CETVELLE ÇİZİLMEMİŞ BİR ŞEHİR; KONYA
Roma Şehri, İmparatorlarının iktidarlarını ve iradelerini gösterir. Bu şehir dümdüz yolların birleşmesinden meydana gelir ve bu dümdüz yollar, o imparatorun güç ve tahakkümünü gösterir. İslam şehirlerinden ise sosyal ilişki açısından korunma ve dış dünyadaki biçimlerle ilgili idrakler vardır. Ve bunların ötesinde insanın, Allah'ın yaratığı bu dünyayı anlamaya çalışması vardır. Her yapılan yapının bu dünyaya hangi özellikler ve ne ilave ettiğinin idraki vardır. Bütün bu mesajlar bizi kültürü doğrudan yaşayan insanlar haline getirir.
Bir bina ve şehir yaptığımız zaman, o şehir Roma'daki gibi a'dan z'ye kadar değişmez yapılardan oluşursa, bunları yapan nesil sonraki gelecek nesle şaşmaz bir şekilde nasıl yaşayacaklarına dair bir plan, bir yapı dikte etmiş olur.
Osmanlı şehrinde ise çok az olan değişmez kısımların yanında bir nesilden öbür nesle farklılaşan bir çok kısım vardır. Bunların başında mahalle ve sokaklar gelir. İşte bu yüzden, Osmanlı şehri batı anlayışının aksine cetvelle çizilmemiştir. Cetvelle çizilmiş hiçbir yolu, mahallesi, sokağı olmayan bir şehirdir.
TARİHİ DOKUNUN KORUNMASINDAKİ YANLIŞLIK
Cetvelle çizilmemiş bir ortaçağ İslam Şehri'nin tüm karakteristik özelliklerini gösteren Konya'da tarihi dokunun korunmasında çok büyük bir yanlışlık yapılmıştır. Zamanında özellikle tüm bir mahallenin veya bir sokağın korunması lazım iken yapılar tek, tek ele alınmış ve öyle korunmuştur. Ve günümüze ulaşan eski eserler, çok katlı modern yapıların arasında sıkışıp kalmıştır. Böylece eski mimari doku kaybolmuştur.
Tarihi yapıların yıkılmasında ve çevrelerinin bozulmasında Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan şehir imar planlarının kötü etkileri olmuştur. Planlar yapılırken şehrin tarihi dokusu ve önemli tarihi eserleri göz ardı edilmiştir Ayrıca Cumhuriyetin ilk yıllarında ve meydan açmak bahanesi ile bir çok eski eser yıkılmış ve tarihi doku yok edilmiştir.
ESKİ BİR KONYA ÇARŞISI VEYA ESKİ BİR KONYA SOKAĞI YAŞATILABİLSEYDİ
Bu göz ardı edilen ve korunamayan eserler arasında kendine özgü düzenlemesi ile otantik bir Konya mahallesi, Konya Çarşısı veya bir Konya sokağı en büyük eksiklik olarak ortaya çıkmaktadır. Hele, hele dünyada bir çok örneği olan ve tüm unsurlarıyla değişmeden korunabilen eski bir Konya Mahallesini keşke yaşatabilseydik...
Konya'daki tarihi eserler içinde özel bir değer taşıyan eski Konya Evleri'nde, dükkanlarında ve çarşılarında geleneksel doku tamamıyla özelliğini kaybetmiş ve yukarıda da değindiğimiz gibi tek yapı ölçeğinde koruma altına alınmıştır. Bu yüzden bir Konya çarşısının ve bir Konya sokağının Osmanlı dönemi özellikleri ile yeniden yapılması lazımdır. Bu hususun şimdiye kadar gerçekleştirilmemiş olması hem Konya'nın kültür tarihi anlatılması, hem de Belediyelerimizin tanıtımı açısından çok büyük bir eksikliktir. Ankara'da ve Antalya'da kale içi evleri gibi, Bursa, İstanbul, İzmir gibi şehirlerimizde bir çok mahalle ve sokağın yeniden düzenlenmesinin yapıldığı iddialı çalışmalardan uluslararası alanda övgüyle söz edilmektedir. Konya'nın da böyle bir düzenlemeye acil bir şekilde ihtiyacı vardır.
ELİMİZDE NE VAR?
Konya Evlerinin özellikle tarihi sokakları ve hatta bulundukları mahalle ile birlikte korunması lazımdı. Ayrıca kendine özgü düzenlemeleri ile Konya Çarşısını, bedestenleri, hanları da korumamız lazımdı. Ama ne yazık ki bu yapılamamış ve Selçuklunun başkentliğini yapmış, Osmanlının da en önemli kültür merkezi olan Konya'dan gelecek kuşaklara fazla bir şey aktarılamamıştır.
Bu arada Nakipoğlu Sokağı gibi koruma altına alınmış evlerin fazlalığından başka hiçbir tarihi özellik taşımayan bazı sokakların bulunması konu ile ilgilenenlerin kalbine ufak bir sevinç vermektedir. Nakipoğlu Sokağında ancak koruma altına alınmış evler restore edilebilir ve bazı ufak düzenlemeleriyle Arnavut Kaldırımı, orijinal aydınlatma gibi-eski bir mahalle arası Konya Sokağı havası verilebilir. Bu ise sokağı, mahallesi ve çarşısıyla tarihi dokuyu yansıtmaktan çok uzak ve yetersizdir.
Gerçi Karatay Belediyesinin Mevlana Müzesi arkasında yaptırdığı Çelebi Konakları projesi Konya kültür hayatında büyük bir boşluğu doldurmasına rağmen sokağı ile bir otantik çarşının yokluğu hissedilmektedir.
ÖNERİLEN SOKAK
Konya'da yerleşimin düz bir arazide kurulması, sokağın ve mahallenin plan, şekil ve biçim açısından gelişmesine tesir etmiştir. Konya'nın Alaaddin Tepesine göre doğu kısmında-Mevlana Türbesinin çevresi Osmanlı döneminde arazi kısıtlı, dar ve kıymetlidir.
Nedeni; Selçuklular döneminde Şehir, Alaaddin Tepesi çevresinde ve batısında yoğunlaşmıştır. Ancak Yavuz Sultan Selim'in Dutlu suyunu Mevlana Dergahına akıtması ve zamanla bu bölgede Dutlu suyu ishale hattına bağlı bir çok çeşmenin yapılmasıyla kent merkezi doğuya kaymıştır. Hatta bu suyu çevredeki bazı evlere de verilmiştir. Dolayısıyla kentin doğu bölümünde arazi çok kıymetlenmiştir. Kentin bu bölümünde sokaklar ve mahalleler Konya'nın batı bölümüne nazaran daha dardır ve sıkışık bir haldedir. Bu haliyle Konya oldukça sıkışık dokulu bir Selçuklu Kentidir.
Yeniden düzenlenmesi önerilen sokak; Piri Mehmet Paşa Mahallesi'nde olup aslında birbiriyle kesişen iki ayrı sokaktan oluşmaktadır. Sokağımız Alaaddin Türbesi yanındaki Yusufağa Kütüphanesi'nin güney-batısına düşmekte olup, Konya Büyükşehir Belediyemizin yaptırdığı yer-altı otoparkının hemen solundan girilmektedir. Sağ tarafta Piri Mehmet Paşa Çarşısı vardır ki mimari açıdan yapmak istediğimiz düzenleme ile uyuşmaktadır. Bu sokak, kesişen diğer sokağa göre daha dardır. Bu sokak üzerinde tahminimize göre Tabiat Ve Kültür Varlıklarını koruma Kurulu tarafından büyük bir ihtimalle tescillenmiş iki ev vardır. Sokağın öbür tarafları Piri Mehmet Paşa Çarşısı'nın da olması nedeni ile altlar dükkan üstler ise büro olacak bir şekilde tüm sokağın düzenlenmesi mümkündür. Bu sokağın ismi Mimar Sinan Sokaktır.
Bu sokağın bitiminde üzerinde eski Mimar ve Mühendislik Fakültesi'nin ders gördüğü Cıvıloğlu Çarşısı'nın bulunduğu Mengüç Caddesi vardır. Sola yani doğuya döndüğümüzde düzenleme yapmak istediğimiz ikinci cadde ortaya çıkar. Sağda Cıvıloğlu Çarşısı ve yeni yapılan Karatay Belediyesi Binası vardır. Mengüç Caddesinin, bu kesiminin hemen başında eski bir evin çok güzel bir şekilde restore edildiğini görürüz. Bu evin görüntüsü yapmak istediğimiz düzenlemenin çok ufak bir örneği olarak hayal edilebilir. Düşünün...! Altlar dükkan, üstleri büro olarak düzenlenmiş Eski bir Osmanlı sokağı... Konya' nın böyle bir düzenlemeye ihtiyacı vardır.
Bu sokakta gene Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından tescil edilip koruma altına alındığını düşündüğümüz 5 eski ev vardır. Ayrıca gene bu sokakta biri halen işleyen, biri ise tamamen kör iki geç devir Osmanlı çeşmesi vardır. Bu sokağın doğu yönüne, yani Koyunoğlu Müzesine çıkan tarafında ise amacımıza uygun restore edilmiş ve kullanılan Köşk-Konya Mutfağı vardır.
Her iki sokakta da Cumhuriyet döneminde inşa edilmiş birer ufak cami vardır. Biri Mengüç Sokağının, Koyunoğlu Müzesi tarafından girilen yönünde bulunan Çukur Cami ki önünde yukarıda sözünü ettiğimiz iki Osmanlı dönemi çeşmeden halen işleyeni yer alır. Diğer Cami ise bu sokağın bitiminde, Cıvıloğlu Çarşısının arkasındaki Cıvıloğlu Camisidir. Bunların dışında bu iki sokakta bulunan tek katlı dükkanlar ve Cumhuriyet dönemi kerpiç evler amacımıza uygun değildir.
Sözü edilen sokaklarda 7 adet muhtemelen tescil edilmiş ev vardır. Bu evler Kültür Ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun vereceği izin ve proje onayı ile restore edilebilir. Sokağın geri kalan evleri ve dükkanları muhtemelen tescilli olmayıp son derece bakımsızdır. Tüm sokaklardaki bu gibi tescilli olmayan evler ve dükkanlar istimlak edilmelidir. Yerine dış görünüşleri ve plan özellikleri ile klasik Türk Evi plan şemasına uyan iç sofalı veya Karnıyarık tabir ettiğimiz plan tipinde iki veya üç katlı evler yapılmalıdır. Yeni yapılacak evlerde alt katlar dükkan, üst katlar büro olacak şekilde düşünülmüştür. Ama dış görünüşü ile tamamiyle 19. yüzyıl Osmanlı şehir dokusuna ait bir görünüm sunulacaktır. Düşüncemiz ideal eski bir Osmanlı mahallesinde bulunan bütün unsurları ve tüm özellikleri, hatta çarşısıyla beraber bu sokağa taşımaktır.
Tescilli olan ve restorasyonunu yapılacak olan 7 adet tarihi evin yanlarına-tüm sokak boyunca yapacağımız iki katlı-altları dükkan üstleri büro-Türk evi örneklerinde kullanılan malzeme eski evlerde kullanılan malzemeden çok farklı olmamalıdır. İyi bir araştırma yapılarak özgün malzeme kullanılmalı ve yetenekli ustalar bulunmalıdır. Böylece bütünlük arz eden bir tarihi kent dokusu oluşturulmalıdır. Ayrıca ilerde tarihi eserlere ve sokağın görüntüsüne ters düşecek ve zarar verecek biçimde o sokağın çevresinde yeni bina yapımı engellenmelidir. Sokak trafiğe kapatılarak trafiğin kötü etkilerinden korunmalıdır.
Ayrıca zemin etüdü iyi yapılmalı zemin suyu yükselmesi problemi çözülmelidir. Bu için yapılacak en iyi uygulama restore edilecek ve yeniden orijinal malzeme ile yapılacak binaların yanlarında eğer bir bahçe varsa birer kuyu yapılmalıdır. Neticede yeniden düzenlenecek Konya sokağındaki yapıların rutubetten korunması mümkün olacaktır.
Sokağın çevre ışıklandırılması zamanına uygun ve iyi yapılmalıdır. Ayrıca bol miktarda tanıtıcı levhalar kullanılmalıdır. Ayrıca bu sokağın restorasyonu yapılmadan önce elektrik telefon vs gibi alt yapı tesisleri tamamlanmalı ve bu gibi alt yapı tesislerinin olumsuz etkileri en aza indirilmesi için bu tesisler yer altına indirilmelidir.
