Bu gün müze olarak kullanılmakta olan Mevlana Dergahının yeri, Selçuklu Sarayının gül bahçesi iken bahçe, Sultan Alaadin Keykubat tarafından Mevlana'nın babası Sultanü'l Ulema Bahaeddin Veled'e hediye edilmiştir. Sultanü'l Ulema 12 ocak 1231 yılında vefat edince türbedeki bugünkü yerine defnedilmiştir. Bu defin gül bahçesinde yapılan ilk defindir. Sultan'ül Ulema'nın ölümünden sonra kendisini sevenler Mevlana'ya müracaat ederek babasının mezarının üzerine bir türbe yaptırmak istediklerini söylemişlerse de Mevlana "Gök Kubbe'den daha iyi türbe mi olur? Diyerek bu isteği reddetmiştir. Ancak kendisi 17 Aralık 1273 yılında vefat edince Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled mevlana'nın mezarının üstünde türbe yaptırmak isteyenlerin isteklerini kabul etmiştir. "Kubbe-i Hadra" Yeşil Türbe denilen türbe dört fil ayağı (Kalın sutun) üzerine 130.000 Selçuki Dirhemine mimar Tebrizli Bedreddin'e yaptırılmıştır. Bu tarihtensonra inşaat faaliyetleri hiç bitmemiş, 19.y.y. ın sonuna kadar devametmiştir. Mevlevi Dergahı ve türbe 1926 yılında "Konya Asar-ı Atıka Müzesi" adı altında müze olarak hizme başlamıştır 1954 yılında ise müzenin teşhir tanzimi yeniden elden geçilmiş ve müzeni adı "Mevlana Müzesi olarak değiştirilmiştir. Müze alanı bahçesi ile birlikte 65000 m2. İken, yeni istimlak edilerek Gül bahçesi olarak düzenlenen bölümlerle birlikte 18.000 m2. ye ulaşmıştır. Müzenin avlusuna "Dervişan Kapısı" ndan girilir. Avlunun Kuzey ve Batı yönü boyunca Derviş hücreleri yer almaktadır. Güney yönü, Matbah ve Hürrem Paşa Türbesinden sonra, Üçler Mezarlığına açılan Hamuşun (Susmuşlar) kapısı ile son bulur. Avlunun doğusunda ise Sinan Paşa, Fatma Hatun ve Hasan Paşa Türbeleri yanında Semâhâne ve Mescit bölümleri ile Mevlana ve aile fertlerinin mezarlarının da içerisinde bulunduğu ana bina yer alır. Avluya Yavuz Sultan Selim'in 1512 yılında yaptırdığı üzeri kapalı Şadırvan ile Şeb-i Aruz (Düğün Gecesi) havuzu ve avlunun kuzey yönünde yer alan selsebil adı verilen çeşme, ayrı bir renk katmaktadır.
MEVLANA MÜZESİ
Bu gün müze olarak kullanılmakta olan Mevlana Dergahının yeri, Selçuklu Sarayının gül bahçesi iken bahçe, Sultan Alaadin Keykubat tarafından Mevlana'nın babası Sultanü'l Ulema Bahaeddin Veled'e hediye edilmiştir. Sultanü'l Ulema 12 ocak 1231 yılında vefat edince türbedeki bugünkü yerine defnedilmiştir. Bu defin gül bahçesinde yapılan ilk defindir. Sultan'ül Ulema'nın ölümünden sonra kendisini sevenler Mevlana'ya müracaat ederek babasının mezarının üzerine bir türbe yaptırmak istediklerini söylemişlerse de Mevlana "Gök Kubbe'den daha iyi türbe mi olur? Diyerek bu isteği reddetmiştir. Ancak kendisi 17 Aralık 1273 yılında vefat edince Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled mevlana'nın mezarının üstünde türbe yaptırmak isteyenlerin isteklerini kabul etmiştir. "Kubbe-i Hadra" Yeşil Türbe denilen türbe dört fil ayağı (Kalın sutun) üzerine 130.000 Selçuki Dirhemine mimar Tebrizli Bedreddin'e yaptırılmıştır. Bu tarihtensonra inşaat faaliyetleri hiç bitmemiş, 19.y.y. ın sonuna kadar devametmiştir. Mevlevi Dergahı ve türbe 1926 yılında "Konya Asar-ı Atıka Müzesi" adı altında müze olarak hizme başlamıştır 1954 yılında ise müzenin teşhir tanzimi yeniden elden geçilmiş ve müzeni adı "Mevlana Müzesi olarak değiştirilmiştir. Müze alanı bahçesi ile birlikte 65000 m2. İken, yeni istimlak edilerek Gül bahçesi olarak düzenlenen bölümlerle birlikte 18.000 m2. ye ulaşmıştır. Müzenin avlusuna "Dervişan Kapısı" ndan girilir. Avlunun Kuzey ve Batı yönü boyunca Derviş hücreleri yer almaktadır. Güney yönü, Matbah ve Hürrem Paşa Türbesinden sonra, Üçler Mezarlığına açılan Hamuşun (Susmuşlar) kapısı ile son bulur. Avlunun doğusunda ise Sinan Paşa, Fatma Hatun ve Hasan Paşa Türbeleri yanında Semâhâne ve Mescit bölümleri ile Mevlana ve aile fertlerinin mezarlarının da içerisinde bulunduğu ana bina yer alır. Avluya Yavuz Sultan Selim'in 1512 yılında yaptırdığı üzeri kapalı Şadırvan ile Şeb-i Aruz (Düğün Gecesi) havuzu ve avlunun kuzey yönünde yer alan selsebil adı verilen çeşme, ayrı bir renk katmaktadır.
Etiketler: hz. mevlana, kubbe-i hadra, mescit, mevlana dergahı, mevlana müzesi, semahane, şadırvan, şeb-i aruz, yeşil türbe
KONYA'DA KÜLTÜR VE TURİZM
Konya ve çevresi yalniz Anadolu'muzun en eski yerlesim yerlerinden biri oldugu gibi ayni zamanda insanlik tarihi için de çok önemli dökümanlarin ele geçtigi nadir merkezlerden biridir.
