1. Giriş:
Tarih öncesi ve sonrası pek çok uygarlıklara sahne olan Konya kenti, tarihi bir yerleşim bölgesidir.
Çumra-Çatalhüyük kazıları sonucu Konya ve çevresinde Cilalı Taş Devri'nin yaşandığı ortaya konulmuştur. İ.Ö 6000 tarihine kadar inen Çatalhüyük, Anadolu tarihi açısından da önemli bir yerleşim merkezidir (1984 Sonrası Konya).
Selçuklulardan bu güne kadar kentin gelişimi Alaaddin Tepesi çevresinde olmuştur Eski bir höyük olan Alaaddin Tepesi, yıllarca Konya'da bir nirengi noktası olma özelliğini korumuştur. Konya en parlak dönemini I. Alaeddin Keykubat zamanında yaşamıştır. Konya ilim ve sanat merkezi haline gelmiştir. Birçok köşkler, camiler, medreseler, kervansaraylar, imaretler yaptırılmıştır. Bahaddin Veled, Mevlana Celaleddin, Muhiddin Arabi gibi bilgin ve mutasavvıflar Konya'ya yerleşmişlerdir.
2. Konya Kent Dokusu Tarihsel Gelişimi:
Selçuklular döneminde (XIII y.y.) yerleşme dokusu Alaaddin tepesi çevresinde yoğunlaşmıştır. Karamanoğulları Devri'nde (XIV. y.y.) yerleşme bölgesi olarak Alaaddin Tepesi'nin batı ve kuzey kesimi seçilmiştir. Osmanlı Devrinde XV. ve XVIII. yüzyıllarda yerleşme dokusunun tepenin doğu ve kuzey-doğu kesimlerine doğru yayıldığı görülmektedir. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda ise yerleşme bölgesinin, Alaaddin Tepesi'nin güney ve güney-doğu kesimlerinde yoğunlaştığı bilinmektedir (Şekil 1). Mevlana Türbesi ve çevresi XV. ve XVI. yüzyıllarda şehrin en popüler semti olmaya başlamıştır.(Odabaşı 1998).
1930 'lu yıllardan sonra ülke genelinde imar çalışmaları başlatılmıştır. Konya için imar çalışmaları ilk olarak Mimar Şehabettin tarafından yapılmıştır. Ancak bu etüd projesi olarak kalmış ve uygulama ortamı bulamamıştır.
Asım Kömürcüoğlu'nun Konya için yaptığı bu imar planında , Konya'nın dağınık bir şekilde bölgeye yayılmış olması sebebi ile mevcut bulunan konut dokusu yeniden düzeltilmiş ve mevcut yapıların istimlake uğramamasına özen gösterilmiştir (Kömürcüoğlu,1947). Mesken alanları arasında kalan boşluklar da yeniden tanzime çalışılmıştır. Burada amaç şehrin mevcut karakterinin korunmasıdır (Ulusoy 2000).
Aşağıda Osmanlı döneminden başlayarak farklı dönemlerde Konya'nın Alaaddin merkez olmak üzere imar planları verilmiştir.
Düz toprak damı, toprak sıvası ile dış cephe olarak basit bir yapı imajı sergileyen Geleneksel Konya evi 1940' lı yıllardan sonra yavaş yavaş yerini 3-4 katlı apartman bloklarına bırakmıştır (Berk, 1951). İlk apartman örneği olan Hayat Apartmanı'ndan (1937) sonra Konya'da apartman yapımı bir süre duraklama geçirmiştir. 1950 yılında ise yeniden harektlenmeye başlamıştır.
Konya'da ilk apartmanlar, son dönem geleneksel Konya evine plan şeması açısından benzemektedir. Aşağıda incelenen yapı Konya'da 1950 yılı döneminde yapılmış apartman örneklerindendir.
3. Konya'dan Bir Yapı Örneği:
Altıoklar Apartmanı
Yapının adı : Altıoklar Apartmanı
Yapım tarihi : 1953
Proje : Yapı kalfası
Yaptıran: Kazım, Ragıp, Faik ve Sadi Altıoklar (kardeşler)
Yeri: Şeyh Sadrettin Mah. Ferit Paşa Caddesi' nde bulunan yapı Atatürk Anıtı mevkisinde D.S.İ. binası karşısında yer almaktadır
Kat adedi : Bodrum + Zemin + 2 Kat + çatı kat
Bir kattaki daire sayısı: 1
Toplam daire sayısı : 5
Plan şekli: Altıoklar Apartmanı'nda dairelerde dört bölümden oluşan salon, iki oda ve bir küçük sandık odası; banyo, wc, mutfak ve antre ve bir küçük depo (kiler) bulunmaktadır
Yapının plan şeması olarak, modern mimariye meyilli oluşu dikkati çekmektedir. Yapı plan şeması olarak sofalı plan şeklinde olmakla birlikte, yatak holünün ayrılması yapıda planlama değişimlerini göstermektedir.
