlu bir ilgi toplaması o zamanın gezi kitaplarında, Galata Mevlevîhânesi'ni "görülmesi gereken bir yer" haline getirmişti.
Mevlevîlikle başlayan bu ilgi sonradan Mevlâna'ya ve eserlerine yöneltildi.
İlk çevirilerin Almanca olduğunu görüyoruz.
Avusturyalı bir diplomat, Joseph Von Hammer (1774-1856), Orta Doğuda geçen senelerinden edindiği bilgiyle yazdığı kitapta (Persian Literatüre, 1818, Vienna), Mesnevîve Divan'dan Almanca örnekler verdi; ve ilk defa Mevlâna'nın özel konumundan bahsetti.
Buna rağmen, çağdaşı, Goethe (1749-1832) Mevlâna'dan çok Hafız hayranlığı ile yazdığı eserinde (Poems East and West, 1819) Mevlâna'dan ancak birkaç beyitle bahsediyordu.
Goethe'nin aksine Frederick Rüchert( 1788-1866) Purstell'den öğrendiği Farsça'yla Divan'dan kendi yorumuyla, 40'a yakın gazel yayınladı.
Çağında büyük ilgi gören bu şiirler Franz Schubert, Richard Strauss ve diğer kompozitörler tarafından bestelendi.
Mesnevî'yi tercümelerinden yorumlayan bir Protestan minister olan Tholuck (1799-1877), Mevlâna'nın bir "Pantheist" olduğu kanısına varmıştı.
Çağdaş, büyük diyalektikçi Frederick Hegel (1770-1831), sonradan geliştirdiği Dialectic of History'de Mevlâna'nın ne kadar çok etkisinde kaldığından bahseder.
Almanca tercümeler, nasılsa bir yolunu bulup 1840'larda Amerika'da Ralph Waldo Emerson'un (1803-1882) eline geçiyor, içinde Hafız, Senâî gibi şairlerinkilerin de bulunduğu bir hayli şiiri, Almanca'dan İngilizce'ye çeviriyor. Bu arada Mevlâna'ya ait bir gazelden de yanlışlıkla Hilâl isimli bir şahsa atfedilerek bahsediliyor.
Edward Fitzgerald (1809-1883), arkadaşı Edward Eyler Cowel'den (1826-1903), aldığı Farsça notları; ve yine onun yardımıyla, İngiltere'de Rubâiy-yât-ı Ömer Hayyam ismiyle bir eser yayınladı. Başlangıçtaki güçlüklere rağmen, bu kitap batıda bir Hayyam Devri açılmasına sebep oldu.
Edward Fitzgerald, arkadaşı Cowel'den defalarca "Mesnevî"yi çevirmesini istediyse de Cowel, dini sebeplerden ötürü, Hayyam'ın epiküryen tesirine Mevlâna'nın iyi bir antidot olacağını düşünmesine rağmen, Mesnevî'nin tümünü tercüme gücünü kendinde bulamadı.
Bu güç, yetmiş yaşındaki, İngilizce-Türkçe sözlükleri de olan Sir William Redhouse'da (1811-1892) gerçekleşti. Mesnevî kitabı, 1881'de 135 sayfalık bir önsözle yayınlandı.
Bunu Charles Edward Wilson ve Henry Whinfield'in Mesnevî çevirileri takip etti.
Cambridge ve Oxford Üniversitelerinin kuruluşlarının çok daha gerilere gitmesine rağmen, Farsça ve Mevlâna ile ilgilenmeleri ancak 19'ncu asırda başladı. Buralardan yetişen İngiliz oryantalistleri hoca-talebe sıralamasıyla;
Edward Granville Brown (1862-1926), R.A. Nicholson (1868-1945) ve A.J. Arberry (1905-1969)'dir. Bu Doğu bilimcileriyle Mesnevî asıl şeklini bulduğu gibi, Fîhi mâ Fîhi ve Divan'dan bazı gazel ve rubailer de tercüme edildi.
Fransa'da Mevlâna ilgisi daha çok İstanbul'daki Mevlevî âyinleri, Semâ' nın estetik yönü ve çizilen derviş gravürleriyle sınırlı kalırken, ilk defa bir Türk şair, Asaf Halet Çelebi, 276 rubaiyi Fransızca'ya çevirip 1950'de Rubaiat ismi altında Paris'te yayınladı.
Pakistanlı düşünür ve Mevlâna hayranı Muhammed İkbal'in etkisiyle Eva de Vitray Meyerovitch sadece Mevlâna değil Sultan Veled'den de bazı çevirilerde bulundu.
