Hattatlara meşk, ressamlara renk, musikişinaslara ilham veren insanlığın piri, sönmeyen ışık Hz. Mevlana düsturu ile Mevlevilik ve Sanat, İslamiyetin ibadet telakkisi, Mevlevilikte musiki.. Fildişi oymacılığı.. Kağıt oymacılığı.. Mevlevi saatler.. Mevlevi zarafeti, Sevakıb-ı Menakıb.. Mevlana’dan hatıralar ve Minyatür Sanatı (Topkapı Sarayı Kütüphanesi arşivinden telif hakkıyla alınan 22 adet minyatür resimleri) ihtiva eden Fahri Özparlak’ın bunun yanında basılmış ve basılmayı bekleyen 48 adet kitabı bulunmaktadır.
Hz.Mevlana ve Sanat
Hattatlara meşk, ressamlara renk, musikişinaslara ilham veren insanlığın piri, sönmeyen ışık Hz. Mevlana düsturu ile Mevlevilik ve Sanat, İslamiyetin ibadet telakkisi, Mevlevilikte musiki.. Fildişi oymacılığı.. Kağıt oymacılığı.. Mevlevi saatler.. Mevlevi zarafeti, Sevakıb-ı Menakıb.. Mevlana’dan hatıralar ve Minyatür Sanatı (Topkapı Sarayı Kütüphanesi arşivinden telif hakkıyla alınan 22 adet minyatür resimleri) ihtiva eden Fahri Özparlak’ın bunun yanında basılmış ve basılmayı bekleyen 48 adet kitabı bulunmaktadır.
Etiketler: hz.mevlana, mevlana, mevlevilik, sanat
Batı Dünyasında Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr Üzerine Yapılan İlk Çalışmalar
GİRİŞ
Mevlâna'nın en çok ilgi gören eseri VI ciltten oluşan, hikâye ve öğütler yoluyla didaktik bir hüviyet kazanan Mesnevî'dir. Mevlâna'nın üç bini aşkın gazel ve iki bine yakın rubailerden oluşan şiirleri de Dîvân-ı Kebîr adlı eserde toplanmış ve onun hâl dünyasını rumuzlar halinde bizlere yansıtmıştır. Bu iki eser günümüz Batı dünyasında en çok ilgi gören eserler olup seçkiler halinde hemen hemen tüm dünya dillerine çevrilmiştir.
Mevlâna'nın bu iki manzum eserinden başka; çeşitli konularda halkı ve müritleri aydınlattığı sohbetlerini içeren Fîhi mâfîh; çeşitli şahıslara yazdığı mektupları kapsayan Mektûbât ve verdiği vaazların kaydedildiği Mecâlis-i Seb'a adlı mensur eserleri vardır.
Mevlâna'ya ait olduğu kesin olan bu eserlerin haricinde, Işknâme, Tırâşnâme ve Risâle-i Âfak u Enfûs gibi küçük tasavvufî eserler de bazı yazmalarda kendisine ait olduğu kaydedilmekle birlikte, gerek üslup ve gerekse konu bakımından bunların Mevlâna'ya ait olmadığı kesinlik kazanmıştır. Ayrıca; bir dua ve zikir kitabı niteliğinde olan Evrâd-ı Kebîr1, Mevlâna'nın Vasiyeti ve Mevlâna'nın Yedi Öğüdü adıyla da kayıtlı bazı küçük risaleler de Mevlâna'nın eserleri arasında değerlendirilmekle birlikte, bunlar münferit bir eser değildir.
Yine son dönemde Mevlâna'ya Esrârü'l-Celâleddîn adında yeni bir eser daha isnat edilse de bu eser, kenarında rubailerin yazıldığı Fîhi mâfîh'in İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Bölümündeki bir nüshasının olduğu âşikârdır.2
I. MESNEVÎ
İslâmî edebiyatlarda Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerden sonra en fazla ilgiyi gören Mesnevî, tasavvufî eserlerin temel taşlarından biri olarak nitelendirilmiş ve hemen hemen bu sahayla uğraşan bütün şair ve ediplerin ilgisini çekmiştir.
Mesnevî etkileyici mesajlarıyla Batılıların da dikkatini çekmiş, genellikle İngilizler bu esere ilgi göstererek üzerinde araştırmalar yapmışlardır.3 Gerçekte ise; Batılıların Mevlâna ile tanışması XV. yüzyıla dayanmakta, 1491 yılında kurulan Galata (Kalenderhâne) Mevlevîhânesi İstanbul'u ziyaret eden ecnebiler için 'mutlaka görülmesi gereken bir yer' olarak telâkki edilerek, özellikle Semâ âyin-i şerifleri büyük ilgi görmekteydi. Semâya olan bu ilgi ilk zamanlarla gravür ve seyahatnâmelere4 yansımakla birlikte, daha sonraları Mevlevîlik Tarikatına ve dolayısıyla Mevlâna ve eserlerine yönelmişti. İsveçli Claes Ralamb (ölm. 1698) ve İngiliz Lady Mary Wortley Montagu (ölm. 1762) İstanbul'a ziyaretlerinde seyrettikleri Semâ âyinine, seyahatnâme ve mektuplarında ilk yer verenler arasındadır. Her ikisi de seyrettikleri bu merasimlerden oldukça keyf almış ve 'estetik ve güzel' olarak nitelendirmişlerdir. Danimarkalı tanınmış hikâye yazarı Hans Christian Andersen de (ölm. 1875) İstanbul'da seyrettiği Rufâî âyinini 'vahşi ve korkunç' olarak vasıflandırırken, daha sonraki günlerde seyrettiği (1840-41 yılları arası) Mevlevî âyin-i şerîfini 'zarif, kibar ve baleye benzer' gibi sözlerle Ein Digters Bazar (1842) adlı eserine yansıtmıştır. Norveçli yazar Knut Hamsun (ölm. 1952) ise Andersen kadar 'şanslı' olmamış 1899 yılında İstanbul'a yaptığı seyehatinde sadece Rufâîlerin tekkesine götürülmüş ve orada seyrettiği, kendisine eziyet eden dervişlerin zikrinden bir şey anlamamış; zikirdeki bağırma seslerinden dolayı da Under Halvmanen (Hilâl Altında) adlı seyehatnamesinde 'Uluyan Dervişler' başlığıyla alaycı bir şekilde Rufâîleri anlatmıştır.
Mesnevî Batı dünyasında
Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer Purgstall'ın (ölm. 1856) Persian Literature (Viyana, 1818) adlı eseri Mesnevî'den örnekler içermesi bakımından ilk olma hüviyetindedir.5 Purgstall (ölm. 1856), Persian Literature (Viyana, 1818) adlı tanınmış eserinde, Mevlâna'dan uzunca bahsetmiş; Bericht über den zu Kairo erschienen Türkischen commentar des Mesnevi-i Dschelaleddin Rumi's (Wien, 1851) başlıklı makâlesinde de Ankaravî şerhini tanıtmış Mesnevî'den tercümeler yaparak 'Ganj Nehrinden Boğaziçi'ne kadar bütün mutasavvıfların okuması gereken bir eser' olarak nitelendirmiştir. Bu ilk diyebileceğimiz çalışmanın ardından George Rosen (ölm. 1891), Mesnevî oder Doppelverse des Scheich Mevlâna Dschalâleddin Rûmî (Leipzig, 1849, XXVI+217 s.; II. Baskı: Oğlu Friedrick Rosen (ölm. 1935) aracılığıyla, München, 1913, 263 s.) adlı eserinde Mesnevî'nin I. ve II. Ciltlerinden seçilen beyitlerin manzum tercümesini yapmıştır. Edward G. Browne (ölm. 1926) ise A Literary History of Persia (Cambridge, 1902-1930) adındaki genel Fars edebiyatı tarihi olan eserinde Mesnevî'nin tahlilini yaparak alıntılarda bulunmuştur. Walter von der Porten (d. 1880) da Aus dem Rohrflötenbuch des Scheich Dschelaleddine Rûmî (J. Hegner, 1930, 155 s.) adlı eserinde Ney ve Mesnevî hikâyeleri üzerine bir değerlendirmede bulunmuştur.
Yine, Alman Protestan papazı olan G. F. Tholuck (ölm. 1877), tasavvufu incelediği Sufismus sive theosophia persarum pantheistica (Berlin, 1821) adlı eserinde Mesnevî'den de bazı beyitleri Lâtince'ye tercüme etmiştir. Bu tercümeler Avrupada farklı dillere yapılan diğer çevirilere de kaynaklık yapmıştır. Daha sonraları da Mesnevî üzerine münferit çalışmalar yapan Tholuck, bir önceki eserine olan tepkilerden dolayı bunları yayınlamamıştır.
Fransa'nın Türkiye Büyükelçisi J. D. Wallenbourg da Mesnevî'yi Fransızca'ya tercüme etmiş, ancak 1799 yılında yayınlamak üzere iken Beyoğlu'ndaki yangında eserinin büyük bir bölümünü kaybetmiş, daha sonra da neşre muvaffak olamamıştır.
İngilizce ilk Mesnevî tercümeleri ise, sözlük yazarlığıyla tanınan S. James Redhouse'un (ölm. 1892), Mesnevî'nin I. cildini manzum olarak çevirdiği (1881) ve E. H. Whinfield tarafından hazırlanan ve VI ciltten seçilen 2500 beytin tercümesinin yer aldığı eserlerdir (1887).
Prof.Dr. W. R. von Brakkal Buys, Figures of Persian Mystics (1935) adlı Felemenkçe eserinde Mevlâna ve Mesnevî'sinden bahsetmiş; 1951'de de Mesnevî'den çevirdiği beyitleri içeren Fragmenten uit de Mashnawi Naar bet Perzisch Vertaald en Toegelicht Door adlı eserini yayınlamıştır. Daha önceleri ise Amsterdam'da bulunan Arbeidres yayınevi 1925 yılında Mesnevî'den tercümeler yayınlamıştır.
XIX. yüzyıl sonları ve XX. yüzyıl başlarında Mevlâna'yla tanışan Polonya ise, bugüne kadar Mevlâna ve Mesnevî'si ile ilgili olarak fazla bir gelişme kaydedememiş; ancak birkaç makale ve ansiklopedi maddesi yayınlayabilmiştir.6 Polonyalı yazar Julian Adolf Swiecicki 1902 yılında yayınladığı dünya edebiyatına dair ansiklopedide Mevlâna'ya 10 sayfa kadar yer ayırmış; George Rosen'in Almanca Mesnevî tercümesinden istifade ederek bazı bölümleri Leh diline çevirmiştir.
Günümüzde ise Prof.Dr. R. A. Nicholson'un kırk yıl üzerinde çalışarak hazırladığı, Mesnevî'nin metni ve İngilizce'ye tercüme ve şerhini kapsayan The Mathnawi of Jalaluddin Rumi (1925-1940, Leiden-Cambridge Univercity Press) adlı eseri sahasındaki en önemli çeviri olma özelliğini korumaktadır. İngilizce veya diğer Batı dillerine yapılan Mesnevî çevirilerinin birçoğu Nicholson' un bu tercümesine dayanılarak yapılmaktadır. Günümüzde Amerika, İngiltere, İran, Pakistan ve Hindistan'da yayınlanan bu eserin İngilizce tercüme kısmı Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından da yayınlanmıştır (2004, I-VI c.). Şimdilerde ise Harvard Üniversitesi İranlı alim ve Mevlâna uzmanı Prof.Dr. Abdülkerim Suruş'u görevlendirerek Nicholson'un bu eserini günümüz İngilizce'sine uyarlamasını yaptırmaktadır.
II. DÎVÂN-I KEBÎR
Dîvân-ı Kebîr, Dîvân-ı Şems, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems adlarıyla anılan Mevlâna'nın divanı kendisinden sonra muhtemelen oğlu Sultan Veled, Hüsâmeddin Çelebi ve diğer müridleri tarafından bir araya getirilmiştir. Şiirler çeşitli mecmua ve şahıslardan toplanırken araya başka şairlerin şiirleri de karışmış ve 40-50 bin beyit hacimli Mevlâna divanları ortaya çıkmıştır. Günümüzde hâlâ devam eden bu problem için henüz bir çözüm yolu bulunamamış ve bu da şimdilik imkânsız görünmektedir.7 Bununla birlikte ülkemizde ve İran'daki tasavvufî mecmuâların hemen hemen tamamında ve Antolojilerde Mevlâna' nın şiirlerinden örnekler bulunmaktadır.
Divanın tamamı Prof.Dr. B. Furûzânfer tarafından on nüshanın karşılaştırılmasıyla tenkitli neşir olarak yayımlanmış 8 ve şu ana kadar yapılan en iyi neşir olarak kabul görmüştür (gazel ve tercîi bendlerin yer aldığı bu neşir ise 36.360 beyittir). Bundan önce 1885 yılında Hindistan'da (Pakistan) ve 1336 hş./1957'de İran'da (Tahran) yapılan neşirler ise başka şairlerin şiirleri de karışmış olması bakımından değer taşımamış, yapılan tam tercümelerde esas kabul edilmemiştir.
Mevlâna Rubailerinin metni ise ilk olarak Veled Çelebi tarafından yayınlanmıştır. Bu neşirde 1.642 rubai yer almaktadır.9 Furûzânfer'in Dîvân-ı Kebîr neşrinin sonundaki rubai sayısı ise 1.995'tir.10 Şefik Can'ın Türkçe'ye tercüme ederek metnini yayınladığı Rubailer divanında ise şu ana kadar tespit edilebilen en fazla sayı mevcut olup 2217 adettir.11
Dîvân-ı Kebîr'in Batı Dillerindeki İlk Tercümeleri
Batıda Mevlâna şiirlerinin çevirisi, Mesnevî bahsinde de adı geçen Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer'ın (ölm. 1856) Persian Literature (Viyana, 1818) adlı eserindeki gazel tercümeleriyle başlar. Bu Almanca eserin hemen ardından Mevlâna'yı Avrupa'ya tanıtan ilk önemli kişi, Alman Friedrich Rückert'in Dîvân-ı Kebîr'den 40 gazeli, tercüme ve kendi yorumuyla sunduğu eseri gelir (Mystische Ghaselen nach Dschelaleddin Rumi, 1821; Diğer Baskıları: 1836; Hamburg, 1927, 77 s.).12 Oldukça ilgi gören bu şiirler daha sonra Franz Schubert ve Richard Straus gibi kompozitörler tarafından bestelenirken, Polonya'nın tanınmış kompozitörlerinden Ukrayna asıllı Karol Szymanowsky de (1882-1937) Mevlâna'nın bir gazelini 'Mevlâna Senfonisi' adıyla bestelemiştir. Bu senfoni ilk kez 1922'de Boston Senfoni Orkestrasıyla icra edildikten sonra çok beğenilmiş ve dünyanın sayılı orkestralarının repertuarına girmiştir. Bu eserin merhum Dr. Mehmet Önder'in katkılarıyla Prof.Dr. Hikmet Şimşek yönetimindeki Ankara Opera ve Balesi repertuarına ancak 1989-1990 sezonunda girmesi ise hem sevindirici, hem de 'geç kalınmışlık ve kendi değerimizi yabancılar aracılığıyla tanıyabilme' açısından üzücüdür. Yine İtalyanların tanınmış müzik adamlarından Franco Battitao 'Genesi' adıyla Mevlâna ve semâyı konu alan üç perdelik bir opera bestelemiş ve 27 Mayıs 1987'de Regio di Parma Tiyatrosu'nda sahnelemiştir.13
Mevlâna şiirlerinin çevirileri de 1840 yılında Amerika'ya kadar ulaşmış ve birkaç şiir burada İngilizce'ye çevrilmiştir.14 Bu çevirilerin yankısı devam ederken yine Avusturyalı bir Doğu bilimci olan Schwannau (1791-1865) Mevlâna'nın gazellerinden bir seçki yaparak Almanca'ya çevirir ve yayınlar (Auswahl aus den Diwanen des grössten mystichen Dichter Persiens Mewlana Dschelaleddin Rumi, Farsça Metin, Tercüme ve Açıklamalarla birlikte, Mechitaristen-Congregations-Buchhandlung, Wien, 1838, 236 s.). Bu eserlerin yanında tanınmış Alman şairi Johann Wolfgang von Goethe de (ölm. 1832) başta Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed ve İranlı mutasavvıf şairler olmak üzere Mevlâna'dan da etkilenerek eserler yazmış, şiirler söylemiştir.15
Dîvân-ı Kebîr'den yapılan bu ilk Almanca tercümelerden sonra, Mevlâna Yolu'nun en büyük İngiliz hizmetkârı Prof.Dr. Reynold A. Nicholson'un 'Ön Doktora Tezi' olarak hazırlayıp 1898 yılında yayınladığı eseri gelir. Nicholson, Divân-ı Kebîr'den seçtiği şiirleri İngilizce'ye çevirerek şerh ettiği çalışmasını Selected Poems from the Divanı Shamsi Tebriz adıyla yayınlar. Nicholson'un öğrencisi olan Prof.Dr. Arthur J. Arberry de (ölm. 1969) hocasının yolunu takip eder; onun kaldığı yerden görevi teslim alır ve Mevlâna'nın rubaileriyle ilgilenir. Arberry önce sufizm konusunda yazdığı eserinin bir bölümünde bu rubai tercümelerine yer verir; daha sonra ise The Rubaiyyat of Jalâleddin Rûmî, Select Translation in to English Verse adıyla münferit bir eser oluşturur ve yayınlar (London, 1949). Arberry, Mevlâna şiirlerinden seçkiler yapıp tercüme ettiği Mystical Poems of Rûmî adlı bir diğer eserini de 1968'de Chicago'da, vefatından bir yıl önce yayınlamaya muvaffak olur. William Hastie de XX. yüzyılın başlarında Divandan seçtiği şiirleri, Friedrich Rückert'in çevirisinden faydalanarak The Festival of Springs adıyla yayınlar ve Mevlâna şiirlerinin Batıda tanınmasına katkıda bulunur.16
J. D. Wallenbourg ve Clément Huart gibi şahısların çalışmalarıyla daha XIX. yüzyılda Mevlâna'dan haberdar olan Fransa ise, Dîvân-ı Kebîr'den ilk tercümeleri uzun zaman sonra bir Türk'ün çevirisinden okur. Mevlevî şahsiyetiyle tanınan yazar ve çevirmenlerimizden Asaf Halet Çelebi (d. 1907) 1950 yılında Mevlâna'nın 276 rubaisini Fransızca'ya tercüme ederek Les Roubaiat de Mevlâna Djlaleddin Roumi adıyla yılında Paris'te yayınlar.