Normal katlarda, giriş cephesinde çıkma yapılmıştır. Bu özellik son dönem Türk Evi özelliklerindendir (Eldem, 1984). Çıkmalardan dolayı normal katlardaki daireler, diğer katlardaki dairelerden daha geniştir. Çıkmanın derinliği 70 cm., uzunluğu ise 400 cm.dir.
Yapı tekniği ve malzemesi: Yapı tamamen yığma sistemle yapılmıştır. Duvar örgüsünde tuğla , duvar kaplaması olarak ise sıva kullanılmıştır. (Resim 4.1.5.1).
Yapının ilk fonksiyonu: Bodrum kat kısmen konut, kısmen depo ve kazan dairesi olarak planlanmıştır. Diğer tüm katlar ise konut olarak planlanmıştır.
4. Sonuçlar:
Bir Selçuklu başkenti Olan Konya şehri, asırlar boyu tarihi bir tepe olan Alaaddin Tepesi çevresinde odaklanmıştır. Aladdin Tepesi her dönemde kentin nirengi noktası rolünü almıştır. İlk apartman olan Hayat Apartmanı (1937) eski konut bölgesi arasında planlanmıştır. Ancak daha sonra yapılan apartman örnekleri Alaaddin Tepesi'nin batısında ve eski kent dokusu dışında planlanmıştır. Alaaddin Tepesi'ni tren İstasyonuna bağlayan yol aksı yeni yapılaşma alanı olarak planlanmıştır.
İlk apartman örneklerinde geleneksel Türk evi plan şemasının izleri uzun süre kendini hissettirmiştir. Örnek olarak odalara sofadan dağılım gösterilebilir.Ayrıca cephelerdeki küçük çıkmalar (konsollar) da da Türk evi izleri görülmektedir.
KAYNAKLAR
1.BERK,Celile, 1951,'Konya Evleri' İst.
2.Eldem, S. Hakkı., 1984, “Türk Evi Osmanlı Dönemi”T.A.Ç. Vakfı Yayınları, C. 1,İst.
3.KARPUZ Haşim,1996,” Fotoğraflarla Geçmişte Konya”, Konya Büyükşehir Belediysi Yayınları, İst.
4.Kömürcüoğlu, Asım,1947,”Konya İmar Planlarının Son İzah Raporu Hülasası”,Arkitekt,S:1
5.Menderes, A., 1964, Konya İl Analitik Etüdleri, Ankara
6.Odabaşı Sefa,1998, 'Geçmişten Günümüze Konya Kültürü', Kültür Müd. Yayınları,Konya
7.Ulusoy, Mine, 1992,”19. Yüzyıl Konya Ev Mimarisine Avrupa Mimarisinin Etkileri”,S.Ü. Fen Bil. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya
8. Ulusoy, Mine, 2000,”Konya'da Apartman Yapılarının Tarihsel Gelişimi”, Konya
Selçuklu'dan Günümüze Konya Kent Dokusu Değişimi
Etiketler: alaaddin tepesi, anadolu, çatalhüyük, konya, mevlana, muhiddin arabi, osmanlı, selçuklular
Sille'yi Yeniden Tanımak ve Yaşamak
Güneşin yüzümüze karalar çaldığı mevsimi yaşıyoruz. Daha birkaç hafta öncesi, soğuğa sırt çevirip sobamızın ılık davetine icabet ediyorduk. Zaman öyle hızlı akıyor ki… Bu akışa aksi bir hareketle zaman çarkını tersine sardırıyorum. Bu geri sarış, yarım asra yaklaşan bir zaman öncesinde son buluyor.1960'lı yıllar… Konya ayazının ustura izlerini yüzlerinde taşıyan bizler, boz toprakların boz benizli çocukları, dört gözle Hızır günlerini beklerdik. O zamanlar, Amerika'yı Şahin Sineması'nın renkli sinemaskop, İstanbul'u Yeni Sinema'nın siyah beyaz film karelerinde tanımış bizlerin, ilme'l-yakîn iki egzotik coğrafyasından biri Meram, diğeri de Sille'ydi. Zira buralar, Konya'dan ibaret bir dünyanın yağmur ormanları kuşağıydı. Dahası buralar, suyu bardağın dışında görebileceğimiz nadir alanlardı. Hoş, demiryolunun