Son yillarda yapilan arkeolojik arastirmalarin ortaya koydugu sonuçlara göre insanlarin magaralardan çikip, basit köy tipi yerlesmelerde bir araya gelmesi ve siginmak için kendilerine konutlar yapmalari, bazi hayvanlari evcillestirip, tarima baslamalari dönemide yeni tas çagindan itibaren Konya bölgesi uygarlik tarihinde önemli bir yer isgal etmistir. Bu özelliklere sahip böyle bir bölgenin cografi yer isimlerinin de çok eskilere kadar uzanan bir silsile izlemesi tabiidir. Tarihin akisi içinde tarih öncesinden günümüze kadar çesitli milletlerin kültür, sanat, folklör, gelenek ve görenek gibi özellikleriyle yerlesip kentlestikleri bu bölge günümüzde de bu kültür uygarliklarin izlerini tasimaktadir. Konya yöresinde yerlesen her topluluk kendi kültür ve sanatlarini da buraya tasiyarak kaçinilmaz görevlerini yerine getirmis, yerlerine yeni gelen toplumlara birakarak gitmisler veya yeni toplumun kültür ve uygarligi içinde yeni bir isim olarak yogrulmuslardir. Konya Türk kültür ve uygarliginin Anadolu'da köklesip, yayginlasmasinda en büyük amil olmustur. Çagin en büyük bilginlerinden Bahaddin Veled-oglu, Mevlana Celaleddin, Alaeddin Keykûbat zamaninda Konya'ya yerlesmislerdir. Ayni sekilde Kadi Burhanettin, Kadi Siraceddin Urmemi, Sadrettin Konevi gibi bilgin ve filozoflar ünlü mutasavviflar Konya'ya yerlesmislerdir. Konya ve milli kültürümüze büyük etkisi olan Mevlâna yasayisi, hayat felsefesi ve dünya görüsü ile içinde yasadigi genis çevreye isik tutmustur. Yine Türk kültürüne büyük etkisi olan Yunus Emre'nin de insan sevgisine dayanan felsefesi orta çagin karanlik dünyasina kucak kucak sevgi sunmustur. Türk Ulusunun geleneksel hazir cevapliligini, güldürüleriyle yansitan Nasreddin Hocamizda Türk halk kültürünün temsilcisi olarak milli kültürümüzün üzerinde etkisi olan bir kisidir. Nasreddin Hoca kendi kültürünü yasadigi kendi çevresinden almis, kendi kültürü ile halk kültürünü kaynastirarak yine halka sunmustur. Konya'nin 9 km. batisinda yer alan tarihi Meram baglarinda halen hizmet vermekte olan çay bahçeleri, restorantlar ve dinlenme yerleri yerli ve yabanci turistlerin ihtiyacina cevap vermektedir. Sille, Akyokus, Hatip, Çayirbagi, Bulumiye, Dutlukiri, Apa ve Altinapa barajlari çevresi ile Kizilören mevkileri Konya'nin en güzel mesire ve piknik yerleridir. Beysehir Gölü ve çevresi, Aksehir Gölü ve çevresi,Aksehir- Hidirlik mesire ve dinlenme yeri, Karapinar Meke ve Aci Krater Gölleri, Seydisehir Gölü birer tabiat harikasidir. Beysehir Haci Akif Adasi Magarasi sarkit ve dikitleriyle Damlatasi aratmayacak güzellikte, Derebucak ilçesinde Bolatini, Suluin, Kemikin'i magaralari, Karapinardaki magaralar ve yeralti sehirleri Hadim Aladag Yer Köprü Selalesi, Kadinhani Kestel , Eregli Ivriz tabi güzellikleri Konya ilinin turizm potansiyelinde önem kazanmaktadir. Uluslararasi nitelikte yapilan Mevlâna Anma Törenleri (her yil 10-17 Aralik)'nin yanisira, Asiklar Bayrami, Mahalli Yemek Yarismasi, Nasreddin Hoca Senlikleri, Hadimi Anma ve Bagbozumu Senlikleri, Beysehir Turizm Senlikleri, Sanayi ve Ihraç Ürünleri Fuari ile Valiligimiz, Belediye Baskanligi, Selçuk Üniversitesi, Sanayi Odasi, Ticaret Odasi v.b. kurum ve kuruluslarin düzenledikleri kongreler, seminerler ve paneller gibi sosyal, kültürel ve ilmi aktiviteler ilimizin tanitilmasina ve turizmine önemli katkilarda bulunmaktadir.
Çevre Çekicilikleri Ve Tur Imkanlari
Beysehir Gölü ve çevresi hem tarihi özellikleri hemde tabi güzelligi ile bir turizm merkezi olma niteligindedir. Ilgin'da bulunan sifali kaplicalar alternatif turizmde öne çikmaktadir. Ayrica termal turizm önümüzdeki yillarda yeni yatirimlarla ilimizde çok önem kazanacaktir. Glistra-Iystra ilimize 55 km. mesafede Hristiyanlik için önemli dini ve tarihi yerdir. Hadim- Yerköprü selalesi turizme kazandirilacak tabi bir güzelliktir. Ilimizin Toros daglarinda bulunan ilçeleri, yaylalari, tabiat yürüyüsüne son derece uygun mevkilerdir. Son yillarda ilimizde seyahat acantalarinin sayisi büyük bir hizla artmistir.Inanç turizmi olarak öne çikan turizm türü Konya'da beraberinde hizmette rekabeti de getirmistir. Umre ve Hac Mevsimi disinda bu acentalar iç ve dis turlar düzenlemektedir.
Tarihi Ve Turizm Faaliyetleri Olgusu Içinde Konya
Konya M.Ö 7500'lü yillardan beri insanligin ilk yerlesik hayata geçisinin Çumra-Çatalhöyük kazilari ile ortaya çikarildigi eski bir medeniyet sehridir. Konya sirasiyla Kalkolitik, Tunç çaglari ile Hititler, Frigler, Lidyalilar, Helenistik, Romalilar, Bizanslilar, Selçuklu ve Osmanlilarin hüküm sürdügü ve devirlerine ait bir çok sanat ve kültür miraslari biraktiklari bir tarih, kültür ve sanat merkezidir. Bu eserlerden bazilari; Çumra-Çatalhöyük, Ivriz Kaya kabartmasi, Eflatunpinar, Fasillar, Ilgin-Yalbsurt, Gökyurt, Sille Aya Eleni Kilisesi, Sehir Merkezinde Alaaddin Höyügü'dür.
Etiketler: akşehir gölü, akyokuş, apa barajı, beyşehir gölü, bulumya, çayırbağı, dutlukırı, hatıp, kızılören, konya, seydişehir gölü
YİRMİCİ YÜZ YIL BAŞLARINDA KONYA
M. SABRİ DOĞAN
"Yirminci yüz yıl başlarında Konya 120 mahalle, 8937 hane ve 54.630 nüfustan oluşan kış mevsimlerinde çamur, yaz mevsimlerinde toz deryası kocaman bir köy gibiydi. Rumların mübadeleye tabi tutulmasından sonra bu tarihi şehrin nüfusu 35.000'e kadar düşmüştür.