Günümüz Batı Dünyasında Mevlâna Şiirlerinin Gördüğü İlgi
Batı dünyasında Dîvân-ı Kebîr Mesnevî'ye oranla daha fazla ilgi görmekte; Mevlâna'dan şiir tercümeleri özellikle son yirmi yıldır, başta Amerika ve Kanada olmak üzere Avrupa'nın birçok ülkesinde İngilizce, Almanca ve Fransızca'ya tercüme edilmektedir. Çoğunluğunu İngilizce tercümelerin oluşturduğu ve özellikle 1987'den günümüze artarak devam eden bu eserlerin sayısı tahminlerden oldukça yüksektir. Meselâ internet ortamının en büyük kitap satış sitesi olan http://www.amazon.com da sadece Mevlâna şiirlerinin İngilizce tercüme ve yorumunu kapsayan 200'e yakın eser vardır. Eskiden yayınlanmış kitapların sonraki baskılarının da dahil edildiği bu sayının önemli bir oranı da ilk baskılarını 1993-2003 yılları arası yapan eserleri kapsamaktadır. Bu eserlerde yukarıda adı zikredilen F. Rückert, R. A. Nicholson ve A. J. Arberry'nin tercümeleri öncülük yaptığı kuşkusuzdur. Bu bilim adamlarının şiir tercümelerinin özellikle İngiltere ve Amerika'da hâlâ basılması ve ikinci-üçüncü şahıslar tarafından sadeleştirmek ve açıklamalar eklemek suretiyle yeniden yayına hazırlanması bunun bir göstergesi olsa gerektir.
Günümüz Batı dünyasındaki Mevlâna'nın şiirlerine gösterilen ilginin en büyük âmillerinden biri de Prof.Dr. Annemarie Schimmel (1922-2003) ve Prof.Dr. Eva de Vitray Meyerovitch'in (1909-1999) bu sahada yapmış oldukları çaba ve çevirdikleri eserlerdir.17
Henüz öğrencilik yıllarında F. Rückert ve onun Mevlâna'dan çevirdiği şiirlerle ilgilenen Annemarie Schimmel hayatını adadığı İslâm tarihi ve tasavvufu alanında 80'i aşkın eser vermiş; Aus Dem Diwan, (Almanca,1986), Triumphal Sun: A Study of the Works of Jalaloddin Rumi (1978) ve Look! This Is Love: Poems of Rumi (1991) gibi baskıları hâlâ yapılan İngilizce eserlerde Mevlâna'nın şiirlerini tercüme etmiş ve özellikle Almanya ve Amerika'da bu sahanın en tanınmış bilim kadını olmuştur.
Fransa'nın bu sahadaki en tanınmış ismi Eva de Vitray Meyerovitch ise Katolik bir rahibe olma yolunda İncil'le uğraşırken kafasında beliren soru işaretlerine Kur'ân'da cevap bularak İslâmiyet'i seçmiş ve 'Havva' adını almıştır.18 Meyerovitch, diğer bir çok Batılı müsteşrik gibi önce semâya ilgi duymuş ve semâzenlerin dönüşünü atom zerrelerinin dönüşüne benzeterek Mesnevî'deki beyitlerden yola çıkmış ve Mevlâna'yı bir bilim adamı olarak da vasıflandırmıştır. Konya'ya sık sık gelerek burayı 'öz vatanı' olarak değerlendiren Meyerovitch, Mesnevî, Fîhi mâfîh ve Mektûbât'ın tamamını Fransızca'ya tercüme etmekle birlikte, Mevlâna'nın Divanına da ilgi duymuş ve Mohammad Mokri ile birlikte Odes Mystiques Dîvân-e Shams-e Tabrîzî adıyla gazel ve rubailerden bir seçki yayınlamıştır (Paris, 1982). Yine Rubâiyât adıyla da Mevlâna'nın rubailerini Fransızca'ya kazandırmakla birlikte bazı eserleri de İngilizce'ye tercüme yoluyla Batı dünyasının faydasına sunulmuştur.
Schimmel ve Meyerovitch'in bu eserleri de günümüz Batı dünyasının Mevlâna'ya ve şiirlerine olan ilgisini artırmış ve Ingrid Schaar, Carl Jung, Helen Juke, Erick Fromm, J. G. Bennet, Reshad Feild, Andrew Harvey, Coleman Barks, Michael Green, Lauren Marino, Deepak Chopra, Simone Fattal, Roger Housden, John Moyne, Franklin Lewis, Denise Breton, Christopher Largent, Robert Bly, Rita Shumaker, Nigel Watts, Shems Friedlander, Robert Van de Weyer, Kabir Edmund Helminski, Camille Helminski, Thomas Moore, James Cowan, Stephen Mitchell ve Jacob Needleman gibi birçok Batılının bu konuda eser vermesine sebep olmuştur. Burada özellikle belirtilmesi gerekir ki, John Moyne ve Coleman Barks tarafından 1987 yılında yayınlanan Open Secret: Versions of Rumi adlı Mevlâna şiirleri seçkisi Amerika'da 50 bin adet satarak 1988 yılının en fazla ilgi gören şiir kitabı olmuş; yine Coleman Barks'ın (d. 1937) The Essential Rumi (1997) adlı benzer eseri 110 bin satarak 1998 yılında bu rekoru iki katından daha fazla artırarak kırmıştır.19
Yukarıda anılan kişiler tarafından seçkiler halinde İngilizce'ye tercüme edilen Mevlâna'nın şiirleri, günümüzde Nevit Oğuz Ergin tarafından Gölpınarlı'nın Türkçe çevirisinden faydalanılarak İngilizce'ye çevrilmektedir. 2003 yılına kadar XXII cildi yayınlanan bu tercüme TC. Kültür (ve Turizm) Bakanlığı ve Echo Publications işbirliğiyle California'da yayınlaması bitmek üzeredir. Bu çeviri Amerika'da Mevlâna'yı ve fikirlerini tanıtma açısından oldukça önemli olup Dîvân-ı Kebîr'in tamamının Türkçe' den başka bir dile çevrilmesi bakımından da önem taşır.
III. SONUÇ
Mevlâna'nın eserleri ve bu eserlerinde işlediği konular geçmiş dönemlerde olduğu gibi günümüz dünya insanları için de önemli mesajlar ve nasihatler içermektedir. 800 yıla yakın bir zaman dilimini kapsayan bu fikirler, günümüzde dahi güncelliğini korumakta; ve hattâ daha yeni keşfedilmekte, bu husus da onun sadece dönemine hitap eden bir düşünür değil, çağlar boyunca muhatap bulabilen bir fikir adamı olduğunu göstermektedir. Şüphesiz Mevlâna'nın bu düşünceleri "Ben yaşadığım müddetçe Kur'ân'ın kölesi; Hz. Muhammed'in yolunun tozuyum..."20 düsturunca Kur'ân-ı Kerîm'den ve Hadis-i şerîflerden alınarak kendi örneklemeleriyle sunulmaktadır. Hâl böyle olunca da Mevlâna'nın fikirlerini anlayabilmek için Âyet ve Hadislere vakıf olmak ve Mevlâna'nın fikir dünyasını İslâmiyet'in daha kolay anlaşılabilmesi için bir araç olduğunu iyi tahlil etmek gerekmektedir. Oysa ki, özellikle Batı dünyasında XIX. yüzyıldan başlayıp 1990'lı yılların başından itibaren artmaya başlayan tercüme ve şerhlerin bir çoğunda Mevlâna'nın "dinler üstü bir hümanist" olarak lanse edilmesi, İslâmî referans ve bilgilere atıf yapmadan sufistik ve kişisel değerlendirmelerin yapılması onun gerçek fikirlerinin tam olarak anlaşılmamasına yol açmaktadır. Özellikle Amerika'da son yirmi yıldır bir hayli çoğalan bu eserler ve yapılan etkinlikler, Mevlâna'nın daha çok tanınması ve benimsenmesine katkıda bulunmakla birlikte, onun doğru olarak aktarılabilmesi hususunda da tereddütleri beraberinde getirmektedir.
Tespit edebildiğimiz kadarıyla günümüzde çok sayıdaki Türkçe ve Farsça eserin yanında, 200'ü aşkın İngilizce, 50'ye yakın Almanca, 20'yi aşkın Fransızca eser başta olmak üzere; İspanyolca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Danca, İskoçça, Çekçe, Boşnakça, Arnavutça, Arapça, Urduca, Hintçe, Sindce, Bengalce, Peştuca, Endonezyaca, Azerice, Tacikçe, Özbekçe, Rusça, Yunanca, İbranice, Çince ve Japonca'da yazılmış eserlerle Mevlâna, eserleri ve Mevlevilik tüm dünya insanlarına tanıtılmakta; ama Mevlâna'nın Mesnevî'de dediği gibi "Herkes kendi görüşüne göre onun dostu olup; içindeki gerçek sırları kimse aramamaktadır." Özellikle Amerika'da yayınlanan İngilizce eserlerde ise, Mevlâna'nın 'İran'ın tanınmış mistik şairi' olarak nitelendirilmesi bizi hayli üzmekle birlikte, bizim de eksikliğimizi göstermektedir.
Elinizdeki makalede de görülebileceği gibi kısmen Almanca ve Fransızca haricindeki diğer dünya dillerine çevrilen eserlerin, İngilizce telif ve tercümelerinden yapılması bu endişenin daha da büyümesine yol açmaktadır. Ülke tarihimizde önceleri Farsça, daha sonra Osmanlıca ve Türkçe yapılan konu ile ilgili çalışmaların, çağımızın uluslar arası bilim ve iletişim dili haline gelen İngilizce'ye aktarılması; sahayla ilgili bilim adamlarının bu hassasiyeti gözönünde bulundurarak kaleme alacakları yeni eserlerini İngilizce yayınlayabilmeleri, makam ve maddi imkân sahibi yetkililerin bu konuya ve yeni araştırmalara destek vermeleri, kısmen de olsa bu endişeleri azaltacaktır. Aksi takdirde torunlarımız, XIII. yüzyılda bir İslâm ve Türk düşünürü olarak Anadolu'da yetişip eserlerler veren Mevlâna'mızı "dinler üstü Amerikalı veya İranlı hümanist bir şair" olarak tanıyabileceklerdir.
------------
1 Arapça olan bu eser genelde Âyet-i Kerimelerden seçilerek oluşturulmuş ve Mevlevîler arasında 'Evrâd-ı Şerîf, Evrâd-ı Kebîr-i Mevlânâ, Evrâd-ı Mevlânâ ve Mevlevî Evrâd-ı Şerîfesi' adlarıyla tanınmıştır. Birçok yazma ve basması bulunan eser metin ve Türkçe tercümesiyle birlikte şu ana kadar iki kez yayınlanmıştır. (Hazret-i Mevlânâ'nın Mübârek Duâları, Hzl. Celâlettin M. Bâkır Çelebî - Hafız Hüseyin Top, Kurtiş Matbaacılık, İstanbul, 2001, VI. Baskı; Evrâd-ı Mevlâna, Yayına Hzl. Bekir Şahin, Rumi Yay., Konya, 2005.
2 Haftalık Dergisi, Sayı: 82, 83, 84, Kasım, 2004, muhtelif sayfalar; bu iddianın yanlışlığı ve eserin Fîhi mâfîh'in bir nüshasının olduğu bizim tarafımızdan Anadolu Ajansı'na verilen bir röportajla ortaya konulmuş ve bu düzeltmemiz 13-14 Kasım 2004 tarihli yerel ve ulusal bir çok yazılı medyada yayınlanmıştır. Ayrıca Furûzânfer tarafından neşredilen Fîhi mâfîh'in (Tahran, 1330 hş.) Mukaddime kısmında da Süleymaniye Kütüphanesindeki 4 Ramazan 751 tarihli bu nüsha tanıtılmış, neşirde kullanıldığı belirtilmiş ve "Esrârü't-Celâliyye" adıyla kayıtlı olduğu ve anılan eserin sağlam bir nüshası olduğu tespitine yer verilmiştir.
3 Uzluk, F. Nâfiz, "Mesnevî'nin Batıdaki Tercümeleri", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 30 vd.; Uzluk'un bu tespiti kendi zamanında doğru olmakla birlikte günümüzde Amerika'da yapılan çalışmalar İngiltere'ye ve diğer Batılı ülkelere oranla kıyas edilemeyecek kadar fazladır.
4 Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Brendemoen, Bernt, "İskandinav Seyyahları Gözüyle Dervişlik ve Tarikat", I. Milletler Arası Mevlâna Kongresi-Tebliğler, Konya, 1988, s. 259-269
5 Ergin, N. Oğuz, "Batıda Mevlâna Celâleddin-i Rûmî", Uluslararası Mevlâna Bilgi Şöleni, Bildiriler, s. 315 6 1851-1983 arası yayınlanan bu çalışmaların Bibliyoğrafyası için bkz. Chmielowska, Danuta, "Polonya'da Mevlâna hakkında Yapılan Bazı Çalışmalar", I. Milletler Arası Mevlâna Kongresi-Tebliğler, Konya, 1988, s. 201-202.
7 Divandaki Mevlâna'ya ait gazellerin ayırt edilebilmesi hususundaki bazı teknik açıklamalar için bkz. Furûzânfer, Bedî'üzzemân, Mevlâna Celâleddin, Çev. F. Nâfiz Uzluk, İstanbul, 1990, s. 202-211
8 Kitâb-ı Şems yâ Dîvân-ı Kebîr, Yayınlayan: Dânişgâh-i Tahran, 1336 hş./1957 (I-IX c.); Bir diğer baskısı: Tahran, 1344-46 hş./1965-67, (I-IX+I c.). Bu tam metnin baskıları İran'daki çeşitli yayınevleri tarafından farklı cilt sayılarıyla sürekli yayınlanmakta ve en fazla itibar gören Divan metni olma özelliğini korumaktadır.
9 Rubâiyyât-ı Hazret-i Mevlânâ, İstanbul Ahter Matbaası, 1312/1894; krş. Uzluk, F. Nâfiz, "Mesnevî'nin Batıdaki Tercümeleri", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 31
10 Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, Nşr.: Bedî'üzzemân Furûzânfer, I-II c., Tahran, 1374 hş./1995 (IV. Baskı), Rubailer, II, 1265-1448
11 Hz. Mevlâna'nın Rubâileri I-II, Şefik Can, Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, 3. Baskı; Bu eserin ilk iki baskısı Kültür Bakanlığı tarafından yapılmıştır.