hemen kenarından geçen kanal da vardı; lakin Şeker Fabrikasının atık sularını nakleden bu kanalın en berrak akışında bile içinde cıbıldadığımızda boz bulamaca bulanmış gibi olur, mırık kokusundan birkaç gün arınamazdık.Sevgili anacığımın beyin yıkama seansları kertesindeki “Aman oğlum su kenarlarından uzak dur, boğulursun.” uyarılarından çok, hangi çay veya kanalda sözüm ona- yüzersek yüzelim yüzümüz amelimizi ifşa ettiğinden, babam tarafından 'kaşağılanma' korkusuyla yüzme sefasından uzak durmaya çalışırdım.. Ama Meram'a yahut Sille'ye sade yüzmeye gidilmezdi ki… Buralara gitmekle atılmış olan taşın vurduğu ikinci kuş ta çağla çapuluydu. Zamanın bahçe sahiplerinin, bahçe duvarlarının üstlerine yanık yağ dökme gibi ilginç önlemleri dahi bizi hırsızlığımızdan caydıramazdı. Elimizin yüzümüzün, üstümüzün başımızın yer yer yanık yağa bulanmasına aldırış etmezdik. Çünkü mekanik toz temizleyiciler gibi Konya toprağı vardı nasıl olsa…O yıllarda Sille gerek kendi coğrafyasında gerekse Alaaddin Tepesi'nin kuzeydoğusuna düşen mahallelerde olanca canlılığıyla yaşardı. Titizlikleri, ahçılıkları ve “Mah canım!” lı sevecen ünlemleriyle Silleli teyzeler… Onlar sayesinde bol bol yiyebildiğimiz taptaze ya da kurutulmuş leziz balıklar… Kiliseleri, üst üste evleri, daracık taş döşeli sokakları, insan eseri mağaralarıyla Sille…Sevgili Ahmet Kuş ve İbrahim Dıvarcı'nın Feyzi Şimşek'le birlikte hazırladıkları “Sille Fotoğraf Albümü” bakın bizi nerelere aldı götürdü? Ancak, çıktığımız bu yolculuk öyle kolay kolay bitecek gibi de görünmüyor. Zira albümü oluşturan her bir fotoğraf, beynimizin zaman örümceğinin ağlarıyla kaplanmış dehlizlerindeki hatıra kırıntılarını onca yıldan sonra yeniden gün ışığı ile buluşturuyor. Bırakın tarihe, sanata belge sunmalarını, sade yaşattıkları nostaljiden dolayı bu sanatçılarımız alınlarından öpülmeli, Selçuklu Belediyesi kutlanmalı.Elbette ötesi de var…Her bir fotoğrafta, sıradan bir coğrafya, alelade bir yapı, basit bir yapı elemanı diye önemsemediğimiz ortam ve objelerde, Yüce Yaratıcı'nın harikulâde sanatı ile O'ndan beslenen kullarının hayranlık uyandıran maharetini açığa çıkarmışlar. Zaten sanatçıyı sıradan insanlardan ayıran da bu haslet değil mi? İnsan güruhunun fark edemediği nüans ve detaylardaki güzellikleri bir bir avlayarak estetiği açığa çıkarmak… İşte, bu gez, göz, arpacığın mükemmel uyumuyla çekilen resimler, fotoğraf enstantaneleri olmaktan çıkıp empresyonist tablolara dönüşüvermişler.Bu albüm üzerine daha pek çok güzel lâkırdılar edilebilir. Ancak Sille gibi sıra dışı bir tarih ve coğrafya, “Sille Fotoğraf Albümü” gibi olağanüstü bir atlas varken ağız ve kalemden çok göz ve gözlüğe ihtiyaç olmalı değil mi?..Anlaşılan, “Şu Sille'den gece geçtim görmedim” hayıflanması, bundan böyle bu ünlü Sille türküsünün esprisi sınırları içinde yaşamaya mahkum olacak. Zira ben, biricik Sille'mizden bu kez, elimde bir “Sille Fotoğraf Albümü” ile geçtim. Tabiatıyla hep bakıp da görmediğim Sille'yi yeniden tanıdım/yaşadım.
