Konya elektromanyetik kirlilik haritası oluşturulmalı


Kent Yaşamında Elektromanyetik Kirlilik, Sağlığımıza Etkileri Ve Kent Bilgi Sistemi İçin Önemi
Konya elektromanyetik kirlilik haritası oluşturulmalı

Yrd. Doç. Dr. S.Savaş Durduran - S.Ü. Müh.-Mim. Fak. Harita Müh. Bölümü

1. GİRİŞ
21. yüzyılda dünyada bir çığ gibi çoğalan ve hemen hemen her yerde yaygın bir şekilde kullanılan bilgisayarlar, gelişen bilgi teknolojileri sayesinde günümüzde her çeşit örgütte başarılı bir görev üslenmiştir. Bilgi teknolojileri, "bilginin toplanması, işlenmesi, saklanması ve gerektiğinde herhangi bir yere iletilmesini ya da herhangi bir yerden bu bilgiye erişilmesini sağlayan teknolojiler" olarak tanımlanır.
Bilgi teknolojisi kullanımının temel nedenleri, bilgi hacminde meydana gelen önemli artışlar, işlemlerin karmaşıklaşması ve tepki çabukluğunun gerekliliği olarak sıralanabilir. Bilgi hacminin artması, onun anlaşılmasını ve kullanımını gittikçe güçleştirmektedir. Gelişen bilgi teknolojisi insanlara sürekli bilgi akışı sağlarken, artan bilgi hacminden verimli bir şekilde yararlanabilmek ve sağlıklı kararlar alabilmek için de bilgi teknolojisi kullanım gereksinimi doğmaktadır. Bilgi teknolojilerinin kullanımı, bilgi işleme ve bilginin alış verişi konusundaki üstünlüklerinden dolayı zorunlu hale gelmiştir.
21. yüzyılda yaşamakta olduğumuz yerlerde çevre ve gürültü kirliliği gibi sorunların yanına bir de "elektromanyetik kirlilik" eklenmiştir. Son yıllarda cep telefonlarının kullanımındaki hızlı artış, her yıl çok sayıda yeni baz istasyonunun planlanmasını ve kurulmasını gündeme getirmektedir. Apartman çatılarına, bina yan yüzlerine, okul ve hastane bahçelerine baz istasyonu anteni kurulması insanların kişisel istekleri dışında kalmış bunun sonucu olarak çeşitli tartışmalar ve şikayetler ortaya çıkmıştır. Bu sebeple, baz istasyonlarının kurulduğu yerlerde oluşturduğu elektromanyetik alan şiddetinin belirlenmesi ve alanların olası etkileri ile korunma yolları konusunda kamuoyunun bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Ayrıca ilgili kurumlarca, baz istasyonları konusundaki şikayetlerin kolaylıkla iletilebileceği ve çözümlenebileceği merkezler oluşturulması oldukça önem kazanmaktadır. Son zamanlarda bölgesel bazda elektromanyetik kirliliği belirlemek ve ciddi bir problemin olduğu bölgelerde bu kirliliği uygun bir yöntemle kontrol altına almak amacıyla elektromanyetik kirliliği haritaları oluşturulmaya başlanmaktadır. Bu amaçla genellikle bölgenin haritası üzerinde önem arz eden noktalar test edilmekte ve ölçümler yapılarak o noktalardaki kirlilik düzeyleri belirlenmektedir. Ayrıca kirlilik düzeyleri sınıflandırılarak her bir kirlilik düzeyine farklı bir renk verilebilmekte ve harita üzerindeki bu renklendirmeler kirliliğin yoğun olduğu bölgeleri daha net bir şekilde ifade edebilmektedir. Böylece, az, orta, çok kirlilikteki alanlar belirlenebilmekte ve gelecekte bu alanlarda uygulanacak önlem çalışmalarının alt yapısı oluşturulabilmektedir. Ayrıca, gelecekte elektromanyetik kirlilik sorunu yaratacak kullanımlar için yerleşim kararı verilmesinde ve planlamasının kentin yerleşimini bozmayacak biçimde yapılmasında da bu haritalardan yararlanılabilinmektedir.
2. ELEKTROMANYETİK KİRLİLİK
Elektromanyetik kirlilik, yaşadığımız alanlarda bulunan elektrik akımı taşıyan kablolar, radyo frekans dalgaları yayan radyo ve televizyon vericileri, cep telefonu baz istasyonları, yüksek gerilim hatları, trafolar, mikrodalga yayan ev aletleri vb.nin yarattığı, insanın ve diğer canlıların üzerinde bozucu etkiler yaratan "elektromanyetik alanlar" dır.
2.1 Elektromanyetik Alan Nedir?
Elektromanyetik alan; belli bir frekansta salınan ve bir birleri arasında belli bir mesafe olan bir dizi dalga şeklinde tanımlanabilir. Diğer bir deyişle elektrik alan ile manyetik alanın birleşimidir. Bir elektrik alanından elektrik akımı geçerse bir manyetik alan oluşur ve ikisi bir araya gelince de bir elektromanyetik alan oluştururlar.
Manyetik alan hareketli ve elektrik yüklü zerrelerin, güç etkisinde kaldığı boşluk olup atomların içindeki elektronların çekirdek etrafında ve kendi etraflarında dönmeleri sonucu oluşur. Manyetik alan doğrudan gözle görülemeyen veya kolayca hissedilemeyen fakat sonuçları görülebilen veya hissedilebilen bir olgudur. Günümüzde teknolojinin gelişmesi ile birlikte cihazlar kanalıyla ölçümü de mümkün hale gelmiştir. Tüm maddelerin canlı veya cansız zayıf ya da güçlü manyetik alanları vardır. Her madde gibi insanında bir manyetik alanı bulunmaktadır. İnsanlar kendi manyetik alanları yanında doğal olarak yaşadıkları çevrenin de manyetik alanları etkisi altındadırlar. Bu manyetik alanın faydaları yanında dengenin bozulması ile birlikte zararları da olabilmektedir.

2.2 Elektromanyetik Kirlilik Kaynakları
Elektromanyetik kirlilik oluşturan kaynaklar arasında radyo, televizyon, telefon, telsiz, radar ve uydu istasyonları, vericileri, aktarıcıları, tesisleri, antenleri, baz istasyonları, terminalleri, link istasyonları, anten çiftlikleri ve benzerleri ile yüksek ve orta gerilim hatları, trafo istasyonları, çeşitli alet, cihaz, ekipman ve sistemler, evlerde kullanılan alet ve cihazlar, tıbbi tanı ve tedavide kullanılan alet, cihaz, ekipman ve sistemler yer almaktadır. Bunlardan yayılan radyo dalgaları, mikrodalgalar, elektromanyetik dalgalar, akustik dalgalar, optik radyasyon (infrared, ultraviyole, lazer) ve benzerleri ile oluşturdukları elektromanyetik alanların, bulundukları yer, topoğrafik ve meteorolojik koşullar, işletme koşulları, alınan tedbirler, frekansları, boy ve şiddetleri, maruziyet miktar ve sürelerine bağlı olarak, önemli olumsuz etkilere neden olmaktadır. İnsan ve çevre sağlığı üzerindeki etkiler ve riskler açısından, bunların uygun yer seçimlerinin yapılması, kurulmaları, işletilmeleri ve kullanımlarında gerekli tedbirlerin alınması ve tedbirlerin kontrolü önem arz etmektedir.

2.3. Cep Telefonu Antenleri (Baz İstasyonları)
Baz istasyonu, bir GSM hücresinde abonelerle iletişimi sağlayan verici/alıcı sistemidir. Baz istasyonları genellikle 4m boyunda dolap biçimi iki çubuk antenle bir çanak antenden ibarettir. Çubuk antenler MD'ları toplayıp çanak antene verir, o da bu dalgaları çevreye gönderir. Çanak anten 16 farklı kanaldan (frekanstan) yayın yapabilir. Her hücrede bir baz istasyonu bulunur. Bunlar hem abonelerle hem de komşu hücre baz istasyonları ile sürekli iletişim halindedirler.
Baz istasyonları, kapsamayı genişletmek, kapsama alanındaki gölge bölgeleri yok etmek, ya da kapsanan bölgedeki abone sayısının artması nedeniyle artan ihtiyacı karşılamak için kurulurlar. Bir bölgedeki hücre sayısı ve hücrenin tek hücre, çok hücre kapasitesinin kararı, o bölge için beklenen gezgin abone, trafik yoğunluğu ve coğrafi yapı düşünülerek verilir. Geniş kapsama alanlı hücreler, gezgin abonelerin yoğunluğunun düşük olduğu ve radyo dalgalarının yayılmasını engelleyecek yapıların olmadığı bölgeler için tercih edilir. Küçük kapsama alanlı hücreler ise, abone ve istenen servisin yoğunluğunun çok fazla olduğu ve herhangi bir nedenle (bina, dağ gibi) radyo dalgalarının engellendiği ortamlar için tercih edilirler.

