mesnevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mesnevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Batı Dünyasında Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr Üzerine Yapılan İlk Çalışmalar

GİRİŞ
Mevlâna'nın en çok ilgi gören eseri VI ciltten oluşan, hikâye ve öğütler yoluyla didaktik bir hüviyet kazanan Mesnevî'dir. Mevlâna'nın üç bini aşkın gazel ve iki bine yakın rubailerden oluşan şiirleri de Dîvân-ı Kebîr adlı eserde toplanmış ve onun hâl dünyasını rumuzlar halinde bizlere yansıtmıştır. Bu iki eser günümüz Batı dünyasında en çok ilgi gören eserler olup seçkiler halinde hemen hemen tüm dünya dillerine çevrilmiştir.
Mevlâna'nın bu iki manzum eserinden başka; çeşitli konularda halkı ve müritleri aydınlattığı sohbetlerini içeren Fîhi mâfîh; çeşitli şahıslara yazdığı mektupları kapsayan Mektûbât ve verdiği vaazların kaydedildiği Mecâlis-i Seb'a adlı mensur eserleri vardır.
Mevlâna'ya ait olduğu kesin olan bu eserlerin haricinde, Işknâme, Tırâşnâme ve Risâle-i Âfak u Enfûs gibi küçük tasavvufî eserler de bazı yazmalarda kendisine ait olduğu kaydedilmekle birlikte, gerek üslup ve gerekse konu bakımından bunların Mevlâna'ya ait olmadığı kesinlik kazanmıştır. Ayrıca; bir dua ve zikir kitabı niteliğinde olan Evrâd-ı Kebîr1, Mevlâna'nın Vasiyeti ve Mevlâna'nın Yedi Öğüdü adıyla da kayıtlı bazı küçük risaleler de Mevlâna'nın eserleri arasında değerlendirilmekle birlikte, bunlar münferit bir eser değildir.
Yine son dönemde Mevlâna'ya Esrârü'l-Celâleddîn adında yeni bir eser daha isnat edilse de bu eser, kenarında rubailerin yazıldığı Fîhi mâfîh'in İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Bölümündeki bir nüshasının olduğu âşikârdır.2
I. MESNEVÎ
İslâmî edebiyatlarda Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerden sonra en fazla ilgiyi gören Mesnevî, tasavvufî eserlerin temel taşlarından biri olarak nitelendirilmiş ve hemen hemen bu sahayla uğraşan bütün şair ve ediplerin ilgisini çekmiştir.
Mesnevî etkileyici mesajlarıyla Batılıların da dikkatini çekmiş, genellikle İngilizler bu esere ilgi göstererek üzerinde araştırmalar yapmışlardır.3 Gerçekte ise; Batılıların Mevlâna ile tanışması XV. yüzyıla dayanmakta, 1491 yılında kurulan Galata (Kalenderhâne) Mevlevîhânesi İstanbul'u ziyaret eden ecnebiler için 'mutlaka görülmesi gereken bir yer' olarak telâkki edilerek, özellikle Semâ âyin-i şerifleri büyük ilgi görmekteydi. Semâya olan bu ilgi ilk zamanlarla gravür ve seyahatnâmelere4 yansımakla birlikte, daha sonraları Mevlevîlik Tarikatına ve dolayısıyla Mevlâna ve eserlerine yönelmişti. İsveçli Claes Ralamb (ölm. 1698) ve İngiliz Lady Mary Wortley Montagu (ölm. 1762) İstanbul'a ziyaretlerinde seyrettikleri Semâ âyinine, seyahatnâme ve mektuplarında ilk yer verenler arasındadır. Her ikisi de seyrettikleri bu merasimlerden oldukça keyf almış ve 'estetik ve güzel' olarak nitelendirmişlerdir. Danimarkalı tanınmış hikâye yazarı Hans Christian Andersen de (ölm. 1875) İstanbul'da seyrettiği Rufâî âyinini 'vahşi ve korkunç' olarak vasıflandırırken, daha sonraki günlerde seyrettiği (1840-41 yılları arası) Mevlevî âyin-i şerîfini 'zarif, kibar ve baleye benzer' gibi sözlerle Ein Digters Bazar (1842) adlı eserine yansıtmıştır. Norveçli yazar Knut Hamsun (ölm. 1952) ise Andersen kadar 'şanslı' olmamış 1899 yılında İstanbul'a yaptığı seyehatinde sadece Rufâîlerin tekkesine götürülmüş ve orada seyrettiği, kendisine eziyet eden dervişlerin zikrinden bir şey anlamamış; zikirdeki bağırma seslerinden dolayı da Under Halvmanen (Hilâl Altında) adlı seyehatnamesinde 'Uluyan Dervişler' başlığıyla alaycı bir şekilde Rufâîleri anlatmıştır.
Mesnevî Batı dünyasında
Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer Purgstall'ın (ölm. 1856) Persian Literature (Viyana, 1818) adlı eseri Mesnevî'den örnekler içermesi bakımından ilk olma hüviyetindedir.5 Purgstall (ölm. 1856), Persian Literature (Viyana, 1818) adlı tanınmış eserinde, Mevlâna'dan uzunca bahsetmiş; Bericht über den zu Kairo erschienen Türkischen commentar des Mesnevi-i Dschelaleddin Rumi's (Wien, 1851) başlıklı makâlesinde de Ankaravî şerhini tanıtmış Mesnevî'den tercümeler yaparak 'Ganj Nehrinden Boğaziçi'ne kadar bütün mutasavvıfların okuması gereken bir eser' olarak nitelendirmiştir. Bu ilk diyebileceğimiz çalışmanın ardından George Rosen (ölm. 1891), Mesnevî oder Doppelverse des Scheich Mevlâna Dschalâleddin Rûmî (Leipzig, 1849, XXVI+217 s.; II. Baskı: Oğlu Friedrick Rosen (ölm. 1935) aracılığıyla, München, 1913, 263 s.) adlı eserinde Mesnevî'nin I. ve II. Ciltlerinden seçilen beyitlerin manzum tercümesini yapmıştır. Edward G. Browne (ölm. 1926) ise A Literary History of Persia (Cambridge, 1902-1930) adındaki genel Fars edebiyatı tarihi olan eserinde Mesnevî'nin tahlilini yaparak alıntılarda bulunmuştur. Walter von der Porten (d. 1880) da Aus dem Rohrflötenbuch des Scheich Dschelaleddine Rûmî (J. Hegner, 1930, 155 s.) adlı eserinde Ney ve Mesnevî hikâyeleri üzerine bir değerlendirmede bulunmuştur.
Yine, Alman Protestan papazı olan G. F. Tholuck (ölm. 1877), tasavvufu incelediği Sufismus sive theosophia persarum pantheistica (Berlin, 1821) adlı eserinde Mesnevî'den de bazı beyitleri Lâtince'ye tercüme etmiştir. Bu tercümeler Avrupada farklı dillere yapılan diğer çevirilere de kaynaklık yapmıştır. Daha sonraları da Mesnevî üzerine münferit çalışmalar yapan Tholuck, bir önceki eserine olan tepkilerden dolayı bunları yayınlamamıştır.
Fransa'nın Türkiye Büyükelçisi J. D. Wallenbourg da Mesnevî'yi Fransızca'ya tercüme etmiş, ancak 1799 yılında yayınlamak üzere iken Beyoğlu'ndaki yangında eserinin büyük bir bölümünü kaybetmiş, daha sonra da neşre muvaffak olamamıştır.
İngilizce ilk Mesnevî tercümeleri ise, sözlük yazarlığıyla tanınan S. James Redhouse'un (ölm. 1892), Mesnevî'nin I. cildini manzum olarak çevirdiği (1881) ve E. H. Whinfield tarafından hazırlanan ve VI ciltten seçilen 2500 beytin tercümesinin yer aldığı eserlerdir (1887).
Prof.Dr. W. R. von Brakkal Buys, Figures of Persian Mystics (1935) adlı Felemenkçe eserinde Mevlâna ve Mesnevî'sinden bahsetmiş; 1951'de de Mesnevî'den çevirdiği beyitleri içeren Fragmenten uit de Mashnawi Naar bet Perzisch Vertaald en Toegelicht Door adlı eserini yayınlamıştır. Daha önceleri ise Amsterdam'da bulunan Arbeidres yayınevi 1925 yılında Mesnevî'den tercümeler yayınlamıştır.
XIX. yüzyıl sonları ve XX. yüzyıl başlarında Mevlâna'yla tanışan Polonya ise, bugüne kadar Mevlâna ve Mesnevî'si ile ilgili olarak fazla bir gelişme kaydedememiş; ancak birkaç makale ve ansiklopedi maddesi yayınlayabilmiştir.6 Polonyalı yazar Julian Adolf Swiecicki 1902 yılında yayınladığı dünya edebiyatına dair ansiklopedide Mevlâna'ya 10 sayfa kadar yer ayırmış; George Rosen'in Almanca Mesnevî tercümesinden istifade ederek bazı bölümleri Leh diline çevirmiştir.
Günümüzde ise Prof.Dr. R. A. Nicholson'un kırk yıl üzerinde çalışarak hazırladığı, Mesnevî'nin metni ve İngilizce'ye tercüme ve şerhini kapsayan The Mathnawi of Jalaluddin Rumi (1925-1940, Leiden-Cambridge Univercity Press) adlı eseri sahasındaki en önemli çeviri olma özelliğini korumaktadır. İngilizce veya diğer Batı dillerine yapılan Mesnevî çevirilerinin birçoğu Nicholson' un bu tercümesine dayanılarak yapılmaktadır. Günümüzde Amerika, İngiltere, İran, Pakistan ve Hindistan'da yayınlanan bu eserin İngilizce tercüme kısmı Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından da yayınlanmıştır (2004, I-VI c.). Şimdilerde ise Harvard Üniversitesi İranlı alim ve Mevlâna uzmanı Prof.Dr. Abdülkerim Suruş'u görevlendirerek Nicholson'un bu eserini günümüz İngilizce'sine uyarlamasını yaptırmaktadır.
II. DÎVÂN-I KEBÎR
Dîvân-ı Kebîr, Dîvân-ı Şems, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems adlarıyla anılan Mevlâna'nın divanı kendisinden sonra muhtemelen oğlu Sultan Veled, Hüsâmeddin Çelebi ve diğer müridleri tarafından bir araya getirilmiştir. Şiirler çeşitli mecmua ve şahıslardan toplanırken araya başka şairlerin şiirleri de karışmış ve 40-50 bin beyit hacimli Mevlâna divanları ortaya çıkmıştır. Günümüzde hâlâ devam eden bu problem için henüz bir çözüm yolu bulunamamış ve bu da şimdilik imkânsız görünmektedir.7 Bununla birlikte ülkemizde ve İran'daki tasavvufî mecmuâların hemen hemen tamamında ve Antolojilerde Mevlâna' nın şiirlerinden örnekler bulunmaktadır.
Divanın tamamı Prof.Dr. B. Furûzânfer tarafından on nüshanın karşılaştırılmasıyla tenkitli neşir olarak yayımlanmış 8 ve şu ana kadar yapılan en iyi neşir olarak kabul görmüştür (gazel ve tercîi bendlerin yer aldığı bu neşir ise 36.360 beyittir). Bundan önce 1885 yılında Hindistan'da (Pakistan) ve 1336 hş./1957'de İran'da (Tahran) yapılan neşirler ise başka şairlerin şiirleri de karışmış olması bakımından değer taşımamış, yapılan tam tercümelerde esas kabul edilmemiştir.