12 Rückert, 1772 yılında Kur'ân-ı Kerîm'i de tercüme etmiştir.
13 Mevlâna'nın klâsik müzikteki bu yansımalarının yanı sıra şiirlerinin çevirisinden ve Mevlevî müziği formatında bestelenmiş diğer Mevlevî büyüklerinin eserlerinden oluşturulan müziklerin sayısı da oldukça fazladır. Günümüzde Türkçe'yle birlikte başta İngilizce olmak üzere diğer Batı dillerinde hazırlanmış çok sayıda kaset, CD ve Internet'teki Mevlâna sitelerinde yayınlanan MP3 bulunmaktadır.
14 Ergin, N. Oğuz, "Batıda Mevlâna Celâleddin-i Rûmî", Uluslararası Mevlâna Bilgi Şöleni, Bildiriler, 15-17 Aralık 2000, s. 317
15 Goethe'nin Mevlâna'nın şiirlerine nazire tarzında yazdığı bir şiiri ve karşılaştırması için bkz. Klein, Arpad, "Orientalische Elemente in der Romantischen Reflexion", II. Milletlerarası Mevlânâ Kongresi-Tebliğler, Konya, 1991, s. 134 vd.; ayrıca bkz. Sofi Huri, "Garb Tefekkür Âleminde İslâmiyetin Tesiri ve Hazreti Mevlânâ", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 61 vd.; Yılmaz, Bayram, Goethe ve Tasavvuf, Konya, 2002, s. 15 ve muhtelif sayfalar.
16 Eserde William Hastie (1842-1903) çevirisiyle Hayyam'dan da şiirler vardır. Yayınlayan: Glasgow, J. MacLehose and Sons, Edinburgh, 1903, 62 s.
17 Bu iki bilim kadınının Mevlâna'nın Batıdaki tanınmasına katkıları hakkında şu iki makaleye bakılabilir: Abdullah Öztürk, "Eva de Vitray Meyerovitch'in Mevlana Buluşması ve Mevlana Tanıtımına Katkısı", Uluslararası Düşünce ve Sanatta Mevlânâ Sempozyum Bildirileri, Çanakkale 25-28 Mayıs 2005, ss. 409-412; Zeynep Köse, "Mevlana'nın Batıdaki İki Sesi", a.g.e., ss. 421-423 18 Arabacı, Caner, "Mevlâna'ya Batı'dan Bakmak", Konya'dan Dünya'ya Mevlâna ve Mevlevîlik, Karatay Bel. Yay., Konya, 2002, s. 325
19 Barks'ın bazı eserleri Amerika'yla birlikte 1987'den beri Yunanistan'da, 1990'lı yıllardan bu yana da Lübnan'da yayınlanmakta ve bu ülkedeki Mevlâna'yı tanıtmada büyük bir görev üstlenmektedir.
20 Mevlâna, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, II, 1387, Rubai: 1331.
Etiketler: divan-ı kebir, mesnevi, mevlana
Mevlânâ'nın Eğitimi, Manevi Doğuş, Gizli Hazine ve Değişim
İnsanın Evrimi
"Hayatın sürdüğü dünyaya geldiğin anda,
Bir merdiven konuldu önüne kaçabilmen için
Önceleri, madendin, sonraları nebat idin.
Nihayet hayvan oldun, bunu nasıl bilmezsin,
Daha sonra bilgi, akıl ve inançla donatılmış insana dönüştün;
Topraktan gelen bu vücuda iyice bak: ne kadar mükemmel oldu!
İnsan halini aştığın zaman hiç şüphesiz bir melek olacaksın;
O zaman yerle ilişkini keseceksin; senin yerin gökyüzü olacak.
Melek halini de aş: Bu okyanusa dal ki
Su damlacığın bir derya olabilsin...1
Aynı şekilde Mesnevî'de Tanrı'ya dönmeden önce ruhun aşmak zorunda olduğu çeşitli merhaleler ve bu değişmelerin beraberindeki bilinçsizlik durumu da tasvir edilmiştir.
"İnsan önce cansızlar ülkesine gelmiş, oradan nebatat alemine geçmiştir. Yıllarca nebat olmuş, bu alemde ömür sürmüştür de cansız şeylerin zıddı olduğu halde bir zamanlar cansızlar ülkesinde bulunduğunu hatırına bile getirmemiştir. Nebatlıktan hayvanlığa geçince de nebat olduğu zamanki halini hiç hatırlamadı. Yalnız yeşilliğe karşı bir meyli vardır... hele bahar gelip de çiçekler açıldı mı! Tıpkı çocukların analarına meyilleri gibi. Fakat çocuk anasına, ana sütüne neden meylediyor bu sırrı bilmez ve derviş de manevi pire meyleder; dervişin cüz'i aklı külli akıldan gelir... Sonra insan, hayvanlıktan insan haline girmiştir; önceki ruhlarını hatırlamadığı gibi bu ruhunun da değişeceğini aklına bile getirmez 2
Yanılgı Âlemi
"Kişi yolculuğa çıkmaya karar verdiği zaman mantıklı planlar yapar ve kendi kendine şöyle der: "Eğer oraya gidersem bir sürü güzel ve iyi işlere kavuşacağım; hayatım düzene girecek, dostlarım sevinecek, düşmanlarım çatlayacak." O böyle planlar yapar fakat Tanrı'nın takdiri başkadır. Uzun uzun düşünür, taşınır ve ne yapacağını tasarlar. Fakat bu planlarından hiç biri istediği gibi gerçekleşmez. Buna rağmen her zaman kendi düşüncesine ve kendi hür iradesine güvenir.
Rüyasında yabancı bir şehirde bulunduğunu ve kimseyi tanımadığını hiç kimsenin de kendisini tanımadığını gören birinin durumu buna bir örnektir. Yönünü bilmeksizin başıboş dolaşır durur. Bu adamın sıkıntıları, üzüntüleri vardır, kendi kendine konuşur: "Niçin bu şehre geldim ki, burada ne bir tanıdığım, ne de bir dostum var" Ve ellerini sıkar, dudaklarını ısırır. Uyandığı vakit ne şehri ne de insanları görür. Anlar ki bu üzüntüler, bu sıkıntılar boşunaymış. İçinde bulunduğu bu duruma canı sıkılır ve bunun da faydasız olduğunu anlar. Bir başka zaman, yeniden rüya görmeye koyulduğu zaman tesadüfen kendini yine bu şehirde görür ve yine sıkıntıları, üzüntüleri başlar ve buraya geldiğine söylenir durur. Daha önceki durumda bütün bu sıkıntıların boşuna olduğunu ve hepsinin boş bir rüyadan ibaret olduğunu anladığı zaman duyduğu üzüntüyü hiç hatırlamaz bile. Şimdi bunun anlamı şudur: İnsanlar kendi iradelerinin ve kendi tasarılarının başarısızlığa uğradığını ve hiçbir şeyin kendi arzuları doğrultusunda gerçekleşmediğini bin kez gördüler; bunları unutturan Yüce Allah'tır; her şeyi unuturlar ve kendi fikirlerine ve hür iradelerine boyun eğerler. "Ey inananlar, sizi yaşatacak şeylere çağırdıkları zaman Allah'ın ve Resûlünün çağrısına koşun ve bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz O'nun huzuruna toplanacaksınız."
Yok gibi görünen ama hakikatte var olan âlemle yok olduğu halde var görünen alemin mukayesesi.
"Tanrı yoku var ve debdebeli gösterdi, varı da yoklu şeklinde izhar etti.
Denizi örttü de köpüğü meydana çıkardı, rüzgarı örttü de sana tozu gösterdi.
Toprak bir minare gibi havada döne döne yücelir. Toprak kendiliğinden nasıl olur da yücelere çıkar.? A illetli, toprağı yücelerde görüyorsun, fakat rüzgarı görmüyorsun, onu delil ile anlıyorsun.
Köpüğü her tarafa gider görmektesin. Fakat denizsiz köpük var olamaz ki.
Köpüğü duyunla görür, denizi de delil ile anlarsın. Düşünce gizlidir, söz ise ortada.
Biz ise yok etmeyi var olduğuna ispat sanmışız. Yoku gören bir gözümüz varmış meğer.
Uykulu göz hayalden ve yoktan başka ne görebilir ki?
Velhasıl azgınlıkla başımız dönmüş, şaşırıp kalmışız. Hakikat gizli olduğundan hayal meydana çıkmış. Bu yoku Allah nasıl da gözümüzün önüne dikti? O hakikat nasıl oldu da gizlendi.
Aferin ey büyüler yapan üstad! Senden çekinenlere tortulu suyu saf gösterdin!
Büyücüler pazardakilerin gözleri önünde ay ışığını ölçüp biçerler de para alırlar, kâr ederler.
Bu ölçüp biçmeyle para kazanırlar. Halbuki alıcının elinden para da çıkar, kumaşı alamaz.
Bu alemde büyücüdür. Biz onda ticaret yapıyoruz, ondan ölçülüp biçilen ay ışığını alıyoruz...
Fakat ey tutsak, ömrünün parasını aldığı zaman, paradan da olursun, eline kumaş da geçmez, kesen de bomboş kalır.
Gerçeğe Yaklaşma
Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler.
Hayvanı görmek için o karanlık yere bir hayli adam toplandı.
Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkanı yoktu.
O, göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeye başladılar.
Birisi hortumu eline geçirdi:"Bu yaratık bir oluğa benziyor." Dedi.
Başka birinin eline kulağı geçti:"Bu bir yelpazeye benziyor" dedi.
Birisi de sırtını ellemişti:"Fil bir taht gibidir" dedi.
Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu.
Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi "dal" dedi, öbürü "elif"
Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık ortadan kalkardı.
Duygu gözü ancak, avuca, ancak köpüğe benzer, avuç bütün fili birden elleyemez ki!
Denizi gören göz başka köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle bak sen.
Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete geçirir. Fakat ne şaşılacak şey, sen köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun da denizi görmüyorsun...!
Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizi içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz.
Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama asıl denizin denizine bak.
Denizin de bir denizi var onu sürüp duruyor. Ruhun da bir ruhu var onu istediği tarafa çevirir. 4
Gerçek Bilgiyi Ortaya Çıkarma Yöntemi
Konu, ister dinleyicide zaman ötesinden işitilen bir çağrının yankısını uyandırarak sonsuzluğa ait melodilerin dünyevi hatırasını canlandıran semâ töreni olsun; ister öğütçülerin işaret edilenle algılanan gerçek arasındaki mesafeyi düşündürmeyi amaçlayan sembolik anlatımları olsun; isterse müridin kendisinin bilmediğini sandığı gerçekleri büyük bir incelikle hazırlamış soru cevap yöntemiyle bizzat müridin kendisine tarif ettirmeyi amaçlayan diyalektik metodu olsun, amaç her zaman bilinçlenmeyi sağlayacak bir uyanışı gerçekleştirmek olmuştur.
Bu sonuncusunun Sokrat tarafından kullanılan yöntem olduğu bilinmektedir. Menon diyalogu buna klasik bir örnektir.
"Sokrat: O halde bilmeyen birinin zihninde bilmediği şeylerin de var olduğuna dair doğru düşünceleri yok mudur?
"Menon:- Elbette vardır!
"Sokrat:- Ver şimdi, bu düşünceler onda bir rüya şeklinde yükselmektedir." 5
Aynı şekilde Mesnevî'de, Musa'nın Allah'a dünyayı yarattıktan sonra neden onu tekrar yok ettiğini sorması anlatır:
Allah cevap verdi:"Bu sorduğun sorunun bilgisizlikten kaynaklanmadığını biliyorum."
"Cevabını bildiğin halde, diğer insanlar bu soruyu anlayabilsin diye mahsus soruyorsun."
"Zira soru sormak bilginin yarısıdır..."
Şeyh böylece müridini azar azar bilginin sütüyle besledi, ta ki yardımına ihtiyaç duymayıncaya kadar. Dış alemin şeyhi zaten aziz Augustin'in bahsettiği gibi bu iç alemin şeyhine, yani müridin iç dünyasını yönlendiren ruhuna yardımcı olur sadece. Zira şeyh doğru işaretler verdiği zaman müridin ruhunda bir şey ona gerçeği bildirir; o zaman ona, hiçbir şüpheye yer bırakmayan kesin bilgi gelir:
"Bu işaret senin hasta ruhun için merhem oluyor... O zaman şöyle diyeceksin:"Ey dostum, sen gerçeği söyledin... düş önüme."
O halde, Mesnevî'nin dediği gibi "Allah'la oturmak (beraber olma) isteyen kişi sufilerle otursun (beraber olsun)."
Azizlerin muhabbetini tâ... canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül verme.
Ümitsizlikler diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma, güneşler var.
Gönül seni, gönül ehlinin diyarına çeker. Agâh ol, bir gönüldeşten gönül gıdası al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali, bir ikbal sahibinden öğren! 6
Ruhun çağrısı daha şimdiden bir cevaptır, tıpkı duanın bizzat kendi cevabı olması gibi. Pascal gibi, Mevlânâ da "Dost arayan kişi onu o andan itibaren bulmuştur." Diye buyurmaktadır.7 Zira hakikatte (dost) arayan Allah'tır.
Sonuçta her şey aşk üzerinedir. Kur'an da Allah, insana şah damarından daha yakındır denilmiştir. İnanan kişi, eğer seviyorsa onu kalbinde hisseder. Allah, peygamberin ağzıyla şöyle buyurmaktadır:
"Ben ne yerde ne gökteyim. Ben sadık kulumun kalbindeyim."
Ve yine Allah şöyle buyurmaktadır: "Kulumun bana yaklaşması için kendisine gönderdiğim emirleri yerine getirmekten başka yol yoktur; ve kulum, tâ ki... Ben kendisini sevinceye kadar fazladan ibadetlerle bana yaklaşmaya devam eder. Ve ben onu sevdiğim zaman onun işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili, tutan eli olurum."
Aşk
"Kim olursan ol ve hangi durumda bulunursan bulun her zaman bir aşık, tutkulu bir aşık olmaya çalış. Bir kere aşkı buldun mu, mezarda, kıyamet koptuğunda, sonsuza dek Cennet'te her zaman aşık olacaksın. Has buğday ektiğin vakit, has buğday şüphesiz bitecek, has buğday demet olacak ve has buğday ocakta kaynayacak." Mecnun Leyla'ya bir mektup yazman istiyordu. Bir kalem aldı ve şu mısraları yazdı:
"İsmin dudaklarımda
Hayalin gözlerimde
Hatıran kalbimdedir
Öyleyse ben kime yazayım?"
Hayalin gözlerimden gitmiyor, ismin dudaklarımın dışında değil, hatıran ruhumun derinliklerinde duruyor, madem ki sen bütün bu yerlerde geziniyorsun, o halde ben kime yazayım? Kalem kırıldı, kağıt yırtıldı. 8 Kalbi böyle sözlerle dolu olan çok insan vardır; aşık olmalarına ve bunu arayıp arzulamalarına rağmen, bunları kelimelerle, kalıplarla izah edemezler. Bu şaşılacak bir şey değildir ve aşka engel olamaz, zira kaynak kalptir, arzu, aşk ve tutkudur. Aynı şekilde çocuk sütünü sever ve ondan güç alır ve yine de sütü hakkında izahatlar veremez; ne aydınlatıcı bilgiler verebilir, ne de onu içmekten duyduğu zevki ve onu içmezse ne kadar zayıf olacağını izah edecek kelime bulabilir, halbuki ruhu onun aşığıdır ve onu şiddetle arzulamaktadır. Buna karşılık, yetişkin bir kişi sütün ne olduğunu bin türlü açıklasa da yine sütten hiçbir zevk almaz ve onun tadına varamaz.
Kalbin Aynası
Bizanslılarla, Çinliler Arasındaki Resim ve Portre Yapma Sanatı Konusundaki Tartışmanın Hikayesi Çinliler " biz daha mahir ressamız" dediler Rum (Anadolu) halkı da dedi ki:"Bizim maharetimiz daha üstündür".
Padişah "Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz dâvasında haklı" dedi.
Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarının ressamları ilimlerine daha vakıf kişilerdi.
Çin ressamları "Bize hususi bir oda verin, bir oda da sizin olsun" dediler.
Kapıları karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini Çin ressamları aldı, öbürünü de Rum ressamları.
Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine hazinesini açtı.
Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.
Rum ressamları "Pas gidermekten başka ne resim işe yara, ne boya" dediler.
Kapıyı kapayıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale getirdiler.
İki yüz çeşit renge boyamaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir, renksizlikse ay.