YOLLAR
Ulu Irmak'tan başlayan şose eski Saman Pazarı'na kadar gelir, buradan başlayan Arnavut kaldırımı Kayıklı Kahve, İstanbul Caddesi'ni izleyerek Numune Fırını önünde biterdi. Buradan tekrar başlayan şose Hacı Hasan başından kıvrılarak Musalla Bağları'nda tamamlanır ve şehri ortadan ikiye bölerdi. Hükümet Meydanı'ndan başlayan dar bir sokak eski Belediye Sarayı'nın önünden Arapoğlu Makası'na kıvrılır, şimdiki Zafer Alanı'ndan geçerek Atatürk Müzesi ve Atatürk Anıtı'ndan İstasyona kıvrılır, iki tarafı ulu çınar ağaçlarıyla süslü düzgün bir şoseden İstasyona ulaşırdı. Köprübaşı'ndan Sedirler'e ve Sokak Başı'na giden cadde ile yine aynı başlangıçtan Şeyhaleman Yöresi'ne, Mevlana Müzesi'nden başlayan Selimiye, Larende Caddeleri İstasyona oradan da Meram'a uzanan cadde ve yollar bakımsız, tozlu, şoselerden oluşurdu. Türbe önü ve Kadılar Sokağı ve Meram aristokrat ailelerin topluca bulundukları semtlerdi. Bir adam övüneceği zaman "Türbe önünde evi, Meram'da bağı var" diye övünürdü. Sırçalı Medrese Caddesi'nin sağ ve solunu teşkil eden mahallelerde Rumlar, Kız Öğretmen Okulu'nun da bulunduğu vali İzzet Bey Caddesi'nin sağında ve solundaki mahallerde Ermeniler otururdu.
MAHALLELER
O sıralarda Konya'da 120 mahalle vardır. Bunlardan bazılarının isimleri şöyledir; Şerafettin, Gökbaş, Aymanas, Şemsi Tebrizi, Kubbeli Mescid, Yermeni, Hacı Eymur, Kösekadı, İçkale, Kalaicelp, Zeyle, Aksinne, Esenli, Lorgoğlu, Abdülaziz, Altınçeşme, Yeni Kapı, Koca, Karayük, İbni Şahin, Akıncık, Asapsinan, Cirkapire, Muhtar, Seyhamet, Henigah, Kemalgarip, Cılakestan, Kocahasan, İhtiyerrettin, Kerpbaşı, Dikendik, Sırçalı, Şeyhsadrettin, Öyle benladı, Tolcu katip, Debbağhane, Ferkuniye, Hacı emir, İç Kale, Şeker Furuş, Şükran, Kürkçü, Hocabey, Topraklık, Hocacihan, Yeni mahalle, Sakahane, Sakip, Sedirler, Kapı Çeşmeci, Persunpaşa, Hanferruhaksinne, Denkes, Heryele, Kamlı, Abdülvehap, Koyunpazarı, Anberreis, Güleşçiler Tekkesi, Medrese, Larende Kapıiçi Aksaray, Ahmet Falik, Mahmutdede, Yediler, Tekkeci Emir, Karagül, Dursunoğlu, Çifte Merdiven, Haydari Hamza, Turşucu, Hoca Habib, Durak Fakih, Atarlar, Affenbeyi, Muhtar, Çeşme Kapısı, Karabaş, Mallamup, Pürçüklü, Şehaleman, Molla Arap, Kalucik, Aymuncuoğlu, Karaaslan, Şemsettin, Sarıyakup, Bezihan, Pir Ahmetoğlu, ibnrişah, Türbe, Alemdar. Bugün bu mahallelerin büyük bir bölümü eski adlarını korumakta bazıları da değişmiş bulunmaktadır.
KENAR MAHALLELER
İnce Minare'den itibaren fuarın sağ ve soluna düşen Yıkık Mahalle ile Nalçacı Caddesi'nin arkasında kalan Persana, Araplar, Sedirler Mahallesi, Tekkeli sokak eski adı carcaran olan şimdiki Doğanlar mahallesi şehirden adeta tecrid edilmişti. Bu mahalle sakinleri de her nedense kendilerinin ayrı bir kentin insanları gibi görürlerdi. Şehir halkıyla içli dışlı bir birleşimleri yoktu. Göçmenlerle mesken olan İhsaniye, Garipler, Muhacir pazarı halkları da şehir halkıyla birleşimi olmayan mahallelerdi.
ALAADDİN BULVARI
Şimdi Alaaddin Bulvarı olan cadde bundan 100 yıl önce arnavud kaldırımlı daracık bir sokaktı. Hükümet konağından itibaren batıya doğru yüründüğünde Kayalı Park'ın bulunduğu yer İplikçi Camii'ne kadar medreselerle dolu idi. İplikçi Camii'nin bitişiğinde iki katlı ahşap bir bina vardı. Alt bölümü Merkez Kıraathanesi üst bölümü Merkez oteli idi. Buradan itibaren Belediye Sarayı'na kadar olan bölümünde de yine medreseler vardı. Yine Hükümet Konağı'ndan itibaren Şerafettin Camii'nin kıblesi önü mezarlık, mezarlığın bitişiğinden sonra yine medreseler ve eski sanat mektebi, yine bir medrese, Hayat Apartmanı'nın bulunduğu yerde yine bir medrese, bundan sonra eski Marif Evleri gelirdi. Gazi Mustafa Paşa İlk Okulu'nun bulunduğu yerlerde bir medrese vardı. Bu cadde, Belediye Sarayı'nın bulunduğu noktaya geldiği zaman yol ikiye ayrılır; biri sağa eski Kız öğretmen Lisesi şimdiki rektörlük binası yanından uzar, diğer yol Arapoğlu Makası'na giderdi. Alaaddin etekleri saray kalıntısının bulunduğu yerden itibaren eski Gazi Mustafa Kemal Paşa İlkokulu ile Belediye Sarayı'nın önlerine kadar yayılırdı. Eski II. Ordu Komutanlığı'nın önünden gelen cadde Zafer Alanı'na kadar yine Alaaddin Tepesi'nin eteklerini oluştururdu. Buraları bir takım ahşap evler ile dolu idi. Şimdiki Ordu Evi'nin bulunduğu yerde de bir kilise vardı. O evlerle birlikte bu kilise de yıktırılmıştır. Bu caddenin açılıp düzenlenmesi çok uzun yıllar almıştır.