Mevlâna Rubailerinin metni ise ilk olarak Veled Çelebi tarafından yayınlanmıştır. Bu neşirde 1.642 rubai yer almaktadır.9 Furûzânfer'in Dîvân-ı Kebîr neşrinin sonundaki rubai sayısı ise 1.995'tir.10 Şefik Can'ın Türkçe'ye tercüme ederek metnini yayınladığı Rubailer divanında ise şu ana kadar tespit edilebilen en fazla sayı mevcut olup 2217 adettir.11
Dîvân-ı Kebîr'in Batı Dillerindeki İlk Tercümeleri
Batıda Mevlâna şiirlerinin çevirisi, Mesnevî bahsinde de adı geçen Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer'ın (ölm. 1856) Persian Literature (Viyana, 1818) adlı eserindeki gazel tercümeleriyle başlar. Bu Almanca eserin hemen ardından Mevlâna'yı Avrupa'ya tanıtan ilk önemli kişi, Alman Friedrich Rückert'in Dîvân-ı Kebîr'den 40 gazeli, tercüme ve kendi yorumuyla sunduğu eseri gelir (Mystische Ghaselen nach Dschelaleddin Rumi, 1821; Diğer Baskıları: 1836; Hamburg, 1927, 77 s.).12 Oldukça ilgi gören bu şiirler daha sonra Franz Schubert ve Richard Straus gibi kompozitörler tarafından bestelenirken, Polonya'nın tanınmış kompozitörlerinden Ukrayna asıllı Karol Szymanowsky de (1882-1937) Mevlâna'nın bir gazelini 'Mevlâna Senfonisi' adıyla bestelemiştir. Bu senfoni ilk kez 1922'de Boston Senfoni Orkestrasıyla icra edildikten sonra çok beğenilmiş ve dünyanın sayılı orkestralarının repertuarına girmiştir. Bu eserin merhum Dr. Mehmet Önder'in katkılarıyla Prof.Dr. Hikmet Şimşek yönetimindeki Ankara Opera ve Balesi repertuarına ancak 1989-1990 sezonunda girmesi ise hem sevindirici, hem de 'geç kalınmışlık ve kendi değerimizi yabancılar aracılığıyla tanıyabilme' açısından üzücüdür. Yine İtalyanların tanınmış müzik adamlarından Franco Battitao 'Genesi' adıyla Mevlâna ve semâyı konu alan üç perdelik bir opera bestelemiş ve 27 Mayıs 1987'de Regio di Parma Tiyatrosu'nda sahnelemiştir.13
Mevlâna şiirlerinin çevirileri de 1840 yılında Amerika'ya kadar ulaşmış ve birkaç şiir burada İngilizce'ye çevrilmiştir.14 Bu çevirilerin yankısı devam ederken yine Avusturyalı bir Doğu bilimci olan Schwannau (1791-1865) Mevlâna'nın gazellerinden bir seçki yaparak Almanca'ya çevirir ve yayınlar (Auswahl aus den Diwanen des grössten mystichen Dichter Persiens Mewlana Dschelaleddin Rumi, Farsça Metin, Tercüme ve Açıklamalarla birlikte, Mechitaristen-Congregations-Buchhandlung, Wien, 1838, 236 s.). Bu eserlerin yanında tanınmış Alman şairi Johann Wolfgang von Goethe de (ölm. 1832) başta Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed ve İranlı mutasavvıf şairler olmak üzere Mevlâna'dan da etkilenerek eserler yazmış, şiirler söylemiştir.15
Dîvân-ı Kebîr'den yapılan bu ilk Almanca tercümelerden sonra, Mevlâna Yolu'nun en büyük İngiliz hizmetkârı Prof.Dr. Reynold A. Nicholson'un 'Ön Doktora Tezi' olarak hazırlayıp 1898 yılında yayınladığı eseri gelir. Nicholson, Divân-ı Kebîr'den seçtiği şiirleri İngilizce'ye çevirerek şerh ettiği çalışmasını Selected Poems from the Divanı Shamsi Tebriz adıyla yayınlar. Nicholson'un öğrencisi olan Prof.Dr. Arthur J. Arberry de (ölm. 1969) hocasının yolunu takip eder; onun kaldığı yerden görevi teslim alır ve Mevlâna'nın rubaileriyle ilgilenir. Arberry önce sufizm konusunda yazdığı eserinin bir bölümünde bu rubai tercümelerine yer verir; daha sonra ise The Rubaiyyat of Jalâleddin Rûmî, Select Translation in to English Verse adıyla münferit bir eser oluşturur ve yayınlar (London, 1949). Arberry, Mevlâna şiirlerinden seçkiler yapıp tercüme ettiği Mystical Poems of Rûmî adlı bir diğer eserini de 1968'de Chicago'da, vefatından bir yıl önce yayınlamaya muvaffak olur. William Hastie de XX. yüzyılın başlarında Divandan seçtiği şiirleri, Friedrich Rückert'in çevirisinden faydalanarak The Festival of Springs adıyla yayınlar ve Mevlâna şiirlerinin Batıda tanınmasına katkıda bulunur.16
J. D. Wallenbourg ve Clément Huart gibi şahısların çalışmalarıyla daha XIX. yüzyılda Mevlâna'dan haberdar olan Fransa ise, Dîvân-ı Kebîr'den ilk tercümeleri uzun zaman sonra bir Türk'ün çevirisinden okur. Mevlevî şahsiyetiyle tanınan yazar ve çevirmenlerimizden Asaf Halet Çelebi (d. 1907) 1950 yılında Mevlâna'nın 276 rubaisini Fransızca'ya tercüme ederek Les Roubaiat de Mevlâna Djlaleddin Roumi adıyla yılında Paris'te yayınlar.
Günümüz Batı Dünyasında Mevlâna Şiirlerinin Gördüğü İlgi
Batı dünyasında Dîvân-ı Kebîr Mesnevî'ye oranla daha fazla ilgi görmekte; Mevlâna'dan şiir tercümeleri özellikle son yirmi yıldır, başta Amerika ve Kanada olmak üzere Avrupa'nın birçok ülkesinde İngilizce, Almanca ve Fransızca'ya tercüme edilmektedir. Çoğunluğunu İngilizce tercümelerin oluşturduğu ve özellikle 1987'den günümüze artarak devam eden bu eserlerin sayısı tahminlerden oldukça yüksektir. Meselâ internet ortamının en büyük kitap satış sitesi olan http://www.amazon.com da sadece Mevlâna şiirlerinin İngilizce tercüme ve yorumunu kapsayan 200'e yakın eser vardır. Eskiden yayınlanmış kitapların sonraki baskılarının da dahil edildiği bu sayının önemli bir oranı da ilk baskılarını 1993-2003 yılları arası yapan eserleri kapsamaktadır. Bu eserlerde yukarıda adı zikredilen F. Rückert, R. A. Nicholson ve A. J. Arberry'nin tercümeleri öncülük yaptığı kuşkusuzdur. Bu bilim adamlarının şiir tercümelerinin özellikle İngiltere ve Amerika'da hâlâ basılması ve ikinci-üçüncü şahıslar tarafından sadeleştirmek ve açıklamalar eklemek suretiyle yeniden yayına hazırlanması bunun bir göstergesi olsa gerektir.
Günümüz Batı dünyasındaki Mevlâna'nın şiirlerine gösterilen ilginin en büyük âmillerinden biri de Prof.Dr. Annemarie Schimmel (1922-2003) ve Prof.Dr. Eva de Vitray Meyerovitch'in (1909-1999) bu sahada yapmış oldukları çaba ve çevirdikleri eserlerdir.17
Henüz öğrencilik yıllarında F. Rückert ve onun Mevlâna'dan çevirdiği şiirlerle ilgilenen Annemarie Schimmel hayatını adadığı İslâm tarihi ve tasavvufu alanında 80'i aşkın eser vermiş; Aus Dem Diwan, (Almanca,1986), Triumphal Sun: A Study of the Works of Jalaloddin Rumi (1978) ve Look! This Is Love: Poems of Rumi (1991) gibi baskıları hâlâ yapılan İngilizce eserlerde Mevlâna'nın şiirlerini tercüme etmiş ve özellikle Almanya ve Amerika'da bu sahanın en tanınmış bilim kadını olmuştur.
Fransa'nın bu sahadaki en tanınmış ismi Eva de Vitray Meyerovitch ise Katolik bir rahibe olma yolunda İncil'le uğraşırken kafasında beliren soru işaretlerine Kur'ân'da cevap bularak İslâmiyet'i seçmiş ve 'Havva' adını almıştır.18 Meyerovitch, diğer bir çok Batılı müsteşrik gibi önce semâya ilgi duymuş ve semâzenlerin dönüşünü atom zerrelerinin dönüşüne benzeterek Mesnevî'deki beyitlerden yola çıkmış ve Mevlâna'yı bir bilim adamı olarak da vasıflandırmıştır. Konya'ya sık sık gelerek burayı 'öz vatanı' olarak değerlendiren Meyerovitch, Mesnevî, Fîhi mâfîh ve Mektûbât'ın tamamını Fransızca'ya tercüme etmekle birlikte, Mevlâna'nın Divanına da ilgi duymuş ve Mohammad Mokri ile birlikte Odes Mystiques Dîvân-e Shams-e Tabrîzî adıyla gazel ve rubailerden bir seçki yayınlamıştır (Paris, 1982). Yine Rubâiyât adıyla da Mevlâna'nın rubailerini Fransızca'ya kazandırmakla birlikte bazı eserleri de İngilizce'ye tercüme yoluyla Batı dünyasının faydasına sunulmuştur.
Schimmel ve Meyerovitch'in bu eserleri de günümüz Batı dünyasının Mevlâna'ya ve şiirlerine olan ilgisini artırmış ve Ingrid Schaar, Carl Jung, Helen Juke, Erick Fromm, J. G. Bennet, Reshad Feild, Andrew Harvey, Coleman Barks, Michael Green, Lauren Marino, Deepak Chopra, Simone Fattal, Roger Housden, John Moyne, Franklin Lewis, Denise Breton, Christopher Largent, Robert Bly, Rita Shumaker, Nigel Watts, Shems Friedlander, Robert Van de Weyer, Kabir Edmund Helminski, Camille Helminski, Thomas Moore, James Cowan, Stephen Mitchell ve Jacob Needleman gibi birçok Batılının bu konuda eser vermesine sebep olmuştur. Burada özellikle belirtilmesi gerekir ki, John Moyne ve Coleman Barks tarafından 1987 yılında yayınlanan Open Secret: Versions of Rumi adlı Mevlâna şiirleri seçkisi Amerika'da 50 bin adet satarak 1988 yılının en fazla ilgi gören şiir kitabı olmuş; yine Coleman Barks'ın (d. 1937) The Essential Rumi (1997) adlı benzer eseri 110 bin satarak 1998 yılında bu rekoru iki katından daha fazla artırarak kırmıştır.19