ESKİ KONYA SOKAĞI NASIL OLMALI ? YOLLAR VE KALDIRIMLAR
Yüzyılımızın başlarında sokaklar yer, yer toprak ve Arnavut taşları ile döşenmiş iken daha sonraları granit taşından yapılmış parkeler ile döşenmeye başlamıştır. Sokağın meyilli ile gelen suyu toplamak ve kanalize etmek için genellikle sokağın ortasına doğru bir meyil verilmiş, hatta Sille'de olduğu gibi- meyillin çok fazla olduğu yerlerde taştan oluklarla bir ırmakçık teşkil edilmişti. Eskiden bu ırmakçıklardan akan yağmur suyu, mahalle aralarındaki ufak ve basit olarak yapılmış mahzenlerde toplanıp evlerde bulunan havuzlara aktarılır. Oradan da bahçelerle sulanırdı.
TANDIR
Sokaklarda müştereken yardımlaşma araç ve gereçleri vardır. Bilhassa fakir muhitlerde bu husus kendini çok bariz bir şekilde ortaya koyar. Bunlardan biri tandırdır. Sokağın darlığı veya fakirlik nedeniyle her evde bir tandır olmayabilir. Bu yüzden sokak halkının müştereken kullandığı alanlar içinde çeşmelerin yanında, en başta gelen alan bir tandırdır. Bu tandır fazla yer kaplamayacak bir şekilde sokağın uygun bir yerine yerleştirilirdi. KUYUSUZ SOKAK OLMAZ
Konya'ya ait eski resimlerde-genellikle çeşmelerin olmadığı mahallelerde-çıngıraklı bir kuyu vardır. Böyle bir kuyunun, düzenlemesini yapacağımız sokakta uygun bir yere yapılması sokağa tarihi bir görünüş kazandırılmasına yardımcı olacaktır.
ÇEŞME-İ DİLKÜŞAR...,ÇEŞME-İ REVAN...,
Aynı zamanda yeniden kuracağımız sokakta-eskiden bir mahallenin veya bir sokağın su ihtiyacını karşılayan-çeşmeler yapılmalıdır. Çünkü su bazı istisnalar dışında-evlere kadar ulaşmıyordu. Suyun ulaştığı evler Mevlana civarındaki bazı hatırı sayılır kişilere aitti. Ayrıca bu mahallede evlerin alt kısımları birer dükkan olarak düzenleneceği ve böylece örnek bir Konya Çarşısı meydana getirileceği için Mahallenin giriş veya çıkışına bir adet Osmanlı klasik devir şadırvan örneği yapılmalıdır. Eski dönemlerde bazı çeşmelerin yanında bir de açık hava namazgahları bulunuyordu. Proje mahallinde amacımıza uygun biri halen akmakta, diğeri ise kör iki çeşme bulunmaktadır.
ESKİ BİR PARK
Sokağın girişinde veya başında uygun bulunacak boş bir yere eski Fahrettin paşa parkı gibi ufak eski tip bir park yapılmalıdır.
EVLER ( BÜROLAR ) NASIL OLMALI
Evlerin-Büroların dış görünüşü-sade ve gösterişten uzak iç mekanlar olarak düzenlenmesi lazımdır. Ama kullanışa elverişli pratik ve rahat olmalıdır. Evlerin iç kısımlarının süslenmesinde ağaç önemli bir rol oynamalıdır. Ağaç işçiliği öyle uzun boylu emek isteyen bir şekilde değil de, daha ziyade basit ve aplikasyon tekniğiyle yapılmış, ama gene de göze hoş gelen bir özelik kazanmalıdır. Evlerde iç duvarlar sıvalı olmalıdır. Kireç ve kum kullanılmalıdır. Ancak kireç kapatma aracı olarak kullanılacağından samanlı sıva üzerinde yapılan badana ile samanlar kapatılmaya çalışılmalıdır. Tavanlar genel olarak ardıç ve katran kirişler üzerine atılan kamıştan yapılmış hasırlar ile kapatılmalıdır. Odaların duvarlarında uyarlanacak ahşap ağzı açıklıklar ile çiçeklik ve testilikler odalara ayrı birer donatım güzellikleri sağlayacaktır. Bu donatımlar hiçbir zaman yağlı boya ile boyanmamalı ağacın doğal renginde bırakılmalıdır.
Bu sokakta üst katlar büro olarak kiraya verilebilir. İstanbul'da Topkapı Sarayı yakınlarında bulunan saray memurlarının lojmanları restore edildikten sonra büro olarak kiraya verilmiştir.
DÜKKANLAR
Osmanlı dönemi çarşı düzeni ve sokakların dizilişi ile erken Cumhuriyet dönemi düzenlenmesi farklıdır. Osmanlı düzeninde evler ayrı, dükkanlar yani çarşı ayrı sokaklarda yer almıştır. Ama erken Cumhuriyet döneminde bu yerleşim tarzı yavaş, yavaş terkedilmiş ve maddi imkansızlıklar nedeni ile iki katlı evlerin alt katları birer dükkan haline getirilmiştir. Bu dükkanlar evin sahibi tarafından işletildiği gibi kiralık olarak da verilmiştir. Bu yüzden Sille'de ve bazı eski Konya Sokaklarında olduğu gibi, Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma evlerin yoğun olduğu bir bölgelerde-sık veya seyrek olarak-evlerden bozma-dükkan bulunabilir.
Bizim amacımız söz konusu sokaktaki eski yapıların korunması ve restorasyonundan başka yeniden yapılacak evlerin altı birer dükkan şeklinde yapılarak evleri ile birlikte eski bir Konya çarşısı düzenlemesi yapmaktır.
DÜKKANLARIN DIŞ GÖRÜNÜŞÜ
Konya Çarşısının bugünkü konumuna gelmesi; ahşap dükkanlardan oluşan çarşının 1869 tamamen yanması ve ortadan kalkması ile olmuştur. 1870 yılında Konya'da vali bulunan Burdurlu Ahmet Tevfik Paşa Konya Çarşısını yeniden inşa ettirmiş dükkanların ve mağazaların büyük bir kısmı kagir olarak yapılmıştır. Bazı dükkanlar iki katlı olarak inşa edilmişler, bu ikinci katların yüzeyleri çinko ile kaplanmıştır.
Yangından sonra gene aynı meslekten olanlar genellikle aynı sokakta yerleşmiştir. Yangından önceki genellikle ahşap olan dükkanların tümü öylesine küçüktür ki, bir kaç eşya ve çuvalın dışında ancak dükkan sahibinin sığabileceği kadar bir yer kalıyordu. Müşteri dükkana giremiyor. Aslında girmesine de gerek kalmıyordu. Çünkü her şey dükkanın önünde istif edilmiş vaziyetteydi. Dükkanların arka kısmında değerli eşyalar için çoğunlukla tuğladan inşa olunan depo kısmı kiler vardı. Yangından sonra nispeten daha geniş dükkanlar yapıldı.
DÜKKAN KEPENKLERİ
Dükkanların bir kısmı ahşap kepenkli, bir kısmı ise Metal kepenkli olması lazımdır. Ahşap kepenkli ahşap dükkanlar, 1869 yılındaki meşhur çarşı yangınından önce Konya Çarşısının karakteristik özelliklerinden biridir. Metal kepenli dükkanlar ise çarşı yangınından önce daha çok yükte hafif pahada ağır işlerin esnaf ve tüccarlarına aitti. Kuyumcular sarraflar, halıcılar ve benzeri kıymetli şeylerin satıldığı dükkanlar böyleydi. Çarşı yangınından sonra bütün dükkanlar muhtemel bir yangına karşı metal kepenkli ve taş ve tuğladan yapılmaya başlandı. Projenin uygulanmasında hem tahta kepenk, hem de Metal kepenk yapılmalıdır. Çarşıda her dükkanın önü çinko saçaktan yapılmış saçaklar ile güneş ve yağmurdan korunuyordu. Ayrıca ikinci katları çinko ile kaplıydı.
Hiçbir dükkan ve mağazada çeşme donatımı bulunmuyordu. Esnafı su gereksinimi civar çeşme ve şadırvanlardan sağlıyordu. Sokağa çeşmeler ve 16. yüzyıl klasik devir özelliklerini gösteren bir şadırvan yapılması gerekmektedir. Dükkanların ön cepheleri ve vitrinler yerine sabahları açılıp ve akşamları kapanan tahta tablalarla korunmuştu.
ESNAF KAHVE VE ÇAYSIZ OLMAZ
Çarşı esnafının kahve gereksinimini ilk zamanlarda seyyar kahve ocakları tarafından yerine getiriliyordu. Yaz aylarında kar ile soğutulmuş şerbet ve hoşaflar seyyar satıcılar tarafından esnafa sunuluyordu. Ama zamanla çarşı içindeki bazı sokaklara kahvehaneler de yapılmaya başlandı.
KUŞLUK YEMEĞİ
Çarşı esnafı sabahları 9-10 dolaylarında katıkçı dükkanlarından sağladığı bazı yiyecek maddelerini fırınlardan aldığı pide ve yağ somunlarıyla karnını doğuruyordu. Bu saatte yenilen yemeğe kuşluk vakti yemeği deniliyordu. Konya çarşısında öğle vakitleri genellikle yemek yenilmezdi. Yemek yenilmek istenirse Kebapçı ve etli ekmekçi dükkanlarına gidilirdi. Bu konu ile geniş bilgiyi Konya esnafı bölümünde vermeye çalıştık.
SOKAKTA BULUNACAK KONYA ESNAFI
KONYA'NIN KUNDURACISI RAKİP TANIMAZ
Eski Konya çarşısında her sokakta ayrı birer esnaf takımı bulunmaktaydı. Mesela kunduracıların bulunduğu sokakta;
* Ayakkabıcılar
* Yemeniciler
* Çizmeciler
* Terlikçiler
* Dericiler bulunurdu.
KALFASIZ SANAT KUYUMCULUK
Kuyumcuların bulunduğu sokakta ise;
* Mücevherciler
* Altıncılar
* Değerli taş İşlemeciler
* Gümüşçüler
* Saatçiler bulunurdu.
Ayrı bir sokakta SOKAK TERZİLERİ vardı. Gene ayrı,ayrı sokaklarda;
* KUMAŞÇILAR,
* SEMERÇİLER,
* KEÇEÇİLER,
* KONYA KÜLAHÇILARI,
* MUTAFÇILAR, URGANÇILAR,
* NALBANTLAR,
* KALAYCILIK,
* TENEKEÇİLİK,
* KADAYIFCILAR,
* YUFKACILAR,
* KAŞIKÇILAR,
* HATTATLAR,
* HAMALLAR
* DEMİRCİLER,
* KAZANCILAR,
* ANAHTARCILAR,
* MAŞRAPACILAR,
* ŞEKERCİLER,
* FIRINCILAR,
* BÖREKÇİLER,
* GIDA VE MANAV DÜKKANLARI,
* MARANGOZLAR,
* BERBERLER,
* DERİCİLER,
* AKTARLAR,
* ZİLLERLE SÜSLÜ BOYACI SANDIKLARI İLE AYAKKABI BOYACILARI hepsi ayrı, ayrı sokaklarda mekan tutmuşlardı. Düzenlemesini yapacağımız sokakta eski Konya esnafından birer örnek bulunmalıdır.
GATIKÇI DÜKKANLARI
Gatıkçı Dükkanları başlıca gıda maddeleri pişmiş yumurta, helva, tahin, köpüklü helva, zeytin ve peynirdi. Bu dükkanın bir yerinde teneke kaplı ve üzerinde tuz ve kırmızı biberin her zaman bulunduğu uzun masalar bulunurdu. Bu masaların iki tarafına sandalye yerine tabure konurdu. İştahla yenilen en iyi katık pişmiş yumurtanın bakır sahan içinde ezilerek içerisine zeytinyağı ve kırmızı biber katılanı idi.
HELVAYI DÖVE, DÖVE YEDİRİRLER
Helvacı dükkanları da aynı gatıkçı dükkanlarının yerleşim düzenine sahipti. Burada yermek yemeğe gelenlere verilenler; Helva, tahin, köpüklü helva, ve zeytindi.
AŞÇI DÜKKANLARI
Aşçı dükkanlarında Aşçılar ufak dükkanlarında hem yemek pişirirler hem de dükkanlarında garson bulunmadığı için garsonluk yaparlardı. Bütün hizmetler aşçı tarafından yapılırdı. Başlıca yemekler Çorba, Kuru fasulye, Pilav , zerde idi.
KEBAPLA DEĞİL AÇLIKLA DOY
Kebapçılar da yukarıda saydığımız esnaf gibi ufak dükkanlarda hizmet verirler ve çok az işçi çalıştırırlardı. Başlıca yemekleri; şiş köfte ( Arap Köftesi ) Etli ekmek, Fürun kebabı idi. Bu esnaftan etli ekmekçiler; etli ekmekleri kendileri yapmaz, sipariş aldıktan sonra hazırladıkları etli ekmek içlerini en yakın fırına gönderirler ve etli ekmek fırından geldikten sonra hiç kesmeden servis yaparlardı.