Etiketler: fotoğraf, istanbul, konya, meram, selçuklu belediyesi, sille, şeker, şeker fabrikası, yeni sinema
ILICAPINAR
Bir bölgeyi, beldeyi sevdim mi hep gitmek isterim. Hadim, Taşkent, yöreleri her zaman severek gittiğim yöreler. Buralarda öyle güzel beldelerimiz var ki gezmeye, görmeye doyamaz insan. Görmeye değer öyle çok yer var ki, hangisini sayacağını şaşırır insan. Bolat Yaylası'nda Antik Tiyatro, Ayboğazı Şelalesi, Yerköprü, Zengibar Kalesi gibi yüzlerce yer. Birde buna insan sevgisini, sıcaklığını ekleyin yeter. Hele şu yaz ayları bütün yaylalar, vadiler yörüklerle dolmuştur. Cıvıl cıvıldır su başları. Taşkent'ten çıkınca sola dönen yol, yöre insanlarının tabiriyle Boğaziçi'dir. Yaklaşık 30 kilometrelik bu yol ülkemizin en güzel, görmeye değer yollarından biridir. Yol boyunca Ilıcapınar, Afşar, Balcılar, Çetmi, Bolay gibi beldelerimiz vardır. Bu beldelerimizde yaz aylarında şenlikler yapılır. Şenlikleri bahane ederek giderim oralara. “Hısımımız gelmiş” diye karşılarlar. Kimi zaman bir pilav tenceresinin başına çöker hem yer hem dertleşiriz. Kimi zaman bir arabaya doluşur yayla yayla dolaşırız. Ilıcapınar'a ilk gidişim 2000 yılında yapılan şenlikte olmuştu. Boğaz içindeki öteki beldelere kaç kere gitmiştik ama Ilıcapınar'a ilk gitmiştim. Ilıcapınar 4 mahallenin birleşmesi ile yeni belediyelik olmuştu. O yıl şenliğin üçüncü yılıydı. Ardıçların gölgesine oturup türküler dinlemiş, güreşçilerin mücadelelerini izlemiştik. Beldenin adı Ilıcapınar'dı. Ama pınarla suyla hiç ilgisi yoktu. Şenlikten döndükten sonra yerel bir gazeteye şunları yazmıştım.“Dört mahalleden oluşan beldenin en büyük sorunu su. Adının bir yarısı pınar olmasına rağmen sudan yana kısmeti kesik Ilıcapınar'ın. Şenlik bittikten sonra Belediye Başkanı M. Akay ile su çalışması yapılan bölgeye gittik. Beldeye onbeş kilometre uzaktan getiriliyor su. Kayaları dele dele döşeniyor borular. Çimento ve kumu belde insanı sırtlarında taşıyor vadiye. Çünkü ne bir araba ulaşabiliyor ne hayvan. Ferhat'ın dağları delmesi gibi bir şey belde halkının yaptığı. Kimseden yardım görmeden, imece usulü ile yapıyorlar.”Ilıcapınar'a en son dokuz Mayıs 2004'te gittim. Çalı Dergisi ve kız meslek lisesi öğrencilerin toparladıkları kitap ve kırtasiye malzemelerini götürdük. Pazar olmasına rağmen bütün öğretmen ve öğrenciler okuldaydı. Belde öğrencileri ile kız meslek lisesi öğrencilerinin hemen kaynaşıvermeleri, okulun koridorunda saç böreği yemeleri gerçekten görmeye değerdi.Ilıcapınar Konya'ya yaklaşık 140 km. Çetmi, Balcılar otobüsleri ile ulaşmak mümkün ama yemek ve kalacak yer sorunu var. Tur ile gidenler Hadim ya da Taşkent'teki otellerde konaklayarak çevreyi gezebilirler. Taşkent Oteli'nin tam karşısındaki çeşmelerde buz gibi Sultansuyu akıyor. Bitişiğindeki parkta ise alabalık yiyerek Boğaziçi'nin nefis manzarasını seyretme imkanı var. Yöreye gidenler Çetmi'de Ayboğazı Şelalesi'ni Balcılar'da koca ardıcı, Gevne Vadisi'ni Sarıveliler Yolu üzerinde, Perşembe günleri kurulan yörük pazarını mutlaka görmeliler.