Yukarıda anılan kişiler tarafından seçkiler halinde İngilizce'ye tercüme edilen Mevlâna'nın şiirleri, günümüzde Nevit Oğuz Ergin tarafından Gölpınarlı'nın Türkçe çevirisinden faydalanılarak İngilizce'ye çevrilmektedir. 2003 yılına kadar XXII cildi yayınlanan bu tercüme TC. Kültür (ve Turizm) Bakanlığı ve Echo Publications işbirliğiyle California'da yayınlaması bitmek üzeredir. Bu çeviri Amerika'da Mevlâna'yı ve fikirlerini tanıtma açısından oldukça önemli olup Dîvân-ı Kebîr'in tamamının Türkçe' den başka bir dile çevrilmesi bakımından da önem taşır.
III. SONUÇ
Mevlâna'nın eserleri ve bu eserlerinde işlediği konular geçmiş dönemlerde olduğu gibi günümüz dünya insanları için de önemli mesajlar ve nasihatler içermektedir. 800 yıla yakın bir zaman dilimini kapsayan bu fikirler, günümüzde dahi güncelliğini korumakta; ve hattâ daha yeni keşfedilmekte, bu husus da onun sadece dönemine hitap eden bir düşünür değil, çağlar boyunca muhatap bulabilen bir fikir adamı olduğunu göstermektedir. Şüphesiz Mevlâna'nın bu düşünceleri "Ben yaşadığım müddetçe Kur'ân'ın kölesi; Hz. Muhammed'in yolunun tozuyum..."20 düsturunca Kur'ân-ı Kerîm'den ve Hadis-i şerîflerden alınarak kendi örneklemeleriyle sunulmaktadır. Hâl böyle olunca da Mevlâna'nın fikirlerini anlayabilmek için Âyet ve Hadislere vakıf olmak ve Mevlâna'nın fikir dünyasını İslâmiyet'in daha kolay anlaşılabilmesi için bir araç olduğunu iyi tahlil etmek gerekmektedir. Oysa ki, özellikle Batı dünyasında XIX. yüzyıldan başlayıp 1990'lı yılların başından itibaren artmaya başlayan tercüme ve şerhlerin bir çoğunda Mevlâna'nın "dinler üstü bir hümanist" olarak lanse edilmesi, İslâmî referans ve bilgilere atıf yapmadan sufistik ve kişisel değerlendirmelerin yapılması onun gerçek fikirlerinin tam olarak anlaşılmamasına yol açmaktadır. Özellikle Amerika'da son yirmi yıldır bir hayli çoğalan bu eserler ve yapılan etkinlikler, Mevlâna'nın daha çok tanınması ve benimsenmesine katkıda bulunmakla birlikte, onun doğru olarak aktarılabilmesi hususunda da tereddütleri beraberinde getirmektedir.
Tespit edebildiğimiz kadarıyla günümüzde çok sayıdaki Türkçe ve Farsça eserin yanında, 200'ü aşkın İngilizce, 50'ye yakın Almanca, 20'yi aşkın Fransızca eser başta olmak üzere; İspanyolca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Danca, İskoçça, Çekçe, Boşnakça, Arnavutça, Arapça, Urduca, Hintçe, Sindce, Bengalce, Peştuca, Endonezyaca, Azerice, Tacikçe, Özbekçe, Rusça, Yunanca, İbranice, Çince ve Japonca'da yazılmış eserlerle Mevlâna, eserleri ve Mevlevilik tüm dünya insanlarına tanıtılmakta; ama Mevlâna'nın Mesnevî'de dediği gibi "Herkes kendi görüşüne göre onun dostu olup; içindeki gerçek sırları kimse aramamaktadır." Özellikle Amerika'da yayınlanan İngilizce eserlerde ise, Mevlâna'nın 'İran'ın tanınmış mistik şairi' olarak nitelendirilmesi bizi hayli üzmekle birlikte, bizim de eksikliğimizi göstermektedir.
Elinizdeki makalede de görülebileceği gibi kısmen Almanca ve Fransızca haricindeki diğer dünya dillerine çevrilen eserlerin, İngilizce telif ve tercümelerinden yapılması bu endişenin daha da büyümesine yol açmaktadır. Ülke tarihimizde önceleri Farsça, daha sonra Osmanlıca ve Türkçe yapılan konu ile ilgili çalışmaların, çağımızın uluslar arası bilim ve iletişim dili haline gelen İngilizce'ye aktarılması; sahayla ilgili bilim adamlarının bu hassasiyeti gözönünde bulundurarak kaleme alacakları yeni eserlerini İngilizce yayınlayabilmeleri, makam ve maddi imkân sahibi yetkililerin bu konuya ve yeni araştırmalara destek vermeleri, kısmen de olsa bu endişeleri azaltacaktır. Aksi takdirde torunlarımız, XIII. yüzyılda bir İslâm ve Türk düşünürü olarak Anadolu'da yetişip eserlerler veren Mevlâna'mızı "dinler üstü Amerikalı veya İranlı hümanist bir şair" olarak tanıyabileceklerdir.
------------
1 Arapça olan bu eser genelde Âyet-i Kerimelerden seçilerek oluşturulmuş ve Mevlevîler arasında 'Evrâd-ı Şerîf, Evrâd-ı Kebîr-i Mevlânâ, Evrâd-ı Mevlânâ ve Mevlevî Evrâd-ı Şerîfesi' adlarıyla tanınmıştır. Birçok yazma ve basması bulunan eser metin ve Türkçe tercümesiyle birlikte şu ana kadar iki kez yayınlanmıştır. (Hazret-i Mevlânâ'nın Mübârek Duâları, Hzl. Celâlettin M. Bâkır Çelebî - Hafız Hüseyin Top, Kurtiş Matbaacılık, İstanbul, 2001, VI. Baskı; Evrâd-ı Mevlâna, Yayına Hzl. Bekir Şahin, Rumi Yay., Konya, 2005.
2 Haftalık Dergisi, Sayı: 82, 83, 84, Kasım, 2004, muhtelif sayfalar; bu iddianın yanlışlığı ve eserin Fîhi mâfîh'in bir nüshasının olduğu bizim tarafımızdan Anadolu Ajansı'na verilen bir röportajla ortaya konulmuş ve bu düzeltmemiz 13-14 Kasım 2004 tarihli yerel ve ulusal bir çok yazılı medyada yayınlanmıştır. Ayrıca Furûzânfer tarafından neşredilen Fîhi mâfîh'in (Tahran, 1330 hş.) Mukaddime kısmında da Süleymaniye Kütüphanesindeki 4 Ramazan 751 tarihli bu nüsha tanıtılmış, neşirde kullanıldığı belirtilmiş ve "Esrârü't-Celâliyye" adıyla kayıtlı olduğu ve anılan eserin sağlam bir nüshası olduğu tespitine yer verilmiştir.
3 Uzluk, F. Nâfiz, "Mesnevî'nin Batıdaki Tercümeleri", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 30 vd.; Uzluk'un bu tespiti kendi zamanında doğru olmakla birlikte günümüzde Amerika'da yapılan çalışmalar İngiltere'ye ve diğer Batılı ülkelere oranla kıyas edilemeyecek kadar fazladır.
4 Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Brendemoen, Bernt, "İskandinav Seyyahları Gözüyle Dervişlik ve Tarikat", I. Milletler Arası Mevlâna Kongresi-Tebliğler, Konya, 1988, s. 259-269
5 Ergin, N. Oğuz, "Batıda Mevlâna Celâleddin-i Rûmî", Uluslararası Mevlâna Bilgi Şöleni, Bildiriler, s. 315 6 1851-1983 arası yayınlanan bu çalışmaların Bibliyoğrafyası için bkz. Chmielowska, Danuta, "Polonya'da Mevlâna hakkında Yapılan Bazı Çalışmalar", I. Milletler Arası Mevlâna Kongresi-Tebliğler, Konya, 1988, s. 201-202.
7 Divandaki Mevlâna'ya ait gazellerin ayırt edilebilmesi hususundaki bazı teknik açıklamalar için bkz. Furûzânfer, Bedî'üzzemân, Mevlâna Celâleddin, Çev. F. Nâfiz Uzluk, İstanbul, 1990, s. 202-211
8 Kitâb-ı Şems yâ Dîvân-ı Kebîr, Yayınlayan: Dânişgâh-i Tahran, 1336 hş./1957 (I-IX c.); Bir diğer baskısı: Tahran, 1344-46 hş./1965-67, (I-IX+I c.). Bu tam metnin baskıları İran'daki çeşitli yayınevleri tarafından farklı cilt sayılarıyla sürekli yayınlanmakta ve en fazla itibar gören Divan metni olma özelliğini korumaktadır.
9 Rubâiyyât-ı Hazret-i Mevlânâ, İstanbul Ahter Matbaası, 1312/1894; krş. Uzluk, F. Nâfiz, "Mesnevî'nin Batıdaki Tercümeleri", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 31
10 Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, Nşr.: Bedî'üzzemân Furûzânfer, I-II c., Tahran, 1374 hş./1995 (IV. Baskı), Rubailer, II, 1265-1448
11 Hz. Mevlâna'nın Rubâileri I-II, Şefik Can, Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, 3. Baskı; Bu eserin ilk iki baskısı Kültür Bakanlığı tarafından yapılmıştır.
12 Rückert, 1772 yılında Kur'ân-ı Kerîm'i de tercüme etmiştir.
13 Mevlâna'nın klâsik müzikteki bu yansımalarının yanı sıra şiirlerinin çevirisinden ve Mevlevî müziği formatında bestelenmiş diğer Mevlevî büyüklerinin eserlerinden oluşturulan müziklerin sayısı da oldukça fazladır. Günümüzde Türkçe'yle birlikte başta İngilizce olmak üzere diğer Batı dillerinde hazırlanmış çok sayıda kaset, CD ve Internet'teki Mevlâna sitelerinde yayınlanan MP3 bulunmaktadır.
14 Ergin, N. Oğuz, "Batıda Mevlâna Celâleddin-i Rûmî", Uluslararası Mevlâna Bilgi Şöleni, Bildiriler, 15-17 Aralık 2000, s. 317
15 Goethe'nin Mevlâna'nın şiirlerine nazire tarzında yazdığı bir şiiri ve karşılaştırması için bkz. Klein, Arpad, "Orientalische Elemente in der Romantischen Reflexion", II. Milletlerarası Mevlânâ Kongresi-Tebliğler, Konya, 1991, s. 134 vd.; ayrıca bkz. Sofi Huri, "Garb Tefekkür Âleminde İslâmiyetin Tesiri ve Hazreti Mevlânâ", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 61 vd.; Yılmaz, Bayram, Goethe ve Tasavvuf, Konya, 2002, s. 15 ve muhtelif sayfalar.
16 Eserde William Hastie (1842-1903) çevirisiyle Hayyam'dan da şiirler vardır. Yayınlayan: Glasgow, J. MacLehose and Sons, Edinburgh, 1903, 62 s.
17 Bu iki bilim kadınının Mevlâna'nın Batıdaki tanınmasına katkıları hakkında şu iki makaleye bakılabilir: Abdullah Öztürk, "Eva de Vitray Meyerovitch'in Mevlana Buluşması ve Mevlana Tanıtımına Katkısı", Uluslararası Düşünce ve Sanatta Mevlânâ Sempozyum Bildirileri, Çanakkale 25-28 Mayıs 2005, ss. 409-412; Zeynep Köse, "Mevlana'nın Batıdaki İki Sesi", a.g.e., ss. 421-423 18 Arabacı, Caner, "Mevlâna'ya Batı'dan Bakmak", Konya'dan Dünya'ya Mevlâna ve Mevlevîlik, Karatay Bel. Yay., Konya, 2002, s. 325
19 Barks'ın bazı eserleri Amerika'yla birlikte 1987'den beri Yunanistan'da, 1990'lı yıllardan bu yana da Lübnan'da yayınlanmakta ve bu ülkedeki Mevlâna'yı tanıtmada büyük bir görev üstlenmektedir.
20 Mevlâna, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, II, 1387, Rubai: 1331.