BERBERLER
Berberler Konya'da kahvehanelerin açılmaya başladığı Kanuni Sultan Süleyman döneminde ortaya çıktığı kabul edilir. İlk önceleri kahvehanelerin bir köşesini kendilerine mekan olarak seçmişlerdir. Tanzimat'tan sonra ise kendilerine özgü dükkanlarda icra-ı sanat eylemeye başladılar. Berberler aynı zamanda sünnetçilik, hacamatçılık, sülük çekme, ufak-tefek yaraları tedavi etme gibi becerilere sahipti. Berberlere meslek dalları için gerekli ilaç ve merhemleri imal edip satma yetkisi de verilmişti.
PASTAHANELER
Pastahaneler Osmanlının son dönemleri ile Cumhuriyetin ilk yıllarında gelişmeye başladı. Genellikle Osmanlının kaybettiği balkanlardan gelen göçmenler tarafından açılan ilk pastahaneler tatlıcı dükkanları adı altında açılıyor ve tulumba tatlısı, revani, muhallebi, limonata gibi geleneksel tatlılar sunuluyordu. Zamanla bu tatlıcı dükkanları birer pastahaneye dönüştü. Ve buralarda Pasta, kurabiye, Kremalı pasta, , kazandibi, kokulu kuru pastalar, limonata, boza, hakiki salepten ve meyvelerden el aletleri ile yapılmış dondurma satılırdı.
ECZANELER
Tanzimat'tan sonra açılan modern okullar berberlik türü meslek guruplarının parçalanmasına sebep oldu. Bu parçalanmadan serbest meslekler doğdu. Öte yandan bu okulların ilk öğrencileri berber aktar dükkanlarından yetişme becerikli çıraklardı. Gördükleri kısa süreli eğitimden sonra berber çırakları cerrah ve dişçi, aktar çırakları eczacı diploması alarak meslek hayatına atıldılar. Konya'da ilk eczaneler 1920'li yıllarda açılmaya başlandı.
ATLI TRAMVAY
İstanbul, İzmir ve Selanik şehir içinde kullanılan atlı tramvay 1917 de Selanik'teki sökülerek Konya'ya getirilmiştir. Bu sistem; motor ve lokomotif yerine at kullanıldığı için atlı tramvay diye ünlenmiş yolcu taşımacılığıdır. Ray üzerinde çift at tarafından çekilen tek vagonla yolcular taşınmaktadır. Fren sistemi vardır. Atlı tramvayı görmüş olan çeşitli yazarların hatıraları ve çeşitli yazılarında insan hayalinde geçmişe dönük güzel hayaller kurmaya iten Atlı tramvay bu caddeden geçirilebilir.
Şehir içinde yolculuk Atlı tramvay kalktıktan sonra atlı arabalar-Fayton ve Yaylı At arabaları-ile yapılıyordu ile yapıyordu. Üzeri tenteli veya tentesiz yaylı at arabaları ve faytonlar 1960'lı yılların sonuna kadar Konya'da hizmet vermiştir. Atlı tramvaydan önce ulaşım atlar, atlı arabalar ve muhtemelen bir dönem moda olan tahtırevanlar tarafından yapılıyordu.
AYDINLATMA
Sabit fenerler sokakların köşe başlarına veya meydanlarda belli yerlerde takılırdı. İçlerine idare konarak aydınlatma sağlanırdı. 1913 yılında ise sokaklar gaz lambaları ile aydınlatılmaktadır. Cumhuriyetin ilk yıllarında da gaz lambaları kullanılmıştır.
BAŞKA NELER YAPILABİLİR
Konya'mız, tarihi özelliğini koruyan İstanbul, Bursa ve Edirne gibi şehirlerimizde bulunan tarihi bir bedestenin bulunmayışının eksikliğini çekmektedir. Şimdiki Özel idare binasının yerinde bulunan ve Ferit Paşa tarafından yıktırılan 16. yüzyıl klasik Osmanlı mimari tarzındaki eski bedestenin ufak bir örneği bu sokağa yapılabilir.
Geç devir ufak bir han da yapılabilir. Ama proje mahallinde bunun yerini tutacak Piri Mehmet Paşa Çarşının olması ve mimari tarzının düşüncemize uygun olması büyük bir talihtir.
Bu sokağın girişi; yeniden yapılacak Konya'yı çevreleyen eski dış surlara ait bir kapıdan verilebilir. Yani eski Konya Kalesinin dış surlarının hiç değilse bir kısmı kapısıyla beraber yapılabilir. Bu sokağın bir parçasını çevreleyebilir. Sokağa sur kapısından giriş verilebilir.
Yani yeniden yapılacak binalar yıkılmış olan eski, önemli binaların ufak bir örneği olabilir.
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Bu proje ile yapılmak istenen; Selçuklu döneminden getirdiği değerlerle geç devir bir Osmanlı sokağını yaşatmaktır. Yalnız ufak bir popüler değişiklikle... Bu değişimle yapılmak istenen; evlerin ve çarşının, ayrı, ayrı sokaklarda olmadığı, bir sokakta bütün eski kentsel dokunun, hatta atlı tramvay, fayton gibi özellikleri ile yaşatıldığı, hem de ticaretin yapıldığı bir mekan oluşturmaktır. Bu mekan kaybolmuş bulunan eski kentsel doku hakkında ziyaret edenlere bir fikir vermelidir. Ayrıca bu proje ile kaybolmuş bazı değerlerimiz hakkında gelecek kuşaklara sembolik dahi olsa kültürel ve sanatsal aktarımda bulunma imkanını yakalamış olacağız.
Bu çalışmanın geliştirilmesi ve gerçekleştirilmesinde Karatay Belediyesi, Konya il Turizm ve Kültür Müdürlükleri ile Müzeler Müdürlüğünün, Röleve ve Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma kurulunun da yardımları ve destekleri alınmalıdır. Ayrıca kurulması düşünülen sokakta ticaret yapacak esnaf dernekleri ile konuyu tartışarak destekleri istenmelidir. Hatta restorasyonu yapılacak olan binalarla ve yeniden yapılması düşünülen binalar yap-işlet-devret usulü ile esnafın kendinin yapması istenebilir.
Yapılan bu çalışmanın ikinci safhasını ise Mevlana Müzesi ile Koyunoğlu Müzesi arasında o civardaki tarihi dokuyu az çok hissettiren mahallelerden, Karatay Belediyesinin 1994 yılı ile 2000 yılları arasında, Mevlana Müzesi'nin arka cephesinde yaptığı Çelebi Konakları ve Nakipoğlu Sokağı gibi- sokaklardan geçerek atlı tramvay veya fayton seferleri düzenlenerek eski Konya sokaklarında tarihi bir gezinti yapılması yer almaktadır. Bu "Nostaljik Konya gezintisi ile " değil turistlere, Konyalıların bile unuttuğu eski şehrimizin tarihine dair otantik bir havanın bir nebze teneffüs ettirilmesi hafızalarda unutulmaz anlar bırakacaktır.
Projeye konu olan sokaklar dışında kalan, atlı tramvayın veya faytonun geçeceği diğer sokaklarda ise ufak tefek düzenlemelerle-eskiye benzeyen aydınlatma araçları ve Arnavut taşı döşenmesi ile- düzenlemesi yapacağımız sokaklarla birlikte büyük bir alanda tarihi bir bütünlük sağlanabilir.
Ön çalışmasını yaptığımız sokakların eğer düzenlemesi gerçekleştirilirse, Karatay Belediyesinin 1994 yılı ile 2000 yılları arasında, Mevlana Müzesi'nin arka cephesinde yaptığı Çelebi Konakları projesiyle tam bir uygunluk sağlayacaktır.
Eğer ön çalışmasını yaptığımız evleri, çarşısı ile sokaklar Mevlana Müzesi arkasında yaptırılan Çelebi Konakları projesine eklenirse çok büyük bir alanda yapılacak bu restorasyon ve yeniden düzenleme ile Konya Büyükşehir Belediyemiz, Uluslar arası platformlarda övgü, ödül ve saygıyla anılacağı kanaatindeyiz.
Konya’da belli bir sokağı Osmanlı Dönemine ait özellikleriyle yeniden kurma denemesi
Etiketler: çelebi konakları, karatay belediyesi, mevlana, nostalji, osmanlı
Selçuklu'dan Günümüze Konya Kent Dokusu Değişimi
1. Giriş:
Tarih öncesi ve sonrası pek çok uygarlıklara sahne olan Konya kenti, tarihi bir yerleşim bölgesidir.
Çumra-Çatalhüyük kazıları sonucu Konya ve çevresinde Cilalı Taş Devri'nin yaşandığı ortaya konulmuştur. İ.Ö 6000 tarihine kadar inen Çatalhüyük, Anadolu tarihi açısından da önemli bir yerleşim merkezidir (1984 Sonrası Konya).
Selçuklulardan bu güne kadar kentin gelişimi Alaaddin Tepesi çevresinde olmuştur Eski bir höyük olan Alaaddin Tepesi, yıllarca Konya'da bir nirengi noktası olma özelliğini korumuştur. Konya en parlak dönemini I. Alaeddin Keykubat zamanında yaşamıştır. Konya ilim ve sanat merkezi haline gelmiştir. Birçok köşkler, camiler, medreseler, kervansaraylar, imaretler yaptırılmıştır. Bahaddin Veled, Mevlana Celaleddin, Muhiddin Arabi gibi bilgin ve mutasavvıflar Konya'ya yerleşmişlerdir.
2. Konya Kent Dokusu Tarihsel Gelişimi:
Selçuklular döneminde (XIII y.y.) yerleşme dokusu Alaaddin tepesi çevresinde yoğunlaşmıştır. Karamanoğulları Devri'nde (XIV. y.y.) yerleşme bölgesi olarak Alaaddin Tepesi'nin batı ve kuzey kesimi seçilmiştir. Osmanlı Devrinde XV. ve XVIII. yüzyıllarda yerleşme dokusunun tepenin doğu ve kuzey-doğu kesimlerine doğru yayıldığı görülmektedir. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda ise yerleşme bölgesinin, Alaaddin Tepesi'nin güney ve güney-doğu kesimlerinde yoğunlaştığı bilinmektedir (Şekil 1). Mevlana Türbesi ve çevresi XV. ve XVI. yüzyıllarda şehrin en popüler semti olmaya başlamıştır.(Odabaşı 1998).
1930 'lu yıllardan sonra ülke genelinde imar çalışmaları başlatılmıştır. Konya için imar çalışmaları ilk olarak Mimar Şehabettin tarafından yapılmıştır. Ancak bu etüd projesi olarak kalmış ve uygulama ortamı bulamamıştır.
Asım Kömürcüoğlu'nun Konya için yaptığı bu imar planında , Konya'nın dağınık bir şekilde bölgeye yayılmış olması sebebi ile mevcut bulunan konut dokusu yeniden düzeltilmiş ve mevcut yapıların istimlake uğramamasına özen gösterilmiştir (Kömürcüoğlu,1947). Mesken alanları arasında kalan boşluklar da yeniden tanzime çalışılmıştır. Burada amaç şehrin mevcut karakterinin korunmasıdır (Ulusoy 2000).
Aşağıda Osmanlı döneminden başlayarak farklı dönemlerde Konya'nın Alaaddin merkez olmak üzere imar planları verilmiştir.
Düz toprak damı, toprak sıvası ile dış cephe olarak basit bir yapı imajı sergileyen Geleneksel Konya evi 1940' lı yıllardan sonra yavaş yavaş yerini 3-4 katlı apartman bloklarına bırakmıştır (Berk, 1951). İlk apartman örneği olan Hayat Apartmanı'ndan (1937) sonra Konya'da apartman yapımı bir süre duraklama geçirmiştir. 1950 yılında ise yeniden harektlenmeye başlamıştır.
Konya'da ilk apartmanlar, son dönem geleneksel Konya evine plan şeması açısından benzemektedir. Aşağıda incelenen yapı Konya'da 1950 yılı döneminde yapılmış apartman örneklerindendir.
3. Konya'dan Bir Yapı Örneği:
Altıoklar Apartmanı
Yapının adı : Altıoklar Apartmanı
Yapım tarihi : 1953
Proje : Yapı kalfası
Yaptıran: Kazım, Ragıp, Faik ve Sadi Altıoklar (kardeşler)
Yeri: Şeyh Sadrettin Mah. Ferit Paşa Caddesi' nde bulunan yapı Atatürk Anıtı mevkisinde D.S.İ. binası karşısında yer almaktadır
Kat adedi : Bodrum + Zemin + 2 Kat + çatı kat
Bir kattaki daire sayısı: 1
Toplam daire sayısı : 5
Plan şekli: Altıoklar Apartmanı'nda dairelerde dört bölümden oluşan salon, iki oda ve bir küçük sandık odası; banyo, wc, mutfak ve antre ve bir küçük depo (kiler) bulunmaktadır
Yapının plan şeması olarak, modern mimariye meyilli oluşu dikkati çekmektedir. Yapı plan şeması olarak sofalı plan şeklinde olmakla birlikte, yatak holünün ayrılması yapıda planlama değişimlerini göstermektedir.