Başka bir hanım düşünür ve Mevlâna hayranı Annemarie Schimmel (D.1922) İngilizce ve Almanca yazdığı kitaplarla, hakiki Mevlâna âlim ve âşıkları arasında yer almaktadır. Türklerin iyi tanıdığı ve hürmet ettiği Schimmel, ayrıca Konya da yapılan Mevlâna konferanslarının da eski konuşmacılarından birisidir.
Hellmut Ritter'm (1892-1976) Türkiye'de geçen seneleri sadece Nicholson'un esas aldığı Mesnevî'yi araştırıp bulmakla kalmayıp, sayısız araştırma ve yayınlarla da doluydu.
Batıda bir hayli kimse, geldikleri yollar ne olursa olsun, bir vesileyle Mevlâna'ya ulaşmış ve bunu kitaplarında ve konferanslarında belirtip, tekrarlamışlardır.
Carl Jung, Helen Luke, Erich Fromm ve daha önceleri Gurdjieff (1872-1949) J.G. Bennet, Idris Shah (1924-1996), zaman kısıtlılığı sebebiyle sadece ismen bahsedebildiğim bir hayli kıymetli eserler vermiş şahıslardır ki bu şahıslarla birlikte Reshad Feild, Kabir Edmund Helminski ve değerli eşi Camitle Helminski'nin isimlerini de anmadan geçemeyeceğim.
Değerli Türk bilgini Mevlâna'nın, İngilizce'deki en güzel çevirilerini yapan ve araştırmalarda bulunan Talat Halman, bu alanda en değerli tarihi bir yeri almış bulunuyor.
YURTDIŞINDA MEVLÂNA VE MEVLEVÎLİK İLE İLGİLİ ESER VEREN TANINMIŞ İSİMLER
ALMANYA
Goethe, J. Von Hammer, F. Rüchert, George Rosen, H. Ethe, H. Ritter, Hans Meinke, Annemarie Schimmel, W. Von Der Porten, V. Von Rosenaweig, Max Mayerhof, C. Salemann, M. M. Özelsel
AVUSTURYA
Schwannau
ABD
Ralph Waldo Emerson, Coleman Barks, Robert Bly, W. Chittik
DANİMARKA
Asmussen
FRANSA
Jacques Wallenbourg, Cl. Huart, Maurice Barres, Myriam Harry, E.V. Meyerovitch, İrene Melikoff, B. Garre de Vaux, Massignon, Kabir Edmund Helminski
GÜNEY AFRİKA
Colin Garbett
HOLLANDA
Brakell Busy, Çarp, G.F. Pyper, Y. Schcoht
İNGİLTERE
E.H. Whinfield, E.H. Palmer, R.A. Nicholson, A.J. Arberry, J.W. Redhouse, E.H. Wilson, Graham, Tholuk F. Bandry, E.G. Browne, Hasbuch, Davis, F. Haadland
İSVİÇRE
Burgel
İTALYA
Alexander Bausani, Anna Masala
MACARİSTAN
Alexander Hegel
ROMANYA
N.Odillov
RUSYA
Radi Fiş
"Batıda hiçbir mutasavvıf Mevlâna kadar şöhret kazanmamıştır. Edebiyat tarihinde de onun kadar sevilen bir sûfî şair yoktur. Sözleri binlerce ama binlerce musatavvıfın hayat ve eserlerinde yankı bulmuş; şiirleri ayrı ayrı diller çevrilip sayısız insanlara 'teselli' vermiştir."
Prof. Dr. Annemarie SCHIMME (Alman Doğu Bilimci Mevlâna Araştırmacı)
Mevlâna Senfonisi
Dünyaca tanınmış Polonyalı besteci "Karol Szymanowsky" batı dünyasında Mevlâna kaynağından payına düşeni alan sanatçılardan biridir. 1882 yılında Ukrayna'da doğup 1937 yılında Losanne'de ölen besteci, 1922 yılında Mevlâna'nın bir gazeli üzerine ünlü III. Senfonisini (Mevlâna Senfonisi) bestelemiştir.
İlk kez 1922 yılında Boston Senfoni Orkestrasıyla seslendirilen bu korolu Senfoni, 1924 yılında Londra'da seslendirilmiş daha sonra dünyanın sayılı ülkelerindeki senfoni orkestralarının repertuarına girmiştir.