Mevlânâ'nın Eğitimi, Manevi Doğuş, Gizli Hazine ve Değişim

İnsanın Evrimi
"Hayatın sürdüğü dünyaya geldiğin anda,
Bir merdiven konuldu önüne kaçabilmen için
Önceleri, madendin, sonraları nebat idin.
Nihayet hayvan oldun, bunu nasıl bilmezsin,
Daha sonra bilgi, akıl ve inançla donatılmış insana dönüştün;
Topraktan gelen bu vücuda iyice bak: ne kadar mükemmel oldu!
İnsan halini aştığın zaman hiç şüphesiz bir melek olacaksın;
O zaman yerle ilişkini keseceksin; senin yerin gökyüzü olacak.
Melek halini de aş: Bu okyanusa dal ki
Su damlacığın bir derya olabilsin...1
Aynı şekilde Mesnevî'de Tanrı'ya dönmeden önce ruhun aşmak zorunda olduğu çeşitli merhaleler ve bu değişmelerin beraberindeki bilinçsizlik durumu da tasvir edilmiştir.
"İnsan önce cansızlar ülkesine gelmiş, oradan nebatat alemine geçmiştir. Yıllarca nebat olmuş, bu alemde ömür sürmüştür de cansız şeylerin zıddı olduğu halde bir zamanlar cansızlar ülkesinde bulunduğunu hatırına bile getirmemiştir. Nebatlıktan hayvanlığa geçince de nebat olduğu zamanki halini hiç hatırlamadı. Yalnız yeşilliğe karşı bir meyli vardır... hele bahar gelip de çiçekler açıldı mı! Tıpkı çocukların analarına meyilleri gibi. Fakat çocuk anasına, ana sütüne neden meylediyor bu sırrı bilmez ve derviş de manevi pire meyleder; dervişin cüz'i aklı külli akıldan gelir... Sonra insan, hayvanlıktan insan haline girmiştir; önceki ruhlarını hatırlamadığı gibi bu ruhunun da değişeceğini aklına bile getirmez 2
Yanılgı Âlemi
"Kişi yolculuğa çıkmaya karar verdiği zaman mantıklı planlar yapar ve kendi kendine şöyle der: "Eğer oraya gidersem bir sürü güzel ve iyi işlere kavuşacağım; hayatım düzene girecek, dostlarım sevinecek, düşmanlarım çatlayacak." O böyle planlar yapar fakat Tanrı'nın takdiri başkadır. Uzun uzun düşünür, taşınır ve ne yapacağını tasarlar. Fakat bu planlarından hiç biri istediği gibi gerçekleşmez. Buna rağmen her zaman kendi düşüncesine ve kendi hür iradesine güvenir.
Rüyasında yabancı bir şehirde bulunduğunu ve kimseyi tanımadığını hiç kimsenin de kendisini tanımadığını gören birinin durumu buna bir örnektir. Yönünü bilmeksizin başıboş dolaşır durur. Bu adamın sıkıntıları, üzüntüleri vardır, kendi kendine konuşur: "Niçin bu şehre geldim ki, burada ne bir tanıdığım, ne de bir dostum var" Ve ellerini sıkar, dudaklarını ısırır. Uyandığı vakit ne şehri ne de insanları görür. Anlar ki bu üzüntüler, bu sıkıntılar boşunaymış. İçinde bulunduğu bu duruma canı sıkılır ve bunun da faydasız olduğunu anlar. Bir başka zaman, yeniden rüya görmeye koyulduğu zaman tesadüfen kendini yine bu şehirde görür ve yine sıkıntıları, üzüntüleri başlar ve buraya geldiğine söylenir durur. Daha önceki durumda bütün bu sıkıntıların boşuna olduğunu ve hepsinin boş bir rüyadan ibaret olduğunu anladığı zaman duyduğu üzüntüyü hiç hatırlamaz bile. Şimdi bunun anlamı şudur: İnsanlar kendi iradelerinin ve kendi tasarılarının başarısızlığa uğradığını ve hiçbir şeyin kendi arzuları doğrultusunda gerçekleşmediğini bin kez gördüler; bunları unutturan Yüce Allah'tır; her şeyi unuturlar ve kendi fikirlerine ve hür iradelerine boyun eğerler. "Ey inananlar, sizi yaşatacak şeylere çağırdıkları zaman Allah'ın ve Resûlünün çağrısına koşun ve bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz O'nun huzuruna toplanacaksınız."
Yok gibi görünen ama hakikatte var olan âlemle yok olduğu halde var görünen alemin mukayesesi.
"Tanrı yoku var ve debdebeli gösterdi, varı da yoklu şeklinde izhar etti.
Denizi örttü de köpüğü meydana çıkardı, rüzgarı örttü de sana tozu gösterdi.
Toprak bir minare gibi havada döne döne yücelir. Toprak kendiliğinden nasıl olur da yücelere çıkar.? A illetli, toprağı yücelerde görüyorsun, fakat rüzgarı görmüyorsun, onu delil ile anlıyorsun.
Köpüğü her tarafa gider görmektesin. Fakat denizsiz köpük var olamaz ki.
Köpüğü duyunla görür, denizi de delil ile anlarsın. Düşünce gizlidir, söz ise ortada.
Biz ise yok etmeyi var olduğuna ispat sanmışız. Yoku gören bir gözümüz varmış meğer.
Uykulu göz hayalden ve yoktan başka ne görebilir ki?
Velhasıl azgınlıkla başımız dönmüş, şaşırıp kalmışız. Hakikat gizli olduğundan hayal meydana çıkmış. Bu yoku Allah nasıl da gözümüzün önüne dikti? O hakikat nasıl oldu da gizlendi.
Aferin ey büyüler yapan üstad! Senden çekinenlere tortulu suyu saf gösterdin!
Büyücüler pazardakilerin gözleri önünde ay ışığını ölçüp biçerler de para alırlar, kâr ederler.
Bu ölçüp biçmeyle para kazanırlar. Halbuki alıcının elinden para da çıkar, kumaşı alamaz.
Bu alemde büyücüdür. Biz onda ticaret yapıyoruz, ondan ölçülüp biçilen ay ışığını alıyoruz...
Fakat ey tutsak, ömrünün parasını aldığı zaman, paradan da olursun, eline kumaş da geçmez, kesen de bomboş kalır.
Gerçeğe Yaklaşma
Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler.
Hayvanı görmek için o karanlık yere bir hayli adam toplandı.
Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkanı yoktu.
O, göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeye başladılar.
Birisi hortumu eline geçirdi:"Bu yaratık bir oluğa benziyor." Dedi.
Başka birinin eline kulağı geçti:"Bu bir yelpazeye benziyor" dedi.
Birisi de sırtını ellemişti:"Fil bir taht gibidir" dedi.
Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu.
Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi "dal" dedi, öbürü "elif"
Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık ortadan kalkardı.
Duygu gözü ancak, avuca, ancak köpüğe benzer, avuç bütün fili birden elleyemez ki!
Denizi gören göz başka köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle bak sen.
Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete geçirir. Fakat ne şaşılacak şey, sen köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun da denizi görmüyorsun...!
Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizi içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz.
Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama asıl denizin denizine bak.
Denizin de bir denizi var onu sürüp duruyor. Ruhun da bir ruhu var onu istediği tarafa çevirir. 4
Gerçek Bilgiyi Ortaya Çıkarma Yöntemi
Konu, ister dinleyicide zaman ötesinden işitilen bir çağrının yankısını uyandırarak sonsuzluğa ait melodilerin dünyevi hatırasını canlandıran semâ töreni olsun; ister öğütçülerin işaret edilenle algılanan gerçek arasındaki mesafeyi düşündürmeyi amaçlayan sembolik anlatımları olsun; isterse müridin kendisinin bilmediğini sandığı gerçekleri büyük bir incelikle hazırlamış soru cevap yöntemiyle bizzat müridin kendisine tarif ettirmeyi amaçlayan diyalektik metodu olsun, amaç her zaman bilinçlenmeyi sağlayacak bir uyanışı gerçekleştirmek olmuştur.
Bu sonuncusunun Sokrat tarafından kullanılan yöntem olduğu bilinmektedir. Menon diyalogu buna klasik bir örnektir.
"Sokrat: O halde bilmeyen birinin zihninde bilmediği şeylerin de var olduğuna dair doğru düşünceleri yok mudur?
"Menon:- Elbette vardır!
"Sokrat:- Ver şimdi, bu düşünceler onda bir rüya şeklinde yükselmektedir." 5
Aynı şekilde Mesnevî'de, Musa'nın Allah'a dünyayı yarattıktan sonra neden onu tekrar yok ettiğini sorması anlatır:
Allah cevap verdi:"Bu sorduğun sorunun bilgisizlikten kaynaklanmadığını biliyorum."
"Cevabını bildiğin halde, diğer insanlar bu soruyu anlayabilsin diye mahsus soruyorsun."
"Zira soru sormak bilginin yarısıdır..."
Şeyh böylece müridini azar azar bilginin sütüyle besledi, ta ki yardımına ihtiyaç duymayıncaya kadar. Dış alemin şeyhi zaten aziz Augustin'in bahsettiği gibi bu iç alemin şeyhine, yani müridin iç dünyasını yönlendiren ruhuna yardımcı olur sadece. Zira şeyh doğru işaretler verdiği zaman müridin ruhunda bir şey ona gerçeği bildirir; o zaman ona, hiçbir şüpheye yer bırakmayan kesin bilgi gelir:
"Bu işaret senin hasta ruhun için merhem oluyor... O zaman şöyle diyeceksin:"Ey dostum, sen gerçeği söyledin... düş önüme."
O halde, Mesnevî'nin dediği gibi "Allah'la oturmak (beraber olma) isteyen kişi sufilerle otursun (beraber olsun)."
Azizlerin muhabbetini tâ... canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül verme.