Normal katlarda, giriş cephesinde çıkma yapılmıştır. Bu özellik son dönem Türk Evi özelliklerindendir (Eldem, 1984). Çıkmalardan dolayı normal katlardaki daireler, diğer katlardaki dairelerden daha geniştir. Çıkmanın derinliği 70 cm., uzunluğu ise 400 cm.dir.
Yapı tekniği ve malzemesi: Yapı tamamen yığma sistemle yapılmıştır. Duvar örgüsünde tuğla , duvar kaplaması olarak ise sıva kullanılmıştır. (Resim 4.1.5.1).
Yapının ilk fonksiyonu: Bodrum kat kısmen konut, kısmen depo ve kazan dairesi olarak planlanmıştır. Diğer tüm katlar ise konut olarak planlanmıştır.
4. Sonuçlar:
Bir Selçuklu başkenti Olan Konya şehri, asırlar boyu tarihi bir tepe olan Alaaddin Tepesi çevresinde odaklanmıştır. Aladdin Tepesi her dönemde kentin nirengi noktası rolünü almıştır. İlk apartman olan Hayat Apartmanı (1937) eski konut bölgesi arasında planlanmıştır. Ancak daha sonra yapılan apartman örnekleri Alaaddin Tepesi'nin batısında ve eski kent dokusu dışında planlanmıştır. Alaaddin Tepesi'ni tren İstasyonuna bağlayan yol aksı yeni yapılaşma alanı olarak planlanmıştır.
İlk apartman örneklerinde geleneksel Türk evi plan şemasının izleri uzun süre kendini hissettirmiştir. Örnek olarak odalara sofadan dağılım gösterilebilir.Ayrıca cephelerdeki küçük çıkmalar (konsollar) da da Türk evi izleri görülmektedir.
KAYNAKLAR
1.BERK,Celile, 1951,'Konya Evleri' İst.
2.Eldem, S. Hakkı., 1984, “Türk Evi Osmanlı Dönemi”T.A.Ç. Vakfı Yayınları, C. 1,İst.
3.KARPUZ Haşim,1996,” Fotoğraflarla Geçmişte Konya”, Konya Büyükşehir Belediysi Yayınları, İst.
4.Kömürcüoğlu, Asım,1947,”Konya İmar Planlarının Son İzah Raporu Hülasası”,Arkitekt,S:1
5.Menderes, A., 1964, Konya İl Analitik Etüdleri, Ankara
6.Odabaşı Sefa,1998, 'Geçmişten Günümüze Konya Kültürü', Kültür Müd. Yayınları,Konya
7.Ulusoy, Mine, 1992,”19. Yüzyıl Konya Ev Mimarisine Avrupa Mimarisinin Etkileri”,S.Ü. Fen Bil. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Konya
8. Ulusoy, Mine, 2000,”Konya'da Apartman Yapılarının Tarihsel Gelişimi”, Konya
Etiketler: alaaddin tepesi, anadolu, çatalhüyük, konya, mevlana, muhiddin arabi, osmanlı, selçuklular
Sanata Gönül Verenler - Fahri ÖZPARLAK
Kısaca sizi tanıyabilir miyiz?
01.05.1941 Konya doğumluyum. Konya Lisesini bitirip, 1958 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesine girip 1963 Haziranında Betonarme opsiyonu (ihtisasından) mezuniyeti müteakiben Konya DSİ 4. Bölge Müdürlüğü Proje ve Barajlar Baş Mühendisliğinde mesleğe başladım. Askerliği (1964-1966), 6 ay İstihkam Okulu, l,5 senede (6 ay deniz asteğmeni, biryılda istihkam ve deniz teğmeni olarak) Deniz Kuvvetleri İstanbul Boğazı müstahkem mevkide (Sarıyer, Anadolukavağı ve Yuşa'da) yaptım. Mesleki alanda yaptığım askerlik dönüşü /.Bölge Amirliğinde İçme Suları Şefi ve Müdür Muavini olarak mesleğime başladım ve daha sonraları serbest olarak mesleğime devam ettim.
Sanata merakınız nasıl başladı?
42 sene önceki öğrencilik geçimimi sağlamak için Konya'nın büyük kaşıklarına hat yazısıyla (Sülüs, talik, divanî, rikka, nesih v.s) el becerisi kazanmam, proje, kontrollük ve müşavirlik hizmetini yürütürken ve boş zamanlarımı değerlendirmek isteğiyle başlayan merak ve hobi bir senedir amatör tutku halini alarak ve ruh coşkunluğuyaratarak büromu sanat evi haline getirdim. Sanata sahip çıkmak için önce onu tanımak ilkesinden hareket ederek İtalya, Venedik, Floransa, Paris, Çek Cumhuriyeti, Prag, Avusturya, Viyana, Termal Merkezi Karlovari, Macaristan, Budapeşte ve daha başka dünya ülkelerinde ve müzelerinde yaptığım tetkiklerde ve Anadolu'da Türklerin asırlar boyu geliştirdikleri el sanatları alanında güzeli arama yolunda çeşitli dallarda verdiği örneklerde engin bir geçmişle güçlü ve güzel ürünlerini inceledim. Sanatın her çeşidinin kölesiyim, böyle kölelik dostlar başına diyerek, sanat evimde TÜRK-İSLAM SÜSLEME SANATLARI ( Hüsn-i Hat, Tezhip, Minyatür, Ebru ) ve 150 çeşit Osmanlıda Zenaatten Sanata, araştırma ve 17 cilt kitap haline getirme faaliyetleriyle sanat aşkımı dile getirmekteyim. Esas güç kaynağım, geçmişten günümüze, ( zaman penceresinden ) İLÂHİ KUDRET AKIŞ ve GÜZELLİKLERİYLE, SONSUZ ALLAH'IMIN, Sonsuz güzelliklerinin sergilendiği (Konya, Anadolu ve Dünyadaki) sanat galerilerindeki güzellikler maddeden mânâya daha güzelleşmekte ve Allah'ıma ibadet etmekte. Konyamızdan dünyaya yayı lan sönmeyen ilâhi aşk ışığı Hz. Mevlânâ'mız, Allah'ımın en büyük sanatçı olarak her şeyden önce güzelliklerde tecelli ettiğini söyler. "ALLAH GÜZELDİR ve GÜZELLİĞİ SEVER" der bir hadisi şerif. Ve uyanmış kalp, her şeyin sözle anlatılamayan bir şeyi çağrıştıran bir işaret, bir söz olduğunu, uzun sözün kısası "ALLAH'IMIN İSİM ve SIFATLARININ bir yansıması olduğunu keşfeder. Fransa Mont Marte ressamlar tepesinde ve St.Petersburg'da öğrendiğim resim sanatı, 36 tablomda renklerin ve güzelliklerin yansıması olarak, sonsuz ALLAH'IMIN İSİM ve SIFATLARININ tecellisi olarak görüyorum.
Konya'mızın bir mahalli gazetesi (YENİ MERAM GAZETESİ) ve 8 Mecmua ile 4 adet Mevlana mevzulu kitaplarınızda Hz. Mevlânâyı işlemenizin nedeni nedir?
Yedi asrı aşkın zaman önce, mâ'nâ ve maneviyat semâmızda doğan bir güneş gibi dünyamızı aydınlatan Mevlânâ Celaleddin-i Rumî, bugünde sayılarıyüzbinleri bulan sâlîk ve sevenleriyle gönül kubbelerine ışık saçmaktadır. Yeşil Kubbesi iseyedi asırdan fazla bir zamandan beri yeryüzünün ünlü yerlerinden biridir. Gerek batının, gerekse doğunun nice ünlü kişileri, onun aziz hatırası önünde teslimiyetlerini dile getirmişlerdir. Zamanımız dünyasında insanın en büyük ihtiyacı, ruhi özleyişlerini tatmin etmek veya başka bir deyişle gönül huzuruna sahip olmaktır. Mevlânâya artık, şeklen değil, ama kalben bağlı olanlar kendilerini tatmin etmiş görüyorlar. Bu husus 2 l. asır Türkiye'sinde en değerli ruhi kazançtır. Bunun ispatı 730 yıllık Mevlevi Medeniyetinin rehber, düstûr ve kitaplarının revaçta olmasıdır.
Yedi asırdan beri kapanmayan büyük kapı, sönmeyen ışık, susmayan ses, inmeyen perde, dinmeyen su, bitmeyen ders, eskimeyen kumaş, solmayan renk, olduran güneş, vardıran pîr, erdiren et, estiren yel, düşmeyen paha, bitmeyen söz, dönmeyen dost ve doyuran hamur, İşte Mevlânâ!..
Bunca uzun yıllar boyunca gerçek aşıkların sofrasının tası, aşının tuzu, ocağının közü, evradının özü, bedelinin gözü, daha herşeyi, herşeyi olan gönüller sultanı Mevlânâ.
Yedi yüzyılı aşkın süreden beri dervişin damağına tat, âşıkm derdine ilaç; ariflere sertaç; HATTATLARA MEŞK, RESSAMLARA RENK, MUSİKİ -ŞİNASLARA İLHAM, daha nicelerine nice şevk, zevk ve destur veren yüce Mevlânâ. İşte bunun için Mevlânâyı ömür boyu her gün iletişim yoluyla insanlık için ne kadar yazsam azdır.
Yaşam çizginiz, niçin hat sanatı?
Güzelliği görebilen bir varlık olarak dünyaya gelen insanoğlu, güzel sesler, güzel yüzler karşısında birdenbire heyecanlanır, ruhu titrer. Sanki onu daha evvel görmüş tanryormuş gibi hayranlık duyar. ELEST BEZMİNDEKİ hatıraları canlanır. Az çok her fanide bu hatırlama, bu özlem mevcuttur. Ancak herkes kendi talebi nispetinde duyar ve anlar. Tatlı bir ses veya usta bir neyzeni dinlerken elimizde olmayarak çıkardığımız "AH"lar, emirler, feryatlar, ummana doğru çağlayan sular gibi ruhun aslını arayışı, asıl vatanının duyduğu hasretin tezahürüdür.
Ruhun aslına doğru hareketi, aşkın eseridir. Aşk, kalbin güzele doğru meylidir. Aşksız hakikate ulaşmak, bu alemde ilâhî sesler duymak mümkün değildir. Seyretmeye, Konya, Anadolu ve dünyadaki gezilerimde doyamadığım MİMARİ ESERLER, MİNYATÜRLER, TEZHİPLER, HÜSN-İ HATLAR, EBRULAR, KAT'Î ve KÜNDEKARİ'ler v.s. DİNLEMEKTEN BIKMADIĞIMIZ BESTELER, İLÂHİLER, ŞİİRLER, AŞK ve İMANIN BEŞERİYETE hediyesinden başka ne olabilir?
Yazılarımda; Tarihin derinliklerine yolculuk, Konya, Anadolu ve Dünyada geçmişten günümüze (Zaman penceresinden) İLAHİ KUDRET AKIŞ ve GÜZELLİKLERİNİ Âhî Evran Hazretleriyle başlayıp, sanattan gönüle, zenaatten sanata, gönülden ilahi sevgi pınarlarına, ilâhi aşk, mucize ve sırlar bohçasından alabildiklerimle iletişim yoluyla paylaşabilmek arzusuyla büyük bir coşku ve yaşam sevinci duymaktayım.
Yalnız fâni varlıklar önünde dökülen gözyaşları, ihtiraslar, ümitler, arzular, beka mülküne perde olur. Hayattan şikayetler, ruh ıstırapları, hep hakikati gizleyen nefsin eseridir.
Ancak kendini hapseden bu perdeleri yırtarak sonsuzluğun kapısını açabilen ruh, eşyada ve bedenlerde parlayan, daima gezilerimde ve normal hayatımda, güzelliklerin asıl mânâlarını, İLAHİ güzelliği temaşa eder. Sözü NiyazîMısri'nin şu beyitiyle:
"ÂLEM ANIN HÜSNÜNÜN ŞERHİNDE OLMUŞ BİRKİTÂB
MEÎNİN SURETİ İSTERSEN NİYAZÎ SURET-İ İNSANA BAK"
Neden GÜZEL dedim. AŞK dedim. İMÂN dedim. İLÂHİ GÜZELLİK dedim? Çünkü TÜRK- İSLAM SANATI böyle bir kainat görüşünün mahsulüdür de onun için....
Mutlak sonsuz güzel olan Rabbimin güzelliğinin sabır ve aşk ile işlenişi... Ama ille de aşk ile... Çünkü gaye değildir hiçbir sanat, yalnızca araçtır. Onu anlamakla, onu sevmekle. Öyleyse gaye olan AŞK.
Kaç Çeşit Sanat Dalıyla Uğraşıyorsunuz?