Buluta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan, aydan ve güneştendir.
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine sevinmekteydiler.
Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan, idrakten öte, fevkalade güzel şeylerdi.
Ondan sonra Rum ressamların odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye mani olan perdeyi kaldırdı.
Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi göründü; resimlerin aksi adeta göz alıyordu.
Oğul, Rum ressamlar sufilerdir. Onların ezberlenecek dersleri, kitapları yoktur.
Ama gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinden arınmışlardır.
O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönüle hadsiz hesapsız suretler aksedebilir.
Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa'nın gönül aynasında parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere ta en yüce gökten denizdeki balığa kadar hiçbir şeye sığmaz.
Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönlün aynasının hududu yoktur.
Burada akıl ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu; Gönül mü Tanrı'dır, Tanrı mı gönül?
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka her nakışın aksi geçip gider, ebedi değildir.
Fakat ezelden ebede kadar zuhur edegelen her yeni nakış, gönüle akseder orada perdesiz apaçık surette tecelli eder.
Gönüllerini cilalamış olanlar, renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler.
Onlar ilmin kabuğundaki nakışı bırakmışlar, Aynel yakîn bayrağını kaldırmışlardır.
Sekiz cennettin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder.
Tanrı'nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinmelerin derecesi, arştan da yücedir, kürsüden de boşluktan da! 9
Gerçek Bilgi
Bir kral oğlunu, hüner sahibi bir topluluğa teslim etmiş, onlar da çocuğa yıldız bilgisi, toprak falı ve diğer bilgilerden öğretmişlerdi. Çocuk son derece aptal olduğu halde bu bilgileri öğrenip üstad oldu. Bir gün kral eline bir yüzük aldı ve oğlunu denemek için sordu: "Söyle bakalım avucumda ne var?" -Oğlu cevap verdi: "Elindeki yuvarlak, sarı ve içi boş bir şeydir." Kral "Bu tahminler doğru fakat bunun gerçekten ne olduğunu söyle bana!" -" Bu bir kalbur olmalı" diye cevap verdi prens. Kral şöyle dedi: "Alametleri o kadar doğru verdin ki, bilgi ve tahsilin gücü karşısında akıl hayretler içinde kaldı. Nasıl oldu da bir kalburun bir avucun içine sığamayacağını düşünemedin?"
Aynı şekilde zamanın bilginleri bilimlerde kılı kırk yarıyorlar; kendilerini ilgilendirmeyen şeyleri mükemmel biliyorlar ve onlara tamamen vakıftırlar. Kendi kendileri hakkında ise hiçbir şey bilmiyorlar. "Buna müsaade edildi, buna edilmedi. Bu helal, bu helal değil" diyerek her şeyi helal ya da haram diye ayırıyorlar. Fakat kendi mahiyetleri hakkında neyin helal neyin haram, neyin temiz neyin pis olduğunu bilmiyorlar.
O halde bir şeyin dış görünüşünün oyuk, sarı, yuvarlak olması sadece bir tesadüftür. Eğer onu ateşe atarsan bu niteliklerinden hiçbir şey kalmaz. Saf bir cevher olur. İlimlerle, davranış ve sözle ilgili işaretler de böyledir. Düşünülen şeyle hiç de alâkalı değildirler ve her şey yok olduktan sonra geriye kalan bu cevherdir. İşte o bilginlerin alameti böyle olur. Bütün bu şeyleri söyleyip anlattıktan sonra kalburu avuç içine sığdırmaya kalkarlar. Çünkü onların esas olan şeylerden haberi yoktur. 10
Kutsal Kitapların Manevi Yorumu
"Bunu ilhama mashar olan, afakta, gayıp aleminde bulunan şeyleri yanındaymış gibi bilen kişi anlar." Yahya'nın anası uzakta olmakla beraber Meryem'in yanında bulunabilir.
Vücut, göz göz olunca gözler kapalı olduğu halde de sevgilinin yüzü görülebilir.
Mamafih, baş gözüyle de görmediğini, can gözüyle de görmediğini farzet ne çıkar? Ey düşkün, sen kıssadan hisse almaya bak!11
Her halükarda, Musa ve Firavun'un hikayesi tecrübeli kişinin gözünde bir hikaye değildir: Manevi bir halin tarifidir.
Asî, bunlar öncekilerin aslı yok masallarıdır dedi ya... Kur'an hakkında söylenen bu söz nifak eseridir.
İçinde Tanrı ruhu olan Lamekân aleminde nerde geçmiş, nerde gelecek, nerde şimdi.
Geçmiş, gelecek sana göredir. Yoksa hakikatte ikisi de birdir, fakat sen iki sanırsın.
Halbuki Musa'yı anmamız işi gizlemek için.
Yoksa Musa'nın nuru, ey iyi adam senin bugün ellerinde
Musa da sen de, Firavun da. Bu iki hasmı da kendinde ara sen.12
Manevi Doğuş
"Birisi ana rahmindeki çocuğa deseydi ki: "Dışarıda çok düzenli bir hayat var.
Yiyeceklerle, zevklerle doku, uçsuz bucaksız güzel bir toprak,
Dağlar, denizler, ovalar, hoş kokulu bağlar, bahçeler ve ekili tarlalar,
Aydınlık, yüce bir gök güneş, ayın parıltıları ve yüzlerce yıldız;
Güney rüzgarları, Kuzey rüzgarları, Batı rüzgarları bahçelere düğün, bayram havası estirmekte,
Bütün bunlardan başka daha ne güzellikler var; Niçin sen bu karanlıkta böyle zavallı kalıyorsun?
Neden hapis, pislik ve acı mekanı bu dar yerde kan içip duruyorsun?
Çocuk durumu gereği, inanmayacak bu haberciyi terk edecekti.
Şöyle diyecekti: "Bu saçma, bu bir aldatma ve yanıltmacadır"; zira gerçeği dinlemeyecekti.
Aynı şekilde, bu dünyada da, ermiş kişi bu dünyanın insanlarına şöyle der: "Bu dünya son derece karanlık ve dar bir çukurdur; dışarıdan bakılınca kokusuz, renksiz bir dünyadır."
Sözlerinin hiçbiri, aralarından bir tanesinin bile kulağına girmedi, zira bu nefsani arzu kocaman sağlam bir set çekmişti.
Bu arzu kulağı tıkar, işitmeye engel olur; kendine bağlanma göze set çeker ve seyri engeller.
Çocuğun durumu da aynıdır; kaldığı bu bayağı yerdeki gıdası olan kana duyduğu arzu bu dünyadan haberlere kulak vermesini engellemekteydi.
Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled Velednâme'de demiştir ki insanoğlu iki defa doğsa gerektir: bir kere annesinden, bir kere de kendi bedeninden ve kendi varlığından. Beden bir yumurta gibidir: İnsanın özü aşk ateşi sayesinde bu yumurtanın içinde kuş olmalı; o zaman vücudundan kurtulacak ve ruhun ölümsüz dünyasına, oradan da sonsuzluk alemine uçacaktır. Sonra şöyle devam eder:
"Eğer imanın kuşu kendi özünden doğmazsa bu ölü bir doğuma benzer."
Beden hapsindeki ruh, ana rahmindeki çocuk gibi uyuşmuştur; özgürlüğüne kavuşmayı beklemektedir. Bu doğuş ancak ruhun kendine gelmesi ve acının şuuruna varması sayesinde olgunlaştığı vakit gerçekleşecektir.
"Dert kendi içine bakışından doğacak ve bu dert onu hicaptan kurtaracak
Analar doğum acısını tatmadıkça, çocuğun doğmasına imkan yoktur.
Anam, yani bedenim can çekişmenin acıları sayesinde ruha hayat verecek...
Doğum ağrısı, gebeye derttir ama çocuk için zindanın yıkılması gibidir.13
Her tarafından uğultular, gürültüler yükselir, her sokakta meşaleler parlar.
Zira, bu akşam kargaşa dünyası sonsuzluk dünyasına hayat verir.
Mevlânâ'nın düşüncesindeki ana tema buradadır: "Izdırap dünyanın hakimi olmaktan daha iyidir" der, zira insan içinde hissettiği ızdırabından dolayı geceleri Allah'a yakarır. Dolayısıyla Mevlânâ her şeyden önce, bir yokluğun, bir bekleyişin, bir endişenin şuuruna varmanın gerekliliği üzerinde durur; arayışa götüren bulma arzusudur.
İnsana her konuda yol gösteren derttir. Bir iş için duyulan acı, tutku, istek gönlüne inmedikçe, insan asla ona doğru yönelmez. İster dünya, ister ahiret, ister ticaret, ister padişahlık, ister ilim, ister astronomi ve ister daha başka işlerde olsun hiçbiri dertsiz, zahmetsiz olarak gerçekleşmez. Meryem doğum sancılarını hissetmedikçe mutluluk ağacına yönelmedi. "Doğum sancısı onu bir hurma ağacının altına getirdi." (Kur'an XIX,23). Bu onu ağaca yönetti ve kurumuş olan bu ağaç meyve vermeye durdu
"Vücut da Meryem gibidir ve her birimiz içimizde bir İsa'ya sahibiz. Eğer bizde de bu dert peyda olursa bizim İsa'mız da doğar."14
Dikkatimizin çekilmek istendiği ikinci husus, ten hapsinin ötesindeki şeyi aklın almasının imkansız olduğudur. Mevlânâ duyu organlarının algıladığıyla sınırlı kalan ve kendisini kuşatan gerçeklerden başka bir şey hayal etmeye muktedir olmayan ruhu, bir damla meni ile ya da doğacağı dünyadan habersiz çocukla mukayese eder.
Varlığın Bir Başka Boyutu
Rivayete göre Şemseddin adında bir muallim, semâ sırasında diğer arkadaşları semâ ile meşgul olurken, Mevlânâ'nın karşısında şaşkın şaşkın durdu. Mevlânâ ona bir gün sordu:
"Niçin yüzümüze bu kadar ısrarla bakıyor ve semâya katılmıyorsunuz?."
Müderris baş koydu ve şöyle cevap verdi:
"Sizin mübarek yüzünüzden başka bakılıp seyredilmeye değer yüz var mıdır dünyada? Bu kul, bu seyrin uyandırdığı tatlı heyecanı ve hazzı hiçbir yerde bulamamaktadır."
-"Çok iyi mübarek olsun" der Mevlânâ; "fakat bizim başka bir yüzümüz daha var ki bu, dünya gözüyle görülemez; bu diğer yüze yönelebilmeye ve onu algılayabilmeye gayret et, ta ki görünen yüzümüz kayboluncaya kadar; o zaman bu gizli yüzü açık ve net bir şekilde görebileceksin; onu görünce beni derhal tanıyacaksın" (Eflaki, a.g.e, cilt1, s.142)
Gizli Hazine
Bağdatlı bir adam bütün mirasını saçıp savurmuştu ve yoksulluk içerisindeydi. Tanrı'ya içten duygularla yakardıktan sonra bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona Kahire şehrinde bir yerde hazine olduğunu söylüyordu. Beş parasız olarak Kahire'ye vardığında çareyi dilenmekte buldu, fakat gece olmadan önce bunu yapmaktan utandı. Sokaklarda aylak aylak gezinirken, bir bekçi onu hırsız sanıp yakaladı ve açıklama yapmasına fırsat vermeden tekme tokat dövmeye başladı. Nihayet adam açıklama fırsatı buldu ve rüyasını öyle samimi bir şekilde anlattı ki sonunda bekçiyi ikna etti. Bekçi haykırdı: "Görüyorum ki sen bir hırsız değilsin ve namuslu bir adamsın; fakat nasıl oldu da rüyaya dayanarak bu kadar uzun bir yolculuğa çıkacak kadar aptal olabildin? Ben de çok kereler Bağdat'ta şu veya bu sokakta, herhangi bir evde hazine saklı olduğunu gördüm ama bunun için yola koyulmadım" Oysaki sözünü ettiği ev yolcunun eviydi. Yazgısının sebebi kendi yanılgısı olduğundan Tanrı'ya şükreden adam Bağdat'a döndü ve evinde gömülü hazineyi buldu. 15 Böylece bize düşen gerçek hazineyi aramaktır; ama yine de bunu bulmak ancak "başka bir ülkeye" gitmekle gerçekleşebilir ve bir "yabancının aracılığını gerektirebilir; şeyhin rolü, bu kendi özüne dönüşün müridin ruhunda cereyan etmesini sağlamaktan ibarettir.
Değişim
Aşığın bağrından fışkıran soluk dünyayı tutuşturmaya yetecekti Manasız alemi bir toz tanesi gibi dağıtacak
Tüm kainat bir okyanusa dönüşecek;
Görünmez bir dehşet okyanusu hiç edecekti.
Hiçbir canlı varlık kalmayacak o zaman ve hiçbir yaratık;
Gök kubbeden, bir duman yükselecek, artık orada ne insan ne de melek olmayacak.
Bu durumdan başka, birden bir alev parlayacak göğün tepesinde;
Gök yarılacak bu esnada, artık ne varlık kalacak ne uzay.
Kainatın ortasında bir kargaşa yükselecek ve yasa karışacak.
Kâh ateş suyu söndürecek, kâh su ateşi.
Kimi zaman hiçlik okyanusunun tufanları gündüzün ve gecenin kovuşturmacasını dalgalarıyla kuşatacak.
İnsan ruhunun parlaklığı karşısında güneş soluk kalır.
Sırrın bizzat sırdaşı sana cevap veremediği zaman,
Sırrın sırdaşı olmayanları daha az sorgula
Mars cesaretini kaybedecek, Jüpiter dünyanın kitabını yakacak,
Ay hükümranlığını koruyamayacak, sevinci, üzüntüden donup kalacak.
Merkür balçığa batacak, Satürn yanıp kavrulacak,
Gökyüzünün şarkıcısı Venüs artık neşeli melodilerini çalmayacak.
Görünmez olacak gökkuşağı ve şarap ve kupa; Artık ne mutluluk var, ne zevk, ne yara, ne de ilaç; Su parıldamayacak, rüzgar toprağı süpürmeyecek; Bahçe kendini sevince bırakmayacak, nisan bulutu artık pembeliğini ortalığa saçmayacak.
Artık ne acı var, ne teselli, ne düşman ne de şahit; Ne ney var artık ne ezgi, ne ud ne pes ne de tiz. Dâvalar son bulacak; saki kendine hizmet edecek.
Ruh dile gelecek: "Tanrım en yücedir!" Kalp haykıracak; "Tanrım en iyisini bilir!"
Kalk! Zira sonsuzluğun ressamı yeniden işe koyuldu,
Dünyanın alacalı kumaşı üzerine eşsiz figürler çizmek için.
Tanrı bir ateş yaktı, bu alemin kalbini yakmak için.
Tanrı'nın Güneşi'nin kalbi Doğu'dur; ve Doğu'nun ışıltısı
Ethem'in oğlu üzerine her an ışık saç, Meryem'in oğlu, İsa'yı ışıklarla donat.16
DİPNOTLAR
1- Odes Mystiques (Şems-i Tebrizi Divanı)a.g.ç.
2- Mesnevî
3- Le Livre du Dedans. E. De V. Meyerovitch tar.çev. Sindbad y. Paris, s.207
4- Mathnawi (Mesnevî), III, 1270
5- Platon, M'enon,85
6- Mesnevî, I. 723
7- Le Livre du Dedans. A.g.ç. s.240
8- A.g.e. 217
9- Mesnevi.I.3467
10- Le Livre du Dedans, s.4344
11- Mesnevî, II. 3602
12- Mesnevî,III. 1150 ve 1251
13- Mesnevî, II. 2517 ve 3555
14- Le Livre du Dedans, a.g.ç., 47
15- Mesnevî,VI,4206
16- Mevlânâ, Odes Mistiques, a.g.ç. 189
KAYNAKÇA
MEYEROVİTCH-Eva De Vitray (Çevirenler: Yrd. Doç. Dr. Abdullah ÖZTÜRK, Fr. Okt. Melek ÖZTÜRK) Konya, Hz. Mevlânâ ve Semâ, T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Md.lüğü Yayın No:23, Konya, 2003 (s.91-104)
Konya’da belli bir sokağı Osmanlı Dönemine ait özellikleriyle yeniden kurma denemesi
CETVELLE ÇİZİLMEMİŞ BİR ŞEHİR; KONYA
Roma Şehri, İmparatorlarının iktidarlarını ve iradelerini gösterir. Bu şehir dümdüz yolların birleşmesinden meydana gelir ve bu dümdüz yollar, o imparatorun güç ve tahakkümünü gösterir. İslam şehirlerinden ise sosyal ilişki açısından korunma ve dış dünyadaki biçimlerle ilgili idrakler vardır. Ve bunların ötesinde insanın, Allah'ın yaratığı bu dünyayı anlamaya çalışması vardır. Her yapılan yapının bu dünyaya hangi özellikler ve ne ilave ettiğinin idraki vardır. Bütün bu mesajlar bizi kültürü doğrudan yaşayan insanlar haline getirir.