Ümitsizlikler diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma, güneşler var.
Gönül seni, gönül ehlinin diyarına çeker. Agâh ol, bir gönüldeşten gönül gıdası al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali, bir ikbal sahibinden öğren! 6
Ruhun çağrısı daha şimdiden bir cevaptır, tıpkı duanın bizzat kendi cevabı olması gibi. Pascal gibi, Mevlânâ da "Dost arayan kişi onu o andan itibaren bulmuştur." Diye buyurmaktadır.7 Zira hakikatte (dost) arayan Allah'tır.
Sonuçta her şey aşk üzerinedir. Kur'an da Allah, insana şah damarından daha yakındır denilmiştir. İnanan kişi, eğer seviyorsa onu kalbinde hisseder. Allah, peygamberin ağzıyla şöyle buyurmaktadır:
"Ben ne yerde ne gökteyim. Ben sadık kulumun kalbindeyim."
Ve yine Allah şöyle buyurmaktadır: "Kulumun bana yaklaşması için kendisine gönderdiğim emirleri yerine getirmekten başka yol yoktur; ve kulum, tâ ki... Ben kendisini sevinceye kadar fazladan ibadetlerle bana yaklaşmaya devam eder. Ve ben onu sevdiğim zaman onun işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili, tutan eli olurum."
Aşk
"Kim olursan ol ve hangi durumda bulunursan bulun her zaman bir aşık, tutkulu bir aşık olmaya çalış. Bir kere aşkı buldun mu, mezarda, kıyamet koptuğunda, sonsuza dek Cennet'te her zaman aşık olacaksın. Has buğday ektiğin vakit, has buğday şüphesiz bitecek, has buğday demet olacak ve has buğday ocakta kaynayacak." Mecnun Leyla'ya bir mektup yazman istiyordu. Bir kalem aldı ve şu mısraları yazdı:
"İsmin dudaklarımda
Hayalin gözlerimde
Hatıran kalbimdedir
Öyleyse ben kime yazayım?"
Hayalin gözlerimden gitmiyor, ismin dudaklarımın dışında değil, hatıran ruhumun derinliklerinde duruyor, madem ki sen bütün bu yerlerde geziniyorsun, o halde ben kime yazayım? Kalem kırıldı, kağıt yırtıldı. 8 Kalbi böyle sözlerle dolu olan çok insan vardır; aşık olmalarına ve bunu arayıp arzulamalarına rağmen, bunları kelimelerle, kalıplarla izah edemezler. Bu şaşılacak bir şey değildir ve aşka engel olamaz, zira kaynak kalptir, arzu, aşk ve tutkudur. Aynı şekilde çocuk sütünü sever ve ondan güç alır ve yine de sütü hakkında izahatlar veremez; ne aydınlatıcı bilgiler verebilir, ne de onu içmekten duyduğu zevki ve onu içmezse ne kadar zayıf olacağını izah edecek kelime bulabilir, halbuki ruhu onun aşığıdır ve onu şiddetle arzulamaktadır. Buna karşılık, yetişkin bir kişi sütün ne olduğunu bin türlü açıklasa da yine sütten hiçbir zevk almaz ve onun tadına varamaz.
Kalbin Aynası
Bizanslılarla, Çinliler Arasındaki Resim ve Portre Yapma Sanatı Konusundaki Tartışmanın Hikayesi Çinliler " biz daha mahir ressamız" dediler Rum (Anadolu) halkı da dedi ki:"Bizim maharetimiz daha üstündür".
Padişah "Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz dâvasında haklı" dedi.
Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarının ressamları ilimlerine daha vakıf kişilerdi.
Çin ressamları "Bize hususi bir oda verin, bir oda da sizin olsun" dediler.
Kapıları karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini Çin ressamları aldı, öbürünü de Rum ressamları.
Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine hazinesini açtı.
Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.
Rum ressamları "Pas gidermekten başka ne resim işe yara, ne boya" dediler.
Kapıyı kapayıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale getirdiler.
İki yüz çeşit renge boyamaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir, renksizlikse ay.
Buluta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan, aydan ve güneştendir.
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine sevinmekteydiler.
Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan, idrakten öte, fevkalade güzel şeylerdi.
Ondan sonra Rum ressamların odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye mani olan perdeyi kaldırdı.
Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi göründü; resimlerin aksi adeta göz alıyordu.
Oğul, Rum ressamlar sufilerdir. Onların ezberlenecek dersleri, kitapları yoktur.
Ama gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinden arınmışlardır.
O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönüle hadsiz hesapsız suretler aksedebilir.
Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa'nın gönül aynasında parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere ta en yüce gökten denizdeki balığa kadar hiçbir şeye sığmaz.
Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönlün aynasının hududu yoktur.
Burada akıl ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu; Gönül mü Tanrı'dır, Tanrı mı gönül?
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka her nakışın aksi geçip gider, ebedi değildir.
Fakat ezelden ebede kadar zuhur edegelen her yeni nakış, gönüle akseder orada perdesiz apaçık surette tecelli eder.
Gönüllerini cilalamış olanlar, renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler.
Onlar ilmin kabuğundaki nakışı bırakmışlar, Aynel yakîn bayrağını kaldırmışlardır.
Sekiz cennettin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder.
Tanrı'nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinmelerin derecesi, arştan da yücedir, kürsüden de boşluktan da! 9
Gerçek Bilgi
Bir kral oğlunu, hüner sahibi bir topluluğa teslim etmiş, onlar da çocuğa yıldız bilgisi, toprak falı ve diğer bilgilerden öğretmişlerdi. Çocuk son derece aptal olduğu halde bu bilgileri öğrenip üstad oldu. Bir gün kral eline bir yüzük aldı ve oğlunu denemek için sordu: "Söyle bakalım avucumda ne var?" -Oğlu cevap verdi: "Elindeki yuvarlak, sarı ve içi boş bir şeydir." Kral "Bu tahminler doğru fakat bunun gerçekten ne olduğunu söyle bana!" -" Bu bir kalbur olmalı" diye cevap verdi prens. Kral şöyle dedi: "Alametleri o kadar doğru verdin ki, bilgi ve tahsilin gücü karşısında akıl hayretler içinde kaldı. Nasıl oldu da bir kalburun bir avucun içine sığamayacağını düşünemedin?"
Aynı şekilde zamanın bilginleri bilimlerde kılı kırk yarıyorlar; kendilerini ilgilendirmeyen şeyleri mükemmel biliyorlar ve onlara tamamen vakıftırlar. Kendi kendileri hakkında ise hiçbir şey bilmiyorlar. "Buna müsaade edildi, buna edilmedi. Bu helal, bu helal değil" diyerek her şeyi helal ya da haram diye ayırıyorlar. Fakat kendi mahiyetleri hakkında neyin helal neyin haram, neyin temiz neyin pis olduğunu bilmiyorlar.
O halde bir şeyin dış görünüşünün oyuk, sarı, yuvarlak olması sadece bir tesadüftür. Eğer onu ateşe atarsan bu niteliklerinden hiçbir şey kalmaz. Saf bir cevher olur. İlimlerle, davranış ve sözle ilgili işaretler de böyledir. Düşünülen şeyle hiç de alâkalı değildirler ve her şey yok olduktan sonra geriye kalan bu cevherdir. İşte o bilginlerin alameti böyle olur. Bütün bu şeyleri söyleyip anlattıktan sonra kalburu avuç içine sığdırmaya kalkarlar. Çünkü onların esas olan şeylerden haberi yoktur. 10
Kutsal Kitapların Manevi Yorumu
"Bunu ilhama mashar olan, afakta, gayıp aleminde bulunan şeyleri yanındaymış gibi bilen kişi anlar." Yahya'nın anası uzakta olmakla beraber Meryem'in yanında bulunabilir.
Vücut, göz göz olunca gözler kapalı olduğu halde de sevgilinin yüzü görülebilir.
Mamafih, baş gözüyle de görmediğini, can gözüyle de görmediğini farzet ne çıkar? Ey düşkün, sen kıssadan hisse almaya bak!11
Her halükarda, Musa ve Firavun'un hikayesi tecrübeli kişinin gözünde bir hikaye değildir: Manevi bir halin tarifidir.
Asî, bunlar öncekilerin aslı yok masallarıdır dedi ya... Kur'an hakkında söylenen bu söz nifak eseridir.
İçinde Tanrı ruhu olan Lamekân aleminde nerde geçmiş, nerde gelecek, nerde şimdi.
Geçmiş, gelecek sana göredir. Yoksa hakikatte ikisi de birdir, fakat sen iki sanırsın.
Halbuki Musa'yı anmamız işi gizlemek için.
Yoksa Musa'nın nuru, ey iyi adam senin bugün ellerinde
Musa da sen de, Firavun da. Bu iki hasmı da kendinde ara sen.12
Manevi Doğuş
"Birisi ana rahmindeki çocuğa deseydi ki: "Dışarıda çok düzenli bir hayat var.
Yiyeceklerle, zevklerle doku, uçsuz bucaksız güzel bir toprak,
Dağlar, denizler, ovalar, hoş kokulu bağlar, bahçeler ve ekili tarlalar,
Aydınlık, yüce bir gök güneş, ayın parıltıları ve yüzlerce yıldız;