100'ün üzerinde Batîni ve Zahirî sanatlar, duygu ve düşünceler güzel sanatların bir çok kolu var. Hepsinde de güzelliğin ayrı bir sırrı gizlenmiştir. Sırra ermek için hem gönlümüz hem de fikrimizle bilmek gerekir sanatın inceliğini. Ben de buna vesile olabilmek ümidiyle sırlar bohçasını önümüze dökmesek de sırra dair birkaç kelam için bütün dünyayı dolaşarak başta Osmanlı ecdat ve üstadlarımızın kapısını tıklatıp giryoruz içeri edep ile Seyahatlerimde. Büyük gayretle Osmanlıca Farsça ve Arapçayı kursa giderek öğrendim. Sonsuz Allah'ımın, sonsuz güzelliklerinin sonsuzda birinin verildiği dünyadaki sanat galerilerini gezerek, Türk'ün estetik ruhunun dünyanın her tarafına sindiğini görüyorum. Güzellikler maddeden mânâya daha güzelleşmekte ve sonsuz ALLAH'IMA ibadet ediyor. Onbir Cilt İLÂHİ KUDRET AKIŞLARI ve GÜZELLİKLERİ kitaplarımda bunları sizlerle paylaşmak. Galiba güzelliklerin en güzeli de sizlerle paylaşmak.
Hüsn-î Hat'ta sadelik, tezhipte ise bir ihtişam göze çarpıyor. Ama bu kompozisyon zıtlıktan öte ruh ve beden gibi birbirini tamamlayan bir bütün olarak ortaya çıkıyor. (KALEMİN GÜCÜ ve SİYAH NURUN HİKMETİ) hat kitabımda geniş tafsilatla yazdım.
Adı üstünde güzel sanatlar sabırla güzel şeyleri çıkarmak için gayret sarfed[yoruz. Zaman harcıyoruz. O halde kötü düşünmeye zamanımız olmaz. Sanatta yakaladığımız güzellik hayatımızın diğer alanlarına da akseder. Bu nedenle güzel sanatların insan terbiyesinde çok mühim bir rolü olduğuna inanryorum. Sanat bakışlarımızı iç dünyamıza çeviriyor. Yunus Emre ne güzel söylemiş: "BİR BEN VARDIR BENDE, BENDEN İÇERİ..."
Sanırım sanat o bilmediğimiz beni tanımamıza yardımcı oluyor. İçimizdeki keşfettiğimiz güzellikler sanatımıza aksediyor. (resim sanatı v.s) Musiki De: bestekâr sesi aksettiriyor. Zaten hepsinin hedefi mutlak güzel olan Cenab-ı Hakk'ın güzelliğini bulmak, aramak ve yansıtmaktır. Sanat, iç dünyamızı ses, renk, çizgi ve şekil ahengi içinde madde planına aksettiren, bizde hayranlık uyandıran eser ve hareketler olup, sohbetimizi Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in:
" ANLADIM SANAT ALLAH'I ARAMAKMIŞ GERİSİ SADECE ÇELİK ÇOMAK'MIŞ"
ikilisiyle tamamlarken:
Dinin iman ve vecd gibi ulvi heyecanları, ahlaki değerler, milli zevkler, beşeri ihtiras ve duygular kat kat dünyamızı meydana getirir. İşte sanat ve onun bana verdiği ruh coşkusu bu duygu ve düşüncelerin sembollerle ifadesidir ki, derunîbir hakikatıyaşatır ve öğretir.
Dini, milli ve beşeri bütün duygu ve fikirler sanatın mevzuuna girer. Sanatkar bu içtimaî kıymetleri, dertleri, zevkleri, sevinci nefsinde şiddetleyaşayan, duyan kimsedir ki fertler kendilerini sanatkârda bulurlar. Şekil, renk ve sesle ifade edilmek istenen ruhun ıstırapları, sürürü ve güzellikleridir. Sanat ruh dünyasının, madde planında parlaması olduğuna göre, aslında sanat eserlerine hayranlığım şekle sokulan ruha ve fikredir. "SANAT BİR LİSANDIR"..
Mutlak güzellik Allah'ın güzelliğidir. Hayran hayran seyrettiğimiz bütün güzelliklerde, ancak O'nun cemâlinden akseden zerrelerdir.
Bu bakımdan her sanatta, Cenab-ı Hakk'ın gizli hazinesinden taşıp aşarak tezyin ettiği bu âlem ve topraktan murad,yalnız alabildiğine enginyeşil kırlar, vadiler, ulu sahralar ve dağlar değil, toprağın ve bütün mahlukâtınyaratılışına vesile olan aşk ve muhabbet menbaı, ilâhî sanat harikası ve kainatın özü olan insandır. Onun için insanın mükemmelliği,yaratılış gayesini koruyabildiği nispettedir.
Bu arada şunu da belirteyim ki; Dilinden hikmetler fışkıran ve nadide inciler saçan bir mânâ menbaı ve bana sanat aşkını veren öz ve söz vadisinde büyük bir tecell'rye mazhar olan Hazreti Mevlânâ'nın, bütün hak dostlarının gönül alemlerine tercüman olarak telif ettiği ölümsüz eseri olan İLÂHI sırlardan bahseden,yüce kudret akışlarını anlatan şuyuvarlak gök kubbede parıl parıl parlayan yıldızları, güneşi v e dolayısıyla bütün kâinatı ve incelikleri hakimane bir üslupla bizlere aktaran Mesnevi'den bilhassa nasiplendik, Hazreti Mevlânâ'nın "Mesnevi hakikate ulaşmak ve Allah'ın sırlarına agâh olmak isteyenler için bir yoldur. Mesnevi temizlenmiş kişiler için gönüllere şifâdır. Hüzünleri giderir, Kur-an'ı Kerim'i anlamaya yardım eder, huyları güzelleştirir".
"Yayınlayacağınız ve yayına hazırladığınız kitaplardan bahseder misiniz?
cilt: Osmanlı'da Zenaatten Sanata ve İLÂHÎ KUDRET AKIŞLARI
cilt: Gezdiğim otuzun üzerindeki ülkede (Bakan gözle değil de gören gözle DÜNYA DA Zenatten Sanata)
cilt: Sanattan Gönüle, Gönülden Sevgi Pınarlarına ve İLÂHÎ AŞKA,
cilt:, 5. Cilt, 6. Cilt, 7. Cilt, 8. Cilt, 9. Cilt, 10. Cilt ve 11. Ciltler "Tarihin derinliklerine Yolculuk (Sanattan Gönüle Gönülden Sevgi Pınarlarına) GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE (Zaman Penceresinden) İLÂHÎ KUDRET AKIŞ VE GÜZELLİKLERİ (Konya Anadolu ve Dünyada)
12. cilt: KONYA VE HZ. MEVLANA DENİZİNDEN
13. cilt: KONYA, ANADOLU VE DÜNYADA İnsanlığın Piri, Sönmeyen İLÂHÎ Aşk Işığı Hz. MEVLÂNÂ
14cilt: Aşıkın Derdine İLAÇ, Ariflere Sertaç, Hattatlara MEŞK, Ressamlara renk, Musikişinaslara İlham
Veren İnsanlığın piri, Sönmeyen Işık : HZ. MEVLÂNÂ
15. cilt: KÂİNATIN DİLİ OLAN SANAT: DUA
16. cilt: Sanattan Gönüle, Gönülden Sevgi Pınarlarına, İlâhî Aşk ve Güzellikler (ŞİİRLERİM)
17. cilt: Hicaz Demiryolları (Bir Kültür ve Medeniyet Yolculuğu) Ecyad Kalesi gibi Arabistan'da Osmanlı'nın eserleri,
Osmanlı Dönemi Konya'sında Medrese Kurucusu Olarak Sufiler ve Âlimler (18.-19. Yüzyıllar) 1.Bölüm
Dr. Yaşar Sarıkaya (Almanya)
Osmanlı Devleti'nin Anadolu'daki önemli vilâyetlerinden birisi, hiç kuşkusuz, daha önce Bizanz İmparatorluğu döneminde hristiyanlar açısından da mühim bir şehir olan Konya'dır. 1 Selçuklu hâkimiyetinde yıldızı parlayan ve 12. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünyasının en önemli siyaset, bilim ve kültür merkezi olarak yükselen şehir, Selçukluların dağılmasından sonra önemini yavaş yavaş yitirmiş ve Osmanlılar döneminde de uzunca bir süre çevre şehir (periferi) olarak kalmıştır. Osmanlı hâkimiyetindeki Konya'da, bazı istisnalar dışında 18. yüzyıla kadar yeni eğitim müesseselerinin kurulmamış olması, bu itibar kaybının en çarpıcı göstergesidir. Fakat 18. yüzyıldan itibaren Konya hem siyasî, hem dinî-tasavvufî bakımdan yeniden yükselişe geçmiştir. 1680'lerden itibaren, özellikle eğitim alanında, hızlı bir gelişme kaydedilmiştir. Bunu, sayıları 19. yüzyılda hızla yükselen, çok sayıdaki yeni medrese, mekteb, tekke v.s.'nin kuruluşundan anlıyoruz. Osmanlı döneminde Konya'da kurulduğu tespit edilen toplam 49 medresenin 45`inin kuruluşu, bu dönemde gerçekleşmiştir. 19. yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlı Devleti'nde, eğitim-öğretim faaliyetlerine açık en fazla medresenin Konya vilâyetinde bulunduğu, vilâyet sâlnâmelerinin verilerinden anlaşılmaktadır. Medrese kurma çalışmalarında görülen bu patlamanın yanısıra Konya'da aynı dönemde çok sayıda mekteb, tekke, zâviye ve camî'nin ortaya çıktığı dikkati çekmektedir. Bütün bunlara ilaven, 18. yüzyılın başlarından itibaren vilâyetin değişik yerlerinde kütüphânelerin açıldığını, buralara, dönemin geçerli kitaplarının ve İslam bilimlerinin standart eserlerinin vakfedildiğini görmekteyiz. Bütün bu çalışmaların, Konya'yı, yeniden büyük bir eğitim ve kültür merkezi haline getirdiği açıktır.
Konya Vilâyeti'nin bu yükselişinde, yerel bilginlerin ve sufilerin, bilhassa Nakşbendi Tarikati mensuplarının rolü çok önemlidir. Açılan 45 medreseden 38'inin (yüzde 82) kurucusu ve vâkıfı, ayrıca pek çok mekteb, kütüphâne, tekke ve câmî kuruluşlarında da baş rolü alan ulemâ ve/veya sufilerdir.
Osmanlı öncesi Konya medereseleri, tarihi ve kültürel ehemmiyetlerinden dolayı, tarih araştırmalarında büyük ilgiye mazhar oldular.2 Osmanlı devrinde kurulan medreseler ise daha çok Konya kökenli araştırmacıların dikkatini çekti. Cumhuriyet döneminde, Konya yerel basınında, medreseler hakkında çok değerli hatıralar yayınlandı. Bunlardan ilki, Abdülkadir Erdoğan imzasıyla Konyada Eski Medreseler ve Medreseliler başlığı altında 1938 yılında bir yerel yayın organı olan Konya'da yayınlandı.3 Yazar, kendi hatıralarından yola çıkarak kaleme aldığı makalelerinde, medrese eğitimi hakkında çok kıymetli bilgiler sunmaktadır. Erdoğan, ayrıca, okutulan dersler ve kitaplar, bunların hangi sıraya göre okutuldukları, düzenlenen icâzet merâsimleri ve medrese talebelerinin günlük yaşamları hakkında ilginç ve değerli bilgiler aktarmaktadır. Başlık ilk anda, yazarın Konya medreselerini tek tek takdim edeceği izlenimi uyandırmasına rağmen, makale kurumsal bağlamda medreseler ve kurucuları ile ilgili değildir.
Mehmet Önder'in kaleminden 1952 yılında Konya'da yayınlanan Konya Maarifi Tarihi adlı çalışma, Selçuklu döneminden 20.yüzyılın başlarına kadar kurulan medreseler hakkında bilgiler ihtiva etmektedir.4 Eser, âdeta bir Konya medreseleri biyoğrafisi niteliğindedir. Yazar, tespit ettiği medreselerin künyesini sunmakta, bunların kuruluşu ve kurucuları hakkında elde ettiği bilgileri aktarmakta ve mimari özelliklerine değinmektedir. Fakat kitapta, eğitim-öğretimin yapısı ve içeriği ile ilgili pek fazla bilgi bulunmamaktadır.
Konuyla ilgili diğer bir araştırma, İbrahim Kutlu tarafından 1992'de Selçuk Üniversitesi'nde tamamlanan doktora çalışmasıdır.5 XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Konya Medreseleri adı taşıyan çalışma, 19. yüzyılın ilk yarısında eğitim-öğretim faaliyetine açık 33 medreseyi tanıtmaktadır. Çalışma, yapı itibariyle Mehmet Önder'in yukarıda anılan eserine benzemektedir. Burada, medreselerin adları, kuruluşları, kurucuları ve öğrenci sayıları verilmektedir.