Bir bina ve şehir yaptığımız zaman, o şehir Roma'daki gibi a'dan z'ye kadar değişmez yapılardan oluşursa, bunları yapan nesil sonraki gelecek nesle şaşmaz bir şekilde nasıl yaşayacaklarına dair bir plan, bir yapı dikte etmiş olur.
Osmanlı şehrinde ise çok az olan değişmez kısımların yanında bir nesilden öbür nesle farklılaşan bir çok kısım vardır. Bunların başında mahalle ve sokaklar gelir. İşte bu yüzden, Osmanlı şehri batı anlayışının aksine cetvelle çizilmemiştir. Cetvelle çizilmiş hiçbir yolu, mahallesi, sokağı olmayan bir şehirdir.
TARİHİ DOKUNUN KORUNMASINDAKİ YANLIŞLIK
Cetvelle çizilmemiş bir ortaçağ İslam Şehri'nin tüm karakteristik özelliklerini gösteren Konya'da tarihi dokunun korunmasında çok büyük bir yanlışlık yapılmıştır. Zamanında özellikle tüm bir mahallenin veya bir sokağın korunması lazım iken yapılar tek, tek ele alınmış ve öyle korunmuştur. Ve günümüze ulaşan eski eserler, çok katlı modern yapıların arasında sıkışıp kalmıştır. Böylece eski mimari doku kaybolmuştur.
Tarihi yapıların yıkılmasında ve çevrelerinin bozulmasında Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan şehir imar planlarının kötü etkileri olmuştur. Planlar yapılırken şehrin tarihi dokusu ve önemli tarihi eserleri göz ardı edilmiştir Ayrıca Cumhuriyetin ilk yıllarında ve meydan açmak bahanesi ile bir çok eski eser yıkılmış ve tarihi doku yok edilmiştir.
ESKİ BİR KONYA ÇARŞISI VEYA ESKİ BİR KONYA SOKAĞI YAŞATILABİLSEYDİ
Bu göz ardı edilen ve korunamayan eserler arasında kendine özgü düzenlemesi ile otantik bir Konya mahallesi, Konya Çarşısı veya bir Konya sokağı en büyük eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır. Hele, hele dünyada bir çok örneği olan ve tüm unsurlarıyla değişmeden korunabilen eski bir Konya Mahallesini keşke yaşatabilseydik...
Konya'daki tarihi eserler içinde özel bir değer taşıyan eski Konya Evleri'nde, dükkanlarında ve çarşılarında geleneksel doku tamamıyla özelliğini kaybetmiş ve yukarıda da değindiğimiz gibi tek yapı ölçeğinde koruma altına alınmıştır. Bu yüzden bir Konya çarşısının ve bir Konya sokağının Osmanlı dönemi özellikleri ile yeniden yapılması lazımdır. Bu hususun şimdiye kadar gerçekleştirilmemiş olması hem Konya'nın kültür tarihi anlatılması, hem de Belediyelerimizin tanıtımı açısından çok büyük bir eksikliktir. Ankara'da ve Antalya'da kale içi evleri gibi, Bursa, İstanbul, İzmir gibi şehirlerimizde bir çok mahalle ve sokağın yeniden düzenlenmesinin yapıldığı iddialı çalışmalardan uluslararası alanda övgüyle söz edilmektedir. Konya'nın da böyle bir düzenlemeye acil bir şekilde ihtiyacı vardır.
ELİMİZDE NE VAR?
Konya Evlerinin özellikle tarihi sokakları ve hatta bulundukları mahalle ile birlikte korunması lazımdı. Ayrıca kendine özgü düzenlemeleri ile Konya Çarşısını, bedestenleri, hanları da korumamız lazımdı. Ama ne yazık ki bu yapılamamış ve Selçuklunun başkentliğini yapmış, Osmanlının da en önemli kültür merkezi olan Konya'dan gelecek kuşaklara fazla bir şey aktarılamamıştır.
Bu arada Nakipoğlu Sokağı gibi koruma altına alınmış evlerin fazlalığından başka hiçbir tarihi özellik taşımayan bazı sokakların bulunması konu ile ilgilenenlerin kalbine ufak bir sevinç vermektedir. Nakipoğlu Sokağında ancak koruma altına alınmış evler restore edilebilir ve bazı ufak düzenlemeleriyle Arnavut Kaldırımı, orijinal aydınlatma gibi-eski bir mahalle arası Konya Sokağı havası verilebilir. Bu ise sokağı, mahallesi ve çarşısıyla tarihi dokuyu yansıtmaktan çok uzak ve yetersizdir.
Gerçi Karatay Belediyesinin Mevlana Müzesi arkasında yaptırdığı Çelebi Konakları projesi Konya kültür hayatında büyük bir boşluğu doldurmasına rağmen sokağı ile bir otantik çarşının yokluğu hissedilmektedir.
ÖNERİLEN SOKAK
Konya'da yerleşimin düz bir arazide kurulması, sokağın ve mahallenin plan, şekil ve biçim açısından gelişmesine tesir etmiştir. Konya'nın Alaaddin Tepesine göre doğu kısmında-Mevlana Türbesinin çevresi Osmanlı döneminde arazi kısıtlı, dar ve kıymetlidir.
Nedeni; Selçuklular döneminde Şehir, Alaaddin Tepesi çevresinde ve batısında yoğunlaşmıştır. Ancak Yavuz Sultan Selim'in Dutlu suyunu Mevlana Dergahına akıtması ve zamanla bu bölgede Dutlu suyu ishale hattına bağlı bir çok çeşmenin yapılmasıyla kent merkezi doğuya kaymıştır. Hatta bu suyu çevredeki bazı evlere de verilmiştir. Dolayısıyla kentin doğu bölümünde arazi çok kıymetlenmiştir. Kentin bu bölümünde sokaklar ve mahalleler Konya'nın batı bölümüne nazaran daha dardır ve sıkışık bir haldedir. Bu haliyle Konya oldukça sıkışık dokulu bir Selçuklu Kentidir.
Yeniden düzenlenmesi önerilen sokak; Piri Mehmet Paşa Mahallesi'nde olup aslında birbiriyle kesişen iki ayrı sokaktan oluşmaktadır. Sokağımız Alaaddin Türbesi yanındaki Yusufağa Kütüphanesi'nin güney-batısına düşmekte olup, Konya Büyükşehir Belediyemizin yaptırdığı yer-altı otoparkının hemen solundan girilmektedir. Sağ tarafta Piri Mehmet Paşa Çarşısı vardır ki mimari açıdan yapmak istediğimiz düzenleme ile uyuşmaktadır. Bu sokak, kesişen diğer sokağa göre daha dardır. Bu sokak üzerinde tahminimize göre Tabiat Ve Kültür Varlıklarını koruma Kurulu tarafından büyük bir ihtimalle tescillenmiş iki ev vardır. Sokağın öbür tarafları Piri Mehmet Paşa Çarşısı'nın da olması nedeni ile altlar dükkan üstler ise büro olacak bir şekilde tüm sokağın düzenlenmesi mümkündür. Bu sokağın ismi Mimar Sinan Sokaktır.
Bu sokağın bitiminde üzerinde eski Mimar ve Mühendislik Fakültesi'nin ders gördüğü Cıvıloğlu Çarşısı'nın bulunduğu Mengüç Caddesi vardır. Sola yani doğuya döndüğümüzde düzenleme yapmak istediğimiz ikinci cadde ortaya çıkar. Sağda Cıvıloğlu Çarşısı ve yeni yapılan Karatay Belediyesi Binası vardır. Mengüç Caddesinin, bu kesiminin hemen başında eski bir evin çok güzel bir şekilde restore edildiğini görürüz. Bu evin görüntüsü yapmak istediğimiz düzenlemenin çok ufak bir örneği olarak hayal edilebilir. Düşünün...! Altlar dükkan, üstleri büro olarak düzenlenmiş Eski bir Osmanlı sokağı... Konya' nın böyle bir düzenlemeye ihtiyacı vardır.
Bu sokakta gene Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından tescil edilip koruma altına alındığını düşündüğümüz 5 eski ev vardır. Ayrıca gene bu sokakta biri halen işleyen, biri ise tamamen kör iki geç devir Osmanlı çeşmesi vardır. Bu sokağın doğu yönüne, yani Koyunoğlu Müzesine çıkan tarafında ise amacımıza uygun restore edilmiş ve kullanılan Köşk-Konya Mutfağı vardır.
Her iki sokakta da Cumhuriyet döneminde inşa edilmiş birer ufak cami vardır. Biri Mengüç Sokağının, Koyunoğlu Müzesi tarafından girilen yönünde bulunan Çukur Cami ki önünde yukarıda sözünü ettiğimiz iki Osmanlı dönemi çeşmeden halen işleyeni yer alır. Diğer Cami ise bu sokağın bitiminde, Cıvıloğlu Çarşısının arkasındaki Cıvıloğlu Camisidir. Bunların dışında bu iki sokakta bulunan tek katlı dükkanlar ve Cumhuriyet dönemi kerpiç evler amacımıza uygun değildir.
Sözü edilen sokaklarda 7 adet muhtemelen tescil edilmiş ev vardır. Bu evler Kültür Ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun vereceği izin ve proje onayı ile restore edilebilir. Sokağın geri kalan evleri ve dükkanları muhtemelen tescilli olmayıp son derece bakımsızdır. Tüm sokaklardaki bu gibi tescilli olmayan evler ve dükkanlar istimlak edilmelidir. Yerine dış görünüşleri ve plan özellikleri ile klasik Türk Evi plan şemasına uyan iç sofalı veya Karnıyarık tabir ettiğimiz plan tipinde iki veya üç katlı evler yapılmalıdır. Yeni yapılacak evlerde alt katlar dükkan, üst katlar büro olacak şekilde düşünülmüştür. Ama dış görünüşü ile tamamiyle 19. yüzyıl Osmanlı şehir dokusuna ait bir görünüm sunulacaktır. Düşüncemiz ideal eski bir Osmanlı mahallesinde bulunan bütün unsurları ve tüm özellikleri, hatta çarşısıyla beraber bu sokağa taşımaktır.
Tescilli olan ve restorasyonunu yapılacak olan 7 adet tarihi evin yanlarına-tüm sokak boyunca yapacağımız iki katlı-altları dükkan üstleri büro-Türk evi örneklerinde kullanılan malzeme eski evlerde kullanılan malzemeden çok farklı olmamalıdır. İyi bir araştırma yapılarak özgün malzeme kullanılmalı ve yetenekli ustalar bulunmalıdır. Böylece bütünlük arz eden bir tarihi kent dokusu oluşturulmalıdır. Ayrıca ilerde tarihi eserlere ve sokağın görüntüsüne ters düşecek ve zarar verecek biçimde o sokağın çevresinde yeni bina yapımı engellenmelidir. Sokak trafiğe kapatılarak trafiğin kötü etkilerinden korunmalıdır.
Ayrıca zemin etüdü iyi yapılmalı zemin suyu yükselmesi problemi çözülmelidir. Bu için yapılacak en iyi uygulama restore edilecek ve yeniden orijinal malzeme ile yapılacak binaların yanlarında eğer bir bahçe varsa birer kuyu yapılmalıdır. Neticede yeniden düzenlenecek Konya sokağındaki yapıların rutubetten korunması mümkün olacaktır.
Sokağın çevre ışıklandırılması zamanına uygun ve iyi yapılmalıdır. Ayrıca bol miktarda tanıtıcı levhalar kullanılmalıdır. Ayrıca bu sokağın restorasyonu yapılmadan önce elektrik telefon vs gibi alt yapı tesisleri tamamlanmalı ve bu gibi alt yapı tesislerinin olumsuz etkileri en aza indirilmesi için bu tesisler yer altına indirilmelidir.
ESKİ KONYA SOKAĞI NASIL OLMALI ? YOLLAR VE KALDIRIMLAR
Yüzyılımızın başlarında sokaklar yer, yer toprak ve Arnavut taşları ile döşenmiş iken daha sonraları granit taşından yapılmış parkeler ile döşenmeye başlamıştır. Sokağın meyilli ile gelen suyu toplamak ve kanalize etmek için genellikle sokağın ortasına doğru bir meyil verilmiş, hatta Sille'de olduğu gibi- meyillin çok fazla olduğu yerlerde taştan oluklarla bir ırmakçık teşkil edilmişti. Eskiden bu ırmakçıklardan akan yağmur suyu, mahalle aralarındaki ufak ve basit olarak yapılmış mahzenlerde toplanıp evlerde bulunan havuzlara aktarılır. Oradan da bahçelerle sulanırdı.
TANDIR
Sokaklarda müştereken yardımlaşma araç ve gereçleri vardır. Bilhassa fakir muhitlerde bu husus kendini çok bariz bir şekilde ortaya koyar. Bunlardan biri tandırdır. Sokağın darlığı veya fakirlik nedeniyle her evde bir tandır olmayabilir. Bu yüzden sokak halkının müştereken kullandığı alanlar içinde çeşmelerin yanında, en başta gelen alan bir tandırdır. Bu tandır fazla yer kaplamayacak bir şekilde sokağın uygun bir yerine yerleştirilirdi. KUYUSUZ SOKAK OLMAZ
Konya'ya ait eski resimlerde-genellikle çeşmelerin olmadığı mahallelerde-çıngıraklı bir kuyu vardır. Böyle bir kuyunun, düzenlemesini yapacağımız sokakta uygun bir yere yapılması sokağa tarihi bir görünüş kazandırılmasına yardımcı olacaktır.
ÇEŞME-İ DİLKÜŞAR...,ÇEŞME-İ REVAN...,
Aynı zamanda yeniden kuracağımız sokakta-eskiden bir mahallenin veya bir sokağın su ihtiyacını karşılayan-çeşmeler yapılmalıdır. Çünkü su bazı istisnalar dışında-evlere kadar ulaşmıyordu. Suyun ulaştığı evler Mevlana civarındaki bazı hatırı sayılır kişilere aitti. Ayrıca bu mahallede evlerin alt kısımları birer dükkan olarak düzenleneceği ve böylece örnek bir Konya Çarşısı meydana getirileceği için Mahallenin giriş veya çıkışına bir adet Osmanlı klasik devir şadırvan örneği yapılmalıdır. Eski dönemlerde bazı çeşmelerin yanında bir de açık hava namazgahları bulunuyordu. Proje mahallinde amacımıza uygun biri halen akmakta, diğeri ise kör iki çeşme bulunmaktadır.
ESKİ BİR PARK
Sokağın girişinde veya başında uygun bulunacak boş bir yere eski Fahrettin paşa parkı gibi ufak eski tip bir park yapılmalıdır.
EVLER ( BÜROLAR ) NASIL OLMALI
Evlerin-Büroların dış görünüşü-sade ve gösterişten uzak iç mekanlar olarak düzenlenmesi lazımdır. Ama kullanışa elverişli pratik ve rahat olmalıdır. Evlerin iç kısımlarının süslenmesinde ağaç önemli bir rol oynamalıdır. Ağaç işçiliği öyle uzun boylu emek isteyen bir şekilde değil de, daha ziyade basit ve aplikasyon tekniğiyle yapılmış, ama gene de göze hoş gelen bir özelik kazanmalıdır. Evlerde iç duvarlar sıvalı olmalıdır. Kireç ve kum kullanılmalıdır. Ancak kireç kapatma aracı olarak kullanılacağından samanlı sıva üzerinde yapılan badana ile samanlar kapatılmaya çalışılmalıdır. Tavanlar genel olarak ardıç ve katran kirişler üzerine atılan kamıştan yapılmış hasırlar ile kapatılmalıdır. Odaların duvarlarında uyarlanacak ahşap ağzı açıklıklar ile çiçeklik ve testilikler odalara ayrı birer donatım güzellikleri sağlayacaktır. Bu donatımlar hiçbir zaman yağlı boya ile boyanmamalı ağacın doğal renginde bırakılmalıdır.
Bu sokakta üst katlar büro olarak kiraya verilebilir. İstanbul'da Topkapı Sarayı yakınlarında bulunan saray memurlarının lojmanları restore edildikten sonra büro olarak kiraya verilmiştir.