Güney rüzgarları, Kuzey rüzgarları, Batı rüzgarları bahçelere düğün, bayram havası estirmekte,
Bütün bunlardan başka daha ne güzellikler var; Niçin sen bu karanlıkta böyle zavallı kalıyorsun?
Neden hapis, pislik ve acı mekanı bu dar yerde kan içip duruyorsun?
Çocuk durumu gereği, inanmayacak bu haberciyi terk edecekti.
Şöyle diyecekti: "Bu saçma, bu bir aldatma ve yanıltmacadır"; zira gerçeği dinlemeyecekti.
Aynı şekilde, bu dünyada da, ermiş kişi bu dünyanın insanlarına şöyle der: "Bu dünya son derece karanlık ve dar bir çukurdur; dışarıdan bakılınca kokusuz, renksiz bir dünyadır."
Sözlerinin hiçbiri, aralarından bir tanesinin bile kulağına girmedi, zira bu nefsani arzu kocaman sağlam bir set çekmişti.
Bu arzu kulağı tıkar, işitmeye engel olur; kendine bağlanma göze set çeker ve seyri engeller.
Çocuğun durumu da aynıdır; kaldığı bu bayağı yerdeki gıdası olan kana duyduğu arzu bu dünyadan haberlere kulak vermesini engellemekteydi.
Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled Velednâme'de demiştir ki insanoğlu iki defa doğsa gerektir: bir kere annesinden, bir kere de kendi bedeninden ve kendi varlığından. Beden bir yumurta gibidir: İnsanın özü aşk ateşi sayesinde bu yumurtanın içinde kuş olmalı; o zaman vücudundan kurtulacak ve ruhun ölümsüz dünyasına, oradan da sonsuzluk alemine uçacaktır. Sonra şöyle devam eder:
"Eğer imanın kuşu kendi özünden doğmazsa bu ölü bir doğuma benzer."
Beden hapsindeki ruh, ana rahmindeki çocuk gibi uyuşmuştur; özgürlüğüne kavuşmayı beklemektedir. Bu doğuş ancak ruhun kendine gelmesi ve acının şuuruna varması sayesinde olgunlaştığı vakit gerçekleşecektir.
"Dert kendi içine bakışından doğacak ve bu dert onu hicaptan kurtaracak
Analar doğum acısını tatmadıkça, çocuğun doğmasına imkan yoktur.
Anam, yani bedenim can çekişmenin acıları sayesinde ruha hayat verecek...
Doğum ağrısı, gebeye derttir ama çocuk için zindanın yıkılması gibidir.13
Her tarafından uğultular, gürültüler yükselir, her sokakta meşaleler parlar.
Zira, bu akşam kargaşa dünyası sonsuzluk dünyasına hayat verir.
Mevlânâ'nın düşüncesindeki ana tema buradadır: "Izdırap dünyanın hakimi olmaktan daha iyidir" der, zira insan içinde hissettiği ızdırabından dolayı geceleri Allah'a yakarır. Dolayısıyla Mevlânâ her şeyden önce, bir yokluğun, bir bekleyişin, bir endişenin şuuruna varmanın gerekliliği üzerinde durur; arayışa götüren bulma arzusudur.
İnsana her konuda yol gösteren derttir. Bir iş için duyulan acı, tutku, istek gönlüne inmedikçe, insan asla ona doğru yönelmez. İster dünya, ister ahiret, ister ticaret, ister padişahlık, ister ilim, ister astronomi ve ister daha başka işlerde olsun hiçbiri dertsiz, zahmetsiz olarak gerçekleşmez. Meryem doğum sancılarını hissetmedikçe mutluluk ağacına yönelmedi. "Doğum sancısı onu bir hurma ağacının altına getirdi." (Kur'an XIX,23). Bu onu ağaca yönetti ve kurumuş olan bu ağaç meyve vermeye durdu
"Vücut da Meryem gibidir ve her birimiz içimizde bir İsa'ya sahibiz. Eğer bizde de bu dert peyda olursa bizim İsa'mız da doğar."14
Dikkatimizin çekilmek istendiği ikinci husus, ten hapsinin ötesindeki şeyi aklın almasının imkansız olduğudur. Mevlânâ duyu organlarının algıladığıyla sınırlı kalan ve kendisini kuşatan gerçeklerden başka bir şey hayal etmeye muktedir olmayan ruhu, bir damla meni ile ya da doğacağı dünyadan habersiz çocukla mukayese eder.
Varlığın Bir Başka Boyutu
Rivayete göre Şemseddin adında bir muallim, semâ sırasında diğer arkadaşları semâ ile meşgul olurken, Mevlânâ'nın karşısında şaşkın şaşkın durdu. Mevlânâ ona bir gün sordu:
"Niçin yüzümüze bu kadar ısrarla bakıyor ve semâya katılmıyorsunuz?."
Müderris baş koydu ve şöyle cevap verdi:
"Sizin mübarek yüzünüzden başka bakılıp seyredilmeye değer yüz var mıdır dünyada? Bu kul, bu seyrin uyandırdığı tatlı heyecanı ve hazzı hiçbir yerde bulamamaktadır."
-"Çok iyi mübarek olsun" der Mevlânâ; "fakat bizim başka bir yüzümüz daha var ki bu, dünya gözüyle görülemez; bu diğer yüze yönelebilmeye ve onu algılayabilmeye gayret et, ta ki görünen yüzümüz kayboluncaya kadar; o zaman bu gizli yüzü açık ve net bir şekilde görebileceksin; onu görünce beni derhal tanıyacaksın" (Eflaki, a.g.e, cilt1, s.142)
Gizli Hazine
Bağdatlı bir adam bütün mirasını saçıp savurmuştu ve yoksulluk içerisindeydi. Tanrı'ya içten duygularla yakardıktan sonra bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona Kahire şehrinde bir yerde hazine olduğunu söylüyordu. Beş parasız olarak Kahire'ye vardığında çareyi dilenmekte buldu, fakat gece olmadan önce bunu yapmaktan utandı. Sokaklarda aylak aylak gezinirken, bir bekçi onu hırsız sanıp yakaladı ve açıklama yapmasına fırsat vermeden tekme tokat dövmeye başladı. Nihayet adam açıklama fırsatı buldu ve rüyasını öyle samimi bir şekilde anlattı ki sonunda bekçiyi ikna etti. Bekçi haykırdı: "Görüyorum ki sen bir hırsız değilsin ve namuslu bir adamsın; fakat nasıl oldu da rüyaya dayanarak bu kadar uzun bir yolculuğa çıkacak kadar aptal olabildin? Ben de çok kereler Bağdat'ta şu veya bu sokakta, herhangi bir evde hazine saklı olduğunu gördüm ama bunun için yola koyulmadım" Oysaki sözünü ettiği ev yolcunun eviydi. Yazgısının sebebi kendi yanılgısı olduğundan Tanrı'ya şükreden adam Bağdat'a döndü ve evinde gömülü hazineyi buldu. 15 Böylece bize düşen gerçek hazineyi aramaktır; ama yine de bunu bulmak ancak "başka bir ülkeye" gitmekle gerçekleşebilir ve bir "yabancının aracılığını gerektirebilir; şeyhin rolü, bu kendi özüne dönüşün müridin ruhunda cereyan etmesini sağlamaktan ibarettir.
Değişim
Aşığın bağrından fışkıran soluk dünyayı tutuşturmaya yetecekti Manasız alemi bir toz tanesi gibi dağıtacak
Tüm kainat bir okyanusa dönüşecek;
Görünmez bir dehşet okyanusu hiç edecekti.
Hiçbir canlı varlık kalmayacak o zaman ve hiçbir yaratık;
Gök kubbeden, bir duman yükselecek, artık orada ne insan ne de melek olmayacak.
Bu durumdan başka, birden bir alev parlayacak göğün tepesinde;
Gök yarılacak bu esnada, artık ne varlık kalacak ne uzay.
Kainatın ortasında bir kargaşa yükselecek ve yasa karışacak.
Kâh ateş suyu söndürecek, kâh su ateşi.
Kimi zaman hiçlik okyanusunun tufanları gündüzün ve gecenin kovuşturmacasını dalgalarıyla kuşatacak.
İnsan ruhunun parlaklığı karşısında güneş soluk kalır.
Sırrın bizzat sırdaşı sana cevap veremediği zaman,
Sırrın sırdaşı olmayanları daha az sorgula
Mars cesaretini kaybedecek, Jüpiter dünyanın kitabını yakacak,
Ay hükümranlığını koruyamayacak, sevinci, üzüntüden donup kalacak.
Merkür balçığa batacak, Satürn yanıp kavrulacak,
Gökyüzünün şarkıcısı Venüs artık neşeli melodilerini çalmayacak.
Görünmez olacak gökkuşağı ve şarap ve kupa; Artık ne mutluluk var, ne zevk, ne yara, ne de ilaç; Su parıldamayacak, rüzgar toprağı süpürmeyecek; Bahçe kendini sevince bırakmayacak, nisan bulutu artık pembeliğini ortalığa saçmayacak.
Artık ne acı var, ne teselli, ne düşman ne de şahit; Ne ney var artık ne ezgi, ne ud ne pes ne de tiz. Dâvalar son bulacak; saki kendine hizmet edecek.
Ruh dile gelecek: "Tanrım en yücedir!" Kalp haykıracak; "Tanrım en iyisini bilir!"
Kalk! Zira sonsuzluğun ressamı yeniden işe koyuldu,
Dünyanın alacalı kumaşı üzerine eşsiz figürler çizmek için.
Tanrı bir ateş yaktı, bu alemin kalbini yakmak için.
Tanrı'nın Güneşi'nin kalbi Doğu'dur; ve Doğu'nun ışıltısı
Ethem'in oğlu üzerine her an ışık saç, Meryem'in oğlu, İsa'yı ışıklarla donat.16
DİPNOTLAR
1- Odes Mystiques (Şems-i Tebrizi Divanı)a.g.ç.
2- Mesnevî
3- Le Livre du Dedans. E. De V. Meyerovitch tar.çev. Sindbad y. Paris, s.207
4- Mathnawi (Mesnevî), III, 1270
5- Platon, M'enon,85
6- Mesnevî, I. 723
7- Le Livre du Dedans. A.g.ç. s.240
8- A.g.e. 217
9- Mesnevi.I.3467
10- Le Livre du Dedans, s.4344
11- Mesnevî, II. 3602
12- Mesnevî,III. 1150 ve 1251
13- Mesnevî, II. 2517 ve 3555
14- Le Livre du Dedans, a.g.ç., 47
15- Mesnevî,VI,4206
16- Mevlânâ, Odes Mistiques, a.g.ç. 189
KAYNAKÇA
MEYEROVİTCH-Eva De Vitray (Çevirenler: Yrd. Doç. Dr. Abdullah ÖZTÜRK, Fr. Okt. Melek ÖZTÜRK) Konya, Hz. Mevlânâ ve Semâ, T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Md.lüğü Yayın No:23, Konya, 2003 (s.91-104)