Konya medreseleri hakkında en kapsamlı çalışma, Caner Arabacı'nın Osmanlı Dönemi Konya Medreseleri (1900-1924) adlı eseridir.6 Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'ne bir doktora çalışması olarak sunulan eser, bazı ilâveler ile Konya Ticaret Odası tarafından 1998 yılında Konya'da yayınlanmıştır. Eser, her ne kadar 1900-1924 arası bir dönemle sınırlandırılmış görünse de, esasında bütün dönemleri kapsamaktadır. Yazar, incelediği medreseler hakkında, daha önceki çalışmalarda eksik kalan çok değerli arşiv belgeleri ve vakfiyeler sunmaktadır.
Konya tarihinin büyük üstadlarından İbrahim Hakkı Konyalı, meşhur Âbideleri ve Kitabeleri İle Konya Tarihi adlı eserinde, Konya medreselerinin bir bölümüne yer vermektedir.7 Konyalı, kitabına aldığı medreselerin, daha ziyade mimârî ve sanatsal özelliklerine vurgu yapmaktadır. Bu yönüyle eser, bilhassa, Türk-İslam sanatı tarihçileri için çok kıymetli bilgiler ihtiva etmektedir. Yazar kaynak olarak, medrese kitâbeleri, Karaman Vilâyeti tahrir derfterleri (15. ve 16. y.y) ve kısmen de vakfiyeleri kullanmaktadır.
Görüldüğü gibi, Osmanlı öncesi ve Osmanlı dönemi Konya medreseleri bir çok araştırmaya konu olmuştur. Bilhassa medreselerin kuruluş, mekân ve mimârî özellikleri ile ilgli verilen bilgiler çok kapsamlıdır. Medrese vakfiyeleri ve kitâbeleri üzerine yapılan çalışmalar da az değildir. 8 Konya'da 18.yüzyıldan sonra hızla artan medrese kurma faaliyetlerinin arkasında yatan ana nedenler, insiyatif sahipleri ve patronlar sorunsalı ise, bugüne kadar - saptayabildiğim kadarıyla - sistematik bilimsel çalışmalara konu olmamıştır. Yine, bu aktivitelerde din adamları ile Konya ve civarında faaliyet gösteren - özellikle Mevlevî ve Nakşbendî tarikatine mensup - sufilerin oynadığı rol henüz yeterince aydınlığa kavuşturulmamıştır. Bu çalışma, Konya medreselerini işte bu açılardan ele almayı ve henüz yeterince araştırılmamış bu sorulara yanıtlar bulmayı amaçlamaktadır. Önce, 18. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasındaki dönemde eğitim veren onlarca medresenin kimler tarafından kuruldukları sorusu üzerinde durulacaktır. Daha sonra, medreselerin kuruluşunda ve diğer eğitim faaliyetlerinde din adamları ile tarikat mensuplarının sözkonusu dönemde hızla artan ilgi, insiyatif ve çalışmaları üzerinde durulacaktır. Kısaca amacımız, 18. yüzyıldan itibaren Konya'da hızla büyüyen eğitim faaliyetlerini ve bu faaliyetlerde ulemâ ve sufilerin oynadığı etkin rolü, bazı medrese örneklerinden yola çıkarak ortaya koymaktır.
Bu çalışma, coğrafî olarak Konya şehri ile sınırlı olacaktır. İncelediğimiz dönemde Karaman Vilâyetine bağlı olan Niğde, Aksaray, Kayserî gibi şehirlerdeki eğitim faaliyetleri, çalışma kapsamı dışında tutulacaktır.
Yukarda zikredilen sorulara sağlıklı yanıtlar vermek için biyoğrafik eserlerde verilen bilgilerin değerlendirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla müracaat edeceğimiz kaynaklardan birisi, Konya'da, 18. yüzyıl ile 20. yüzyıl başlarında değişik alanlarda ün yapmış kişilerin hayat hikâyelerinin yer aldığı biyoğrafiler olacaktır.9 Vakfiyeler ve Konya şer'iye sicilleri ise çalışmamıza temel oluşturan diğer kaynaklardır. 1280/1864 yılından sonra yayınlanmış olan Konya Vilâyet Sâlnâmeleri, cevabını aradığımız sorular için aydınlatıcı bilgiler ve istatistikler içermesi itibariyle, önemli bir kaynaktır. Bu anılan kaynaklar dışında, İstanbul'daki Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde tesbit ettiğimiz bazı belgeler, çalışmamıza ışık tutacaktır.
Merkezlikten Periferiliğe: Önemini Kaybeden Konya
Konya, 13. yüzyılın başlarında Küçük Asya'nın çok önemli bir eğitim ve kültür merkezi idi. Bu dönemde Anadolu'da, güçlü sultanlar ve zaferlere alışık ordular vardı. Sayısız sanat eseri yapılar yapıldı, ihtişamlı medreseler kuruldu. Anadolu Selçukluları, 12. yüzyılın sonlarına doğru, Bizans'a karşı kazandıkları zaferlerden sonra Konya'da siyasî ve askerî açıdan istikrarlı bir yönetim tesis ettiler. Ulemâ'nın temsil ettiği zâhirî (sunnî) İslam anlayışı ile mutasavvıfların temsil ettiği tasavvufu, yani, şeriat ile tarikati uzlaştıran bir sunnî İslam anlayışına destek verdiler. Sunnîliğin Anadolu'da kök salmasını sağladılar. Bir eğitim kurumu olarak medresenin, Konya ve civarında kurumsallaşması bu dönemde oldu. 10. yüzyılda Horasan'da özel insiyatiflerle ortaya çıkan ve daha sonra diğer İslam bölgelerine yayılan, derslik yanında, mescid ve talebe hücrelerini içinde barındıran medrese, Selçuklular tarafından benimsendi ve geliştirildi. Böylece Konya'da, 14. yüzyılın başlarına kadar, bazıları asırlar boyunca ayakta kalan çok sayıda medrese, eğitim-öğretime açıldı.10 Ancak, Seyfiye ve Lâla medreselerinin açılmasından sonra bu dalganın durakladığını görüyoruz.
Selçuklu yöneticilerinin İslam eğitim ve öğretim kurumlarına olan ilgi ve destekleri, daha ziyade 13. yüzyılın ilk yarısında yoğunlaşmış görülüyor. Muhtemelen Selçuklular, kendilerini, sunnî İslam inancını, sapık gördükleri fırka ve mezheplere karşı müdâfa ve muhafaza etmekle yükümlü görüyorlardı. Bu amaca hizmet için medrelere ve din eğitimine büyük önem veriyorlardı.11
Selçuklu sultan ve vezirlerinin büyük ilgi ve destekleri sayesinde Konya, 13. yüzyılda, İslam dünyasının önemli bir eğitim, ilim ve kültür merkezi haline geldi. Doğudan ve batıdan pek çok ünlü din bilgini ve sufinin Konya'ya gelmesi ve buraya yerleşmesi, bu şehrin beyin göçüne sahne olması, bu saptamayı açıkça doğruluyor. Kadı Sirâceddîn Mahmûd el-Urmevî (öl. 684/1285), Sadeddîn el-Konevî (öl. 671/1272) ve Muhyiddîn ibn el-Arabî (öl. 638/1240), Konya'ya gelen dönemin ünlülerinden sadece bir kaçı. Çalışmalarını Konya'da sürdüren ve medreselerde ders veren bu isimler, Anadolu'da yüzyıllarca sürecek derin tesirler bıraktılar.12
Bu dönemde Konya'ya gelen sufi ve din bilginlerinin en meşhuru ve en önemlisi, açtığı tasavvufî yol, verdiği dersler ve yazdığı eserlerle sadece Konya'yı değil, bütün Anadolu'yu etkileyen Celâleddîn Rumî'dir (öl. 672/1273). Bugünkü Afganistan'ın Belh şehrinde doğan bu büyük şâir ve mutasavvıf, 1225 yılında babası Bahâeddîn Veled (öl. 628/1231) ile uzun bir seyahate çıktı. Bağdad ve Şam'a uğradıktan sonra Hicaz'a geldi. Oradan Konya'ya yöneldi. Burada önce babası, başarılı bir müderris olarak ün kazandı.13 Bahâeddîn Veled vefat ettikten sonra, müderrislik vazifesi oğlu Celâleddîn'e geçti. Celâleddîn başta Âltunbâ Medresesi olmak üzere Gühertaş ve Kadı İzzeddîn gibi daha bir çok medresede ders verdi.14
Böylece Konya, 13. yüzyılda, İslam inanç ve düşüncesinin üretilip geliştiriliği, din bilimlerinin ve özellikle hanefî fıkhının en yüksek düzeyde tedris edildiği çok önemli bir ilim, irfan ve kültür merkezi olarak temayüz etti. Halkın konuştuğu Türkçe'nin yanısıra, eğitim ve bilim dili olarak Arapça, şiir ve edebiyat dili olarak da Farsça büyük bir gelişme gösterdi.15 Konya'nın böylesine önemli bir merkez olarak yükselmesinde, ulemâ ve sufilere yakın ilgi gösteren ve onları her alanda destekleyen Selçuklu yöneticilerinin büyük katkısı olmuştur.
Anadolu'da büyük bir medeniyetin kurulmasına vesile olan Selçuklular'ın, 13. yüzyılın sonlarına doğru dağılmasından sonra çeşitli bölgelerde kurulan beylikler arasındaki çekişmelerden kaynaklanan siyâsî çalkantılar eğitim ve öğretim faaliyetlerini de olumsuz yönde etkiledi. Yukarda özetle sunduğumuz gelişme, canlılık ve hareketlilikte duraklama oldu. Selçuklu sonrası kurulan bir kaç medrese bir tarafta tutulursa, 18. yüzyıla kadar kayda değer bir gelişme olmadı. Özellikle Karamanoğulları Beyliği'nin dağılmasından sonra Konya, bir bilim, eğitim-öğretim ve kültür merkezi olma özelliğini giderek kaybetti.16 Bundan sonra, daha ziyade Mevlevî Tarikati sayesinde ismini duyuran Konya'yı yeniden önemli bir merkez yapma girişimleri olmuşsa da, ciddi bir başarı elde edilememiştir. Daha 15. yüzyılda, Selçuklular tarafından kurulan ve dönemlerinde çok önemli birer eğitim merkezi olarak hizmet eden bazı medreseler bakımsızlıktan kullanılamaz hale gelmiş ve sonra da kapanmıştır. Bu yüzyılın sonlarına ait bir vakıf kaydına göre Kadı İzzeddîn Medresesi hasar görmüş, Kadı Müresel Medresesi ise yıkılmıştır.17 Lâla Ruzba Medresesi'nde tedrisat çoktan kesilmişti.18 M. Akif Erdoğru'nun kaynak vermeden verdiği bilgilere göre, Osmanlılar bu dönemde, Konya ulemâsına pek sıcak bakmamışlardır.19 Böylece Konya medreseleri, itibarlarını kaybetmiş, Konyalı talebe için artık İstanbul medreseleri tercih edilir olmuştur.
Bu çöküşte, Karamanoğulları ile Osmanlılar arasında uzun yıllar süren uyuşmazlıklar ve savaşların önemli bir payı olduğu düşünülebilir. Fakat, Osmanlıların eğitim faliyetleri ve yatırımlarını daha çok başkent edindikleri şehirlerde yoğunlaştırdıklarını, büyük medreseleri ve diğer eğitim kurumlarını başkentlerde açtıklarını unutmamak gerekiyor. Her ne kadar taşrada medreseler açılmaya devam etmişse de Konya gibi şehirler, eğitim alanında gereken ilgi ve desteği pek bulamamışlardır.
Konya Eğitiminde Yeniden Yükseliş Dönemi: Âlimler ve Sufilerin Büyük Hamlesi
Osmanlı öncesi döneme ait son medrese, Karamanoğlu Beylerinden İbrahim Bey (1424-1464) tarafından yaptırılan Unkapanı Medresesi'dir.20 Osmanlı döneminde ise, 17. yüzyılın sonlarına kadar, Konya'da eğitim alanında bir duraklama devri yaşandığı görülmektedir. Yaklaşık iki asırlık zaman zarfında bir kaç medrese kuruluşu dışında hatırı sayılır bir gelişme tespit kurulmuştur.21 Uzun süren bir durgunluktan sonra ilk bilinen medrese, 1681 yılında gerçekleşmiştir. Bu tarihte, Sultan IV. Mehmed dönemi vezirlerinden Musâhip Mustafa Paşa (öl. 1097/1686)22, hadis tedrisatı için Taşkapı Dairesi adıyla bilinen Dârü'l-hadis medresesini yaptırmıştır.23 Bunu, 18.yüzyılın ilk yarısında açılan diğer medreseler takip etmiştir.