Szymanowsky'nin bu Senfonisi, Şef Prof. Dr. Hikmet Şimşek yönetiminde Ankara Opera ve Balesi Orkestrası ve Korosu eşliğinde 1989/1990 sezonunda çalınmış ve esere ana kaynak olan gazel, değerli araştırmacımız Dr. Mehmet Önder tarafından günümüz diline çevrilmiştir:
GECENİN ŞARKISI
Konuğuz sana ey dost, gel uyuma bu gece Hastayız can evinden, kal bizimle bu gece Bu gece çözülsün sır, bu gece haram uyku Kaldır perdeyi gözden, bu gece gerçeği bul.
Bu gece gökyüzünde dolaşan bir gezegen gibisin sen
Dön çevresinde aşkın, pervane ol sen
Bu gece çözülsün sır, bu gece şilinsin karanlıklar
Tanrım! Nurunla aydınlansın hep içimiz, ışıkla dolsun bu gece
Konuğuz sana ey dost bu gece.
Şu anda herkes uykuda, beklediğim yalnızlık! Ey yüce Tanrım! Benimle ol bu gece Ne mutluluk Tanrım, bu gece seninle ben Daha sokul bu gece, uyuma ey dost bu gece.
Sabah, uzun gecemiz, yıldızların gündüzü Yüzünden nur saçılır, ışık ışık bu gece Gezegenler çevrende dolaşırken uzayı Uyuma ey dost bu gece.
Karanlıklar dolaşırken uzayı bu gece
Nurunla hep aydınlansın, içimiz ışık dolsun bu gece
Sözsüz konuşmadayım
Dilsiz oldum bu gece.
PROF. DR. REYNOLD A. NICHOLSON
Babası ve dedesi ilim adamıydı. Doğu dillerini dedesinden öğrendi. Yüksek öğrenimini "Yunan Edebiyatı" alanında tamamladı. Baştan beri düşüncesi, İslâm Edebiyatını ve İslâm medeniyetini incelemek ve araştırmaktı. Bu hususta Edward G. Browne'den genel bilgi aldı. Çok geçmeden Nicholson, "Selected Poems from the Dîvân-ı Sahms-i Tab-rîz" (Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler) adıyla ilk kitabını yayınladı (Cambridge, 1898). Nicholson, önce Londra Üniversitesi Fars Dili Kürsüsü'nde dersler verdi.
1903 yılında Cambridge Üniversitesi dil profesörü olarak atandı ve öğretimle meşgul oldu. E. G. Browne'nun ölümünden sonra, onun kürsüsüne tayin edildi.
R. A. Nicholson'un en büyük şaheseri ve hizmeti, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî'nin Mesnevîsinin ilmî neşri ve İngilizce'ye tercümesidir. Bu çalışmasının ardından hazırladığı Mesnevînin şerhini de yayınladı. Nicholson'un diğer eserleri ise şöyledir:
1. Şeyh Attar'ın Tezkiretü'l-Evliyâ'sı
2. İslâm Tasavvufu Üzerine Araştırmalar
3. İslâm Şiiri Üzerine Araştırmalar
4. Tasavvufta Şahsiyet Konusu
5. İslâm Sûfîleri
6. Arap Edebiyatı Tarihi
7. Doğu Şiiri ve Nesri
Nicholson, tasavvuf dünyasının hakikatini, diğer Batılı müsteşriklerden daha iyi biliyordu. Bundan dolayı İslâm sûfîlerini ve tasavvufî eserleri Batı dünyasına lâyıkıyla tanıtabilmiştir.
(M. Muîn, Ferheng-i Fârsî, I-VI c., Tahran, 1375 hş., VI, 2171. Çev. Yusuf Öz)
"Celâleddin, Dante'nin doğumundan sadece birkaç yıl sonra öldü. Fakat bu Hıristiyan şair, Müslüman çağdaşının ulaştığı sevgi ve müsamaha seviyesinin çok daha aşağısında kaldı..."
Prof. Dr. Reynold A. NİCHOLSON
AVNİ ENGÜLLÜ (ÜSKÜP)
Ney'in Sesinden Gelen Mevlâna
Yayılıyor evrene Ney'in sesi;
dostlukları yaymak üzere.
Yıkarak
ayrılık duvarlarını
bir gül ağacı büyüyor
yarınlara;
Mevlâna bahçesinden
yüzyılların öncesinden.
Mevlâna'nın bahçesinden
ve hep böyle, her geçen gün
hâlâ çiçek açıyor ağaç;
Mevlânamsı düşünceyle
insanlığın bahçesinde.