ALAADDİN TEPESİ
1925'lerde Alaaddin tepesi yer, yer çukurlarla dolu toz toprak içinde kupkuru bir tepeydi. Evlendirme ve düğün salonunun bulunduğu alan Ordu Evi'ne kadar dümdüz bir alandı ve zamanın gençleri burada futbol oynardı. Alaaddin Cami de bakımsız kendi haline terkedilmiş bir durumdaydı. Yakılıp yıkılan Belediye Sineması şimdi büyük değişikliklere uğramış olan Ordu Evi binaları sonradan yapılmış ve bundan sonra ağaçlandırılmıştır. Alaaddin Tepesi 30 yıl içinde pek çok değişikliklere uğramış, eski belediye reislerinden rahmetli Muhlis Korner Hoca'nın bu tepeye çok emeği geçmiştir. Her belediye başkanlığına getirilişinde tepeye yeni bir şeyler eklemiş ve burasını imar etmeye gayret sarf etmiştir ki, tepesinin çevre duvarları da onun zamanında yapılmıştır. Yine eski belediye başkanlarından Rüştü Özal zamanında ağaçlandırmış yukarıdaki havuzda onun zamanında yapılmıştır. Alaaddin Tepesi layık olduğu ilgiyi Yılmaz Kulluk'tan görmüştür.
ZAFER MEYDANI
Kazım Karabekir Caddesi, eski Doğum Evi'nden itibaren sağlı sollu harabeydi. Beyhekim Mahallesi'nin bulunduğu yere "Zindan Kale" derlerdi ki derin, derin çukurlarla doluydu ve köpeklerin uluduğu bir yerdi. Devrim İlkokulu ile şimdiki Mareşal Mustafa Kemal İlk Öğretim Okulu'nun bulundukları yerlerse bu Zindan Kale'nin en ıssız yerleriydi. Şato Form'un bulunduğu üçgende kireç ocağı vardı. Şato Form'un karşısındaki karayollarına ait bahçenin bitişiğindeki sokağın sol köşesinde bir çeşme vardı. Anıta doğru giden geniş cadde, Gazi Lisesi'nin Bahçesi'nden daha çukurdu. Karayolları Bahçesi'nin bulunduğu yerle Şeyh Sadrettin Konevi'nin Camii ve Türbesi'nin arkası Askeri Hava Hastanesi'nin bulunduğu yere kadar mezarlıktı. Konevi Camii ve Türbesi'nin karşısındaki sokak sağlı sollu bir mahalle teşkil eder bu mahalleye "Şeyh Evi" derlerdi. Issız,kervan geçmez, konak konmaz yerleri buralar.
ESKİ FUAR ALANI
Şimdiki Fuar'ın bulunduğu yerde Konya'nın ünlü bahçesi Dede Bahçesi vardı. Yaz mevsimlerinde bu şehrin tek yeşil gezinti yeriydi. Özellikle hafta tatili günlerinde burası çok kalabalık olurdu. Genci, yaşlısı buraya gelir ve tatilini burada geçirirdi. Pek alımlı bir görünüşü yoktu. Dede Bahçesi'ne gidiş şöyle olurdu; İnce Minare'nin sağındaki sokaktan doğruca yürür, sağa sola kıvrılarak daracık başka sokaklardan geçilerek, bir çıkmaz sokağın tam ortasına kurulmuş olan iki kanatlı büyük bir kapıdan yüz metrelik bir soşeye girilirdi. İşte Dede Bahçesi burası idi. Dede Bahçesi'nde yerini hala koruyan havuzun etrafı sonradan düzenlenerek pist haline getirilmiş ve burası zaman, zaman sünnet ve evlenme düğünlerinin şahitliğini yapmıştır. Eski giriş kapısından havuza kadar uzayan şosenin bitimde kayalı bir fıskiye ile bu fıskiyeye bitişik yapılan yüksek bir kameriye vardı ki yapılışları daha da önceleridir. Daha sonraları bu kameriye yıkılmıştır.
ANIT ALANI VE İSTASYON
Zafer Alanı'nda başlayan yol Atatürk Müzesi eski Gazi Lisesi'ni izleyerek Anıt'a kıvrılır ve İstasyona ulaşırdı. Yine eski İl Kitaplık Binası'nın önündeki park geniş yeşil idi. Kameriyeli güzel bir bahçe idi. Adına Millet Bahçesi denilirdi ki burası hep kapalıydı. Bayramlarda seyranlarda halka açık bulundurulurdu. Muhteşem bir kapısı da vardı. Sonraları bu bahçe bozulup küçültülmüş şimdiki haline getirilmiştir. Kapısı da İmam Hatip Okulu'na monte edilmiştir. Anıt'tan itibaren başlayan İstasyon Caddesi ise adı bir şose almasına rağmen bir başka havası bir başka güzelliği vardı. Sağlı sollu ikişer sıra yetiştirilmiş ulu, ulu çınar ağaçları caddenin ortasına güneş düşürmez rahmetli belediye başkanlarından Dr. Muhsin Faik Dündar'ın Belediye başkanlığı sıralarında düzenlenip çiçeklenen kaldırımlarda dolaşmak, o ulu çınarların kokusunu duymak insana büyük bir huzur verirdi. Bu güzelim ulu çınarlar 1956 yılında dipten budanıp güya cadde genişletilmiştir. Halbuki o yıllarda caddeye çınarlara dokunmadan ikinci bir cadde eklemek ve caddeyi güzel ve geniş bir bulvar haline getirmek pekte mümkün idi. 1935'lere kadar Konya Tren İstasyonu şehrin "teferrüş" yani gezinti yeri idi. Özellikle tatil günlerinde posta treninin geldiği saatlerde, garda iç bölümü genç kızlar ve erkeklerle yolcu karşılayan ve yolcu uğurlayanlarla dolar taşardı.
ÇARŞI
Şehrin çarşısı Kayıklı kahve'den başlar-şimdiki yeni pazarın kuzeyindeki üçgen boşlukta altları dükkan üstleri kahve olan bir bina vardı, bu binaya Kayıklı Kahve denirdi.-Numune fırını'nın önünde tamamlanırdı. Attarlar Çarşısı Tevfikiye Caddesi'nin sağ ve solu, eski Odun Pazarı civarı kunduracılar sitesi, dülgerler sitesi ve Türbe Caddesi Konya Çarşısı'nın tümünü teşkil ederdi. Türbe Caddesi Konya'nın Beyoğlu idi. Dükkanları çoğu boş idi. Aziziye Camisi'nin doğusundaki yerde belediyenin "ihtisap "denilen bir pazarı vardı. Burada köylüsü ve yerli üreticinin ürettiği her türlü yiyecek maddesi satılırdı.