3. ELEKTROMANYETİK ALANIN İNSAN SAĞLIĞI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
İnsan vücudunun manyetik alanla olan dengesini bozan etkenlerden birisi de kimyasal kirleticiler, haberleşme frekansları, elektrik güç taşımalarından gelen sinyallerle çevrenin kirlenmesiyle ortaya çıkar. Toksik madde radyasyon gibi kirleticilerden gelen sinyaller canlının elektromanyetik dengesini bozmaktadır. Araştırmacılar insan tarafından yapılan elektromanyetik kirlilik veya smog olarak bilinen elektromanyetik alanın birikimli olduğunu ve genel keyifsizlik, boyunda sertlik, göğüs acısı, hafıza kaybı, baş ağrısı, kalp atışında ve kan kimyasında değişime uğratma, sindirim ve dolaşım sorunları oluşturulabileceğini belirtmektedir. Elektro smog adı verilen teknolojinin beraberinde getirdiği elektromanyetik kirlenme, insan sağlığını tehdit eden ciddi unsurlardan birisidir. Yüksek gerilim hatlarından cep telefonu dalgalarına, radyo ve TV dalgalarından ev ve iş yerlerindeki bilgisayar ve elektrikli diğer eşyaların yaydığı elektromanyetik dalgalara kadar maruz kalınan elektromanyetik kirlilik sosyal yaşam ortamında hemen hemen her yerde sağlıksız bir atmosfer oluşturmaktadır. Elektromanyetik smog beyinden hücrelere gönderilen sinyalleri engelleyerek vücudun bağışıklık sistemine zarar verir. Son yıllarda büyük çapta araştırmalar yapılmasına neden olan bir etki ise insan yapımlı kuvvetli manyetik alan kaynağından doğan hastalıklardır. Yapılan araştırmalara göre yüksek gerilim hatlarının çocuklarda lösemi ya da beyin kanseri yaptığı bilinen bir gerçektir. 1988'de ve 1991'de yine ABD'de, 1992 'de İsveç ve Meksika'da ve 1993' de Danimarka'da yapılan araştırmalar çocuklarda görülen kanserlerle ve özellikle de lösemiyle iletişim hatlarına yakın yaşama arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Cep telefonu zararları üzerinde de birçok araştırma yapılmaktadır. Kandaki zararlı proteinlerin ve toksinlerin beyne girmesini engelleyen savunma mekanizmasını devre dışı bırakmaya, yorgunluk, baş ağrısı, deride yanma hissi ortaya çıkarmaya, yüksek tansiyon oluşmasına, baş ağrıları, baş dönmesi ve dikkatin dağılmasına sebep olduğuna dair bulgular elde edilmiştir (Tutev, 2002). Cep telefonu alzheimer, parkinson ve multiple sclerosis (MS) gibi sinir hastalıklarının oluşma riskini arttırmaktadır. Kulaklık-mikrofon seti kullananların %80'inde bu tip sorunların olmadığı gözlenmiştir. Bu tip elektromanyetik alanların genelde iki etkisinden bahsedilir. Birisi ısı etkisidir. Çünkü yaydığı enerji, insan vücudundan geçerken bir miktar emilir, tutulur ve içerde bir ısı birikimi oluşur. Bu ısı istenmeyen sonuçlara sebep olabilir. İkincinin etkisi ise canlı organizma içindeki birbirine bağlanmış olan molekülleri, atomları etkiler ve bozar. Organizma kendini tamir eder, düzeltir. Ama bir an kontrolden çıkabilir. Kontrolden çıktığında ise basit bir iki hücrenin ölümüne veya kanser gibi ölümcül bir hastalığa neden olabileceğinden şüphelenilmektedir (Kalkan, 2002).
Ortalamadan yüksek manyetik alanı olan bölgede yaşayan çocukların kanser olma olasılığının daha yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. Birkaç araştırmada ortalama değerden yüksek manyetik alanın bulunduğu bölgede uzun süre kalan hamile kadınlarda zor doğum yaptıkları gözlenmiştir. Yüksek manyetik alanın, anne adaylarının düşük yapma olasılıklarını 3 kat artırdığı vurgulanmıştır.

4. KENT BİLGİ SİSTEMİ İÇİN ELEKTROMANYETİK KİRLİLİĞİN ÖNEMİ
Kent Bilgi Sisteminde rol alan kurumsal faaliyetlerin yanında elektromanyetik alan kirliliğinde tespiti önemlidir. Hangi bölgeler ne kadar radyasyona maruz kalmakta, hangi kamu kurumlarının bu alanlar dışında kalması lazım, insan sağlığına zararlı olan bölgelerde yapılaşmanın engellenmesi gibi sorulara yanıt olması açısından coğrafi bilgi sistemi yardımıyla elektromanyetik alan kirliliği haritası yapılmalıdır.
Sakarya Valiliği tarafından kurulmuş olan Coğrafi Bilgi Sistemleri Merkezi (CBSM) tarafından Sakarya ilinin şehir merkezinde baz istasyonlarının oluşturduğu elektromanyetik kirliliğin tespiti ve gösterimi amacıyla yapılan çeşitli ölçmeler sonucunda elektromanyetik kirlilik haritası oluşturma çalışması gerçekleştirilmiştir. Benzeri çalışmanın Konya içinde yapılması zorunluluktur.

5. SONUÇ
Günümüzde bilgi artık önemli bir kaynak olarak görülmektedir. Bu nedenle bilgi teknolojisinde çok hızlı gelişmeler kaydedilmekte ve bu alanda birçok yatırım toplumlar tarafından yapılmaktadır. Özellikle bilgisayar alanındaki yazılım-donanım sektöründe yapılan milyonlarca dolarlık yatırımlar, bireylerden kurumlara kadar birçok alanda görülmektedir. Tüm bu yatırımların amacı bilginin optimum şekilde kullanılması için gerekli araçlara sahip olma arzusundandır. Bilgi toplumlarındaki bireylerin diğerlerine nazaran çok daha refah yaşamalarındaki etkenlerden biri de elbette ki bilginin bu toplumlarca çok daha yoğun ve aktif kullanılmasıdır. Bugün, konuma dayalı bilgilerin istenen formatlarda toplanması ve yeniden üretilmesi hatta paylaşılması gelişen tekniklerle mümkün hale gelmiştir. Başta coğrafi bilgi sistemleri olmak üzere birçok konumsal bilginin temel amacı, konuma dayalı gözlemler neticesinde elde edilen verilerin, toplanması, saklanması ve kullanıcıya sunulması için gerekli düzeneklerin kurulmasıdır.
Kent Bilgi Sistemi için önemli olan bu gibi çalışmalar yapılarak bölgede;
* Elektromanyetik kirlilik düzeyi tespit edilebilir,
* Ölçümler sonucu elde edilecek veriler sayesinde CBS yazılımında analiz ederek bölgenin elektromanyetik kirlilik haritası oluşturulabilir,
* Yapılan tespit ve ölçüm sonuçlarına göre risk değerlendirmesi yapılabilir,
* Elektromanyetik kirlilik düzeyini geriletecek önlemlerin hayata geçirilmesi sağlanabilir ve uygulama sonuçları paylaşılabilir,
* Elde edilecek sonuçların sınır değerlerini aşıp aşmadığı kontrol edilerek sınır değerlerini aşan yerlerde gerekli önlemlerin alınmasını sağlanabilir,
* Baz istasyonlarının okul bahçeleri, kreşler, hastaneler, parklar gibi toplu yaşama ve kullanım alanlarına kurulmasının sakıncası olup olmadığını tespit edilebilir ve risk haritaları oluşturulabilir,
* Oluşturulacak harita, bölgede daha sonra yapılabilecek çalışmalara altlık olarak kullanılabilir,
* Baz istasyonlarının kurulduğu yerlere, oluşturduğu elektromanyetik alan şiddetine göre değişik uyarı işaretleri konmasını sağlanabilir ve açık alanlardaki istasyonların çevresini uyarı işaretleri ile sınırlandırılmak gibi düzenlemelere yardımcı olunabilir.

Antik Çağın Ünlü Düşünürü Eflatun=Platon Konya'da Nasıl Efsaneleşmiştir?