ZEYNEL BEKSAÇ (PRIZREN)
Al sevgiyi ver sevgiyi, gel Mevlâna'ca
Sal beşiği uyut evreni, uyan Mevlâna'ca
Aş kendini var kendine, dön Mevlâna'ca
Hayra yor düşü yarına, gör Mevlâna'ca
Sin içime sin, engin ol Mevlâna'ca
Beni sende bul, beni bul, çağla Mevlâna'ca
HANNS MEINKE
(Alman şair)
Ey Rûmî!
ben sen olalı, çılgınlık sükûnet buldu.
Ey Rûmî!
sen ben olalı, şimal cenub; cenub şimal oldu.
Kutub diğer kutbu yarattı;
ahenksizlik akortlarda eridi.
Şimdi söyle!
Denizin atan nabzının,
kenarında dalgalanmadığı bir tek körfez kaldı mı?
Söyle!
Senin semâ tarikatından mânâ almayan bir söz kaldı mı?
Büsbütün raks haline gelmeyen bir tek adım kal mı?
Bu semâ'nın ortası benim;
Ey Rûmî, ben sen olalı!
PROF. DR. ANNEMARIE SCHIMMEL
(Alman Doğu Bilimcisi)
Şimdi, ey ihvan, semâ'ya hazırlanın;
ve arifane bir sükût ile
ney'in yanık bestelerine,
kemanların sevinçle coşkun terennümlerine kulak verin!
Yıldızların gösterdikleri gibi,
öyle ahenkli deveranlarla
dostun etrafında dönün;
ve O'nu lâyıkıyla methedebilmek için,
mehtap; gümüş yollarda
parlarken uyuyan dallarda
hafif bir rüzgarla,
yaprakların titreyişle eğildikleri gibi eğilin!
onların, O'na gösterdikleri ihtiram gibi
biz de O'na baş keserek ihtiram gösterelim:
sermest bir sükût içerisinde kulluk ederek;
aşk ile O'nun çevresinde dönelim.
SADIK SERMED
(İran Millî Şairi, 1955 yılında Konya Mevlâna Müzesi'ni ziyaretinde söylediği şiir)
Konya toprağından aşk kokusu gelir.
Aferin Konya'nın tertemiz toprağına!
Bu şehir Konya'dır;
yahut ta gönüller kâbesidir, aşk şehridir.
Mevlâna'nın şehridir bu;
Ey, dinin ve dünyanın Celâl'i,
Ey Mevlâna,
Ey sözü Kur'an gibi manevî olan,
Ey kitabı, bizce kitabın aslı,
Ey sözü, bizce kafisi olan!
Mesnevî'n, yenilenen dünyaya,
kadri yüce Kur'ân'ın bir tefsiridir.
Ey "varlık kamışlığı"ndan kesilmiş olan!
Ney'in de sesi hoş, kamışlığın da
Kalk gör, bir bildik gelmiştir!
O kamışlıktan aynı sesi çıkaran biri gelmiştir.
JAMES GEORGE
(Kanada Eski Büyük Elçisi)
Konya'ya Sevgilerle
Doğu eğiliyor Batı önünde;
Sessiz, derin, tepki içinde
Başka nice ele geçer teknolojinin,
Dolar menfaati, sırları.
Batı eğiliyor Doğu önünde;
Gençliği gerçek pınarı,
Tanrı adına Sanki gerçek sadece kök almış
Doğudan bir yer üstünde
...
Ama Doğuyla Batı hiç birleşemezler;
Dilekleri hep kazanç olacaksa:
Para gücü Doğuluya
Veya Batılıya iç kazançsa
Doğu, Batı, Anadolu!
Artık Mevlâna'nın sesini duy
Dileğin "Gerçek"se unut kendini
Ve bil ki aşk her şeydir.
MEVLÂNA ve İKBAL
Pakistan'ın büyük şairi İkbal'e göre insan kendi fikrini üç merhalede terbiye eder. İlk merhale itaattir. İkinci merhale nefsi zapt etmektir. Üçüncü merhale tarikat ve marifettir. Yani halifetullah olmaktır. İkbal'i erdiren, vücuda getiren yalnızca gönüldü, büyük aşktı. Onu da ancak Mevlâna'da buldu. İkbal Mevlâna'yı tanımadan evvel "bir toz kadar değersizdi". Mevlâna'yı tanıdı. Gönüle, yani büyük aşka kavuştu. İkbal bir şiirinde bunu iftiharla açıklıyor.
Mevlâna toprağı iksir haline getirdi. Bir toz kadar değersiz olan bende ne tecelliler gösterdi. Sanki çöl toprağından bir zerre güneşin ışığını elde etmek için yola çıktı. Ben bir dalgayım, parlak bir inci vücuda getirmek için onun denizine yerleşmişim. Onun şarabından sarhoş olan ben, onun nefesiyle yaşıyorum.