MEZARLIKLAR
Öğretmen Evleri'nden başlayarak Söylemez Konağı'na kadar olan Eski Sanat Enstitüsü, Meram Anadolu Lisesi, eski Ticaret lisesi ve Pazar yerini de içine alan geniş saha "Yüksek Mezarlıktı". Sahip Ata Camii ile Söylemez Konağı civarında bulunan alan iri bir çukurdu. Güney bölümünde belediyenin mezbahası vardı. Hayvan kanları yağmur sularıyla kesişerek bu çukurda toplandığı için de adına "Kanlı Göl" denilirdi. Necati Bey İlkokulu'nun bulunduğu yerle, eski Ticaret Borsası'nın bulunduğu ada, Eski Buğday Pazarı'nın batısına düşen ve hale kadar olan adalar, Büyük Eczane'den Boncuk Camii'ne kadar olan bölüm Hakimiyet-i Milliye İlkokulu'nun bulunduğu yerle, okulun kuzeyine düşen eski belediye dükkanlarının bulunduğu yer, eski garaj, Pazar yeri, Şeraffettin Camii'nin batısındaki parkla güneyindeki yeşil alan ve Şems Parkı tamamen mezarlıktı. Şimdiki Üçler, Şeyhaleman, Yediler, Araplar, Musalla, Hacı Fettah, Uluırmak Mezarlıkları ise o zamanlarda da vardı. Bu mezarlıklar hep Müslüman mezarlıkları idi.
BELEDİYE
100 yıl önceki Belediyenin gözle görülebilen iki hizmeti vardır. Birisi Tanzifat yani temizlik işleri, diğeri Belediye zabıtası idi. Zabıtanın 10 kişilik bir kadrosu vardı. Ancak bu 10 kişilik kadro ile belediye üzerine düşen işi görevi yapardı. Halkın memurlara büyük bir saygısı vardı. O günkü zabıta kadrosundaki memurlardan bazıları şunlar idi: Kavaklı Ahmet Ağa, Alişan Ağa, Abdurrahman Efendi daha sonraları bu kadroya geçmiş olan deli Refik ile Parmaksız Şükrü Efendi. Tanzifat yani temizlik işleri pek ilkeldi. İki tekerlekli üstleri sözde kapalı at arabalarıyla şehrin çöpleri toplanırdı. Yaz mevsimlerinde ortasına bir varil oturtulmuş yine iki tekerlekli at arabalarıyla çarşılar sulanırdı. Bir işçi arabanın atını çeker, başka bir işçide arkaya doğru meyillice oturtulmuş bulunan varile bağlı bir süzgeci olanca hızıyla sağa sola sallar süzgeçten akan sular sokakları caddeleri sulardı. O yıllarda kışlar kışlığın gereğini, yazlarda yazlıkların gereğini yerine getirirlerdi. Başka bir deyimle kışlar bol yağışlı ve soğuk, yazlarda çok sıcak geçerdi. Havalar ayakları çıplak kolları sıvalı tanzifat işçisinin arabalı varilinde su tükendiği zaman sulamaya başladığı nokta çoktan kurumuş olurdu. Ama yinede bir serinlik sezilirdi. İlk arasöz gelip de o arnavut kaldırımdaki hayvan gübreleriyle tozu toprağı o zamanın kaldırım kenarlarına iterek uzun mesafeleri sulaması önceleri şehir halkının şaşkınlığına sebep olmuştu. Şerafettin Camii'nin kuzeyindeki Darulhuffaz yapısının arkasına düşen yer Tanzifat Müdürlüğü idi. İtfaiye burada bulunurdu. İtfaiye ve temizlik işçileri ve hayvanları burada barınırdı. Ahır kokusu ta gerilerden insanın burun direğini kırardı. Yangınlar eski usul tulumbalarla söndürülmeye çalışılırdı. Yangın söndürme cihazları ilk arasöz 1928'lerden sonra Konya'ya geldi.
İHTİSAP ÖNÜ
Birde İhtisab vardı ki bu pazarı Belediye gözetlerdi. İhtisab'a çokça köylü vatandaşların getirdikleri tulum peynirler; teneke, teneke pekmezler; kazan, kazan sade yağlar; çuval, çuval kuru üzümler, nohutlar, kuru fasulyeler; çuval, çuval dolusu bulgurlar ve diğer gıda maddelerinin satışları yapılırdı. Alıcılar alacakları maddenin sıkı bir pazarlığına girişler; in aşağı, çık yukarı ortalama bir fiyat üzerinde anlaşırlardı. Bundan sonra hemen aralarda dolaşmakta olan belediye kantarcısına "baş" vererek satışı yapılan malın tartısını isterlerdi. Bir elinde kantarı, bir elinde sırığı alan belediye kantarcısı kantar sırığını alım satım yapanların eline tutuşturur, onlarda sırığı iki uçlarından omuzlarına alır; kantar çengeli bu sırığın ortasına getirilir, yine kantarın diğer iki sivri çengeli de tartılacak olan çuvalın yanlarına saplanarak kantarla birlikte kaldırılır ve böylece satılan mal tartılırdı. Tartı işi bittikten sonra kantarcı malın cinsini fiyatını, ağırlığını ve para tutarını matbu bir pusulaya yazar belediye resmini de keserek tutarı tahsil ederdi.
ŞEHİR İMAR PLANLARI
Mehmet Muhlis Korner 1919-1923 yıllarında Belediye başkanı olduğu sıralarda Iskarta adlı bir İtalyan mimar mühendise bir şehir imar planı yaptırmış ve bu plan 53 pafta halinde aydınger kağıt üzerine çini mürekkebi ile çizilmiştir. Eski Millet Bahçesi ile eski İstasyon Caddesi ve Karaman Caddesi bu plana göre düzenlenmiştir. 1945 yılında Mehmet Muhlis Korner tekrar belediye başkanı seçildiği zaman bir şehir imar planı yaptırılması söz konusu olmuş ve bu planı hatırlayarak onu buldurmuştur. Başkanlık ve o zaman ileri gelen belediyecileri tarafından incelenen bu plan saklanmak üzere özel olarak yaptırılan bir dolapta saklanmıştır. Belediye başkanı sayın Yılmaz Kulluk zamanında bu plan bir çok kere aranmışsa da maalesef bulunamamıştır. İkinci imar planı 816 hektarlık bir alanı kapsayan 17 paftadan oluşmuştur. 1946 yılında yürürlüğe giren bu plan yüksek mühendis Asım Kömürcü tarafından yapılmış ve 1954 yılına kadar uygulanmıştır. 3. plan 912 hektarlık bir alanı kapsamış ve 19 paftadan oluşmuştur. 1954 de yürürlüğe girmiş ve 1960 yılına kadar uygulanmıştır ki müellifleri yüksek mimar Ferzan ve Leyla Baydar'lardır. 4. Plan ise Baydar'ların planının İmar ve İskan Bakanlığı tarafından bir revizyona tabi tutulmasından ibarettir ki bu planda 1966 yılına kadar uygulanmıştır. 5. imar planı olarak İller Bankası aracılığıyla ve müsabaka sonucu yüksek mimar Yavuz Taşçı ve Haluk Berksan tarafından yapılmış ve 1966 yılında uygulamaya geçmiştir. Daha sonra uygulanman plan ise 9.500 hektarlık bir alanı kapsamakta bu alan bitişik alan ile 20.000 hektarı bulmaktadır.