DÜKKANLAR
Osmanlı dönemi çarşı düzeni ve sokakların dizilişi ile erken Cumhuriyet dönemi düzenlenmesi farklıdır. Osmanlı düzeninde evler ayrı, dükkanlar yani çarşı ayrı sokaklarda yer almıştır. Ama erken Cumhuriyet döneminde bu yerleşim tarzı yavaş, yavaş terkedilmiş ve maddi imkansızlıklar nedeni ile iki katlı evlerin alt katları birer dükkan haline getirilmiştir. Bu dükkanlar evin sahibi tarafından işletildiği gibi kiralık olarak da verilmiştir. Bu yüzden Sille'de ve bazı eski Konya Sokaklarında olduğu gibi, Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma evlerin yoğun olduğu bir bölgelerde-sık veya seyrek olarak-evlerden bozma-dükkan bulunabilir.
Bizim amacımız söz konusu sokaktaki eski yapıların korunması ve restorasyonundan başka yeniden yapılacak evlerin altı birer dükkan şeklinde yapılarak evleri ile birlikte eski bir Konya çarşısı düzenlemesi yapmaktır.
DÜKKANLARIN DIŞ GÖRÜNÜŞÜ
Konya Çarşısının bugünkü konumuna gelmesi; ahşap dükkanlardan oluşan çarşının 1869 tamamen yanması ve ortadan kalkması ile olmuştur. 1870 yılında Konya'da vali bulunan Burdurlu Ahmet Tevfik Paşa Konya Çarşısını yeniden inşa ettirmiş dükkanların ve mağazaların büyük bir kısmı kagir olarak yapılmıştır. Bazı dükkanlar iki katlı olarak inşa edilmişler, bu ikinci katların yüzeyleri çinko ile kaplanmıştır.
Yangından sonra gene aynı meslekten olanlar genellikle aynı sokakta yerleşmiştir. Yangından önceki genellikle ahşap olan dükkanların tümü öylesine küçüktür ki, bir kaç eşya ve çuvalın dışında ancak dükkan sahibinin sığabileceği kadar bir yer kalıyordu. Müşteri dükkana giremiyor. Aslında girmesine de gerek kalmıyordu. Çünkü her şey dükkanın önünde istif edilmiş vaziyetteydi. Dükkanların arka kısmında değerli eşyalar için çoğunlukla tuğladan inşa olunan depo kısmı kiler vardı. Yangından sonra nispeten daha geniş dükkanlar yapıldı.
DÜKKAN KEPENKLERİ
Dükkanların bir kısmı ahşap kepenkli, bir kısmı ise Metal kepenkli olması lazımdır. Ahşap kepenkli ahşap dükkanlar, 1869 yılındaki meşhur çarşı yangınından önce Konya Çarşısının karakteristik özelliklerinden biridir. Metal kepenli dükkanlar ise çarşı yangınından önce daha çok yükte hafif pahada ağır işlerin esnaf ve tüccarlarına aitti. Kuyumcular sarraflar, halıcılar ve benzeri kıymetli şeylerin satıldığı dükkanlar böyleydi. Çarşı yangınından sonra bütün dükkanlar muhtemel bir yangına karşı metal kepenkli ve taş ve tuğladan yapılmaya başlandı. Projenin uygulanmasında hem tahta kepenk, hem de Metal kepenk yapılmalıdır. Çarşıda her dükkanın önü çinko saçaktan yapılmış saçaklar ile güneş ve yağmurdan korunuyordu. Ayrıca ikinci katları çinko ile kaplıydı.
Hiçbir dükkan ve mağazada çeşme donatımı bulunmuyordu. Esnafı su gereksinimi civar çeşme ve şadırvanlardan sağlıyordu. Sokağa çeşmeler ve 16. yüzyıl klasik devir özelliklerini gösteren bir şadırvan yapılması gerekmektedir. Dükkanların ön cepheleri ve vitrinler yerine sabahları açılıp ve akşamları kapanan tahta tablalarla korunmuştu.
ESNAF KAHVE VE ÇAYSIZ OLMAZ
Çarşı esnafının kahve gereksinimini ilk zamanlarda seyyar kahve ocakları tarafından yerine getiriliyordu. Yaz aylarında kar ile soğutulmuş şerbet ve hoşaflar seyyar satıcılar tarafından esnafa sunuluyordu. Ama zamanla çarşı içindeki bazı sokaklara kahvehaneler de yapılmaya başlandı.
KUŞLUK YEMEĞİ
Çarşı esnafı sabahları 9-10 dolaylarında katıkçı dükkanlarından sağladığı bazı yiyecek maddelerini fırınlardan aldığı pide ve yağ somunlarıyla karnını doğuruyordu. Bu saatte yenilen yemeğe kuşluk vakti yemeği deniliyordu. Konya çarşısında öğle vakitleri genellikle yemek yenilmezdi. Yemek yenilmek istenirse Kebapçı ve etli ekmekçi dükkanlarına gidilirdi. Bu konu ile geniş bilgiyi Konya esnafı bölümünde vermeye çalıştık.
SOKAKTA BULUNACAK KONYA ESNAFI
KONYA'NIN KUNDURACISI RAKİP TANIMAZ
Eski Konya çarşısında her sokakta ayrı birer esnaf takımı bulunmaktaydı. Mesela kunduracıların bulunduğu sokakta;
* Ayakkabıcılar
* Yemeniciler
* Çizmeciler
* Terlikçiler
* Dericiler bulunurdu.
KALFASIZ SANAT KUYUMCULUK
Kuyumcuların bulunduğu sokakta ise;
* Mücevherciler
* Altıncılar
* Değerli taş İşlemeciler
* Gümüşçüler
* Saatçiler bulunurdu.
Ayrı bir sokakta SOKAK TERZİLERİ vardı. Gene ayrı,ayrı sokaklarda;
* KUMAŞÇILAR,
* SEMERÇİLER,
* KEÇEÇİLER,
* KONYA KÜLAHÇILARI,
* MUTAFÇILAR, URGANÇILAR,
* NALBANTLAR,
* KALAYCILIK,
* TENEKEÇİLİK,
* KADAYIFCILAR,
* YUFKACILAR,
* KAŞIKÇILAR,
* HATTATLAR,
* HAMALLAR
* DEMİRCİLER,
* KAZANCILAR,
* ANAHTARCILAR,
* MAŞRAPACILAR,
* ŞEKERCİLER,
* FIRINCILAR,
* BÖREKÇİLER,
* GIDA VE MANAV DÜKKANLARI,
* MARANGOZLAR,
* BERBERLER,
* DERİCİLER,
* AKTARLAR,
* ZİLLERLE SÜSLÜ BOYACI SANDIKLARI İLE AYAKKABI BOYACILARI hepsi ayrı, ayrı sokaklarda mekan tutmuşlardı. Düzenlemesini yapacağımız sokakta eski Konya esnafından birer örnek bulunmalıdır.
GATIKÇI DÜKKANLARI
Gatıkçı Dükkanları başlıca gıda maddeleri pişmiş yumurta, helva, tahin, köpüklü helva, zeytin ve peynirdi. Bu dükkanın bir yerinde teneke kaplı ve üzerinde tuz ve kırmızı biberin her zaman bulunduğu uzun masalar bulunurdu. Bu masaların iki tarafına sandalye yerine tabure konurdu. İştahla yenilen en iyi katık pişmiş yumurtanın bakır sahan içinde ezilerek içerisine zeytinyağı ve kırmızı biber katılanı idi.
HELVAYI DÖVE, DÖVE YEDİRİRLER
Helvacı dükkanları da aynı gatıkçı dükkanlarının yerleşim düzenine sahipti. Burada yermek yemeğe gelenlere verilenler; Helva, tahin, köpüklü helva, ve zeytindi.
AŞÇI DÜKKANLARI
Aşçı dükkanlarında Aşçılar ufak dükkanlarında hem yemek pişirirler hem de dükkanlarında garson bulunmadığı için garsonluk yaparlardı. Bütün hizmetler aşçı tarafından yapılırdı. Başlıca yemekler Çorba, Kuru fasulye, Pilav , zerde idi.
KEBAPLA DEĞİL AÇLIKLA DOY
Kebapçılar da yukarıda saydığımız esnaf gibi ufak dükkanlarda hizmet verirler ve çok az işçi çalıştırırlardı. Başlıca yemekleri; şiş köfte ( Arap Köftesi ) Etli ekmek, Fürun kebabı idi. Bu esnaftan etli ekmekçiler; etli ekmekleri kendileri yapmaz, sipariş aldıktan sonra hazırladıkları etli ekmek içlerini en yakın fırına gönderirler ve etli ekmek fırından geldikten sonra hiç kesmeden servis yaparlardı.
BERBERLER
Berberler Konya'da kahvehanelerin açılmaya başladığı Kanuni Sultan Süleyman döneminde ortaya çıktığı kabul edilir. İlk önceleri kahvehanelerin bir köşesini kendilerine mekan olarak seçmişlerdir. Tanzimat'tan sonra ise kendilerine özgü dükkanlarda icra-ı sanat eylemeye başladılar. Berberler aynı zamanda sünnetçilik, hacamatçılık, sülük çekme, ufak-tefek yaraları tedavi etme gibi becerilere sahipti. Berberlere meslek dalları için gerekli ilaç ve merhemleri imal edip satma yetkisi de verilmişti.
PASTAHANELER
Pastahaneler Osmanlının son dönemleri ile Cumhuriyetin ilk yıllarında gelişmeye başladı. Genellikle Osmanlının kaybettiği balkanlardan gelen göçmenler tarafından açılan ilk pastahaneler tatlıcı dükkanları adı altında açılıyor ve tulumba tatlısı, revani, muhallebi, limonata gibi geleneksel tatlılar sunuluyordu. Zamanla bu tatlıcı dükkanları birer pastahaneye dönüştü. Ve buralarda Pasta, kurabiye, Kremalı pasta, , kazandibi, kokulu kuru pastalar, limonata, boza, hakiki salepten ve meyvelerden el aletleri ile yapılmış dondurma satılırdı.
ECZANELER
Tanzimat'tan sonra açılan modern okullar berberlik türü meslek guruplarının parçalanmasına sebep oldu. Bu parçalanmadan serbest meslekler doğdu. Öte yandan bu okulların ilk öğrencileri berber aktar dükkanlarından yetişme becerikli çıraklardı. Gördükleri kısa süreli eğitimden sonra berber çırakları cerrah ve dişçi, aktar çırakları eczacı diploması alarak meslek hayatına atıldılar. Konya'da ilk eczaneler 1920'li yıllarda açılmaya başlandı.
ATLI TRAMVAY
İstanbul, İzmir ve Selanik şehir içinde kullanılan atlı tramvay 1917 de Selanik'teki sökülerek Konya'ya getirilmiştir. Bu sistem; motor ve lokomotif yerine at kullanıldığı için atlı tramvay diye ünlenmiş yolcu taşımacılığıdır. Ray üzerinde çift at tarafından çekilen tek vagonla yolcular taşınmaktadır. Fren sistemi vardır. Atlı tramvayı görmüş olan çeşitli yazarların hatıraları ve çeşitli yazılarında insan hayalinde geçmişe dönük güzel hayaller kurmaya iten Atlı tramvay bu caddeden geçirilebilir.
Şehir içinde yolculuk Atlı tramvay kalktıktan sonra atlı arabalar-Fayton ve Yaylı At arabaları-ile yapılıyordu ile yapıyordu. Üzeri tenteli veya tentesiz yaylı at arabaları ve faytonlar 1960'lı yılların sonuna kadar Konya'da hizmet vermiştir. Atlı tramvaydan önce ulaşım atlar, atlı arabalar ve muhtemelen bir dönem moda olan tahtırevanlar tarafından yapılıyordu.
AYDINLATMA
Sabit fenerler sokakların köşe başlarına veya meydanlarda belli yerlerde takılırdı. İçlerine idare konarak aydınlatma sağlanırdı. 1913 yılında ise sokaklar gaz lambaları ile aydınlatılmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında da gaz lambaları kullanılmıştır.
BAŞKA NELER YAPILABİLİR
Konya'mız, tarihi özelliğini koruyan İstanbul, Bursa ve Edirne gibi şehirlerimizde bulunan tarihi bir bedestenin bulunmayışının eksikliğini çekmektedir. Şimdiki Özel idare binasının yerinde bulunan ve Ferit Paşa tarafından yıktırılan 16. yüzyıl klasik Osmanlı mimari tarzındaki eski bedestenin ufak bir örneği bu sokağa yapılabilir.
Geç devir ufak bir han da yapılabilir. Ama proje mahallinde bunun yerini tutacak Piri Mehmet Paşa Çarşının olması ve mimari tarzının düşüncemize uygun olması büyük bir talihtir.
Bu sokağın girişi; yeniden yapılacak Konya'yı çevreleyen eski dış surlara ait bir kapıdan verilebilir. Yani eski Konya Kalesinin dış surlarının hiç değilse bir kısmı kapısıyla beraber yapılabilir. Bu sokağın bir parçasını çevreleyebilir. Sokağa sur kapısından giriş verilebilir.
Yani yeniden yapılacak binalar yıkılmış olan eski, önemli binaların ufak bir örneği olabilir.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Bu proje ile yapılmak istenen; Selçuklu döneminden getirdiği değerlerle geç devir bir Osmanlı sokağını yaşatmaktır. Yalnız ufak bir popüler değişiklikle... Bu değişimle yapılmak istenen; evlerin ve çarşının, ayrı, ayrı sokaklarda olmadığı, bir sokakta bütün eski kentsel dokunun, hatta atlı tramvay, fayton gibi özellikleri ile yaşatıldığı, hem de ticaretin yapıldığı bir mekan oluşturmaktır. Bu mekan kaybolmuş bulunan eski kentsel doku hakkında ziyaret edenlere bir fikir vermelidir. Ayrıca bu proje ile kaybolmuş bazı değerlerimiz hakkında gelecek kuşaklara sembolik dahi olsa kültürel ve sanatsal aktarımda bulunma imkanını yakalamış olacağız.
Bu çalışmanın geliştirilmesi ve gerçekleştirilmesinde Karatay Belediyesi, Konya il Turizm ve Kültür Müdürlükleri ile Müzeler Müdürlüğünün, Röleve ve Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma kurulunun da yardımları ve destekleri alınmalıdır. Ayrıca kurulması düşünülen sokakta ticaret yapacak esnaf dernekleri ile konuyu tartışarak destekleri istenmelidir. Hatta restorasyonu yapılacak olan binalarla ve yeniden yapılması düşünülen binalar yap-işlet-devret usulü ile esnafın kendinin yapması istenebilir.
Yapılan bu çalışmanın ikinci safhasını ise Mevlana Müzesi ile Koyunoğlu Müzesi arasında o civardaki tarihi dokuyu az çok hissettiren mahallelerden, Karatay Belediyesinin 1994 yılı ile 2000 yılları arasında, Mevlana Müzesi'nin arka cephesinde yaptığı Çelebi Konakları ve Nakipoğlu Sokağı gibi- sokaklardan geçerek atlı tramvay veya fayton seferleri düzenlenerek eski Konya sokaklarında tarihi bir gezinti yapılması yer almaktadır. Bu "Nostaljik Konya gezintisi ile " değil turistlere, Konyalıların bile unuttuğu eski şehrimizin tarihine dair otantik bir havanın bir nebze teneffüs ettirilmesi hafızalarda unutulmaz anlar bırakacaktır.
Projeye konu olan sokaklar dışında kalan, atlı tramvayın veya faytonun geçeceği diğer sokaklarda ise ufak tefek düzenlemelerle-eskiye benzeyen aydınlatma araçları ve Arnavut taşı döşenmesi ile- düzenlemesi yapacağımız sokaklarla birlikte büyük bir alanda tarihi bir bütünlük sağlanabilir.
Ön çalışmasını yaptığımız sokakların eğer düzenlemesi gerçekleştirilirse, Karatay Belediyesinin 1994 yılı ile 2000 yılları arasında, Mevlana Müzesi'nin arka cephesinde yaptığı Çelebi Konakları projesiyle tam bir uygunluk sağlayacaktır.
Eğer ön çalışmasını yaptığımız evleri, çarşısı ile sokaklar Mevlana Müzesi arkasında yaptırılan Çelebi Konakları projesine eklenirse çok büyük bir alanda yapılacak bu restorasyon ve yeniden düzenleme ile Konya Büyükşehir Belediyemiz, Uluslar arası platformlarda övgü, ödül ve saygıyla anılacağı kanaatindeyiz.