1703 tarihindeAbdülkerim Efendi tarafından Saraçzâde Medresesi kuruldu. Medresenin kurucusu, köken itibariyle, Konya'da Saraçzâde olarak ün yapan ve daha pek çok âlim ve sufi yetiştiren zengin bir ulemâ ailesine mensuptur. Diğer Konya medreseleri gibi bu medrese de bir vakıf okulu olarak kurulmuştur. Bu sebeple medresede, kurucunun ailesinden gelenler ders vermişlerdir. Örneğin, 1848 yılında burada 18 öğrenciye ders veren Şeyh Ahmed Efendi, bir Saraçzâde'dir.24 Ahmed Efendi'nin vefatından sonra, burada oğlu Derviş Mehmed Efendi (öl. 1318/1901) ders verdi. 1294/1877 tarihli Sâlnâme'ye göre Mehmed Efendi'nin 13 talebesi vardır ve Arapça'nın yanısıra Fıkıh okutmaktadır.25 Medresenin tespit edilebilen son müderrisi, icâzetini, Aladağ'lı Ahmed Rüşdü'den alan Şükrü Efendi (öl. 1342/1924)'dir.26
Bu yeni dönemde kurulan ikinci medrese Zincirli'dir. Konyalı âlim Abdürrahim b. Hüseyin tarafından 18. yüzyılın başlarında yaptırılmıştır.27 On iki hücre, bir mescid, bir avlu ve bir kütüphâneden oluşan medrese, kapısı üzerindeki zincirlerden dolayı, daha sonra Zincirli adıyla anılmaya başlanmıştır. Diğer medreseler gibi Zincirli'nin de bir vakfiyesi vardır. Abdürrahim Efendi, eğitim hizmetlerinin aksamadan verilebilmesi için, medreseye 5 dükkân vakfetmiştir. Dükkânların kira gelirlerinin büyük kısmı, aynı zamanda mütevelli olan müderrise tahsis edilmiştir. Geri kalan kısım, kütüphâne memuru ve medrese içindeki mescitte görevli imam için ayrılmıştır.
Abdürrahim Efendi, medrese bünyesinde bulunan kütüphâne için de 131 cilt kitap vakfetmiştir.28 Vakfedilen kitaplar arasında tefsir ve hadis ilminin önemli yapıtları, İslam ahlakının âbidevî eserleri (mesela: Gazalî'nin İhyâ'sı, Birgivî'nin Tarikat-i Muhammediyye'si), çeşitli fetvâ külliyeleri, fıkıh ilminde okutulan kitaplar, klasik dönem şiirlerini içeren eserler bulunmaktadır. 16. yüzyılda yaşayan ve etkileri, özellikle kendinden sonraki dönemde hissedilen, tasfiyeci, hoşgörüsüz bir din anlayışıyla 17. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti'ni meşgul eden Kadızâdeliler Hareketi'nin esin kaynağı Birgivî Mehmed Efendi'nin (öl. 980/1573) bir çok eserinin vakıf kitaplar arasında bulunması dikkat çekiyor.29
Zincirli Medresesi'nin ilk müderrisi, aynı zamanda imamlık ve mütevellilik görevini de yürüten Halil Efendi'dir. Saraçzâde Medresesi'nden farklı olarak bu medresede müderrislik babadan oğula geçen bir görev değildir. Halil Efendi'den sonra yeni müderrisin, Konya kadısının teklifiyle, müftü, vakıf mütevellisi ve önde gelen diğer din adamlarıyla istişâre sonucunda atanacağı, vakfiyede belirtilmiştir. Vakıf mütevelliliği ise, aile fertlerine tahsis edilen bir haktır.30
1877 yılına kadar, kimlerin Zincirli'de müderris olarak görev yaptıklarını bilmiyoruz. Sözü edilen yılda müderris, Ali Efendi'dir (öl. 1309/1891).31 Ali Efendi, bu tarihte 21 talebeye Akâid ve Fıkıh dersi verirken, 1882 yılında Akâid yanında Arapça ve Mantık dersleri okutmuştur.32 Vakfiyede müderrisliğin babadan oğula geçeceğine dair bir kural bulunmamasına rağmen, 1891 yılında vefat eden Ali Efendi'nin yerine, oğlu Mustafa Efendi geçmiştir. Mustafa Efendi'nin bu görevi 1914 yılına kadar sürdürdüğü anlaşılmaktadır.33
18. yüzyılın başlarında kurulan diğer bir medrese, Fettâhiye adıyla bilinen Gevrâkî Medresesi'dir. Medrese, Abdülfettah Çavuş adlı bir yeniçeri tarafından özellikle Tefsir ve Hadis tedrisatı için kurulmuştur.34 Bundan dolayı medrese, Abdülfettah Çavuş Dârü'l-hadis'i olarak da adlandırılmıştır.35 Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunan bir dokümana göre 1187/1773 yılında müderrislik görevi, Nurullah oğlu Ömer'indir.36 18.yüzyılda görev yapan diğer müderrisler hakkında bilgimiz bulunmamaktadır. Medresede, kaynak yetersizliği nedeniyle 19. asrın başlarında durmuş olduğu tahmin edilen eğitim, daha sonra Abdülkadir Efendi'nin çabalarıyla yeniden başlamıştır. Seydişehir'e bağlı Gevrek'ten Konya'ya göç eden bir babanın oğlu olan Abdülkadir Efendi, tahsilini tamamladıktan sonra Abdülfettah Çavuş Medresesi'ni yeniden imar ettirmiştir. Bundan dolayı medrese, Gevrâkî adıyla anılır olmuştur. Abdülkadir Efendi, yeniden hizmete açtığı medresenin ilk müderrisidir. 1877 yılında sabahları Kelam, öğleden sonra ise Arapça okutmuştur.37 Tatil günlerinde serbest ders vermeye devam eden Abdülkadir Efendi'nin, özellikle Birgivî'nin Tarikat-ı Muhammediyye'sini okutması dikkat çekicidir.38 Konya'da çok az medrese hocasına nasip olan bir rağbetle karşılaşan Abdülkadir Efendi, 1312/1894 yılında müftülüğe getirilmesine rağmen müderrislik görevini ölümüne kadar devam ettirmiştir.
Saraçzâde, Zincirli ve Gevrâkî medreselerinin kurulmasıyla birlikte Konya eğitim tarihinde yeni bir dönem başlamış oluyordu. Çok sayıda yeni medrese, mekteb ve kütüphânenin kurulduğu ya da onarılarak faaliyete açıldığı bu dönem, başta medrese olmak üzere klasik eğitim kurumlarının yeniden revaç bulduğu ve rağbet gördüğü yükseliş dönemidir.. Ulemâ ve mutasavvıflar, eğitim kurumlarıyla donanan şehirde, kendilerini eğitime ve ilmin yaygınlaşmasına vermişler ve sosyal hayat üzerinde belirleyici rol oynamışlardır.
Hakikaten Konya'da, 18. yüzyılın ilk yarısına ait 7 yeni medrese tesbit edilmiştir. Aynı asrın ikinci yarısında kurulan 8 medrese de gözönüne alındığında, bu yükselişin rakamsal değeri daha çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 1800-1850 yılları arasında 10 yeni medrese kuruluşu daha gerçekleşiyor. Dahası, klasik Osmanlı eğitim kurumlarının çöküşe terkedildiği 19. yüzyılın ikinci yarısında, Konya'da açılan medrese sayısı 20'yi buluyor (bkz. Tabela 1). Konya'da, Avrupa örneğinde ilk modern okul, ancak 1869 yılında açılabiliyor.39 1889 tarihine kadar, bir başka ifadeyle bir İdâdiye40 mektebinin kurulmasına kadar, Konya'da, eğitim sisteminin modernleştirilmesine yönelik hatırı sayılır bir gelişme kaydedilmiyor. Buna karşılık din adamlarının insiyatifiyle medrese kurma faliyetlerinde, daha önce hiç bir dönemde gerçekleşmeyen bir patlama yaşanıyor. Böylesine bir gelişme, Anadolu'nun başka hiç bir vilâyetinde görülmemiştir. Gerçi, aynı dönemde, başka şehirlerde de yeni medreseler kurulmuş, ancak Osmanlı'da modern bir eğitim sisteminin kurulmasına yönelik ciddi adımların atıldığı, bu kapsamda bir dizi reformların gerçekleştirildiği ve yeni eğitim ve öğretim kurumlarının açıldığı bir dönemde diğer vilâyetlerde Konya'dakine benzer bir medrese patlaması yaşanmamıştır. Mesela, önemli vilâyetlerden birisi olan Bursa'da 18.yüzyıldan sonra, yeni medreseler kurulduğuna dair bir kayda henüz rastlanmamıştır.41 Bir diğer önemli şehir Urfa'da ise, 19.yüzyıl boyunca, sadece bir medrese kurulmuştur.42
Konya'da bu büyük ve ilginç gelişmede en büyük pay, ulemâ ve sufilere düşmektedir. Diğer vilâyetlerle karşılaştırıldığında Konya ulemâsının medrese kurma hususunda çok istekli, aktif ve dinamik oldukları görülmektedir. Bursa'da mevcut 46 medreseden sadece 9 tanesinin (yüzde 19) kurucusu ulemâ sınıfına aittir.43 Urfa'da da benzer bir durum sözkonusudur. Burada, Osmanlı döneminde kurulan 17 medresenin sadece 5 inin kurucusu bir âlimdir.44 İstanbul ve Edirne gibi çok önemli iki şehirde de, kurucusu ulemâ sınıfına ait medrese sayısı, diğer sınıflara mensup kuruculara nisbeten azdır.45
Konya'da din eğitimine olan ilginin, medrese kurmayla sınırlı olmadığını görüyoruz. İncelediğimiz dönem dikkate alındığında, Konya'da sıradan halkın, çocuklarını medreselere gönderdiklerini, bu yüzden medrese tahsilinin, seçkin bir sınıfın ilgi alanı olmadığını anlıyoruz. 1889 yılına ait bir istatistiğe göre Konya'da mevcut 53 medresede toplam 2192 talebe öğrenim görüyordu.46 Bu rakam, okuma-yazma oranının da küçümsenemeyecek bir düzeyde olduğunu gösteriyor. Medrese tahsiline olan ilginin, 18. yüzyılda da aşağı yukarı aynı düzeyde yüksek olduğunu tahmin ediyoruz. Zira, Lâle Devri olarak meşhur olan Damad İbrahim'in vezirlik döneminde (1718-1730), Konya'da medrese tahsili yapan öğrenci sayısının binden aşağı olmadığı sanılmaktadır.47
Konya medreselerinin, 18. ve 19. yüzyılda, çevre şehir ve köylerlerden de rağbet gördüğünü, öğrenci göçlerinden anlıyoruz. Özellikle İçel, Antalya, Karaman ve Hadim'den, daha sonra ünleri Anadolu'nun her tarafına yayılan ve saygınlık kazanan öğrenciler geldi. Bunların bir çoğu ilmiye teşkilatında yüksek mevkilere yükseldiler. Bazıları da bulundukları yerlerde müderris, müftü, vaiz, sufi v.s. olarak din eğitimine katkı sağladılar. Bunlardan biri İçel'li Şeyh Mehmed Sadık Efendi (öl. 1287/1870)'dir. Uzun bir ilim yolculuğu çerçevesinde Karaman, Niğde ve Kayseri gibi şehirleri gezdikten sonra Konya'ya gelmiş ve burada dönemin müftüsü Abdülahad Mehmed Efendi (öl. 1264/1848)'den icâzetini aldıktan sonra, onlarca talebe yetiştiren bir müderris olarak ün yapmıştır.48 Bir diğer göçmen öğrenci Abdülbasır Efendi (öl. 1314/1896)'dir. İçel'e bağlı Silifke'de doğan Abdülbasır Efendi, eğitim için Bursa ve Denizli üzerinden Konya'ya geldi. Burada kısa zamanda meşhur oldu. 19. yüzyılın büyük âlimlerden birisi olarak ünü her tarafa yayıldı.49
Kurucular ve İnsiyatorlar
18. yüzyıldan itibaren hızla yükselen bu büyük eğitim hamlesinin arkasında yer alan, onlarca medrese kuran ve Konya'nın yeniden câzibe merkezi haline gelmesini sağlayan insiyatifin sahiplerini biraz daha yakından tanımak yararlı olacaktır.
1681 ile 1900 yılları arasında, Konya'da kurulduğu tesbit edilen toplam 46 medreseden sadece 7'sinin kurucusu, ulemâ sınıfına ait değildir. Yukarda zikredilen Taşkapı Dairesi, Vezir Mustafa Paşa tarafından kurulan bir okuldur. Feyziye, Köprübaşı ve Kütüphâne adlı medreselerin kurucuları ise Ağa'dır. Ovalıoğlu'nu Çelik Mehmed Paşa (öl. 1179/1765)50, Paşa Dairesi'ni de Ebubekir Sami Paşa (öl. 1265/1849)51 kurmuşlardır. Her iki kurucu, Konya'da valilik yapmıştır. Gevrâkî adlı medresenin kurucusu, bir yeniçeri olan Abdülfettah Çavuş'tur. Süleymâniye'nin kurucusunun kim olduğunu şimdiye kadar tesbit edilememiştir. 46 medreseden 38'inin bir âlim ya da sufi tarafından kurulmuş olduğunu daha önce belirtmiştik. (bkz. Tabela 2b).