KONYA'DAN DÜNYA'YA MEVLÂNA VE MEVLEVÎLİK

Ali Temizel*

XIII. Asırda ülkemizde ve İslam aleminde yetişen en tanınmış mutasavvıf fikir adamlarından birisi olan Mevlâna Celâleddîn-i Rumî (Belh, 30 Eylül 1207- Konya, 17 Aralık 1273)'nin hayatı, eserleri ve Mevlevîlik hakkında geçmişten günümüze pek çok araştırmalar yapılıp eserler yayınlanmıştır. Günümüzde de Türkiye'de ve Türkiye dışında yapılan bu alandaki çalışmalarda Mevlâna, Mevlevîlik ve Mevlâna'nın eserleri, özellikle de Mesnevî ile ilgili konuların belirli bir bölümü incelenmiştir.

Mevlâna ile iligili bir birinden farklı bir çok konuyu içermesi bakımından bugüne kadar yapılan bu alandaki çalışmalardan farklılık arz eden "Konya'dan Dünya'ya Mevlâna ve Mevlevîlik" isimli bu eser, bir çeşit Mevlâna ve Mevlevîlik ansiklopedisidir. Bu çalışmanın editörlüğünü Yard. Doç. Dr. Nuri Şimşekler, genel koordinatörlüğünü Karatay Belediyesi Başkan yardımcısı Adnan Özkafa yapmıştır. Prof. Dr. Haşim Karpuz ve Yard. Doç. Dr. Yakup Şafak, eserin yayın danışmanlığında; Murat Deveci, sanat yönetmenliğinde bulunmuştur. Eserin bilim kurulunda ise Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu, Prof Dr. Tuncer Baykara, Prof. Dr. Haşim Karpuz, Prof. h.c. M. Uğur Derman, Prof. Dr. Abdullah Özbek, Prof. Dr. Recep Dikici, Yard. Doç. Dr. Yakup Şafak, Dr. Mehmet Önder, Şefik Can, Feyzi Halıcı, Yard. Doç. Dr. Nuri Şimşekler, Yard. Doç. Dr. Caner Arabacı, Dr. A. Selâhaddin Hidayetoğlu, Dr. Hasan Özönder ve Dr. Erdoğan Erol görev almışlardır.

"Konya'dan Dünya'ya Mevlâna ve Mevlevîlik" isimli bu çalışmada Karatay Belediye Başkanı Mehmet Şen'in ve editörün birer sunuş yazılarından sonra Mevlâna Müzesi'nde yer alan Mesnevî'nin 677/1278 tarihli yazma nüshasından ilk Onsekiz beyitin tıpkı basımı ve bu beyitlerin Feyzi Halıcı tarafından yapılan latin harfli Türkçe tercümesi yer almaktadır.