Etiketler: çelebi konakları, karatay belediyesi, mevlana, nostalji, osmanlı
Konya, Hz. Mevlana ve Sanat
Yedi asrı aşkın zaman önce, mânâ ve mâneviyat semâmızda doğan bir güneş gibi dünyamızı aydınlatan Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, bugünde sayıları yüzbinleri bulan sâlik ve sevenleriyle gönül kubbelerine ışık saçmaktadır. Yeşil Kubbesi ise yedi asırdan beri yeryüzünün ünlü yerlerinden biridir. Gerek batının, gerekse doğunun nice ünlü kişileri onun aziz hatırası önünde teslimiyetlerini dile getirmişlerdir. Zamanımız dünyasında insanın en büyük ihtiyacı ruhi özleyişlerini tatmin etmek veya başka bir deyişle gönül huzuruna sahip olmaktır. Mevlânâ'ya artık şeklen değil, ama kalben bağlı olanlar kendilerini tatmin etmiş görüyorlar. Bu husus 21. asır Türkiye'sinde en değerli ruhî kazançtır. Bunun ispatı 730 yıllık Mevlevi medeniyetinin rehber, düstûr ve kitaplarının revaçta olmasıdır.
Mevlevilik mi?... Hayır, Mevlevilik kültürü yalnız Türk halkı değil, bütün milletler aydınlandığı ölçüde, Mevleviliğin ruhî irfan ve asâletini benimsiyor. Mevlânâ hakkındaki çeşitli yayınların çokluğu ile her sene Konya ve çeşitli illerimizde, hatta Batı'da yapılan ihtifaller ve semâ gösterileri bunun misâlidir. Peki neden?
Zamanımız dünyasında insanın en büyük ihtiyacı, ruhî özleyişlerini tatmin etmek veya başka bir deyişle gönül huzuruna sahip olmaktır. Bu hususu kimi insan kendi terbiye bilgi ve görgüsünde; yahut kendisinden sonra gelecek nesillerin bile gönüllerini tatmin edebilme yaradılışına sahip kimselerin manevî kudretinde bulunur. Kimi insan da bunları ve kendi aslındaki güzellikleri anlamaktan yoksun, manevî sandığı yanlış yollar sapar. İşte o zaman, günümüzün medenî ve ahlâkî görüşlerine ters düşen ölçüsüz ve üzücü durumlar orta ya çıkar.
Mevlânâ'ya artık, şeklen değil, ama kalben bağlı olanlar kendilerini tatmin olmuş görüyorlar. Bu husus XXI'nci asır Türkiye'sinde en değerli ruhî kazançtır. Bunun ispatı, 730 yıllık Mevlevi Medeniyetinin rehber, düstur ve kitaplarının revaçta olmasıdır.
Büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddin Rumi'nin :"KONYA şehrine «Medinetü'l -Evliya (Veliler şehri) lâkabını veriniz; Çünkü, bu şehirde her kim dünyaya gelirse veli olur. Nihayet bütün dünyadan mânevi erler bu tarafa yöneldikçe burası öyle güzel olacak ki, ölüler bile dirilmeğe heves edecekler...
Evet; Vallahi bizim Konya, çok mes'ûd ve mübarek bir şehirdir. Bizim mübarek türbemiz, büyük Mevlânâ Bahaeddin Veled'in kemikleri, çocuklarımız bizden sonra gelenler, muhiblerimiz ve arkadaşlarımız bu şehirde bulundukça, bu ülke zeval bulmayacak ve bu ülkeye yabancının atının ayağı basmayacak; bu kavmin üzerine düşman kılıcı çekilmeyecek ve düşman kan dökmeyecek ve tamamıyla harap olmayacak; boş da kalmayacaktır.
Ve daima şehrin halkı, mübarek türbenin hareminden emin ve mes'ûd olacaklar; zamanın fertlerinden gece ve gündüzün değişmelerinden salim kalacaklardır." şeklindeki himmet ve himayelerine de mazhar; Anadolu Selçukluları'nın başkenti, Anadolu erenlerinin pây-ı tahtı olan KONYA'nın Hz. Mevlânâ Okyanusundan: Âlimlerin Sultam Bahaeddin Veled, Mâde-i Mevlânâ, Şems-i Tebrizi, Şeyh Salahaddin Zerkûbi, Ahi-Türk oğlu Çelebi Hüsameddin, Sultan Veled, Ulu Arif Çelebi, Eflâki Dede, Şeyh Sadreddin-i Konevi, Âteş-bâz Veli ve bunlar gibi... Bu kadar büyük ve çok sayıdaki ulu önderlerin fazilet ve meziyetlerini dile getirmek, daha birçok cildi teşkil edecek zenginliktedir. Ne var ki biz, büyük kısmını satırlara tevdi ederek, bir kaçını bu satırlarımızda sunmayı tercih durumunda kaldım. Değilse, Konya'lı Âşık Şemi'nin:
"Evliyasın eyleyim dersen eğer bir hesap
Eylesem icmal tafsilin olur bin cilt kitap" şeklinde mısralaştırdığı gibi, onlara lâyık bir eser, daha uzun yıllan ve maddi imkanları gerektirmektedir.
KONYA METHİYESİ
Aşk u şevkle kurulmuştur binası Konya'nın
Anın içün bâd-ı Cennettir hevası Konya'nın
Hıcrile mahrûbunu kılmış müzeyyen aşıkı
Davet etmiş destine almış Hüdâsı, Konya'nın
Hor gezer âdemleri emmâ veli irfan olur
Hafizı gayet çeri, âlimleri umman olur
Hasılı bir katre âbın nûş eden arslan olur
Galiba toprağının bu iktizâsı, Konya'nın
Açtı candan yâreyi gûş eyledik neyle kudüm
Biz anın dervişiyiz inkârımız yok bil - umûm
Şah-ı kutb'ul arifin'dir Hazret-i Mollâ-yı Rûm
Şüphesiz makbûl-u Hak'tır evliyası, Konya'nın
Bülbül elhan eylemez bu beldede vakt-ı seher
Zikr-i Mevlânâ' ya mani olmuş ol mürğ meğer
Heft-i kişverde hezârân âşık «Yâ Hû» çeker
Zümre-i nadan değildir mübtelâsı, Konya'nın
Evliyasın eyleyim dersen eğer bir bir hesap
Eylesem icmal tafsilin olur bin cilt kitab
Sen de eyle bâb-ı Mevlânâ' ya durma, intisâb
Ordadır âşıkların açık livası, Konya'nın
Konya'da Eflâtun misâli vardır çok rical
Gösterir Âyine-i İskenderî'den hûb cemâl
Bulunur civâr-ı Mevlânâ'da erbâb-ı kemâl
Her şebin, rûz eylemiş Şems-i ziyası, Konya'nın
Kış olunca donanır ahbâbile vahdet - haneler
Kurulur pazar-ı aşk ma'mûr olur kâşaneler
Sem'i aşkın yakar pervâz eder pervaneler
Yaz olunca var Meram üzre safâsı, Konya'nın.
- Konyalı Âşık Şem'i -
Hz. Mevlânâ 730 yıldan beri fikir ve felsefesi ile insanlığa ışık tutan büyük bir şahsiyettir. İslâm prensiplerine bağlı kalarak, yorumlarını hoşgörü ve insan sevgisi üzerine yoğunlaştırmış insanlığa ölümsüz eserler bırakmış bir Mutasavvıf tır.
Her devrin bir tanelerinden olan, insanlığın piri Mevlânâ, sadece Mevlevilerin değil, büyük insanlık ailesinin tamamının yol göstericisidir.
Herkesin bir alacağı var onda; herkes kendisini bulur onda! O öyle bir derya ki, herkes yunur yıkanır onda.
Hz. Mevlânâ 1207 yılında Belh' te doğdu. 1228 yılında babası Bahaeddin Veled ile Konya'ya geldi. Devrin en büyüklerinden ders gördü. Şems-i Tebrizi ile görüşmeleri oldu, kendisini geliştirdi. İnsanlar evreni dışarıda görürken Mevlânâ içten görmeye başladı. Yani aklın ötesindeki aşkı buldu...
Mevlânâ' ya göre "beden bir kalıp ve fanustur.,, " Ona hayat veren Canandır. Bedendeki ruh, fanustaki mum gibidir."
Mevlânâ fikir özgürlüğüne olağanüstü değer vermiştir. "Eğer konuşmak ve yazmak istiyorsan çekinme endişe etme, korkma. Çünkü biz senin ağzınla konuşur, kaleminle yazarız." Ey akıl sen mi daha iyisin? Bilgide görüşte sen mi daha üstünsün yoksa her an yüzlerce akıl, yüzlerce görüş belirten mi? Sözleri bunu kanıtlamaktadır.
Mevlânâ, sanata oldukça önem vermiştir. Sanatı mabede sokmuştur. Sanatı ibadetten saymıştır. Yaşamın her anı; şiir, musikî ve semâ'dır. «Her sanatın önü bilgidir, ondan sonra iş gelir. Ey akıl sahibi, sanata çalış fakat o sanatı ehil olan kerem sahibi ve temiz kişiden öğren. İnciyi sedefin içinden ara, sanatı da sanat ehlinden iste.» şeklindeki sözleri sanatla ilgili düşüncesini anlatmaya yeter.
Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevi adlı eseri Farsça olmasına rağmen, bütün şiirleri ruh itibariyle tam Türkçe'dir. Anadolu'da yalnız klâsik zevkin değil, klâsik musikinin, raksın, özetle Türk estetiğinin temsilcisidir." demiştir.
MEVLEVÎLİK HAKKINDA BİRKAÇ SÖZ:
Mevlevîlik, İslami kaideleri iyi karşıladığı ve İslamiyet kadar eski an'anelere sahip 12 tarikat'tan biri olup, 7 asırlık bir tarihe sahiptir. Hz. Mevlâna'nın 1273 de vefatından sonra Konya'da, oğlu Sultan Veled tarafından, babasının felsefesi sembolleştirilerek kuruldu. Usûl ve erkânı sınırlandırıldı. Mevlânâ hanedanının erkek tarafından gelen ve Çelebi denen erkânı, sırasıyla ve dürüst şartlarla tarikat'ın Şeyhliğini ve şifahî tüzüğünü devam ettirdiler. Konya'daki Dergâh'da “SERTABBAH” (Aşçıbaşı) denen ve baş mürşîd sayılan Dede'lerin yanında binbir gün çile çıkarıp pişen (olgunlaşan) dervişler,merkezin onaylaması ile herhangi bir şehirde tekke açıp şeyhlik yaptılar.
Mevlevîlik hem halka ve hem de aydınlara açık bir tarikattı. Gayesi, insanın doğuşundaki iyi tarafları olgunlaştırmaktı. Tekkelere bağlı dervişler, dedeler ve şeyhlerin rabıtalı, İslami disiplin sahibi, bilgili ve örnek insan olmaları cemiyeti memnun eder, onlar gibi olma yollarının kendilerine her zaman açık olmasından sevinç duyarlardı. Mevleviliği intisabının yegane şartı İslâm şeriatına uymak ve Mevlevîliğin hususî kaidelerine riayet etmekti. İçine Mevlevî'lik ateşi düşüp dergâhlara koşan kimseye üç yol açıldı.
1-Çile çıkarıp Dede olmak dileyenlere: “Dervişlik kolay değil, demir leblebidir. Ne çiğnenir, ne yutulur. Yol uzundur, tam binbir gün. Yoruldum demeden söyleneni yapacak, her şeye “Eyvallah” diyecek ve kimseden şikâyet etmeyecek, denirdi.
2- Yalnız semâ'a girip derviş olmak isteyenlere, Mevlevîlik örf ve adetinden çıkmadan, kâinatın seyrine uyup semâ etmek ve dervişlik vecibelerini yerine getirmek düşerdi.
3- Dede veya derviş olmak gayesiyle değil de, onların arasında bulunup ruhî, hallerinden istifade etmek. Mevlânâ'nın sohbetlerinden feyiz almak ve onların kaidelerinin haricine çıkmamak üzere intisa edenlere ise Mevlevili seven anlamına “Muhib” derlerdi.
Bunların her üçüncü bir arada yapmaya karar verip sebat edenler çoktu. Hayatları boyunca Mevleviliğin yüksek içtimaî ahlâkını sürdürürler ve cemiyette özel kıyafetleri ile görünmeseler bile hal ve tavırlarıyla Mevleviliklerini yalnız lisanen değil şahsiyetleri il belli ederlerdi. Ciddiyet, vazifeşinaslık ve dürüstlükle ruhî tekâmülde zamanlarında cidden örnek olmuşlardır.
Mevlevî tekkelerinin en yoğun olduğu yer İstanbul'du. Adeta burası Mevlevilik merkezi idi. Münevverler ve her sınıf halk, aradıklarını burada buluyorlardı. Bu tip yerler âdeta birer sanat akademisi idiler. Daima ilerleme gösteren Türk Musikisini burada dinleyip anlıyor, edebiyat meraklıları aradıklarını burada buluyorlardı. El sanatları ile meşgul bazı dervişler, eğer Dede iseler kendilerine tahsis olunan odalarda güzel yazı (hüsn-ü hat), kalem maktaları ve bazı fil dişi oyma işlerini meraklı olanlara belirli günlerde öğretiyorlardı. Mevleviler feyz'in yani ruhî inkişafın bir keramet olduğuna inanırlardı. Dergâha giren en cahil insan bile her hususu anlamaya çalışır, edeble konuşmasını öğrenirdi. Mesnevî takrirlerini dinler, İslâmî terbiye ve ruh âlemimizden irfan hissesini alır, cemiyette dürüst ve seçkin bir insan haline gelirdi.
XIX uncu asrın ortalarına doğru tekkelerde Şeyh'lik babadan oğla geçmeye başladı. Bu durumu, kâmil, fâzıl ve bir büyük zât olan Kuşadalı İbrahim Efendi şöyle değerlendirir: “Artık tekkelerden feyz kalktı”. Bu söz tekkelerin sonunun geldiğini belli ediyordu. Nitekim kapandı tekkeler ). Fakat Mevlâna'nın 730 yıl önceki bir sözü gerçekleşmiş ve Konya'daki Hz. Mevlâna Âsitânes, kapanmamıştır. Hâlâ gönüller onun sevgisiyle dolup taşmaktadır. Eskiden Mevleviliğe ait yayınlar bugünkü kadar çok değildi. Tarikatın ruh ve mânâsı gönüllere pek kolay aktarılamıyordu. Mevlânâ'nın neslinden gelen Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk ve emsâlinin ilk teşebbüsleriyle bu konu da yayın yolu açıldı. Bugünün nesli eskilere nazaran Mevlânâ'yı daha iyi anlayabiliyor. O'nun cemiyet yaşayışında saadet yolunu açan fikirlerine sahip oluyor. Artık Mevlevîliğin ihyaya lüzum yoktur. Ama hepimize, hiçbir garaz ve ivazı olmayan Mevlânalık yolu açılmıştır. Bu kolay ve külfetsiz bir yoldur. Hem zamanımıza da çok uyar.ortaya koyduğu ruhî ve ahlaki kaideler o kadar yenidir ki. Kendisini bu yolda yetiştirmeye çalışacak olanlar bunun ne kadar doğru olduğunu anlayabilecek seviyeye varmışlardır. Biz bugünkü müspet anlayışla Mevlânâların çoğalmasını istemekteyiz. Bunlar herhangi bir tekkeye bağlı olmadan, asrımıza en uygun, sevgi ve bağlılık yollarıyla herkese açık ilerleme yolunu tutmuş kimseler olmalıdır. Herkes nasıl bir kudret-i külliyeye bağlı olduğunu, kendi iç hüviyetini görebilmelidir. Uzay ve atom devrinde bunu benimsememiz, kolaylıkla tekâmül etmemizi sağlayacaktır.
MEVLÂNA'NIN HAYATINA BİR BAKIŞ:
Mevlâna Celâleddin-i Rûmi cidden değerli bir anne baba'dan 1207 yılında Horasan'ın Belh şehrinde doğmuştur. Nüfusu tamamen Türk olan Belh'de babası Sultan-ül Ulemâ Mehmed Bahaddin Veled, çok sayılan ve sevilen bir âlim olup, Soyunun Hz. Ebubekir'e dayandığı söylenir. Annesi ise Harizmşahlar sülâlesinden gelir. Sultan-ül Ulemâ, oğlu Celâleddin 5 yaşında iken Belh'den ayrılır. Hicaz'a Şam'a giderler ve Diyar-ı Rûm'a (Anadolu ya) gelirler. Malatya ve Erzincan'a oradan da Karaman'a gelip yerleşirler. Karaman'da Mevlânâ'nın annesi ölür ve buraya gömülür. Son Selçuklu hükümdarı Alâeddin Keykubat'ın dâvetiyle Konya'ya gelip yerleşirler. Bahaeddin Veled hayatı boyunca muhafaza ettiği Sultan-ül Ulemâ'lık payesi ile Konya'da müderris olur ve bu medresede, otururlar. 1231 de Sultan-ül Ulemâ ölür ve şimdi gömülü bulunduğu yere defnedilir.