Sanata Gönül Verenler - Fahri ÖZPARLAK
Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?
01.05.1941 Konya doğumluyum. Konya Lisesini bitirip, 1958 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesine girip 1963 Haziranında Betonarme opsiyonu (ihtisasından) mezuniyeti müteakiben Konya DSİ 4. Bölge Müdürlüğü Proje ve Barajlar Baş Mühendisliğinde mesleğe başladım. Askerliği (1964-1966), 6 ay İstihkam Okulu, l,5 senede (6 ay deniz asteğmeni, biryılda istihkam ve deniz teğmeni olarak) Deniz Kuvvetleri İstanbul Boğazı müstahkem mevkide (Sarıyer, Anadolukavağı ve Yuşa'da) yaptım. Mesleki alanda yaptığım askerlik dönüşü /.Bölge Amirliğinde İçme Suları Şefi ve Müdür Muavini olarak mesleğime başladım ve daha sonraları serbest olarak mesleğime devam ettim.
Sanata merakınız nasıl başladı?
42 sene önceki öğrencilik geçimimi sağlamak için Konya'nın büyük kaşıklarına hat yazısıyla (Sülüs, talik, divanî, rikka, nesih v.s) el becerisi kazanmam, proje, kontrollük ve müşavirlik hizmetini yürütürken ve boş zamanlarımı değerlendirmek isteğiyle başlayan merak ve hobi bir senedir amatör tutku halini alarak ve ruh coşkunluğuyaratarak büromu sanat evi haline getirdim. Sanata sahip çıkmak için önce onu tanımak ilkesinden hareket ederek İtalya, Venedik, Floransa, Paris, Çek Cumhuriyeti, Prag, Avusturya, Viyana, Termal Merkezi Karlovari, Macaristan, Budapeşte ve daha başka dünya ülkelerinde ve müzelerinde yaptığım tetkiklerde ve Anadolu'da Türklerin asırlar boyu geliştirdikleri el sanatları alanında güzeli arama yolunda çeşitli dallarda verdiği örneklerde engin bir geçmişle güçlü ve güzel ürünlerini inceledim. Sanatın her çeşidinin kölesiyim, böyle kölelik dostlar başına diyerek, sanat evimde TÜRK-İSLAM SÜSLEME SANATLARI ( Hüsn-i Hat, Tezhip, Minyatür, Ebru ) ve 150 çeşit Osmanlıda Zenaatten Sanata, araştırma ve 17 cilt kitap haline getirme faaliyetleriyle sanat aşkımı dile getirmekteyim. Esas güç kaynağım, geçmişten günümüze, ( zaman penceresinden ) İLÂHİ KUDRET AKIŞ ve GÜZELLİKLERİYLE, SONSUZ ALLAH'IMIN, Sonsuz güzelliklerinin sergilendiği (Konya, Anadolu ve Dünyadaki) sanat galerilerindeki güzellikler maddeden mânâya daha güzelleşmekte ve Allah'ıma ibadet etmekte. Konyamızdan dünyaya yayı lan sönmeyen ilâhi aşk ışığı Hz. Mevlânâ'mız, Allah'ımın en büyük sanatçı olarak her şeyden önce güzelliklerde tecelli ettiğini söyler. "ALLAH GÜZELDİR ve GÜZELLİĞİ SEVER" der bir hadisi şerif. Ve uyanmış kalp, her şeyin sözle anlatılamayan bir şeyi çağrıştıran bir işaret, bir söz olduğunu, uzun sözün kısası "ALLAH'IMIN İSİM ve SIFATLARININ bir yansıması olduğunu keşfeder. Fransa Mont Marte ressamlar tepesinde ve St.Petersburg'da öğrendiğim resim sanatı, 36 tablomda renklerin ve güzelliklerin yansıması olarak, sonsuz ALLAH'IMIN İSİM ve SIFATLARININ tecellisi olarak görüyorum.
Konya'mızın bir mahalli gazetesi (YENİ MERAM GAZETESİ) ve 8 Mecmua ile 4 adet Mevlana mevzulu kitaplarınızda Hz. Mevlânâyı işlemenizin nedeni nedir?