İkbal yine Cavit-nâme adlı eserinin bir yerinde de oğluna şu nasihati vermekten çekinmedi: "Kendine arkadaş olarak Mevlâna'yı seç ki Allah sana aşk ve hararet ihsan etsin. Zira Mevlâna kabuğu içten yani zarfı mazruftan ayırabilen insandır. O, sevgilinin menziline emniyetle basan varlıktır. Onu çok şerh eden oldu, fakat gören olmadı. Onun manâsı yani ruhu ve hakikati, bizden bir ceylân gibi kaçtı. Onun şiiri ile vücutlar raksa geldi. Canı raks ettiremediler. Onu ihmal ettiler. Vücut raksı nihayet toprağı harekete getirir. Can raksa başladı mı felekler yerinden oynar. Birbirine girer. İlim ve felsefe canın raksı ile elde edilir. Yer, gök onun raksı ile anlaşılır."
İkbal de tıpkı Mevlâna gibi ruhundan kıvılcım alınıp tutuşulacak adamdı. "Ben Mevlâna gibi kani alevler saçan bir insanın; benim ruhumdan sıçrayan bir kıvılcım al da yan!"
İkbal diyebiliriz ki Allah'ın kendisine bahşettiği liyakatten sonra en çok Mevlâna'dan feyiz ve bereket topladı. Mesnevi hakkındaki düşünceleri kısaca şudur: Farsça bir Kur'an! ikbal bir zerre vaziyetinde... Mevlâna'nın ateşine tutulup da neden yanmaya başladı? Mevlâna da ne vardı da onu kendisine bend etti, çırak etti. Çünkü Mevlâna insanlığın şerefi ve milletlerin meş'alesi olarak yedi asırdır ölmek bilmemişti. Mevlâna hem büyük şairdi, hem fikir adamıydı. Şiiri fikirle birleştirmekle ruh ve can vermişti. Nasıl Mesnevî'de olgun ve oturaklı bir mütefekkir gözükürse Divan'ında da coşkun bir şairdi. Sonra insan da fikir, hayal; duygu, düşünce ne varsa hep büyük ve erişilmez ideallere götüren büyük aşktı. Onun için değil midir ki Mevlâna münacatını Allah'tan evvel aşka yaptı:
"Men âşık-ı hüsnem, aşkest münacâtem" Arkasından gelen İkbal da bunun bir çeşidini söyledi: "Aşk Cibril'in, Muhammed'in nefesidir, Aşk Allah'ın kelâmıdır."
"Aşkı kendine imam yapanlardır ki zekâyı kendilerine esir ederler."
İkbal insanoğluna inanmıştı. İnsan ulviydi, yüceydi. Mevlâna bunu ne güzel ifade etmiştir." Vücut bizden var olur, yoksa bizler vücuttan değil"
İkbal'in söylediği Mevlâna'nın söylediğinden farklı bir şey değildir:
"Çocuk rahmin açılışıyla doğar, insan ise dünyanın açılmasıyla doğar."
Hele İkbal'in şu sözü... İnsan olarak bundan büyük ne bir lâf edilmiştir, ne de bu ayarda insan yaşamasında bir ürperti duymuştur:
"Rabbim bana dinlenme nedir bilmemenin ürpertisini ver"
Belki İkbal, Mevlâna'ya çırak da olamadı, mukallit de değildi. Çünkü Mevlâna taklit edilmez. Mevlâna'ya çırak olunamaz. Fakat İkbal, Mevlâna'yı en hassas yerinden anlamaya çalışıyordu.
Kaynak:
1) ERGİN, Nevit Oğuz, Dr., ABD Society of Understanding, Çevirmen-Araştırmacı, Konya'dan Dünya'ya Mevlâna, Karatay Belediyesi, Eylül 2002, s. 313-318.
2) Şiirler, Konya'dan Dünya'ya Mevlâna, Karatay Belediyesi, Eylül 2002, s. 293-294.
3) Prof. Dr. Mustafa ÖZCAN, Celâleddin KİŞMİR'in Yazıları, Anadolu Manşet Yayınları, 12, 2006 Konya; Çağrı, Sayı: 117, 1 Ekim 1967, s.10-13.
4) Prof. Dr. Mustafa ÖZCAN, Celâleddin KİŞMİR'in Yazıları, Anadolu Manşet Yayınları, 12, 2006 Konya; Yeni Konya, Sayı: 1193, 9 Ekim 1952, s. 2
Etiketler: dünyada mevlana, konya, mevlana sevgisi, mevlana yılı