Bugün halk arasında yaşayan, Konya'nın en ünlü efsanelerinden birisine göre de Konya bir zamanlar bir denizdir ve bunda büyük bir oranda doğruluk payı vardır. Çünkü Konya Ovası 1.8 milyon yıl ile 10.000 yıl arasındaki bir dönemde, ortalama derinliği 15-20 metre olan ve yaklaşık 4.300 km2'lik bir alanı kaplayan buzul bir gölle kaplanmıştır. Daha sonraki dönemlerde iklimin kuraklaşması ile göl tedrici olarak çekilmiş ve zamanla Konya Gölü'nün sınırları daralmış, günümüzde ise neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır.
Yalnız Konya Gölü'nün insan hafızasında oluşturduğu anılar geçmişten günümüze hiç azalmadan, hatta artarak ve çeşitlenerek günümüze gelmiş ve başka efsanelere de kaynaklık etmiştir. Buna göre; Konya'nın yakınlarındaki Takkeli Dağ tepesinde gemi bağlamaya mahsus halkalar bulunduğundan, Konya vaktiyle su altında-yani büyük bir göl veya deniz iken üzerinde seyrüsefer eden gemilerin buraya yanaşıp bağlandıklarından, dağın yamaçlarında suların husule getirdikleri izlerin hala belli olduğundan, efsanevi bir şekilde bahsedilir.
Bu efsanenin, Konya'nın bir zamanlar büyük bir göl olduğuna dair kısmının, ilk çağın ünlü düşünürü-felsefeci Platon=Eflatunla ilgili değişik bir versiyonu daha bulunmaktadır. Bu da; Orta Anadolu'da-Türk-İslam devrinde-yani Konya'nın Selçuklular tarafından ele geçirilişinden bu yana ortaya çıkmış gibi gözüken yani belki de Selçuklu öncesi devirlerde de var olan ve yayılmış halk inanışlarına göre yer altı sularını istediği idare eden, gölleri, denizleri kurutan veya tersine, yer altı sularını göl haline getirebilen yarı sihirbaz, yarı mühendis bir Eflatun'un varlığına inanılmasıdır. Zaten Katip Çelebi'ye göre de; Konya Ovası esasında bir deniz iken, Eflatun bu denizi kurutmuştur. Ayrıca Eflatunun mezarı da Konya'dadır.
Konya Ovasının eskiden bir deniz olduğu, hakim Eflatunun bu denizi kuruttuğu efsanesinden başka Konya ve çevresinde Eflatunla ilgili çeşitli efsaneler yaratılmıştır. Bu efsanelerin başında Alaaddin Tepesindeki, şimdi yıkılmış bulunan eski bir kilisenin Eflatunun kabri olarak Selçuklular devrinden beri bilinmesi ve böyle tanıtılması en ilgi çekenidir. Eflatun Konya'da, Bizans döneminde saygı gören bir Hıristiyan azizle (=Amphilius) birleştirilmiş ve ilginç bir eflatun efsanesi doğmuştur. Eski İslam kültüründe Eflatun yalnızca felsefeci ve büyücü olarak değil, bunların yanında bir mühendis olarak da görülmektedir. Büyük bir ihtimalle Konya Müslümanlarına Eflatun olarak tanıtılmış olan kilise babası Amphilus'un geçmişte su konusundaki başarılı çalışmalarından dolayı kutsal kişi kabul edilmiş ve Eflatun namı ile yüceltilmiştir. Nitekim Amphilus'un meslektaşı Nazianzos'lu Gregerios'a gönderdiği mektuplarda, yapı tekniği konusunda adeta bir mühendismiş gibi bilgisini sergilemektedir. Bu bakımdan inceleyecek olursak; geometri karşılığı kullanılan hendese kelimesinin bile etimolojik açıdan orijininin su kanallarının hesaplanmasında ve ölçülmesinde kullanılan basit bir sulama tekniği olduğu, bilinmektedir. Bu yüzden Amphilus'a gelişmiş geometri bilgisinden dolayı kolayca Eflatun namı yakıştırılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü bu şahsın yapı tekniği ve dolayısıyla da geometri bilgisini sulama kanalları konusunda da göstermiş olduğu düşüncesi yabana atılmaz.
Bu açıklamalar ışığı altında hemen akla şu soru gelmektedir; Neden Antik Çağ ve İslam dünyası Eflatun'a bir mühendis kimliği yakıştırmıştır ?. Bize göre bu sorulara verilebilecek en makul cevap Eflatun, yani Platon'un kimliği ve dünyaya kazandırdığı eserlerinde gizlidir, diyebiliriz. İslam dünyasında Eflatun namı adı altında tanınan Antik Çağ'ın ünlü düşünürü Platon, kayıp kıta Atlantis hikayesini tarihi bir gerçekmiş gibi dünya literatürüne kazandırmış kişidir. Platon'un anlattıklarına göre Atlantis Kıtası, su kanalları vasıtasıyla suyun dizginlenip verimli kullanıldığı çok büyük ve gelişmiş bir su mühendisliği anlayışının oluşturduğu olağanüstü bir medeniyettir. Bununla beraber Kayıp Kıta Atlantis Hikayesi yüzünden Platon kendi zamanında bile eleştirilmiş ve kendisinin uydurmuş olabileceği tartışılmıştır. Muhtemelen, zamanla onun eserlerini okuyan insanlar Platon'un böyle büyük bir su medeniyetini hayal etmesinden dolayı onu bir su mühendisi olarak düşünmüş olabilirler. Ve böylece muhtemelen su ile ilgili olaylarda onu efsaneleştirmişlerdir. Çünkü Konya ve çevresinde bu kadar geniş bir efsane yelpazesi içinde yerini kuvvetle almış bulunan Eflatun, Helenistik kültürün harmanlandığı Doğu Akdeniz havzasında gerçek olanların dışında, hakkında uydurulan eserlerle de yoğun şekilde incelenen bir filozoftur. İslam yayılmasından sonra bu kültür havzası ile girişilen etkileşim sonucu Eflatuncu literatür büyük ölçüde Müslümanlarca da tanınmıştır.
Konya'daki ikinci Eflatun efsanesi örneği ise; Konya yakınlarındaki Sille'de Aziz Khariton Manastırının Eflatun Manastırı olarak bilinmesi ve içindeki bir ayazmanın da eskiden Müslümanlarca bile kutsal sayılarak ziyaret edilmesidir. Konyalıların bu saygısını bildiren efsanenin en iyi versiyonuna göre Hz. Mevlana'nın oğlu bir uçurumdan düşerken, kilisenin kurucusu aziz Khariton tarafından kurtarılmıştır. Buna binaen manastır Mevleviler tarafından kutsal ad edilmiştir. Hatta Eflaki'nin Menakibü'l-Arifin adlı eserine göre yukarıda anlattığımız sebepten dolayı Mevlana bu manastırın ayazmasında bir hafta kalmış, dolayısıyla manastırdaki ayazma ve suyu Müslümanlarca da bir değer kazanmasına sebep olmuştur. Ayrıca şu da ilgi çekicidir ki, Aziz Khariton Manastırı, Eflaki'nin Menakibü'l-Arifin adlı eserinde Platon'un Manastırı adı altında zikredilmektedir.
Konya'nın üçüncü Eflatun efsanesi örneği ise; Konya yakınlarındaki bir su başındaki kabartmaları ile süslü bir Hitit abidesinin de bulunduğu Eflatun Pınarıdır. Ayrıca Eflatun Pınarı'nın yakınlarında bulunan Eğridir Gölü'nde de benzer bir Eflatun efsanesi hala yaşamaktadır. Eflatun Pınarı hakkında anlatılanlara göre; bu sahada gayet kuvvetli bir su varmış.., bu su eğer serbest bırakılacak olursa tüm Konya Ovası deniz haline gelecekmiş...Onun için Eflatun bir tedbir edip kapatmıştır. Katip Celebi Cihannüması'nda Eflatun pınar için şunlar yazılıdır:"...kenarında enbiye-i kadimden bir bina vardır ki bir azim suyun hurucunu men eder ve binası hukemaya isnat olunur" demektedir. Burası için anlatılan başka bir efsaneye göre de; bu topraklar, suyu daha sonra Eflat adlı bir büyücü tarafından kurutulan bir ırmakla sulanıyordu. Yine aynı şekilde Eflatun'un su baskını ile tehdit eden bir yer altı akarsuyunu pamuk ve büyük taşlarla tıkadığı ve buradan Eflatun Pınarının çıktığı söylenir. Eğridir'de de aynı menkıbe biraz değişerek devam eder; "...Eflatun Hakim o pınarı kapatmış olmakla beraber füsunkar asası işaret ederek suyun ayağını Eğridir Gölüne akıtmış...". Bu surette Eğridir Gölü meydana gelmiştir. Nihayet Eflatun Eğridir'de vefat etmiş ve Nis adasına defnedilmiştir. Mezarı ziyaret edilmekte ve Eflatunun Müslüman velilerden olduğu söylenmektedir.
Yine Karaman yakınlarındaki Binbirkiliseye pek uzak olmayan Pınarbaşı Köyünün yakınlarındaki bir akarsu da yine Eflatun adını taşımaktadır.
Bu efsaneler topluluğunu biraz daha geniş bir çerçevede ve derinlemesine inceleyecek olursak; Eflatun'a yakıştırılan büyücü-Filozof-Mühendis rolü, Antik Çağdaki toplumların dünya görüşünün ve hayat anlayışının bir yansımasıdır, diyebiliriz. Eflatun'la ve onunla özdeşleştirilenler sadece insan üstü bir akıl ve büyücü değil aynı zamanda çok uzun bir zaman önce kapanan ve eserleri ancak belli belirsiz bir hatıra bırakan Antik Çağın en önemli mühendislik ilmi olan kanallar vasıtasıyla suyun ulaştırılması konusunu bilenleri de temsil eder. Çünkü Antik çağda suyun bulunmasında ve polise getirilmesinde veya yıkıcı etkisinin dizginlenmesinde yardımı bulunanlar ya Eflatun'la özdeşleştirilmiş, yada hazır buldukları ve faydalandıkları su ile ilgili doğal tabiat olayları Eflatun ile efsaneleştirilmiştir. Konya ve çevresinde çok geniş bir bölgeyi etkileyen Eflatun efsanesindeki suyu ortaya çıkaran ve yok eden geçmişteki mitolojilerden gelen büyücü kavramı, o ortamda hiç şüphesizdir ki bölgedeki zorlayıcı doğa etkilerinin de ortaya çıkması ve bu zorlukların Kanal sistemi ile aşılmış olmasından dolayı mühendis kavramı ile bağdaştırılmış Konya şehrinde olduğu gibi büyücü-mühendis Eflatun kavramına yapı tekniği bilgisi olan bir de kilise babası eklenmiştir. Yani aslında geçmişten günümüze yavaş, yavaş çölleşen ve suya muhtaç bir bölgede oluşturulan su ile ilgili bir mühendislik kavramı ve buna bağlı efsaneler söz konusudur. Çünkü Konya, gerek coğrafi şartlar bakımından, gerekse iklim şartları açısından az yağış alan ve su kaynakları kıt olan bir bölgede yer almaktadır. Yörede hayatın devamı için hava kadar önemli olan suyun az bulunulurluğu ve düzensiz debileri nedeni ile var olan kaynaklar ilk çağlardan beri büyük sorun olmuştur. Bu sorunun aşılabilmesi için gösterilen olağanüstü gayretler neticesinde bölgede suyla ile ilgili bir Eflatun Efsanesi doğmuş ve bu efsane İslam öncesi devirlerden çağları aşarak günümüze gelmiştir.