Yedi asrı aşkın zaman önce, mâ'nâ ve maneviyat semâmızda doğan bir güneş gibi dünyamızı aydınlatan Mevlânâ Celaleddin-i Rumî, bugünde sayılarıyüzbinleri bulan sâlîk ve sevenleriyle gönül kubbelerine ışık saçmaktadır. Yeşil Kubbesi iseyedi asırdan fazla bir zamandan beri yeryüzünün ünlü yerlerinden biridir. Gerek batının, gerekse doğunun nice ünlü kişileri, onun aziz hatırası önünde teslimiyetlerini dile getirmişlerdir. Zamanımız dünyasında insanın en büyük ihtiyacı, ruhi özleyişlerini tatmin etmek veya başka bir deyişle gönül huzuruna sahip olmaktır. Mevlânâya artık, şeklen değil, ama kalben bağlı olanlar kendilerini tatmin etmiş görüyorlar. Bu husus 2 l. asır Türkiye'sinde en değerli ruhi kazançtır. Bunun ispatı 730 yıllık Mevlevi Medeniyetinin rehber, düstûr ve kitaplarının revaçta olmasıdır.
Yedi asırdan beri kapanmayan büyük kapı, sönmeyen ışık, susmayan ses, inmeyen perde, dinmeyen su, bitmeyen ders, eskimeyen kumaş, solmayan renk, olduran güneş, vardıran pîr, erdiren et, estiren yel, düşmeyen paha, bitmeyen söz, dönmeyen dost ve doyuran hamur, İşte Mevlânâ!..
Bunca uzun yıllar boyunca gerçek aşıkların sofrasının tası, aşının tuzu, ocağının közü, evradının özü, bedelinin gözü, daha herşeyi, herşeyi olan gönüller sultanı Mevlânâ.
Yedi yüzyılı aşkın süreden beri dervişin damağına tat, âşıkm derdine ilaç; ariflere sertaç; HATTATLARA MEŞK, RESSAMLARA RENK, MUSİKİ -ŞİNASLARA İLHAM, daha nicelerine nice şevk, zevk ve destur veren yüce Mevlânâ. İşte bunun için Mevlânâyı ömür boyu her gün iletişim yoluyla insanlık için ne kadar yazsam azdır.
Yaşam çizginiz, niçin hat sanatı?
Güzelliği görebilen bir varlık olarak dünyaya gelen insanoğlu, güzel sesler, güzel yüzler karşısında birdenbire heyecanlanır, ruhu titrer. Sanki onu daha evvel görmüş tanryormuş gibi hayranlık duyar. ELEST BEZMİNDEKİ hatıraları canlanır. Az çok her fanide bu hatırlama, bu özlem mevcuttur. Ancak herkes kendi talebi nispetinde duyar ve anlar. Tatlı bir ses veya usta bir neyzeni dinlerken elimizde olmayarak çıkardığımız "AH"lar, emirler, feryatlar, ummana doğru çağlayan sular gibi ruhun aslını arayışı, asıl vatanının duyduğu hasretin tezahürüdür.
Ruhun aslına doğru hareketi, aşkın eseridir. Aşk, kalbin güzele doğru meylidir. Aşksız hakikate ulaşmak, bu alemde ilâhî sesler duymak mümkün değildir. Seyretmeye, Konya, Anadolu ve dünyadaki gezilerimde doyamadığım MİMARİ ESERLER, MİNYATÜRLER, TEZHİPLER, HÜSN-İ HATLAR, EBRULAR, KAT'Î ve KÜNDEKARİ'ler v.s. DİNLEMEKTEN BIKMADIĞIMIZ BESTELER, İLÂHİLER, ŞİİRLER, AŞK ve İMANIN BEŞERİYETE hediyesinden başka ne olabilir?
Yazılarımda; Tarihin derinliklerine yolculuk, Konya, Anadolu ve Dünyada geçmişten günümüze (Zaman penceresinden) İLAHİ KUDRET AKIŞ ve GÜZELLİKLERİNİ Âhî Evran Hazretleriyle başlayıp, sanattan gönüle, zenaatten sanata, gönülden ilahi sevgi pınarlarına, ilâhi aşk, mucize ve sırlar bohçasından alabildiklerimle iletişim yoluyla paylaşabilmek arzusuyla büyük bir coşku ve yaşam sevinci duymaktayım.
Yalnız fâni varlıklar önünde dökülen gözyaşları, ihtiraslar, ümitler, arzular, beka mülküne perde olur. Hayattan şikayetler, ruh ıstırapları, hep hakikati gizleyen nefsin eseridir.