FAYTONLAR
Eski dönemin tek binek arabası olan fayton arabası bakımlı ve görkemli vasıtalardı. Bir çift süslü kuşamlı küheylan gibi atların çektikleri bu gıcır, gıcır arabalara binmek bir zevkti. Faytonlar iki çeşit olurlardı. Birisi körük arabaları diğeri kupa arabalarıydı ki bunlar kapalı olurlardı. İçleri kadife döşemeli kapılarıyla birlikte, basamakları da açılıp kapanan kupalar zamanın en lüks ve en pahalı vasıtalarıydı. Genellikle baba evinden koca evine giden gelinler bu kupa arabalarına bindirilirdi. Yabancı gözlerden uzak tutulurdu. Gençliğin tatil günlerinde en belli başlı eğlencesini sinemaya gitmek veya özellikle yaz mevsimlerinde bir arabaya binip şehir etrafında tur atmak teşkil ederdi. Bir kaç arkadaş bir körük arabası kiralar, hükümet alanından İstasyon, İsmail Paşa Değirmeni'ni takiben İhsaniye, Devlet Hastanesi önünden yine Hükümet Alanı'na dönerdi ki bu geziler içinde sadece 25 kuruş ödenirdi.
NAKLİYAT
Eskiden nakliyat develerle yapılırdı. Bir adamın zenginliği Konya söyleyişiyle "Gater, gater develeri var" diye anlatılırdı. Bu nedenle şehrin iç bölümlerinde bile bu işle uğraşanların geniş develikleri vardı. Deve sahipleri develerinin burada barındırır; burada yedirir, içirirdi. Yabancı yerlerden gelen deve kervanları ise Eski Saman Pazarı'ndaki geniş alanda konaklardı.
EĞLENCE YERLERİ
Yirminci yüzyılın başlarında Konya'nın eğlence yerleri pek sınırlı idi. İlk sinema Sanat Mektebi'nin bahçesindeki bir salonda açılmıştı ki burası şimdi Karatay Lisesi ile Merkez Bankası'nın arasında kalan yerdir. Bu sinemayı Sanat Mektebi yönetiyordu. Bundan sonra belediye Alaaddin Tepesi'nin kuzey eteklerinde çok güzel bir sinema binası yaptırmıştı. Bu sinema sesli ve sessiz filim dönemlerinde uzun yıllar Konyalının eğlenme ve öğrenme ihtiyacını karşılamıştır. Sinema binası geniş bir salon, 2 katlı 24 loca içeriyordu. Sinemanın seçkin bir seyircisi vardı. O dönemin film konuları pek seçmeydi. Bu sinema daha sonra yakılarak yıkılmıştır. Belediye sinemasından sonra bir aralar Ordu Evi Sineması da çalışmış ise de ordunun ticaret yapamayacağı gerekçesiyle bu sinema halka kapanmıştı. Bundan sonrada Yeni Sinema faaliyete geçmiştir. Yeni Sinemadan sonra da Şahin, Ferah, Saray, Zafer, Rüya, Park, Büyük Sinemaları faaliyete geçmiştir. Ayrıca bir hayli de yazlık sinema vardı. Konya'nın ilk sinemaları bunlardır.
İLK ELEKTRİK
Elektrik Konya'ya ilk defa 1927 yılında gelmiştir. Daha önceleri geceleri gaz lambalarının soluk ışıkları altında geçiren Konyalılar, uygarlığın ana direklerinden biri olan elektriğe kavuştukları zaman bunu büyük bir lüks sanmışlar, birbirinden göre, göre ve birer, birer evlerine alınarak sadece aydınlatma işinde yararlanmışlardır. Sonraları elektrik sanayide de kullanılmaya başlanmış ve 2. dünya savaşı yıllarında ve büyük ölçüde elektrik sıkıntısı çekilmiştir. Dere'deki elektrik santrali belediyenin de hissedarı olduğu bir şirket tarafından kurulmuş ve bir Macar şirketine ihale olmuştur. Yaşlı Konyalıların anlattığına göre Dere Hidroelektrik Santralının yapımı sırasında genç bir Macar mühendis arnavud kaldırımlı yada toprak sokaklara ağaç elektrik direkleri dikmek üzere görevlendirilmişti. Bu mühendis Türkçe bilmiyordu. Direk dikme işlerinde çalışan amelelere bağırıp, çağırır ve müstehzi bakışı fırlatır, küçük görürdü. Bu anektod da şu anlama gelmektedir ki o zamanlarda belirli aralıklarla elektrik direği dikecek adamımız bile yoktu. Dere Santralı kurulup işletmeye açıldıktan çok kısa bir süre sonra okuma yazma bile bilmeyen elektrik uzman veya teknisyenleri yetişmiş ve santral Konya'nın yerli teknisyenleri eliyle işletmiştir. Bilindiği gibi Dere Santrali zamanla yetersiz kalmış, Eski Meram Yolu üzerinde bulunan motorla çalışan bir fabrika daha kurulmuştur. Zamanla bu da yetersiz kalmış Göksu Elektrik Santrali kurulmuştur. Konya'nın elektriği T.E.K. kuruluşuna bağlanıncaya kadar sıkıntılı günler geçirmiştir.