Dünya da ve Avrupa'da Mevlâna Sevgisi


Dünya, 800. Doğum yılında MEVLANA'YLA DÖNÜYOR... Mevlana'da: (Ben dönerim Gökler Döner)
Mevlana 800 yıl önce bu ay doğdu. (30 Eylül 1207'de Belh'te)
UNESCO'nun Mevlana yılında tüm dünya onu seviyor ve anıyor.
Mevlâna Celâleddin yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da seviliyor ve tanınıyor: Mevlâna Celâleddin'in sanatçı ve insancıl yönü gün geçtikçe insanlığı sarmakta ve büyülemektedir. Felsefesi, şiiri, sanatı yalnız yurt içinde ilgi toplamıyor, Batı'yı da yakından ilgilendirir olmuştur. Artık Almanlar, İngilizler, Fransızlar onun Mesnevi"sim, Divan-ı Kebîr'ini, Mektubat'ını dillerine çeviriyorlar. Dünya'nın ve Avrupa'nın uyanışında Mevlâna Celâleddin'in etkilerini inceliyorlar.
Batı ve Doğu dünyasının Celâleddin'e bu derece yakın kalışı karşısında Türk toplumu olarak bize de bazı görevler düşer olmuştur. Önce Mevlâna Celâleddin'i ve onun felsefesini yurt içinde tanıtmalı ve sevdirmeliydik. Bu amaçla altmış yıldan beri düzenlenen Mevlâna'yı Anma Törenleri bir çığ gibi büyümüş ve gelişmiştir. Artık her yıl Aralık aylarında Konya'da yapılan sema gösterilerini izlemek üzere binlerce yerli yabancı insan geliyor ve Mevlâna Celâleddin'in büyüleyici havası içinde günlerce yaşamayı kendileri için bir mutluluk sayıyorlardı.
Bu içten tutuluşun ve yanışın etkisi çok geçmeden yurt dışına da taşmaya başlamıştı. Mevlâna ve onun felsefesinin hayranı pek çok bilgin, pek çok sanatçı Konya'ya çağrılıyor, üniversiteler hakkında eserler yayınlıyordu. Doğu ve Batı'nın bu türlü Mevlâna sevgisine kavuşmasında bilhassa son yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Konya Turizm Derneği'nin ortaklaşa ve bilinçli bir şekilde çalışmalarının büyük payı olmuştur.
Mevlâna'nın sevgisinin yurt dışına taşmasının ilk olumlu belirtisi eski yıllarda Fransa'da meyvesini vermiş ve Mevlâna ve felsefesi ve on beş gün süre ile Paris'te devamlı olarak Fransızları etkileme fırsatını bulmuştur.
Yabancı ülkelerden Mevlâna çağrısı ikinci defa yine Fransa'dan gelmiş ve Fransa'nın tarihi ve sanat ve bilim şehri Strazburg ve Paris şehirleri Mevlâna Celâleddin'e kollarını açmıştır. 2007 yılı ise Mevlâna'mızın 900. doğum yıldönümü olarak Unesco tarafından bütün dünyada Mevlâna yılı olarak ilân edilmiştir.
Yaklaşık 40 sene önce Mayıs 1967'de Konya'dan ve İstanbul'dan hazırlanan yönetici, âyinhan, semazen ve mutrıp 30 kişilik heyet 22 Mayıs günü Konya'dan otobüsle hareket etmek suretiyle 26 Mayıs günü Strazburg'a varmış ve Strazburg Edebiyat Fakültesi mensupları heyetimizi sıcak bir ilgiyle karşılamışlar ve heyetimizin Strazburg Üniversitesi'nde önceden ayrılan yerlerde istirahatları temin edilmiştir.
Eski Konya Belediye Başkanı Ahmet Hilmi Nalçacı'nın Konuşması: Heyetimizin Strazburg'a vardığı günün akşamı Strazburg Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı G. Livet tarafından şehrin tarihî bir şatosunda yemek verildi. Dekanın konuşmasına Fransızca olarak Belediye Başkanı Ahmet Hilmi Nalçacı cevap verdi ve bu gösterilerin Türk- Fransız dostluğunun bir belirtisi sayılması lâzım geldiğini söyledi.
Ertesi gün Strazburg'da sema gösterisi yapılacak salona gidildi. Salon Edebiyat Fakültesi binasındaydı. Semaya oldukça elverişliydi. Salon tanzim edildi ve mümkün mertebe sema yapılabilecek hale getirildi. Programa göre önce Mevlâna hakkında bir konferans verilecek, sonra sema gösterisi yapılacaktı. Millî Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü Sayın Mükerrem Keymen seçkin ve kalabalık bir dinleyici karşısında Fransızca olarak başarılı bir konferans verdi. Konferans ilgi ile izlendi. Konferanstan sonra sema yapılacak salona geçildi. Salon tıklım tıklım dolu idi. Sema başlamadan önce Madam Laroche tarafından Mevlevîlik ve sema hakkında Fransızca kısa ve özlü bir konuşma yapılması bilhassa dinleyiciler için faydalı oldu.
Strazburg'da İlk Sema Gösterisi: Sema başladığı zaman salonda en ufak bir gürültü yoktu. Dört bir yandan ayarlanan ışık huzmeleri mutrıp ve sema heyetlerini tarihî kişiliğine yakışır bir biçime sokuyor, seyredenleri büyülüyordu. Mutrıp, âyinhan ve semazenler en ufak bir falso yapmadan başarılı oluyorlardı. Flaşların tıkırtısı da olmasaydı, o sessizlik, o kendinden geçiş içinde sema sabaha kadar sürebilirdi. Nitekim sema sona erdiği zaman seyirciler ikinci bir gösteri daha yapılmasını istediler. Seyircilerin bu isteği de yerine getirildi. Savern'de İkinci Sema Gösterisi: İkinci gösterimizi Strazburg'tan 40 kilometre uzakta Savern şehrinde yaptıklarında Pazar günü olmasına rağmen kalabalık bir seyirci sema gösterisini izledi. Gösteriden sonra Savern Belediye Başkanı tarafından heyetimiz şerefine bir kokteyl verildi ve Savern ile Konya'nın iki kardeş şehir olabileceğine işaret edilerek heyetimizin ayrı bir tarihten Savern'e davet edileceği açıklandı.
Kehl'de Üçüncü Sema Gösterisi: Pazartesi öğleden sonra Fransa ve Almanya arasında bir sınır şehri olan Kehl'e gidildi. Kehl tipik Alman şehirlerinden biri idi. Sema yapılacak salon çok güzeldi. Akşam geç saatlere kadar salonun tanzimiyle uğraşıldı. Gece seçme bir topluluğun huzurunda yapılan sema büyük bir dikkatle izlendi. Semayı seyredenler arasında yüz kadar Türk işçisi de bulunuyordu.
Gece semadan sonra tekrar Strazburg'a dönüldü.
Starzburg'ta Son Sema Gösterisi: 30 Mayıs 1967 günü Strazburg'ta son gösteri yapıldı. Salon şehrin merkezi bir yerindeydi ve muntazamdı. O gece yabancı elçilik mensupları, tarım bilim adamları, şarkiyatçılar sema gösterisinde hazır bulundular. Madam Laroch'e her zaman olduğu gibi bu gece de semadan önce Mevlâna ve Mevlevîlik hakkında güzel bir konuşma yaparak dinleyicilere cidden faydalı olmaya çalıştı. Madam Laroche ve eşi gerçek birer Türk dostu idiler. Heyetimizin Strazburg'ta kaldığı sürece ilgilerini ve yardımlarını esirgememişler, Strazburg'u Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile birlik olarak bu konuda çalışmışlardır. Profesör Laroche ise Strazburg Üniversitesi'nde bulunuyordu. Ayrıca Sorbon Üniversitesi'nde de dersler veriyordu. Madam Laroche özel surette Mevlâna ve Mevlevilik konularına eğilmiş ve incelemelerde bulunmuştu. Heyetimizin Strazburg'ta kaldığı sürece yardım elini uzatan ve Edebiyat Fakültesi, Madam ve Mösyö Laroche ile elbirliği halinde çalışmış olan Hamit Günaltay'dan da burada şükranla bahsetmek icap eder. Strazburg'taki gösterileri sayısız denecek güçlükleri yenmek suretiyle heyetimize yardımcı olan Hamit Günaltay heyetimizin takdirle hatırlayacağı bir Türk olarak kalacaktır.
Strazburg Daimî Delegemizin Sema Gösterileri Aleyhindeki Davranışları: Strazburg'taki sema gösterilerinin bir acı hikâyesi var. Paris'e geçmeden önce bu acı hikâyeye dokunmak, gerçeğin aydınlanması bakımından faydalı olacaktır. Strazburg Üniversitesi ve Madam Laroche sema gösterisi programını hazırlarlarken çok büyük bir karşı direnme ile karşılaşmışlardır. Avrupa Milletler camiasında memleketimizi temsilen görevli bulunan daimî delegemiz Nihat Dinç bu çalışmalara açıktan açığa karşı koymuş ve sema gösterilerinin Strazburg'da yapılmaması için bizzat gayret sarf etmiştir. Daimî Delegemiz Üniversite'ye, sema gösterileri Atatürk Devrimlerine aykırıdır, davet etmeyiniz. Bu gösterinin burada yapılmamasını istiyorum, demiştir. Ayrıca Nihat Dinç davetiye ve afişlerin basılıp dağıtılmasına da özel bir çaba sarf etmek suretiyle mani olmuştur. Tabii ki Sayın Nihat Dinç her yıl Aralık ayında, özel bir izin alınmak suretiyle yapıla gelmekte olan Mevlâna İhtifallerinden habersiz olamazdı.
Paris'te İlk Sema Gösterisi: Strazburg'tan 30 Mayıs gecesi Paris'e hareket edildi. Paris'te Turizm Bakanlığı Kültür Ataşesi Mukadder Zengin'le görüşüldü ve Paris Programı tespit edildi.
Paris'te sema gösterilerinin yapılacağı salon Amerikalı öğrencilerin binasındaydı. Salon 250 kişiyi alacak kadar büyüklükteydi. Akşam ilk sema gösterilerimizi seçkin bir davetli topluluğu dikkatle seyretti. Seyirciler arasında ilim adamları ve yabancı elçilik mensupları da bulunuyordu. Sema gösterisinden önce Mevlâna ve Mevlevîlik üzerine tetkikleriyle tanınmış bir Fransız bayan seyircilere semanın ne olduğunu kısa ve fakat öz olarak anlattı. İlk gece salonun küçük oluşu yüzünden pek çok meraklı semayı seyredemeden kapıdan geri döndü. Semadan sonra bir sohbet toplantısı yapıldı ve seyirciler arasında Mevlâna ve felsefesiyle ilgili olarak sorulan sorular cevaplandırıldı.
Paris'te İkinci Sema Gösterisi: Paris'te 2 Haziran 1967 günü heyetimizin dinlenmesine ayrılmıştı. O gün heyetimiz Nato'ya davet edildi ve daimî delegemiz Muharrem Nuri Birgi ile tanıştırıldı. Nato heyetimiz şerefine bir öğle yemeği verildi.
3 Haziran 1967 günü öğleden sonra sema gösterimiz televizyona alınacaktı. Gösteri yapılacak salona gidildi. Akşamın geç saatlerine kadar sema gösterisi Paris Televizyonu'na alındı.
Sema Gösterisi Paris Televizyonu'na Alındı: Semanın televizyona alınışı dört saati aşkın bir süre içinde tamamlandı. Önce semaya nasıl başlanır ve sema nasıl öğrenilir o gösterildi. Sonra tek başına bir semazenin çalışmaları ele alındı ve daha sonra topluca sema ayîni çekildi. En sonra mutrıp ve semazen gruplarının televizyona alınışına sıra geldi. Semanın televizyona alınışıyla tüm Fransız halkının semayı seyretmek imkânı sağlanmış olması memleketimiz için büyük bir kazanç olmuştur.
Paris'te Son Defa Yapılan Sema Gösterisi: Sema gösterisinin televizyona almışı işine gece de devam edildi. Âyin, yine 250 kişilik salonda yapıldığı için seyircilerin çoğu balkonda ve salonda ayakta kalmıştı. Gösteriyi başta Türk Büyük Elçisi olduğu halde birçok yabancı ulusların yüksek kademedeki temsilcileri izlemişti. Dünyanın tanınmış müsteşrikleri hazır bulunuyordu. Sema iki saate yakın bir süre devam etmiş beklenenden daha büyük bir ilgi toplamıştır.
Sonuç: Konya Turizm Derneğinin yönetiminde 22 Mayıs 10 Haziran 1967 tarihlerinde Fransa'nın Strazburg, Savern, Paris şehirleriyle Almanya'nın Kehl şehrinde düzenlenen sema gösterilerini on bine yakın insan izlemek fırsatını bulmuş, ayrıca Paris Televizyonumda da bütün Fransa halkı semayı izlemiştir. İlk defa Heyetimizin Strazburg ve Paris seyahatleri memleket turizmi için çok yararlı olmuştur. Sonra bütün dünya'ya açılmıştır.
Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, bazı yabancı ülkelerde, kısaca, Rûmi diye bilinir. Buradaki "Rûmî", Romalılardan sonra Anadolu'ya verilen isimdir. Bu bölgeye "Diyâr-ı Rum" denile gelmiştir.
Mevlâna'nın da Anadolu için sık sık kullandığı bu tabir sonradan, yaşadığı ülke olması niteliğiyle "Rûmî" diye Mevlâna Celâleddin'e eklenmiştir.
Batının Mevlâna ile ilgisi, zamanın turistlerinin istanbul'da bir fırsatını bulup, Mevlevî âyinlerini gözlemlemeleriyle başlıyor.
Semâ, 16'ncı asırdan beri batılıları büyülemişti. Gelip görenlerin seyahat anılarında sayfalarca Mevlevî ve hattâ Rufaî ayinleri anlatılıyordu.
Bunların arasında Danimarkalı yazar ve halk masalları toplayıcısı Hans Christian Andersen de vardı. "A Poet Bazaar" (1871, New York) adlı kitabında, derviş skeçleriyle birlikte, bir Cuma, Semâ âyinini anlatılıyordu.
Yine 19'ncu asırda, Osmanlılar'a gönderilen Amerikan delegasyonunun sekreteri ve çevirmeni John Porter Brown'un bir Hıristiyan din adamı arkadaşı John P. Durbin çizgilerle birlikte izlenimlerini yayınlıyorlardı. Mr. Brown, (The Denishes on Oriental Spiritualism, London, 1868), Mr. Durbin, (Observation in the East, New York, 1845).
Bunlardan da anlaşılacağı üzere devrin Mevlevî şeyhleri, yabancıların âyinlerde bulunmalarını önlemek bir tarafa, kadınlar da dahil, onlara özel bir ilgi gösteriyorlardı.
Mevlevîliğin, âyinleriyle olumlu bir ilgi toplaması o zamanın gezi kitaplarında, Galata Mevlevîhânesi'ni "görülmesi gereken bir yer" haline getirmişti.
Mevlevîlikle başlayan bu ilgi sonradan Mevlâna'ya ve eserlerine yöneltildi.
İlk çevirilerin Almanca olduğunu görüyoruz.
Avusturyalı bir diplomat, Joseph Von Hammer (1774-1856), Orta Doğuda geçen senelerinden edindiği bilgiyle yazdığı kitapta (Persian Literatüre, 1818, Vienna), Mesnevîve Divan'dan Almanca örnekler verdi; ve ilk defa Mevlâna'nın özel konumundan bahsetti.
Buna rağmen, çağdaşı, Goethe (1749-1832) Mevlâna'dan çok Hafız hayranlığı ile yazdığı eserinde (Poems East and West, 1819) Mevlâna'dan ancak birkaç beyitle bahsediyordu.
Goethe'nin aksine Frederick Rüchert( 1788-1866) Purstell'den öğrendiği Farsça'yla Divan'dan kendi yorumuyla, 40'a yakın gazel yayınladı.
Çağında büyük ilgi gören bu şiirler Franz Schubert, Richard Strauss ve diğer kompozitörler tarafından bestelendi.
Mesnevî'yi tercümelerinden yorumlayan bir Protestan minister olan Tholuck (1799-1877), Mevlâna'nın bir "Pantheist" olduğu kanısına varmıştı.
Çağdaş, büyük diyalektikçi Frederick Hegel (1770-1831), sonradan geliştirdiği Dialectic of History'de Mevlâna'nın ne kadar çok etkisinde kaldığından bahseder.
Almanca tercümeler, nasılsa bir yolunu bulup 1840'larda Amerika'da Ralph Waldo Emerson'un (1803-1882) eline geçiyor, içinde Hafız, Senâî gibi şairlerinkilerin de bulunduğu bir hayli şiiri, Almanca'dan İngilizce'ye çeviriyor. Bu arada Mevlâna'ya ait bir gazelden de yanlışlıkla Hilâl isimli bir şahsa atfedilerek bahsediliyor.
Edward Fitzgerald (1809-1883), arkadaşı Edward Eyler Cowel'den (1826-1903), aldığı Farsça notları; ve yine onun yardımıyla, İngiltere'de Rubâiy-yât-ı Ömer Hayyam ismiyle bir eser yayınladı. Başlangıçtaki güçlüklere rağmen, bu kitap batıda bir Hayyam Devri açılmasına sebep oldu.
Edward Fitzgerald, arkadaşı Cowel'den defalarca "Mesnevî"yi çevirmesini istediyse de Cowel, dini sebeplerden ötürü, Hayyam'ın epiküryen tesirine Mevlâna'nın iyi bir antidot olacağını düşünmesine rağmen, Mesnevî'nin tümünü tercüme gücünü kendinde bulamadı.
Bu güç, yetmiş yaşındaki, İngilizce-Türkçe sözlükleri de olan Sir William Redhouse'da (1811-1892) gerçekleşti. Mesnevî kitabı, 1881'de 135 sayfalık bir önsözle yayınlandı.
Bunu Charles Edward Wilson ve Henry Whinfield'in Mesnevî çevirileri takip etti.
Cambridge ve Oxford Üniversitelerinin kuruluşlarının çok daha gerilere gitmesine rağmen, Farsça ve Mevlâna ile ilgilenmeleri ancak 19'ncu asırda başladı. Buralardan yetişen İngiliz oryantalistleri hoca-talebe sıralamasıyla;
Edward Granville Brown (1862-1926), R.A. Nicholson (1868-1945) ve A.J. Arberry (1905-1969)'dir. Bu Doğu bilimcileriyle Mesnevî asıl şeklini bulduğu gibi, Fîhi mâ Fîhi ve Divan'dan bazı gazel ve rubailer de tercüme edildi.
Fransa'da Mevlâna ilgisi daha çok İstanbul'daki Mevlevî âyinleri, Semâ' nın estetik yönü ve çizilen derviş gravürleriyle sınırlı kalırken, ilk defa bir Türk şair, Asaf Halet Çelebi, 276 rubaiyi Fransızca'ya çevirip 1950'de Rubaiat ismi altında Paris'te yayınladı.
Pakistanlı düşünür ve Mevlâna hayranı Muhammed İkbal'in etkisiyle Eva de Vitray Meyerovitch sadece Mevlâna değil Sultan Veled'den de bazı çevirilerde bulundu.
Başka bir hanım düşünür ve Mevlâna hayranı Annemarie Schimmel (D.1922) İngilizce ve Almanca yazdığı kitaplarla, hakiki Mevlâna âlim ve âşıkları arasında yer almaktadır. Türklerin iyi tanıdığı ve hürmet ettiği Schimmel, ayrıca Konya da yapılan Mevlâna konferanslarının da eski konuşmacılarından birisidir.
Hellmut Ritter'm (1892-1976) Türkiye'de geçen seneleri sadece Nicholson'un esas aldığı Mesnevî'yi araştırıp bulmakla kalmayıp, sayısız araştırma ve yayınlarla da doluydu.
Batıda bir hayli kimse, geldikleri yollar ne olursa olsun, bir vesileyle Mevlâna'ya ulaşmış ve bunu kitaplarında ve konferanslarında belirtip, tekrarlamışlardır.
Carl Jung, Helen Luke, Erich Fromm ve daha önceleri Gurdjieff (1872-1949) J.G. Bennet, Idris Shah (1924-1996), zaman kısıtlılığı sebebiyle sadece ismen bahsedebildiğim bir hayli kıymetli eserler vermiş şahıslardır ki bu şahıslarla birlikte Reshad Feild, Kabir Edmund Helminski ve değerli eşi Camitle Helminski'nin isimlerini de anmadan geçemeyeceğim.
Değerli Türk bilgini Mevlâna'nın, İngilizce'deki en güzel çevirilerini yapan ve araştırmalarda bulunan Talat Halman, bu alanda en değerli tarihi bir yeri almış bulunuyor.
YURTDIŞINDA MEVLÂNA VE MEVLEVÎLİK İLE İLGİLİ ESER VEREN TANINMIŞ İSİMLER
ALMANYA
Goethe, J. Von Hammer, F. Rüchert, George Rosen, H. Ethe, H. Ritter, Hans Meinke, Annemarie Schimmel, W. Von Der Porten, V. Von Rosenaweig, Max Mayerhof, C. Salemann, M. M. Özelsel
AVUSTURYA
Schwannau
ABD
Ralph Waldo Emerson, Coleman Barks, Robert Bly, W. Chittik
DANİMARKA
Asmussen
FRANSA
Jacques Wallenbourg, Cl. Huart, Maurice Barres, Myriam Harry, E.V. Meyerovitch, İrene Melikoff, B. Garre de Vaux, Massignon, Kabir Edmund Helminski
GÜNEY AFRİKA
Colin Garbett
HOLLANDA
Brakell Busy, Çarp, G.F. Pyper, Y. Schcoht
İNGİLTERE
E.H. Whinfield, E.H. Palmer, R.A. Nicholson, A.J. Arberry, J.W. Redhouse, E.H. Wilson, Graham, Tholuk F. Bandry, E.G. Browne, Hasbuch, Davis, F. Haadland
İSVİÇRE
Burgel
İTALYA
Alexander Bausani, Anna Masala
MACARİSTAN
Alexander Hegel
ROMANYA
N.Odillov
RUSYA
Radi Fiş
"Batıda hiçbir mutasavvıf Mevlâna kadar şöhret kazanmamıştır. Edebiyat tarihinde de onun kadar sevilen bir sûfî şair yoktur. Sözleri binlerce ama binlerce musatavvıfın hayat ve eserlerinde yankı bulmuş; şiirleri ayrı ayrı diller çevrilip sayısız insanlara 'teselli' vermiştir."
Prof. Dr. Annemarie SCHIMME (Alman Doğu Bilimci Mevlâna Araştırmacı)
Mevlâna Senfonisi
Dünyaca tanınmış Polonyalı besteci "Karol Szymanowsky" batı dünyasında Mevlâna kaynağından payına düşeni alan sanatçılardan biridir. 1882 yılında Ukrayna'da doğup 1937 yılında Losanne'de ölen besteci, 1922 yılında Mevlâna'nın bir gazeli üzerine ünlü III. Senfonisini (Mevlâna Senfonisi) bestelemiştir.
İlk kez 1922 yılında Boston Senfoni Orkestrasıyla seslendirilen bu korolu Senfoni, 1924 yılında Londra'da seslendirilmiş daha sonra dünyanın sayılı ülkelerindeki senfoni orkestralarının repertuarına girmiştir.
Szymanowsky'nin bu Senfonisi, Şef Prof. Dr. Hikmet Şimşek yönetiminde Ankara Opera ve Balesi Orkestrası ve Korosu eşliğinde 1989/1990 sezonunda çalınmış ve esere ana kaynak olan gazel, değerli araştırmacımız Dr. Mehmet Önder tarafından günümüz diline çevrilmiştir:
GECENİN ŞARKISI
Konuğuz sana ey dost, gel uyuma bu gece Hastayız can evinden, kal bizimle bu gece Bu gece çözülsün sır, bu gece haram uyku Kaldır perdeyi gözden, bu gece gerçeği bul.
Bu gece gökyüzünde dolaşan bir gezegen gibisin sen
Dön çevresinde aşkın, pervane ol sen
Bu gece çözülsün sır, bu gece şilinsin karanlıklar
Tanrım! Nurunla aydınlansın hep içimiz, ışıkla dolsun bu gece
Konuğuz sana ey dost bu gece.
Şu anda herkes uykuda, beklediğim yalnızlık! Ey yüce Tanrım! Benimle ol bu gece Ne mutluluk Tanrım, bu gece seninle ben Daha sokul bu gece, uyuma ey dost bu gece.
Sabah, uzun gecemiz, yıldızların gündüzü Yüzünden nur saçılır, ışık ışık bu gece Gezegenler çevrende dolaşırken uzayı Uyuma ey dost bu gece.
Karanlıklar dolaşırken uzayı bu gece
Nurunla hep aydınlansın, içimiz ışık dolsun bu gece
Sözsüz konuşmadayım
Dilsiz oldum bu gece.
PROF. DR. REYNOLD A. NICHOLSON
Babası ve dedesi ilim adamıydı. Doğu dillerini dedesinden öğrendi. Yüksek öğrenimini "Yunan Edebiyatı" alanında tamamladı. Baştan beri düşüncesi, İslâm Edebiyatını ve İslâm medeniyetini incelemek ve araştırmaktı. Bu hususta Edward G. Browne'den genel bilgi aldı. Çok geçmeden Nicholson, "Selected Poems from the Dîvân-ı Sahms-i Tab-rîz" (Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler) adıyla ilk kitabını yayınladı (Cambridge, 1898). Nicholson, önce Londra Üniversitesi Fars Dili Kürsüsü'nde dersler verdi.
1903 yılında Cambridge Üniversitesi dil profesörü olarak atandı ve öğretimle meşgul oldu. E. G. Browne'nun ölümünden sonra, onun kürsüsüne tayin edildi.
R. A. Nicholson'un en büyük şaheseri ve hizmeti, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî'nin Mesnevîsinin ilmî neşri ve İngilizce'ye tercümesidir. Bu çalışmasının ardından hazırladığı Mesnevînin şerhini de yayınladı. Nicholson'un diğer eserleri ise şöyledir:
1. Şeyh Attar'ın Tezkiretü'l-Evliyâ'sı
2. İslâm Tasavvufu Üzerine Araştırmalar
3. İslâm Şiiri Üzerine Araştırmalar
4. Tasavvufta Şahsiyet Konusu
5. İslâm Sûfîleri
6. Arap Edebiyatı Tarihi
7. Doğu Şiiri ve Nesri
Nicholson, tasavvuf dünyasının hakikatini, diğer Batılı müsteşriklerden daha iyi biliyordu. Bundan dolayı İslâm sûfîlerini ve tasavvufî eserleri Batı dünyasına lâyıkıyla tanıtabilmiştir.
(M. Muîn, Ferheng-i Fârsî, I-VI c., Tahran, 1375 hş., VI, 2171. Çev. Yusuf Öz)
"Celâleddin, Dante'nin doğumundan sadece birkaç yıl sonra öldü. Fakat bu Hıristiyan şair, Müslüman çağdaşının ulaştığı sevgi ve müsamaha seviyesinin çok daha aşağısında kaldı..."
Prof. Dr. Reynold A. NİCHOLSON