Ancak kendini hapseden bu perdeleri yırtarak sonsuzluğun kapısını açabilen ruh, eşyada ve bedenlerde parlayan, daima gezilerimde ve normal hayatımda, güzelliklerin asıl mânâlarını, İLAHİ güzelliği temaşa eder. Sözü NiyazîMısri'nin şu beyitiyle:
"ÂLEM ANIN HÜSNÜNÜN ŞERHİNDE OLMUŞ BİRKİTÂB
MEÎNİN SURETİ İSTERSEN NİYAZÎ SURET-İ İNSANA BAK"
Neden GÜZEL dedim. AŞK dedim. İMÂN dedim. İLÂHİ GÜZELLİK dedim? Çünkü TÜRK- İSLAM SANATI böyle bir kainat görüşünün mahsulüdür de onun için....
Mutlak sonsuz güzel olan Rabbimin güzelliğinin sabır ve aşk ile işlenişi... Ama ille de aşk ile... Çünkü gaye değildir hiçbir sanat, yalnızca araçtır. Onu anlamakla, onu sevmekle. Öyleyse gaye olan AŞK.
Kaç Çeşit Sanat Dalıyla Uğraşıyorsunuz?
100'ün üzerinde Batîni ve Zahirî sanatlar, duygu ve düşünceler güzel sanatların bir çok kolu var. Hepsinde de güzelliğin ayrı bir sırrı gizlenmiştir. Sırra ermek için hem gönlümüz hem de fikrimizle bilmek gerekir sanatın inceliğini. Ben de buna vesile olabilmek ümidiyle sırlar bohçasını önümüze dökmesek de sırra dair birkaç kelam için bütün dünyayı dolaşarak başta Osmanlı ecdat ve üstadlarımızın kapısını tıklatıp giryoruz içeri edep ile Seyahatlerimde. Büyük gayretle Osmanlıca Farsça ve Arapçayı kursa giderek öğrendim. Sonsuz Allah'ımın, sonsuz güzelliklerinin sonsuzda birinin verildiği dünyadaki sanat galerilerini gezerek, Türk'ün estetik ruhunun dünyanın her tarafına sindiğini görüyorum. Güzellikler maddeden mânâya daha güzelleşmekte ve sonsuz ALLAH'IMA ibadet ediyor. Onbir Cilt İLÂHİ KUDRET AKIŞLARI ve GÜZELLİKLERİ kitaplarımda bunları sizlerle paylaşmak. Galiba güzelliklerin en güzeli de sizlerle paylaşmak.
Hüsn-î Hat'ta sadelik, tezhipte ise bir ihtişam göze çarpıyor. Ama bu kompozisyon zıtlıktan öte ruh ve beden gibi birbirini tamamlayan bir bütün olarak ortaya çıkıyor. (KALEMİN GÜCÜ ve SİYAH NURUN HİKMETİ) hat kitabımda geniş tafsilatla yazdım.
Adı üstünde güzel sanatlar sabırla güzel şeyleri çıkarmak için gayret sarfed[yoruz. Zaman harcıyoruz. O halde kötü düşünmeye zamanımız olmaz. Sanatta yakaladığımız güzellik hayatımızın diğer alanlarına da akseder. Bu nedenle güzel sanatların insan terbiyesinde çok mühim bir rolü olduğuna inanryorum. Sanat bakışlarımızı iç dünyamıza çeviriyor. Yunus Emre ne güzel söylemiş: "BİR BEN VARDIR BENDE, BENDEN İÇERİ..."
Sanırım sanat o bilmediğimiz beni tanımamıza yardımcı oluyor. İçimizdeki keşfettiğimiz güzellikler sanatımıza aksediyor. (resim sanatı v.s) Musiki De: bestekâr sesi aksettiriyor. Zaten hepsinin hedefi mutlak güzel olan Cenab-ı Hakk'ın güzelliğini bulmak, aramak ve yansıtmaktır. Sanat, iç dünyamızı ses, renk, çizgi ve şekil ahengi içinde madde planına aksettiren, bizde hayranlık uyandıran eser ve hareketler olup, sohbetimizi Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in:
" ANLADIM SANAT ALLAH'I ARAMAKMIŞ GERİSİ SADECE ÇELİK ÇOMAK'MIŞ"
ikilisiyle tamamlarken:
Dinin iman ve vecd gibi ulvi heyecanları, ahlaki değerler, milli zevkler, beşeri ihtiras ve duygular kat kat dünyamızı meydana getirir. İşte sanat ve onun bana verdiği ruh coşkusu bu duygu ve düşüncelerin sembollerle ifadesidir ki, derunîbir hakikatıyaşatır ve öğretir.