Mevlâna Celâleddin, etrafında bulunanların ve bu arda Seyyid Burhaneddin Muhakkık-i Tirmizî'nin gayret ve irşâdları ile tasavvufa meyleder, bilgisini genişletir. 1244'de Konya'ya gelen Tebriz'li Şemseddin ile karşılaşırlar.
İkisi uzun süre ilâhi sohbetlerde bulunurlar. Hayatı Mevlevilik yolunun esasları olur. Bu tarikatı oğlu Sultan Veled kurar ve teşkilâtlandırır. Mevlâna'nın ilk halefi Hüsameddin Çelebidir. Sonra onun yerine oğlu Sultan Veled ve onun oğlu Ulu Arif Çelebi geçerler. Mevlâna görünen hayatından 1273'de ayrılmış ve babasının yanına gömülmüştür.
Mevlânâ'nın en büyük eseri, 25618 beyitli altı cilt Mesnevîdir. Ayrıca kırkbini aşan beyitli Divân-ı Kebir'i, Fih-i ma-fih'i ve kendisinden feyz alanların topladığı Yedi Meclis adlı eserleri vardır. Mazbut esaslara, Kuran-ı Kerim'e ve Peygamberimizin hadislerine bağlı ahlâki yorumlar, fıkralar ve menkıbelerle dolu olan Mesnevî, Türkçe'ye Süleyman Nahilî tarafından manzum olarak çevrilmiştir. Nicholson tarafından İngilizce'ye ve sonra diğer Avrupa dilerine tercüme edilmiştir. Ayrıca dilimizde bir çok değerli şahsın tercüme ve şerhleri vardır.
Mevlânâ'nın hâtıraları ve menkıbeleri, vefatından sonra oğlu Sultan Veled ve torunu Ulu Ârif Çelebi'nin Ahmed-i Eflâkiye telkinleriyle toplattırılmış ve Farsça olarak yazılmıştır. Sonra bu ve emsali toplamalar aynı dilde kısaltılarak “Sevâkıb-ı Menâkıb” (Menkıbelerin Yıldızları adlı bir eser meydana getirilmiştir. Farsça yazılmış olan eser Türkçe'ye Mesnevihan Mahmud Dede tarafından XVI. ncı asırda açık ve güzel bir dil ile tercüme edilmiştir. İleride tekrar temas edeceğimiz gibi, bu tercümenin müteaddit yazma nüshaları mevcuttur, resimli nüshası ise iki tanedir. Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver bu eserin Amerika'da Morgan Library'deki ve Topakı Sarayı Kütüphanesindeki iki resimli nüshası ile, Eczacı Uğur Derman'da bulunan bir resimsiz nüshasını karşılaştırmıştır. Gönül isterdi ki Sevâkıb-ı Menâkıb'ın başka resimli nüshaları da bulunsun. Eser ve tercümesi hakkında gerekli malûmatı bundan sonraki bölümde incelediğim için burada tekrara lüzum görmüyorum. Mevcut olan 22 resim zaten eserin ruh ve manasını açıklamaktadır. Cumhuriyetimizin 81.nci yılında, Anadolu Türk-İslâm mistiğinin en büyük temsilcisi olan Hz. Mevlâna, sanki zamanın üzerinden aşarak günümüze varıyor ve istikbâle bakan dinamik Türk Gençliği'nin mânevi desteği oluyor. “MUASIR MEDENİYETE” erişmenin gerekçesini hazırlıyor. Bu açıdan Cumhuriyetimizin 81. yılını idrak ettiğimiz bu senenin Hz. Mevlâna'nın ölümünün 731.inci yılına tesadüf etmesi, mânevî birliğimizin bir ifadesi olarak karşımızda durmaktadır.
Zuhurunun şiddetinden gâib olan yüce Allah'ın rahmetinin ne önü var, ne sonu var! O önü ve sonu olmayan rahmet kapısına gel de : melekler âleminde melekler gibi kanatlanıp uçmak istersen.
İkliminde, büyük insanlık ailesini, Allah'ın sevgilisi ve insanlığın Efendisi, evrenin erdemi Efendimiz Aleyhisselâm'ın rahmet şölenine buyur eden Hazreti Mevlânâ'nın gel çağrılarında:
Geel gel! Ne olursan ol gel! Neysen ne değilsen, hangi haldeysen gel ama, kirinden küfünden, pisinden pasalından, gizli ve açık her türlü şirk ve küfürden arınmaya gel!
Bizim dergâhımız umutsuzluk kapısı değildir. “Lâ tenetü min rahmetillâh, Allah'ın rahmetinden umut kesilmez!” mesajı yüklü değil mi a dostlar?
İnsanlığın piri Hazreti Mevlânâ, İrfan güneşi Şems'le bütünleşen Rahmânî sevgi sultanı Hazreti Mevlânâ, büyük insanlık ailesinin tamamının pîridir.
“Hemân aynı Muhammed'le Ali'dir. Şems ü Mevlâna”
Yâ Hazreti Şems, Yâ Hazreti Mevlânâ!...
Yâ Selâm!...
Yedi yüz yılı aşkın süreden beri dervişin damağına tat, aşıkın derdine ilaç; âriflere sertaç; hattatlara meşk, ressamlara renk, musiki-şinâslara ilham, daha nicelerine nice şevk, zevk v edestûr veren yüce Mevlânâ…
Yedi asırdan beri kapanmayan büyük kapı, sönmeyen ışık, susmayan ses, inmeyen perde; dinmeyen su; bitmeyen ders; eskimeyen kumaş; solmayan renk; olduran güneş, vardıran pîr, erdiren et, estiren yel; düşmeyen paha, bitmeyen söz, dönmeyen dost ve doyuran hamur; İşte Mevlânâ!...
Bunca uzun yıllar boyunca gerçek âşıkların sofrasının tası, aşının tuzu, ocağının közü, evradının özü, bedelinin gözü, daha her şeyi, her şeyi olan gönüller sultanı Mevlânâ…
Hz. Mevlâna:
Doğumu : 30 Eylül 1207 (G. Rebîul-evvel 604)
Doğum Yeri : Belh
Babası : Sultân'ul Ulemâ Baheddin Veled.
Anası :Mü'mine Hatun
Alimlerin Sultanı BAHÂEDDİN VELED: Dünyaya, Celâleddin Rumî gibi yüce şahsiyeti hediye eden, Mevlânâ'nın babası olan onuruna sahip, Mevlânâ'nn da böyle yüce bir Hak dostunun evlâdı olma şerefine nail olmasını sağlayan Sultan'un-Ulemâ Bahâeddin Veled Hazretleri, 1151-2 yıllarında doğmuştur. Babası Ahmed Hatibî oğlu Hüseyin Hatibî'dir. Yani cedden aydınlık bir soya mensuptur. Böylece, Hz. Ebû Bekir Sıdık (R.A.) Hazretlerine kadar ulaşır. Annesi, Ümmet'ullah hatun, Alâeddin Muhammed Harizmşah'ın kızıdır.
Mutlu ve kutlu hanımı, Hanefi fakihlerinden olup, birçok kitaplarıyla ün salmış bulunan Şems'ül-Emme Ebû Bekir Muhammed-i Serahsi'nin kızı Firdevs Hatun'un soyundan Mümine Hâtun'dur.
“Hakkın, velîleri iki türlüdür. Bazısı kibirli, bazısı mütevazi, bazısı korkunç ve heybetli, bazısı da sevimlidir. Büyüklüğü seven, heybetli ve azametli olan elinin kibrine “Kibriya” derler. Veli nefsi Ölmeden evvel ölünüz.” (Hadis) emriyle ölmüş ve yok olmuş kimsedir. O halde onun kibri, Tanrının sıfatı olan “Kibriya” dandır. Çünkü beşerî vasıflar, o velide artık mahvolmuştur. İnsanların kibirli olması, kötülenmiş olan nefislerdir.
(SULTAN VELED”)
“Rivayet ederler ki bir ceylânda, bir kurt evlenmişler ve bir çocukları olmuş. Müftüye “bunu kurt mu sayalım, yoksa ceylân mı? Onu kurt olarak kabul etsek, eti haram ve mundar olur. Ceylân desek helâl olur. Bunu hangisinden sayalım ve adını ne koyalım? Tereddütte kaldık “diye sordular. Maharetli müftü şöyle fetva verdi: “bunun hükmü mutlak değil, mufassaldır. Bu yavrunun önüne bir demet ot ve biraz kemik koyunuz. Eğer kemiğe meylederse kurttur ve eti haram olur. Yok eğer ota meylederse ceylândır ve onun eti ceylân eti gibi helâldir.”
“Bunun gibi Ulu Tanrı, o dünyayı, bu dünya ile, yeri gök ile karıştırdı, birleştirdi. Biz, bu her ikisinin çocuklarıyız. Eğer ilme meyleder ve kuvvetimiz, ilim ve hikmet olursa göksel ve helâl oluruz. Eğer yemeğe, uykuya ve cihanın nimetlerine, giyeceklerine meyledersek hayvânî ve yere ait oluruz.
(SULTAN VELED”)
Mâder-i Mevlâna Mü'mine Hatun, “Mederi Mevlânâ” Mevlânâ'nın annesidir. Cenab-ı Hakk'ın böylesine yüce bir şahsiyete anne olma şerefini nasip ettiği bu kutlu hanım, Belh Emîrî Rukneddin'in kızıdır.
Bu vefakâr ve asil hanım, efendisi Sultân'ul Elemâ Bahâeddin Veled Hazretleri ile birlikte mübarek görevi yerine getirmek, diyâr-ı Rum (Anadolu)'u ihya ve irşâd eylemek üzere, baba şehri Belh'den ayrılarak, Konya Larendesine kadar gelmiştir. Kutlu kafilenin buradaki günleri her bakımdan çeşitli hikmetlerle doludur. Çünkü Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykûbat'ın Karaman Nâibi Emir Mûsa, kendilerinin ufkunda doğan bu mübarek kafileyi şehrinde iskân edebilmek için her türlü çareyi ve imkânı sağlamıştır. Sultân-ul-Ulema için Karamanda özel bir medrese yaptırmıştır. Bahâ Veled bir taraftan bu medresede dersler verirken, diğer taraftan halkın gönül âlemi ile meşgul olmuştur.
O sırada evlenecek yaşa gelen Celâleddin'ini burada Semerkandlı Hoca Şerafeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile evlendirmiştir. (623H. 1226 M. ) Sultan Veled ve Alâeddin, bu izdivaçtan dünyaya gelmişlerdir.
Karaman'da geçen bu mutlu günlerde, Konya Sultanı Alâeddin'in, bu kutlu kafileyi Konya'ya yerleşmek üzere yaptığı dâvet de gelmiştir. Buna icabette bulunan Sultân'u-ulemâ, kafilesiyle birlikte Lârende (Karaman)'dan ayrılarak, Konya'ya gelip yerleşmiştir. Ama ne var ki, bütün bu mutlu ve surûrlu günlerde büyük bir acı olay, kafileyi teessüre sevk etmiştir. O da, Sultân'ul Ulemâ'nın kutlu eşi, Mevlâna Celâleddin'in yüce annesi Mümin'e Hatunun, Karaman'da vefat etmesidir. Bu sebeple, Karmandan ayrılış, kafilede böylesine büyük bir noksan ve acı hatıra ile olmuştur.
Mü'mine Hatun'un medfun bulunduğu türbe, Karaman'ın içindedir. Konya'ya 105 Km. mesafede bulunan Karaman, yüzyıllar boyunca Mevlevîler başta olmak üzere, bütün ehli tarikatçe önemli bir ziyaretgâh olarak ziyaret edilegelmiştir.
Türbe, “Aktekke” diye de anılır. Yanındaki cami ve derviş hücreleri ile bir zaviye durumundadır. Mü'mine Hatun'un ilk oğlu Alâeddin de yanında medfundur. Yakınlarında daha bazı ünlü Mevlevî şahsiyetler aydınlık bir devrin mubâret şahsiyetleri olarak, edebî uygularındadırlar.
Şems-i Tebrizî: Asıl adı ve künyesi “Melik Dâd oğlu Ali oğlu Muhammed Şemseddin” olan Şems-i Tebrizî, doğuştan yüksek kabiliyetlerle mücehhez, ilahî aşkın tesiriyle kendinden geçmiş gerçek hakikat ve mâna ehli erenlerdendir. Hicretin altıncı yüz yılında Tebriz'de doğmuştur.
Büyük eseri “ Mâkâlât” ı incelendiği zaman çok rahatlıkla görülür ki, o zamanın bütün yüksek İslâmî bilgilerine vâkıftı. Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ilimlerinde geniş bilgi ve kültüre sahip olduğu gibi, dört mezhebin fıkhi görüşlerine de âşina idi.
İşte Şems-i Tebrizî, madde ve mânâsıyle böylesine yüce bir kişiliğe sahip bulunuyordu. Şems, Mevlânâ'nın Mevlânâ Şemsin her bakımdan en mükemmel sırdaşı olmuşlardır. Konya'da Mevlânâ ile karşılaşıp kucaklaşmaları iki marifet dünyasının bir birine karışması, birinin diğerinde yok olması anlamının taşır.
Şems'ler Mevlânâ'lar ve daha nice ulu şahsiyetler mezarlarının yerlerini, Mevlânâmız'ın diliyle şöyle belirtmektedirler:
“Ölümümüzden sonra bizi yerde arama;
Bizim mezarımız, âriflerin gönüllerindedir.”
Şems (Güneş)'i, birkaç metre karelik toprağa gömmeye çalışanlar, bu kadar emek ve gayretleriyle, onun da mezarının bulunduğu gönüllerin sahibi ârif kişilerin söz, fikir, prensip ve tavsiyelerine kulak ve gönül verseler ve bunu bütün insanlığa tanıtıp, tattırabilseler, inanıyoruz ki dünyanın rengi de, dönüşü de değişecektir.
Şeyh Salâhaddin Zerkûbi: Bu gün Hazreti Mevlânâ'nın sandukasının kuzeydoğusunda bulunan, “Huzur”'a baş koymuş sandukalardan biri de, büyük şeyh, Konyalı Salâhaddin Zerkubîyi sembolize eder.
Mevlânâ'nın babası Sultâ'ul-elemâ Bahâeddin Veled Hazretlerine ait tarihi sandukanın kuzeyinde yer almış olan bu sandukanın sahibi Salâhaddin Zerkûbi, Mevlânâ'nın gönül gülzarının bahçıvanlarındandır. Mevlânâ'nın gönül, ruh ve mânâ aleminde birbirinden nefis, birbirinden lâtif ince katmer güllerinin açılmasını sağlamıştır.
Âhi-Türk oğlu Çelebi Hüsameddin:
Büyük Mürşid Mevlânâ'nın : “Ey, Hakk'ın ışığı, faziletli Hüsâmeddin! Sen damarla nabızla, göklere ve yıldızlara ait bilgilerle ilgisi olmayan gönül hekimsin” şeklindeki iltifatlarına muhatap olmuş bir ricâlullahtır. Selâhaddin-i Zerkûbiyi kaybeden Mevlâna, teselliyi onunla sohbette, O da Mevlânâ ile sırdaş olmak da sefâyı bulmuştur.
SANAT'A GELİNCE:
Mevlelikte musiki: Çalgılardan rebab ve mesnevide sazlıktan koparılan ney, aslî vatanından ayrılan “Ruh”un timsalidir. Bununla Rabbine kavuşmanın hasretini çeken “insanî kamil” remzediliyordu.
Fildişi oymacılığı: Makta, fildişi veya kemikten yapılırdı.Kamış kalemin ağzı makta üzerinde kesilip ikiye çatlatılırdı.
Kündekârı: Ahşap, geçme, bindirme v.s.
Kat'ı lık: Kağıt oymacılığı sanatıyla oyma eserler yapılmıştır.
Saatçilik: Mevlevî saatleri de ayrı bir sanat eseridir.
Lisan Sanatı: Edebiyat ve şiirin Mevlevilikteki yeri çok önemlidir.