AVNİ ENGÜLLÜ (ÜSKÜP)
Ney'in Sesinden Gelen Mevlâna
Yayılıyor evrene Ney'in sesi;
dostlukları yaymak üzere.
Yıkarak
ayrılık duvarlarını
bir gül ağacı büyüyor
yarınlara;
Mevlâna bahçesinden
yüzyılların öncesinden.
Mevlâna'nın bahçesinden
ve hep böyle, her geçen gün
hâlâ çiçek açıyor ağaç;
Mevlânamsı düşünceyle
insanlığın bahçesinde.

ZEYNEL BEKSAÇ (PRIZREN)
Al sevgiyi ver sevgiyi, gel Mevlâna'ca
Sal beşiği uyut evreni, uyan Mevlâna'ca
Aş kendini var kendine, dön Mevlâna'ca
Hayra yor düşü yarına, gör Mevlâna'ca
Sin içime sin, engin ol Mevlâna'ca
Beni sende bul, beni bul, çağla Mevlâna'ca

HANNS MEINKE
(Alman şair)
Ey Rûmî!
ben sen olalı, çılgınlık sükûnet buldu.
Ey Rûmî!
sen ben olalı, şimal cenub; cenub şimal oldu.
Kutub diğer kutbu yarattı;
ahenksizlik akortlarda eridi.
Şimdi söyle!
Denizin atan nabzının,
kenarında dalgalanmadığı bir tek körfez kaldı mı?
Söyle!
Senin semâ tarikatından mânâ almayan bir söz kaldı mı?
Büsbütün raks haline gelmeyen bir tek adım kal mı?
Bu semâ'nın ortası benim;
Ey Rûmî, ben sen olalı!

PROF. DR. ANNEMARIE SCHIMMEL
(Alman Doğu Bilimcisi)
Şimdi, ey ihvan, semâ'ya hazırlanın;
ve arifane bir sükût ile
ney'in yanık bestelerine,
kemanların sevinçle coşkun terennümlerine kulak verin!
Yıldızların gösterdikleri gibi,
öyle ahenkli deveranlarla
dostun etrafında dönün;
ve O'nu lâyıkıyla methedebilmek için,
mehtap; gümüş yollarda
parlarken uyuyan dallarda
hafif bir rüzgarla,
yaprakların titreyişle eğildikleri gibi eğilin!
onların, O'na gösterdikleri ihtiram gibi
biz de O'na baş keserek ihtiram gösterelim:
sermest bir sükût içerisinde kulluk ederek;
aşk ile O'nun çevresinde dönelim.