Dini, milli ve beşeri bütün duygu ve fikirler sanatın mevzuuna girer. Sanatkar bu içtimaî kıymetleri, dertleri, zevkleri, sevinci nefsinde şiddetleyaşayan, duyan kimsedir ki fertler kendilerini sanatkârda bulurlar. Şekil, renk ve sesle ifade edilmek istenen ruhun ıstırapları, sürürü ve güzellikleridir. Sanat ruh dünyasının, madde planında parlaması olduğuna göre, aslında sanat eserlerine hayranlığım şekle sokulan ruha ve fikredir. "SANAT BİR LİSANDIR"..
Mutlak güzellik Allah'ın güzelliğidir. Hayran hayran seyrettiğimiz bütün güzelliklerde, ancak O'nun cemâlinden akseden zerrelerdir.
Bu bakımdan her sanatta, Cenab-ı Hakk'ın gizli hazinesinden taşıp aşarak tezyin ettiği bu âlem ve topraktan murad,yalnız alabildiğine enginyeşil kırlar, vadiler, ulu sahralar ve dağlar değil, toprağın ve bütün mahlukâtınyaratılışına vesile olan aşk ve muhabbet menbaı, ilâhî sanat harikası ve kainatın özü olan insandır. Onun için insanın mükemmelliği,yaratılış gayesini koruyabildiği nispettedir.
Bu arada şunu da belirteyim ki; Dilinden hikmetler fışkıran ve nadide inciler saçan bir mânâ menbaı ve bana sanat aşkını veren öz ve söz vadisinde büyük bir tecell'rye mazhar olan Hazreti Mevlânâ'nın, bütün hak dostlarının gönül alemlerine tercüman olarak telif ettiği ölümsüz eseri olan İLÂHI sırlardan bahseden,yüce kudret akışlarını anlatan şuyuvarlak gök kubbede parıl parıl parlayan yıldızları, güneşi v e dolayısıyla bütün kâinatı ve incelikleri hakimane bir üslupla bizlere aktaran Mesnevi'den bilhassa nasiplendik, Hazreti Mevlânâ'nın "Mesnevi hakikate ulaşmak ve Allah'ın sırlarına agâh olmak isteyenler için bir yoldur. Mesnevi temizlenmiş kişiler için gönüllere şifâdır. Hüzünleri giderir, Kur-an'ı Kerim'i anlamaya yardım eder, huyları güzelleştirir".
"Yayınlayacağınız ve yayına hazırladığınız kitaplardan bahseder misiniz?
cilt: Osmanlı'da Zenaatten Sanata ve İLÂHÎ KUDRET AKIŞLARI
cilt: Gezdiğim otuzun üzerindeki ülkede (Bakan gözle değil de gören gözle DÜNYA DA Zenatten Sanata)
cilt: Sanattan Gönüle, Gönülden Sevgi Pınarlarına ve İLÂHÎ AŞKA,
cilt:, 5. Cilt, 6. Cilt, 7. Cilt, 8. Cilt, 9. Cilt, 10. Cilt ve 11. Ciltler "Tarihin derinliklerine Yolculuk (Sanattan Gönüle Gönülden Sevgi Pınarlarına) GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE (Zaman Penceresinden) İLÂHÎ KUDRET AKIŞ VE GÜZELLİKLERİ (Konya Anadolu ve Dünyada)
12. cilt: KONYA VE HZ. MEVLANA DENİZİNDEN
13. cilt: KONYA, ANADOLU VE DÜNYADA İnsanlığın Piri, Sönmeyen İLÂHÎ Aşk Işığı Hz. MEVLÂNÂ
14cilt: Aşıkın Derdine İLAÇ, Ariflere Sertaç, Hattatlara MEŞK, Ressamlara renk, Musikişinaslara İlham
Veren İnsanlığın piri, Sönmeyen Işık : HZ. MEVLÂNÂ
15. cilt: KÂİNATIN DİLİ OLAN SANAT: DUA
16. cilt: Sanattan Gönüle, Gönülden Sevgi Pınarlarına, İlâhî Aşk ve Güzellikler (ŞİİRLERİM)
17. cilt: Hicaz Demiryolları (Bir Kültür ve Medeniyet Yolculuğu) Ecyad Kalesi gibi Arabistan'da Osmanlı'nın eserleri,