SİLLE'NİN EFSANELERE KONU OLAN EFLATUN MANASTIRI
M. SABRİ DOĞAN
Sille'deki kaya kiliseleri ile aynen Kapadokya'da olduğu gibi bir gurup teşkil etmektedir. Bu kilise manzumesinden en önemlisi ise Eflatun Manastırı veya Ak Manastır diye de bilinen Hagios Khariton Manastırı'dır. Bu manastır gerek Hıristiyan alemi, gerekse İslam alemi ve özellikle Mevlevilik için önem arz etmektedir. Ayrıca bu manastırı konu edinen ve Mevlevileri ilgilendiren iki önemli efsane günümüze kadar gelebilmiş ve Konya'yı ilgilendiren efsaneler arasında yerini kuvvetle almıştır. Ak Manastır olarak da bilinen Eflatun manastırından ilk bahseden Danimarkalı Carsten Niebuhr (1733-1815) dur. 1766 yılı Aralık ayında ziyaret ettiği bu manastırı şöyle tasvir etmektedir; "Konya yakınında bir mağarada hala meskun ve kilisesi ile muhtelif hücreleri kayadan oyulmuş bir Rum Manastırı'na rastlanır." Geçen yüzyılın başlarında buradan bahseden diğer bir şahıs ise, bir müddet Konya Metropoliti olan ve 1813-1819 yılları arasında İstanbul Patrikliği makamını işgal eden 4. Kyrillos (1750-1821) dur. Viyana'da yayınladığı Orta Anadolu haritasında Ak Manastır'ı gösterdiği gibi, 3 yıl sonra basılan Konya ve civarı hakkındaki kitabında bu manastır hakkında etraflı bilgi verir. Kyrillos bu manastırı şu surette anlatır; "Sylata (Sille) civarındaki bazı tepeler arasındaki bir yamaçta, Sylata'nın bir saat doğusunda, Konya'nın bir saat batısında etrafını çeviren beyaz taşlı dağlardan dolayı Türkçe'de Ak Manastır olarak adlandırılan Hagios Khariton Manastırı vardır ki, burası Hagios Khariton tarafından kurulmuştur...Manastır geniş ve mağara gibi kayaya oyulmuş olup bütün hücreler ve şapelleri de aynı şekildedir. Kilisenin kapısı güneydedir. Dışarıda toprak seviyesinin altında kutsal kuyu bulunur. Khariton bu suyu bir mucize neticesi kayadan fışkırtmıştır. Manastırın önünde bağlar, bahçeler vardır." Aynı şekilde Kapadokya'ya dair bir kitap yazmış olan N. S Rizos ve gene Ak Manastır'dan bahseden J. R. S. Streett de bu konu ile meşgul olmuş ve birer kitap yayınlamışlardır. Bundan sonra Batı aleminde Ak manastır kompleksi artık devamlı merak uyandırmış ve birbiri arkasından bu manastır manzumesi hakkında yayınlar yapılmıştır. M. Levidis Kapadokya'daki kaya manastırlarına dair kitabında buradan bahsettiği gibi W. M. Ramsay buranın kısa bir tasvirini yaparak, Türkler tarafından da saygı gören bu manastırın o sıralarda metruk fakat binaların henüz sağlam olduğu, ayrıca kompleksin içinde küçük bir de cami bulunduğunu bildirir. Hıristiyan devri arkeolojisi bakımından Anadolu'yu vaktiyle en iyi tanıyanlardan olan Ramsay, ertesi yıl basılan diğer kitabında burası hakkında daha etraflı bilgi verir. Ramsay manastırdan şu satırlarla bahseder; "Bu manastır şehrin 5 mil kadar Kuzey-Batısında ve St. Philip (Takkeli Dağ) dağının hemen dibinde kayalık dar bir vadi içindedir...St Chariton Manastırı vadinin kuzey tarafındaki dik uçurumun altında olup Müslümanlarca kutsal tanınmaktadır. Ortasında bir mescit bulunmaktadır. Mevlevi dervişlerinin başı olan Çelebi Efendi, her yıl buraya zeytinyağı vakfeder. Türklerin bu saygısını bildiren efsanenin en iyi versiyonunuza göre ilk çelebi efendilerden birinin veya doğrudan doğruya tarikatın kurucusu Mevlana'nın kendi oğlu bu uçurumdan düşerken, aziz Khariton tarafından kurtarılmıştır. Aziz Khariton hakikatten yaşamış bir şahsiyettir. Fakat onun hakkında günümüze kadar gelebilen bilgiler tamamen efsaneleşmiş bir haldedir. Bunlarda elde edilebilen müspet bilgiler Konya'da doğmuş olduğu ve Kudüs yakınında şöhretli bir manastır kurduğudur. Bir iddiaya göre Iulianus devrinde ( M.S 363/5 ) ölmüştür." Hıristiyan takviminde 28 Eylül günü kutlanan Hagios Khariton aslen Konyalı olup bu şahıs III. Ve IV. Yüzyıllarda yaşamıştır. Ayrıca Konya'dan ayrılarak Filistin'de Betlehem dışında dağlık, çorak bir yerde bir su bularak bunun başında bir manastır kurmuş kendisi de orada gömülmüştür. Filistin'in İslamlaşması üzerine buradan Anadolu'ya hicret eden keşişler Konya yakınındaki bu manastırı kurmuş olmalıdır. Yani anlaşılacağı üzere manastır Konyalı aziz Khariton hatırasına yapılmıştır. Khariton'nun burada bir mucize göstererek ortaya çıkışı, Mevlana'nın hatta sonraki Çelebilerden birinin oğlunu kurtarmak suretiyle olduğu iddia edildiğine göre bu manastırın Kharito'nun hatırasına bağlanması Mevlana (1207-1273) nın yaşadığı yıllardan daha geriye indirilemez. Ak Manastır F. W. Hasluck ( 1878-1920 ) tarafından da incelenmiş ve buradaki müşahedeleri makale halinde yayınladıktan sonra ölümümden sonra basılan büyük kitabında pek az ilave ile tekrarlanmıştır. Hasluck Ramsay'ı tamamlayan bazı bilgiler vermekle beraber, manastırın açık bir tasvirini yapmamış, daha fazla, manastırın Türk folklorundaki yeri üzerinde durmuştur. Verdiği bilgiler şöyledir; "Konya'nın 1 saat kadar Kuzey istikametinde kayalık bir boğaz içinde Hagios Khariton Rum Manastırı bulunmaktadır. Manastır 3 tarafından duvarlar ile sınırlanmış 4. tarafında ise dik bir yar vardır. Bu sahanın içinde tamamen veya kısmen kayaya oyulmuş 3 kilise bulunmaktadır. Bunların yanında yapısı bu kiliselere benzemeyen bir de mescit vardır. Bu küçük cami basit ve mütevazı kaya içine oyulmuş sade bir mihraba sahip dikdörtgen biçimli bir namaz yerinden ibarettir. Manastıra bakan Hıristiyanlar buradaki mevcudiyetini bir efsane ile izah ederler.; "Mevlana'nın oğlu manastırın üstündeki yardan düşerken, esrarengiz bir ihtiyar tarafından bir zarar görmeksizin yere indirilmiştir. Sonraları kilisedeki bir resim vasıtasıyla bu ihtiyar, Hagios Khariton olarak teşhis olunmuştur. Bu mucize, hala