SADIK SERMED
(İran Millî Şairi, 1955 yılında Konya Mevlâna Müzesi'ni ziyaretinde söylediği şiir)
Konya toprağından aşk kokusu gelir.
Aferin Konya'nın tertemiz toprağına!
Bu şehir Konya'dır;
yahut ta gönüller kâbesidir, aşk şehridir.
Mevlâna'nın şehridir bu;
Ey, dinin ve dünyanın Celâl'i,
Ey Mevlâna,
Ey sözü Kur'an gibi manevî olan,
Ey kitabı, bizce kitabın aslı,
Ey sözü, bizce kafisi olan!
Mesnevî'n, yenilenen dünyaya,
kadri yüce Kur'ân'ın bir tefsiridir.
Ey "varlık kamışlığı"ndan kesilmiş olan!
Ney'in de sesi hoş, kamışlığın da
Kalk gör, bir bildik gelmiştir!
O kamışlıktan aynı sesi çıkaran biri gelmiştir.

JAMES GEORGE
(Kanada Eski Büyük Elçisi)
Konya'ya Sevgilerle
Doğu eğiliyor Batı önünde;
Sessiz, derin, tepki içinde
Başka nice ele geçer teknolojinin,
Dolar menfaati, sırları.
Batı eğiliyor Doğu önünde;
Gençliği gerçek pınarı,
Tanrı adına Sanki gerçek sadece kök almış
Doğudan bir yer üstünde
...
Ama Doğuyla Batı hiç birleşemezler;
Dilekleri hep kazanç olacaksa:
Para gücü Doğuluya
Veya Batılıya iç kazançsa
Doğu, Batı, Anadolu!
Artık Mevlâna'nın sesini duy
Dileğin "Gerçek"se unut kendini
Ve bil ki aşk her şeydir.

MEVLÂNA ve İKBAL
Pakistan'ın büyük şairi İkbal'e göre insan kendi fikrini üç merhalede terbiye eder. İlk merhale itaattir. İkinci merhale nefsi zapt etmektir. Üçüncü merhale tarikat ve marifettir. Yani halifetullah olmaktır. İkbal'i erdiren, vücuda getiren yalnızca gönüldü, büyük aşktı. Onu da ancak Mevlâna'da buldu. İkbal Mevlâna'yı tanımadan evvel "bir toz kadar değersizdi". Mevlâna'yı tanıdı. Gönüle, yani büyük aşka kavuştu. İkbal bir şiirinde bunu iftiharla açıklıyor.
Mevlâna toprağı iksir haline getirdi. Bir toz kadar değersiz olan bende ne tecelliler gösterdi. Sanki çöl toprağından bir zerre güneşin ışığını elde etmek için yola çıktı. Ben bir dalgayım, parlak bir inci vücuda getirmek için onun denizine yerleşmişim. Onun şarabından sarhoş olan ben, onun nefesiyle yaşıyorum.
İkbal yine Cavit-nâme adlı eserinin bir yerinde de oğluna şu nasihati vermekten çekinmedi: "Kendine arkadaş olarak Mevlâna'yı seç ki Allah sana aşk ve hararet ihsan etsin. Zira Mevlâna kabuğu içten yani zarfı mazruftan ayırabilen insandır. O, sevgilinin menziline emniyetle basan varlıktır. Onu çok şerh eden oldu, fakat gören olmadı. Onun manâsı yani ruhu ve hakikati, bizden bir ceylân gibi kaçtı. Onun şiiri ile vücutlar raksa geldi. Canı raks ettiremediler. Onu ihmal ettiler. Vücut raksı nihayet toprağı harekete getirir. Can raksa başladı mı felekler yerinden oynar. Birbirine girer. İlim ve felsefe canın raksı ile elde edilir. Yer, gök onun raksı ile anlaşılır."
İkbal de tıpkı Mevlâna gibi ruhundan kıvılcım alınıp tutuşulacak adamdı. "Ben Mevlâna gibi kani alevler saçan bir insanın; benim ruhumdan sıçrayan bir kıvılcım al da yan!"
İkbal diyebiliriz ki Allah'ın kendisine bahşettiği liyakatten sonra en çok Mevlâna'dan feyiz ve bereket topladı. Mesnevi hakkındaki düşünceleri kısaca şudur: Farsça bir Kur'an! ikbal bir zerre vaziyetinde... Mevlâna'nın ateşine tutulup da neden yanmaya başladı? Mevlâna da ne vardı da onu kendisine bend etti, çırak etti. Çünkü Mevlâna insanlığın şerefi ve milletlerin meş'alesi olarak yedi asırdır ölmek bilmemişti. Mevlâna hem büyük şairdi, hem fikir adamıydı. Şiiri fikirle birleştirmekle ruh ve can vermişti. Nasıl Mesnevî'de olgun ve oturaklı bir mütefekkir gözükürse Divan'ında da coşkun bir şairdi. Sonra insan da fikir, hayal; duygu, düşünce ne varsa hep büyük ve erişilmez ideallere götüren büyük aşktı. Onun için değil midir ki Mevlâna münacatını Allah'tan evvel aşka yaptı:
"Men âşık-ı hüsnem, aşkest münacâtem" Arkasından gelen İkbal da bunun bir çeşidini söyledi: "Aşk Cibril'in, Muhammed'in nefesidir, Aşk Allah'ın kelâmıdır."
"Aşkı kendine imam yapanlardır ki zekâyı kendilerine esir ederler."
İkbal insanoğluna inanmıştı. İnsan ulviydi, yüceydi. Mevlâna bunu ne güzel ifade etmiştir." Vücut bizden var olur, yoksa bizler vücuttan değil"
İkbal'in söylediği Mevlâna'nın söylediğinden farklı bir şey değildir:
"Çocuk rahmin açılışıyla doğar, insan ise dünyanın açılmasıyla doğar."
Hele İkbal'in şu sözü... İnsan olarak bundan büyük ne bir lâf edilmiştir, ne de bu ayarda insan yaşamasında bir ürperti duymuştur:
"Rabbim bana dinlenme nedir bilmemenin ürpertisini ver"
Belki İkbal, Mevlâna'ya çırak da olamadı, mukallit de değildi. Çünkü Mevlâna taklit edilmez. Mevlâna'ya çırak olunamaz. Fakat İkbal, Mevlâna'yı en hassas yerinden anlamaya çalışıyordu.
Kaynak:
1) ERGİN, Nevit Oğuz, Dr., ABD Society of Understanding, Çevirmen-Araştırmacı, Konya'dan Dünya'ya Mevlâna, Karatay Belediyesi, Eylül 2002, s. 313-318.
2) Şiirler, Konya'dan Dünya'ya Mevlâna, Karatay Belediyesi, Eylül 2002, s. 293-294.
3) Prof. Dr. Mustafa ÖZCAN, Celâleddin KİŞMİR'in Yazıları, Anadolu Manşet Yayınları, 12, 2006 Konya; Çağrı, Sayı: 117, 1 Ekim 1967, s.10-13.
4) Prof. Dr. Mustafa ÖZCAN, Celâleddin KİŞMİR'in Yazıları, Anadolu Manşet Yayınları, 12, 2006 Konya; Yeni Konya, Sayı: 1193, 9 Ekim 1952, s. 2