Prof. Dr. Tuncer Baykara'nın "Türkiye Selçukluları devrinde Konya'ya genel bir bakış" isimli makalesini, Prof. Dr. Mehmet Aydın'ın Hz. Mevlâna'nın yaşadığı devrin sosyal yapısı" başlıklı makalesini ve Adnan Özkafa'nın XXI. yüzyılın eşiğinde Mevlâna şehri Konya" isimli yazısını içeren giriş kısmından sonra, Mevlâna (Hayatı-Eserleri-Fikirleri) başlıklı bölümde sırasıyla; Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu'nun "Mevlâna'nın hayatı ve çevresi", Ayten Lermioğlu'nun "Mevlâna'nın çevresindeki şahsiyetler", Yard. Doç. Dr. Nuri Şimşekler'in Mevlâna'nın eserleri ve eserlerinden seçmeler", Doç. Dr. Emine Yeniterzi'nin "Mevlâna'nın tefekkür dünyası ve insan", Dr. A. Selâhaddin Hidayetoğlu'nun "Hz. Mevlâna'nın insanlara bakışı", Prof. Dr. A. Osman Koçkuzu'nun "Mevlâna'ya göre İslâmiyet ve diğer dinler", Şefik Can'ın Hz. Mevlâna'nın evrensel görüşü", Prof. Dr. Erkan Türkmen'in "Ahmet Yesevi, Mevlâna ve Yunus Emre'de kâmil insan ve Allah sevgisi", Tahir Büyükkörükçü'nün "Mevlâna'nın İslam ve tasavvuf anlayışı", Prof. Dr. Abdullah Özbek'in "Bir eğitimci olarak Mevlâna, Dr. Michaela Mihriban Özelsel'in "Hz. Mevlâna'nın güncelliği" ve editörün "Mevlâna'dan hatıralar-nükteler" isimli makaleleri yer almaktadır.

Mevlevîk (Tarihçesi-âdâb ve erkânı-Mevlâna dergâhı ve diğer Mevlevîhaneler) başlıklı bölümde sırasıyla; Dr. Mehmet Önder'in "Mevlevîliğin sistemleşmesi, Sultan Veled ve diğer Postnişînler", H. Hüseyin Top'un "Son dönem Çelebileri ve evlâdları", Prof. Dr. İsmet Kayaoğlu'nun "Anadolu'da ilk mevlevîler", Yard. Doç. Dr. Mustafa Çıpan'ın "Mevlevîlik terimleri", Dr. Hasan Özönder'in "Mevlevî dergâhlarında mutfağın önemi ve âteş-bâz mekanı", Dr. Celâleddin B. Çelebi'nin "Semâ", Ö. Tuğrul İnançer'in "Mevlevî mûsıkîsi ve mukâbele âdâbı", Prof. h.c. M. Uğur Derman'ın "Mevlevîlik ve san'at", Doç. Dr. Fevzi Günüç'ün "Hat san‘atında -Hazret–i Mevlâna- isimli Mevlevî sikkesi biçimindeki istifler", Prof. Dr. Haşim Karpuz'un "Mevlâna dergâhının mimarisi", Dr. Erdoğan Erol'un Mevlâna müzesi ve ziyaretçiler", Dr. Ş. Bârihüda Tanrıkorur'un "Diğer Mevlevîhanelerin listesi" isimli makaleleri mevcuttur.

Mevlâna'nın etkileri (Türk ve dünya edebiyatlarında) başlıklı bölümde sırasıyla; Yard. Doç. Yakup Şafak'ın "Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde Hz. Mevlâna ve eserleri üzerine çalışma yapanlar", Prof. Dr. Ahmet Sevgi'nin "Edebiyatımızda Mevlâna ve Mesnevî tesiri", Yard. Doç. Dr. Bahattin Kahraman'ın " Konya ve çevresinde yetişen tanınmış Mevlevî şairler -Osmanlılar dönemi-", editörün "Mevlâna için söylenmiş şiirler -XX. Yüzyıl”, Prof. Dr. Muhammed İsti‘lâmî'nin "İran'da Mevlâna'nın tesiri ve eserleri üzerine yapılan önemli çalışmalar", Doç. Dr. Ahmet Kâzım Ürün'ün "Günümüz Arap dünyasında Mevlâna", Dr. N. Ahmed Asrar'ın "Pakistan ve Mevlâna Celâleddin Rumî", Dr. Cavid İkbal'in "İkbâl ve Mevlâna", Dr. Nevit Oğuz Ergin'in "Batıda Mevlâna Celâleddîn-i Rumî", Süleyman Wolf Bahn'ın "Modern batı dünyasında Mevlâna'nın önemi", Yard. Doç. Dr. Caner Arabacı'nın "Mevlâna'ya batıdan bakmak", Feyzi Halıcı'nın "Japonya'da Mevlâna sevgisi -Uzakdoğu'ya ulaşan barış ve hoşgörü-" isimli makaleler bulunmaktadır.

Konya ve Mevlâna başlıklı bölüm sırasıyla; Mevlüt Bektaş'ın "Hz. Mevlâna'yı anma törenleri ve İl Kültür Müdürlüğü", Adnan Özkafa'nın "Konya Belediyeleri ve Mevlâna ile ilgili çalışmaları", Prof. Dr. Haşim Karpuz'un "Selçuk Üniversitesi ve Mevlâna araştırmaları" ve A. Sefa Odabaşı'nın "Hz. Mevlâna'yı anmak" isimli makalelerini içermektedir.

Kronoloji ve bibliyografya (Mevlâna-Mevlevîlik) isimli son bölümde ise Arş. Gör. Sinan Taşdelen'in "Mevlâna ve Mevlevîlik bibliyografyası" isimli çalışması ve Mevlâna ve Mevlevîlik kronolojisi yer almaktadır. Ayrıca eserin sonunda, eserdeki makale yazarlarının alfabetik olarak biyografilerine yer verilmiştir.

Hazırlanış amacı, geçmişten günümüze kadar Mevlâna ve Mevlevîlik ile ilgili yayınlanmış makale ve çalışmalardaki önemli bilgileri bir araya getirmek olan eserin içerdiği makaleler, tarihi resim, fotoğraf ve belge gibi konusuyla ilgili görsel malzemelerle canlı hale getirilmiştir. Sayfa düzeni bakımından üç sütun halinde yayınlanan eserin üçüncü sütunları yine aynı yerdeki makalenin konusuyla ilgili anekdotlarla editör tarafından zenginleştirilmiş ve okuyucuya kolaylık ve katkı olması amacıyla da bu anekdotların kaynakları gösterilmiştir.

Konunun uzmanı yerli ve yabancı bilim adamlarının kırk dört bilimsel makalesini içeren ve Mevlana, Mevlevîlik, Mevlevî edebiyatı, tarihi, coğrafyası, mekanları, sanatı, folkloru ve kültürüyle ilgilenen araştırmacılara ve meraklılarına büyük katkı sağlayacağı umulan eser, Konya-Karatay Belediyesi'nin katkılarıyla Eylül-2002'de 379 sayfa büyük boy olarak yayınlanmıştır.

HZ. MEVLANA'NIN HAYATI VE ESERLERİ

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur. Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur. Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı. Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler. 1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi. Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler. Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu. Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar. Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı. Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

HZ MEVLÂNA'NIN ESERLERİ

MESNEVİ

Mesnevî, klâsik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla "İkişer, ikişerlik" demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım şekillerine Mesnevî adı verilmiştir. Her beytin aynı vezinde fakat ayrı ayrı kafiyeli olması nedeniyle Mesnevî'de büyük bir yazma kolaylığı vardır. Bu nedenle uzun sürecek konular veya hikâyeler şiir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevî tarzı seçilir. Bu suretle şiir, beyit beyit sürüp gider. Mesnevî her ne kadar klâsik doğu'şiirinin bir şiir tarzı ise de "Mesnevî" denildiği zaman akla "Mevlâna'nın Mesnevî'si"gelir. Mevlâna Mesnevî'yi Çelebi Hüsameddin'in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi'nin söylediğine göre Mevlanâ, Mesnevî beyitlerini Meram'da gezerken,otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de yazarmış. Mesnevî'nin dili Farsça'dır. Halen Mevlâna Müzesi'nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25618 dir. Mesnevî'nin vezni : Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün - Fâ i lün'dür Mevlâna 6 büyük cilt olan Mesnevî'sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.

DİVAN-I KEBİR

Dîvân, şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denir. Dîvân-ı Kebîr "Büyük Defter" veya "Büyük Dîvân" manasına gelir. Mevlâna'nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Dîvân-ı Kebîr'in dili de Farsça olmakla beraber, Dîvân-ı Kebîr içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiir de yar almaktadır. Dîvân-ı Kebîr 21 küçük dîvân (Bahir) ile Rubâî Dîvânı'nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Dîvân-ı Kebîr'in beyit adedi 40.000 i aşmaktadır. Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr'deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu dîvâna, Dîvân-ı Şems de denilmektedir. Dîvânda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.

MEKTUBA T

Mevlâna'nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerin.e nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen diıü ve ilmi konularda ise açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlâna bu mektuplarında, edebî mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında "kulunuz, bendeniz" gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflârla hitap etmiştir.

Fİ Hİ MA Fİ H

Fîhi Mâ Fih "Onun içindeki içindedir" manasına gelmektedir.. Bu eser Mevlâna'nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane'ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve âhiret, mürşit ve mürîd, aşk ve semâ gibi konular işlenmiştir.

MECÂLİS-İ SEB'A (Yedi Meclis)

Mecâlis-i Seb'a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna'nın yedi meclisi'nin, yedi vaazı'nın not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlâna'nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır.

Eserin düzenlemesi yapıldıktan sonra Mevlâna'nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde şerh ettiği Hadis'lerin konuları bakımından tasnifi şöyledir :

1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı.
2. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış.
3. İnanç'daki kudret.
4. Tövbe edip doğru yolu bulanlar Allah'ın sevgili kulları olurlar.
5. Bilginin değeri.
6. Gaflete dalış.
7. Aklın önemi.

Bu yedi meclis'de, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 Hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlâna yedi meclisinde her bölüme "Hamd ü sena" ve "Münacaat" ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufî görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevî'nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.