Mevlana'nın halefleri tarafından her yıl gönderilen zeytinyağı ile kutlanmış olup, ayrıca, kendisi yılda bir geceyi buradaki mescitte ibadet ile geçirmiştir. O devirlerde ilginçtir ki Ak Manastır aynı zamanda Havari Paulus'un Mağarası olarak da seyahat rehberlerine geçmiş bulunuyordu. Nitekim Meyers Reisebücher'de burası hakkında şunları yazmıştır. ; "Başlangıçta kuzeye sonra Kuzey-Batıya doğru ovadan çıplak tepe sinsilesine doğru gidildiğinde bir saatte Aziz Paulus'un Manastırına erişilir. Bu mağaralardan bir tanesi Mevlevi dervişlerinin başı olan Mevlana'ya mahsus bir ibadet yerdir. Bir av esnasında burada uçurumdan düşen Mevlana'nın oğlunun hatırası için Mevlana burada yılda bir defa ibadet eder. Baedeker rehberi olarak adlandırılan bir risale ise Ak manastır yine nedense Paulus Mağarası olarak adlandırılır ve şöyle denilmektedir.; "Konya'dan Kuzey batı istikametinde ovadan iki sivri tepenin-Sağdakinin tepesinde bir kale harabesi vardır-taşıdığı çıplak dağ dizilerine doğru ilerlendiğinde bir saatte- yolun son kısmı yaya olarak-Aziz Paulus Manastırına varılır." Konya ve çevresi hakkında son yıllarda basılan kitaplarda bu manastırdan bahsedildiği görülür. M. Mesut Koman Ak Manastırı kısa bir not halinde tasvir etmiştir. İ .H. Konyalı ise Ak Manastıra dair uzun uzadıya izahat vermekte ve buraya ait 4 de resim yayınlamaktadır. Üstünde Kevele (Gevele) Kalesi'nin bulunduğu Takkeli Dağın eteğinde bir dere yatağı içinde olduğunu söylediği bu manastırı Eflatun Manastırı olarak adlandıran yazar, Türk folklorundaki yerine işaret ettikten sonra Çelebilerin burasını ziyaret ettiklerini manastır içindeki mescitte Selçuklular zamanında vakıflar bırakıldığını kaydetmektedir. Diğer taraftan Türk geleneği buraya Deyr-i Eflatun yani Platon'nun Manastırı adını da yakıştırmıştır. Konya ve çevresinin Türk folklorunda Yunan Felsefecisi Platon Eflatun'nun özel bir yeri vardır. Nitekim evvelce Konya'da şehrin ortasındaki höyük üzerinde bulunan ve Konya baş pisikopozlarından Hagios Amphilokios'un adına olduğu bilinen kilise de Eflatun Kilisesi daha doğrusu rasatgah olarak tanınmıştı. Konya yakınındaki bir su başındaki Hitit kabartmalarıyla süslü bir abide de Eflatun Pınarı adıyla şöhret bulmuştur. Bu manastırın suyunu temin eden fakat aynı zamanda içinde Mevlana'nın 7 gün, 7 gece kalması ile İslam mistisizmine girmiş bulunan kutsal bir su haznesi olan bir ayazması vardır. Eflaki'de bu hadise şu surette anlatılmıştır; "Deyr-i Eflatun (Eflatun Manastırı) nın baş papazı, bütün papaz ileri gelenlerinden yaşlı ve engin bilgili bir adamdı. İstanbul, Frenk Sis, Canik daha başka vilayetlerden kendi dinlerinin ilimlerini öğrenmek için ona gelir, ondan din ahkamını öğrenirlerdi. İşte bu başpapaz hikaye etti ki; Mevlana bir gün bir dağın eteğinde bulunan bu Deyr-i Eflatun'a gelmişti. Soğuk su çıkan mağaranın dibine kadar gitti. Ben de mağaranın dışında durmuş ne olacak diye bakıyordum. Mevlana 7 gün, 7 gece o soğuk su içinde oturdu. Ondan sonra kendisinden geçmiş bir halde dışarı çıkıp yola koyuldu. Gerçekten onun mübarek vücudunda hiçbir değişiklik olmamıştı"Ayrıca Eflaki Mevlana'nın torunun Ulu Arif Çelebi ( öl.1320) ile alakalı olarak bu manastır hakkında şu hikayeyi nakleder. "Arkadaşların hakikati bilenlerinden nakledilmiştir ki; Deyr,i Eflatun Manastırında bir çok fenleri bilen yaşlı hakim bir rahip vardı.Arkadaşlar gezmek için oraya her geldiklerinde bu rahip onlara türlü hizmetlerde bulunur, ve çok itikat gösterirdi. Çelebi Arifi de çok severdi. Bir gün arkadaşlar; Sen, Mevlana'yı nasıl gördün, nasıl bildin ?" diyerek ondan bu itikadının sebebini sorarlar. Rahip dedi ki; Siz onun kim olduğunu ne biliyorsunuz ? Ben ondan hadsiz kerametle, pek çok mucizeler görmüş ve onun candan bir kulu olmuşum. Gerçi peygamberlerin hayatlarını İncil'de ve onların kitaplarında okumuştum. Hepsini onun mübarek zatında müşahede ettim. Ve onun hakikatine iman getirmişim. Yine bir gün burayı şereflendirmişti. Kırk güne yakın bir hücrede halvet etti. Halvetten çıktığı vakit onun mübarek eteğini tuttum ve; "Yüce Tanrı Kuran'da "...sonra onlardan Cehenneme girmeye layık olanları biz daha iyi biliriz" buyurmuştur. Mademki hepsinin gidişi ateş olacak, o halde İslam dininin bizim dinden üstünlüğü nedir ? ve bu nasıl olacak ?" dedim. Mevlana hiçbir şey söylemedi. Bir an sonra işaret edip şehre doğru yola koyuldu. Ben de o ulu kişinin arkasından yavaş, yavaş gidiyordum. Mevlana birden bire şehrin kenarında bulunan bir fırına girdi. Fırıncılar fırını kızdırmışlardı. Benim siyah, ince ipek elbisemi aldı ve kendi feracesine sarıp fırına attı. Başını öne eğerek bir müddet bir köşede oturdu. Büyük bir duman çıktığını gördüm. Kimsede söz söylemek mecali yoktu. Ondan sonra Mevlana; "Bak ! diye buyurdu. Fırıncının mübarek feraceyi dışarı çıkarıp Mevlana hazretlerine giydirdiğini gördüm. Ferace tertemiz olmuştu. Benim ipek elbisem ise tamamen yanmıştı. Mevlana biz böyle gireriz. Siz de böyle girersiniz" buyurdu. Bunun üzerine derhal baş koyup mürit oldum." Sonuç olarak Kapadokya kaya kiliseleri serisi benzerleri Konya Ovası'nda da görülmektedir. Bunlardan Karaman-Taşkale'ye giderken yol üzerinde bulunan Manazan Mağarası ve Papazın Bağı adı ile anılan kaya kiliseleri ve daha da önemlisi Sille'de bulunan kaya kiliseleri gurubu bu hususu doğrulamaktadır. Sille gurubunun diğer örnekleri Sille içinde bulunmaktadır. Buradaki dini merkezin esasının ilk ne zaman kurulduğu şimdiki halde tespite imkan yoktur. Fakat kayadan oyulma mekanlar ve en önemlisi olan bu kilise Kapadokya'daki benzerleri gibi 9. yüzyıldan sonralarına ait olması kuvvetle muhtemeldir.