Konya Mevlâna Dergâhı


XIII. yüzyıl Anadolu'sunda Mevlevihanelerden önce merkezi planlı tarikat yapılarının kullanıldığını biliyoruz. Bunların içinde Konya'da Sahip Ata Hanikahı orijinal yapısı ile günümüze gelmiştir. Hz Mevlana'nın irtihalinden sonra Hüsamettin Çelebi, Sultan Veled ve Ulu Arif Çelebi zamanında hem Mevlevi tarikatının temelleri atılmış, hemde mekân olarak Mevlevihanelerin öncü yapısı olan Konya Mevlana Dergâhı bu dönemde şekillenmeye başlamıştır.
Son yıllarda Mevlana Dergâhı'nın semahanesinde yapılan kazılarda semahanenin zemininde XIV-XV yüzyıla ait buluntular ile semahane olabilecek bir mekân ortaya çıkmıştır. Dergâhın kronolojisini şöyle özetleyebiliriz.
1. Selçuklu devri (XIII. yüzyıl): türbenin yapılışı ile kuruluş gerçekleşir.
2. Beylikler Devri (XVI-XV. yüzyıl):Alâeddin Ali Bey ilk yapının külahını kaldırıp bugünkü dilimli külahı yaptırmıştır (1397). Bunun uygulayıcısının mimar Ahmed İbni Abdullah bin Asli olduğu sanılmaktadır. Ayrıca Kubbe-i Hadra'nın doğu ve batısındaki kubbeli kısım bu dönemde ilave edilmiştir.
3. Klasik Osmanlı Devri (XVI-XVII yüzyıl): Semahane, Mescid, avludaki L planlı derviş hücreleri, avludaki türbeler, bu dönemde yapılmıştır. XVII. yüzyıldan sonra, doğu, kuzey ve güneydeki payandalar yapılmış, semahanenin doğu kısmına mahfiller eklenmiştir.
4. XIX. yüzyıl ilaveleri: Bunlar Matbah-ı Şerif, Meydan-ı Şerif, ve şadırvan ile Şeb-i Aruz havuzudur.
Mevlevi tekkelerinin en önemli bölümleri şunlardır:
1. Semahane
2. Matbah
3. Meydan-ı Şerif
4. Derviş hücreleri
5. Mescid
6. Türbe
Konya Mevlâna Dergâhının ilk yapısı Mevlâna Türbesidir. 1274 yılında baldaken olarak inşa edilmiştir. Banileri Emir Müinüddin-i Pervane ve eşi Gürcü Hatun ile Alâmeddin-i Kayser, mimarı Bedreddin Tebrizi'dir. Türbenin sağında ve solundaki kubbeli kısım Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey zamanında 14-15. yüzyılda yapılmıştır. Bu bölümün kuzeyindeki Semahane ve Mescid, Avlu çevresindeki derviş hücreleri ve türbeler 16.yüzyılda Osmanlı döneminde ilâve edilmiş tir. 18 ve 19.yüzyıllarda ilâve edilen Meydan-ı Şerif, Matbah-ı Şerif, Şadırvan, Şeb-i Arus havuzu gibi yapılarla dergâh bir külliye halini almıştır. Bu külliyeyi bir hazire duvarı çevirmektedir.
Dergâh avlusunun dört yönde dört kapısı bulunmaktadır. Batıda Selimiye Camii avlusuna açılan Dervişan kapısı, dergâhın esas giriş kapısıdır. Doğuda Pir, kuzeyde Çelebiyan, güneyde Hamuşan kapıları bulunmaktadır. Şimdi Dervişan kapısından girerek dergâhın önemli bölümlerini ve fonksiyonlarını görelim. Avluda ilk olarak sağda Şeb-i Arus havuzu, ortada Şadırvan, kuzeyde Selsebil görülür.
1. Derviş Hücreleri: Derviş hücreleri L şeklinde avlunun etrafını çevirirler. Kubbeli odaların ocağı vardır ve önlerinde bir revak bulunmaktadır. Kapının solundaki birinci oda dergâhın en önemli dedesi Türbedar Dedeye, ikincisi ise dergahın yöneticisi sertarik Dedeye aittir. Sağda birinci oda Çelebi Dairesi, ikincisi Aşçı Dede dairesidir.
2. Meydan-ı Şerif: Güneybatı köşede yer alan dikdörtgen plânlı bir odadır. 19.yüzyılda yapılmış olduğunu pencere söveleri ile tavanını süsleyen manzara resimleri kanıtlar. Burada sabah namazından sonra murakabe yapılır, kahve içilirdi. Bu mekânı diğer Mevlevihanelerde de görüyoruz.
3. Matbah-ı Şerif: Külliyenin güneydoğu köşesinde H.1284 (1867-68) yılında yapılmıştır. Kuzeyde giriş kapısının solunda kazancıdede odası, sağında aşçıdede odası ile kahve ocağı bulunmaktadır. Yaklaşık kare bir mekân olan mutfak iki bölümlüdür. Güney bölümü bir kademe daha yüksektir ve kuzeybatı köşesinde birbirine bitişik iki ocak vardır. Giriş bölümünün kuzeydoğu köşesinde saka postu ile zemin kata inen kiler kapısı yer almaktadır. Üç basamaklı bir merdivenle çıkılan ve bir sütunla giriş bölümünden ayrılan güney bölümü, somathâne (yemek bölümü) ve sema (tâlim yeri) olarak ikiye ayrılmıştır. Doğu köşesindeki bir merdivenle üst kattaki çilekeşler odasına çıkılmaktadır. Mutfak tarikatın yemeklerinin pişirildiği, muhip olarak tarikata giren kişilere eğitimin verildiği, aşçı dede, kazancı dede ve halife dedenin nezaretinde 1001 günlük çilenin tamamlandığı yerdir. Yemek pişirilen ocakların hemen önündeki boşluğa "âteşbaz-ı velî makamı" denilir. Ocağın yanında bir çeşme ve bulaşıklık vardır.
Riyâzet denilen 1001 günlük çile çıkarmak kesin kuralları olan eğitim sürecidir. Okuma, yazma, sema talimi Evrad ve Ezkâr (Dua ve zikir) çalışmaların yanında nefsin köreltilmesi için 18 ayrı iş yaptırılırdı. Bu işler helâ temizliğinden pazar alışverişlerine kadar değişiktir. Çilesini tamamlayan matbah canları sema dedesinin nezaretinde 18 çark atıp sema ettikten sonra sikke giyer hücrenişin olurdu.
4. Tilavet Odası, Dahili Uşşak, Post Kubbesi, Kibabül-aktab: Dergahın türbe bölümüne batı cephesinden Bab-ı Şerif denilen kapıdan girilmektedir. Bu bölümde ilk mekan Kur'an-ı Kerim ve Mesnevi okutulması için ayrılmış olan tilavet odasıdır. Günümüzde bu oda hat levhaları sergisine ayrılmıştır.
Tilavet odasından esas türbenin Huzur-ı Pir denilen bölümüne girilmektedir. Buradaki kapı gümüş kaplı olup Sokullu Mehmet Paşa'nın oğlu Hasan Paşa tarafından 1600 yılında yaptırılmıştır.
Mevlana türbesinin bulunduğu kubbeli bölüm Karaman döneminde son şeklini almıştır. Mevlana türbesinin batısındaki dört kubbeli bölümde sekiler üzerinde Horasan erlerinin sandukaları yer alır. Mevlâna türbesinin önündeki bölüm ise Huzur-ı Pir'dir. Kubbe-i Harda (yeşil türbe) altında Hz Mevlana ve oğlu sultan Veled yatmaktadır.
Kubbe-i Hadra'nın doğusunda Mevlâna'nın yakınları ve Çelebilere ait sandukalar bulunmaktadır. Bu bölümün en eski nakışları Kubbe-i hadra'nın güneyinde yer almaktadır.
5. Semâhâne: Post kubbesinin kuzeyinde yer alan kare planlı bu mekânın zemininde bulunan yapının Karamanoğulları dönemine ait semâhâne olduğu ileri sürülmüştür. Mevcut semahanenin köşelerindeki dört fil ayağı ve bunların kenar ortalarında bulunan pâyeler sivri kemerlerle birbirine bağlanmıştır. Üzerlerine pandantifler yardımıyla sekizgen kasnaklı kubbe oturmaktadır. Barihüda Tanrıkorur, semahane ile bitişiğindeki mescidin Yavuz Sultan Selim zamanında (1512 -1520) yapılmış olması ihtimalini ileri sürerse de bu iki mekânın Kanunî Sultan Süleyman döneminin sonunda inşa edildiğini kabul etmek daha doğru olur. Semahane ahşap bir kafesle Kıbâbü'l-aktab'dan ve demir bir parmaklıkla batı bitişiğindeki mescitten ayrılmıştır. Semahanenin kuzey ve doğu kesimine XVIII. yüzyılda mahfiller ilâve edilmiştir (züvvar - ziyaretçi mahfilleri). Mutriban mahfili erkeklere tahsis edilmiş alt katların kuzeybatı köşesinde olup üst katlar kadınlara ayrılmıştır. Güneyde ortadaki ayak önünde ahşap na't-mesnevi kürsüsü yer alır. Semahane XVIII. yüzyılda genişleterek dışarıdan kuzeyde mescidle, doğudan Kıbâbü'l-aktab'la birleştiği köşelerden kalın payandalarla desteklenmiştir. Bu esnada türbenin güney duvarına da ortadan bir payanda duvarı yapılmıştır. Semahanenin günümüzü gelen nakışları birkaç safha göstermektedir.
6. Mescid: Semahanenin batısında kare şeklinde bir mekân olup asıl kapısı batıdandır. Mermer söveler üzerinde mukarnaslı kavsarası vardır. Mescid Çerağ Kapısı ile Dâhil-i Uşşâk, kuzeydoğusundan da küçük bir kapı açılarak semâhâne ile irtibatlandırılmıştır. Mescidin zemini yerden bir kademe yükseltilmiştir. Güney tarafında ortadaki ayak içerisine mermer mihrap yerleştirilmiştir. Bursa kemerleriyle birbirine bağlı taş ayaklar üzerinde kuzey duvarına bitişik ahşap mahfil bulunur. Mahfilin altında ahşap konsolların arası XVI. yüzyıla ait klasik bitkisel motiflerle nakışlanmıştır.
7. Kütüphane: Dergâhın güneyinde, niyaz penceresini içine alacak şekilde 1919 yılında yapılmıştır. Bu oda Çelebi dairesi olarak da kullanılmıştır.
8. Çelebi Misafirhanesi (Selâmlık): Mevlâna külliyesinin kuzeybatı köşesinde yer alır. Tek katlıdır, ortadaki sofaya açılan odalardan oluşur. Sofa'nın tavanındaki manzara resimleri Meydan-ı Şerifinkilere benzer. 19.yüzyılın ikinci yarısına tarihlenebilir.
Bilindiği gibi mevlevihanelerde Çelebi'nin ve bazı yetkili dedelerin harem daireleri bulunmaktadır. Bu daireler genellikle dönemlerinin mimari üsluplarını yansıtan Türk Evi plân özelliklerini gösterirler. Konya'da türbe önünde dergâh çevresinde bu şekilde birçok Çelebi Konağı ve Dedelerin oturduğu evler vardır.
9. Hamuşan - Mezarlık - Türbe: Mevlevihanelerin en önemli bölümüdür. Bazen semahaneye bitişiktir. Burada Mevlâna dergâhında olduğu gibi canlarla susmuşlar iç içedir. Zamanında Mevlâna dergâhının çevresi, avlusu bütünüyle hamuşandı.
10. Diğer Mekânlar: Mevlâna Dergâhında gördüğümüz bu mekânlardan başka, hamam (Türbe Hamamı yıkılmıştır), sebil, sarnıç - kuyu gibi su tesisleri her mevlevihanede bulunurdu. Yenikapı Mevlevihanesi'nde gördüğümüz Muvakkithane, Ayin-i Cem odası, Sohbet odası yahut arka taraftaki küstahlar kapısı gibi ilginç bölümler de vardır.
1925 yılında Tekke ve Zaviyeler kapatılınca Konya Mevlana Dergâhı bir müddet kapalı kalmıştır. 1927 yılında müze olarak ziyarete açılmıştır. Konya Mevlana Dergâhı'nda Mevlevi tarikatına ait eserler özgün ortamlarında (Derviş hücreleri, Matbah, Mescid, Türbeler) görülebilir. Avluda Osmanlı dönemi mimari eserlerine ait kitabeler ve mezar taşları sergilenmektedir. Konya Mevlana Müzesi inanç turizmi açısından önemlidir ve Türkiye'nin en çok ziyaret edilen müzeleri arasında bulunmaktadır.