Kurucusu Ağa olan medreselerden biri olan Kütüphâne'nin üzerinde durmak istiyoruz. Medreseyi, Girit kökenli fakir bir aileden gelen ve III. Selim'in (1761-1808) annesi Valide Sultan'a kethüda olan Yusuf Ağa, Vehhâbi istilası nedeniyle yarıda kesmek zorunda kaldığı hac vazifesinden dönüşte Konya'da ikamet ettiği sırada yaptırmıştır. 1797 yılında açılan medrese,on hücre, bir derslik ve bir kütüphâneden oluşmaktadır.52 Medrese, vakfiyesinden anlaşıldığına göre, çok az okula nasip zengin bir gelir kaynağına sahiptir. Vakfedilenler arasında 269 cilt kitaptan başka, Atina'da çok sayıda zeytin ağacı, bağ ve bahçeler, Midilli Adası'nda içinde bağ, bahçe ve hamamın bulunduğu büyük bir konak, zeytin değirmenleri ve dükkânlar bulunmaktadır.53 Vakfiyeye göre müderrisin ücreti, günlük 60 akçe'dir. Günlüğü 60 akçe olan medreseler, Osmanlı Devleti'nin en yüksek medreseleridir. Dolayısıyla, Kütüphâne Medresesi'nin derecesinin İstanbul'daki altmışlı medreselere denk olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumun, eğitim alanında Konya'nın yükselmesine önemli katkılar sağladığı açıktır.
Kütüphâne Medresesi'nde, ünleri Konya sınırlarını aşan müderrisler görev yapmıştır. Bunlardan birisi Mehmed Efendi'dir (öl. 1297/1880). İçel'li olan ve özellikle Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Kelam ilimlerinde derin vukufiyeti bulunan bu müderris, yerel kaynaklara göre, Nakşbendi Tarikatı'nın önde gelen şeyhlerinden birisidir. İlmî ve tasavvufî etkinlikleri yanısıra Konya Vilâyet İdâre Meclisi üyeliği de yapmıştır.54
Kütüphâne Medresesi, yukarda zikredilen Taşkapı Dairesi'nden sonra, incelediğimiz dönemde, saraya bağlı bir kimse tarafından Konya'da kurulan ikinci medresedir. Bu, Osmanlı Devleti'nin Konya'da, eğitim ve öğretime giderek artan bir oranda ilgi göstermeye başlamış olduğunun bir işâretidir. Hemen hemen aynı dönemde, başkent İstanbul'da, sarayda görevli birisi tarafından yeni bir medresenin daha kurulduğunu görüyoruz. Bu, Ağazâde ismiyle meşhur 16 hücre ve bir derslikten oluşan medresedir.55 Kurucusu, Saray-ı Hümâyûn Hocası olan İsmâil el-Konevî'dir (1195/1781).56
Yukarda zikrettiğimiz gibi, Konya'da medresenin itibar kazanması ve din eğitiminin yükselmesine, burada valilik yapan bazı şahsiyetler de destek olmuşlardır. Kurucusu vali olan medreselerden ilki Ovalıoğlu'dur. 12 hücre ve bir derslikten oluşan medreseyi, Çelik Mehmed Paşa, Konya valiliği sırasında yaptırmıştır.57 Bânisi vali olan ikinci medrese ise, Paşa Dairesi'dir. Tanzimat döneminde Konya valisi olan Ebubekir Sami Paşa, üzerinde ilerde etraflıca duracağımız medreseyi, 1846 yılında yaptırmıştır.
Ancak, Konya'da medresenin ve din eğitiminin itibar kazanması ve yükselmesinde en önemli payın ulemâ ve sufilere ait olduğunu, daha önce yazmıştık. Şimdi burada, medresenin Osmanlı Devleti genelinde itibar kaybettiği bir dönemde, halkı ve sevenlerini mobilize ederek, bu kurumun Konya'da revaç bulmasını ve rağbet görmesini sağlayan âlim ve sufileri daha yakından tanıtmak istiyoruz.
Konya'da medrese kurma bakımından etkin olan ulemâ ailelerinden birisi, bir çok ünlü sufi ve din bilginini yetiştiren Hâdimî ailesidir. Bunlardan en meşhuru, başta Kelâm, Fıkıh, Ahlak ve Tasavvuf olmak üzere çeşitli İslam bilimlerinde önemli eserler kaleme alan ve 18. yüzyılda Hadim gibi küçük bir kazada, Anadolu'nun en büyük eğitim merkezlerinden birini kuran Muhammed el-Hâdimî'dir (öl. 1176/1762).58 Hâdimî, yaşadıkları şehirlerde müftü, vâiz ve müderris olarak görev yapan ve halk arasında saygınlık kazanan çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Torunu Ahmed Efendi (öl. 1248/1832), sadece bir öğretmen olarak değil, fakat aynı zamanda bir müftü ve hayırsever bir medrese kurucusu olarak Konya eğitim tarihinde önemli bir yere sahiptir. Abdullah Efendi'nin oğlu ve Hâdimî'nin torunu olarak doğan Ahmed Efendi, ilk tahsilini babasından aldıktan sonra İstanbul'a gitmiş ve dedesinin yetiştirdiği, Ayaklı Kütüphâne olarak tanınan ünlü Mehmed el-Antakî'de çeşitli İslam bilimlerini okumuştur.59 Medrese tahsilini tamamladıktan sonra Konya'ya gelen Ahmed Efendi, burada, Müftü Bağlıcalı İbrahim Efendi'nin (öl. 1242/1827) kızını alarak, daha sonraki kariyeri açısından önemli bir evlilik yapmıştır.60 İlk meslekî tecrübelerini, Hâdimî'nin diğer torunu Eşenlerlioğlu Seyyid Abdurrahman Efendi'nin 1813'de kurduğu Ziyâiye Medresesi'nde yapmıştır.61 Medresedeki başarıları ve şehrin ileri gelen âlimleriyle kurduğu yakın ilişkiler, onu, kısa sürede Konya Müftülüğü'ne yükseltmiştir.
Ahmed Efendi'nin geriye bıraktığı önemli eserlerden birisi, müftülüğü sırasında yaptırdığı İrfaniye Medresesi'dir.62 30 talebe hücresi ile Konya'nın büyük medreselerinden biri olan İrfaniye, içinde yaklaşık bir asır eğitim-öğretim yapılan bir okul olarak Konya eğitim tarihine geçmiştir. 19. yüzyıl Konya tarihinde önemli yerleri olan bir çok hayırsever, müftü, eğitimci, hattat ve şair bu medreseden yetişmiştir.63
Hâdimî ailesinin, 18. ve 19. yüzyılda, Konya'da medresenin yükselmesinde ve din eğitim ve öğretiminin gelişmesinde önemli bir payı ve katkısının olduğu görülmektedir. Ulemâ insiyatifi, elbette Hâdimî ailesiyle sınırlı kalmamıştır. Medrese kuran, din eğitimi için geliri yüksek mal ve mülk vakfeden başka aileler de vardır.
1 Konya Tarihi ile ilgli bkz.: İbrahim Hakkı KONYALI, Âbideleri ve Kitabeleri ile Konya Tarihi, haz.: Enes kitap sarayı, Konya 1997; Mehmet ÖNDER, Mevlâna Şehri Konya, Konya 1962. Konya hakkında kapsamlı bir bibliyografya için: Besim DARKOT, "Konya", İslâm Ansiklopedisi, 6. cilt, ikinci baskı, İstanbul 1967. S. 841-853.
2 Örneğin, ÖNDER, Mevlâna Şehri, S. 121-140; Aptullah KURAN, Anadolu Medreseleri, I, Ankara 1969; Metin SÖZEN, Anadolu Medreseleri, Selçuklu ve Beylikler Devri, İstanbul 1970-1972, 2 cilt; M. Akif ERDOĞRU, "Onbeşinci Yüzyıl Sonlarına Kadar Konya Medreseleri", Yeni İpek Yolu, Konya I: Özel Sayı, Konya 1998. S. 35-39; Zeki ATÇEKEN, Konya`daki Selçuklu Yapılarının OsmanlıDevrinde Bakımı ve Kullanılması, TTK Basımevi, Ankara 1998.
3 Abdülkadir ERDOĞAN, "Konyada Eski Medreseler ve Medreseliler", Konya, 20-27 (1938).
4 Mehmet ÖNDER, Konya Maarifi Tarihi, Konya 1952.
5 İbrahim KUTLU, XIX. Yüzyılın İlk Yarısında Konya Medreseleri, yüksek lisans tezi, Selçuk Üniversitesi, Konya 1992.
6 Caner ARABACI, Osmanlı Dönemi Konya Medreseleri (1900-1924), Konya Ticaret Odası, Konya 1998.
7 KONYALI, Tarih. S. 785-906.
8 Bu saptama, daha çok Selçuklu medresleri için geçerlidir. Yukarda zikredilen çalışmalar dışında şu eserlere de bkz.: J.H LÖYTVED,. Konia, Inschriften der seldschukischen Bauten, Berlin 1907; F. SARRE, Konia. Seldschukische Baudenkmäler, Berlin 1921; Osman TURAN, "Selçuklu Devri Vakfiyeleri - Şemseddin Altun-Aba, Vakfiyesi ve Hayatı", Belleten, XI/41 (1947), S. 197-235; a.mlf., "Selçuklu Devri Vakfiyeleri III. Celâleddin Karatay, Vakıfları ve Vakfiyeleri", in: Belleten, XII/45 (1948), S. 17-170; M. Z. ORAL, "Sırçalı Medrese", Belleten, XXV (1961), S. 355-96.
9 Burada özellikle aşağıdaki eserler sözkonusudur: Veli Sabri UYAR, "Konya Bilginleri", Konya, 118-140 (1948-1950); a.mlf., "Hattatlar Armağanı", Konya, 107-136 (1947-1950); Numan HADİMİOĞLU, Hadim ve Hadimliler Bibliyografyası, Ankara 1983; a.mlf., Hz. Hâdimi ve Hâdimliler Bibliyoğrafyası, Ankara 1988; Hasan ÖZÖNDER, Konya Velileri, ikinci baskı, Konya 1990; Hanefi AYTEKİN, İz Bırakan 100 Ünlü Konya Valisi, Konya 1994; M. Ali UZ, Baha Veled`den Günümüze Konya Alimleri ve Velileri, Konya 1993-1995. Ayrıca şu çalışmalar da biyoğrafik bilgiler içermesi dolayısıyla dikkate değerdir: Macit SELEKLER, "60 Yıl Önce Konya", Şehir Postası Gazetesi, 13. Şubat - 7. Mart 1962; Mahmut SURAL, "50 Yıl Önceden Bu Yana Her Yönüyle Konya", Yeni Konya, 21. Temmuz 1975 - 13. Nisan 1976.
10 Konya'da ilk medresenin 598/1201 yılında Emir Şemseddin Ebu Said Altunba tarafından kurulduğu sanılıyor. Bunu, daha sonra bir dizi başka medrese takip etti. Bunlardan Mevlanâ (Gühertaş), Nizâmiye, Tâc-ı Vezir, Muslıhiye (Sırçalı), Karatay ve Atabekiye Osmanlı döneminde de önemlerini korudular. Selçuklu medreseleri için bkz.: KONYALI, Tarih, 875-906; ÖNDER, Maarif, S. 6-33.
11 Türkiye Selçukluları için bkz.: Ibn BÎBÎ, al-Awâmir; AKSARÂYÎ: Musâmeret ül-ahbâr. Mogollar Zamanında Türkiye Selçukluları Tarihi. Neşr., Osman TURAN, TTK Basımevi, Ankara 1944; Cl. CAHEN, Pre-Ottoman Turkey, London 1968; Osman TURAN, "Anatolia in the Period of the Seljuks and the Beyliks", Cambridge History of Islam, Cambridge 1970, I, 257.
12 Hilmi Ziya ÜLKEN, "Konyada Anadolu Selçukîleri Devrinde İlim ve Felsefe", Konya, 8 (1937), S. 490-497; Yunus Emre TANSU, "XIII. Yüzyılda Bir İlim ve Kültür Merkezi Olarak Konya", Türk Yurdu XVI (1996), S. 34-37.
13 Bahâeddîn Veled'in hayatı ve tasavvuf anlayışı için: Fritz MEIER, Bah_'-i Walad. Grundzüge seines Lebens und seiner Mystik, Leiden 1989.
14 Zeki ATÇEKEN, "Konya Şer`iyye Sicil Kayıtlarına Göre Konya Selçuklu Medreselerinde Osmanlı Zamanında Görev Yapan Müderrisler", Yeni Ipek Yolu, Konya I: Özel Sayı, Konya 1998. S. 53-62.
15 ÜLKEN, a.g.e., S. 492; TURAN, Anatolia, S. 257.
16 Burada Osmanlı iskân siyâsetinin önemli bir rolü olduğu tahmin ediliyor. Zira, ÂŞIKPÂŞA-ZÂDE (Tevârîh-i Âlî Osmân, İstanbul 1332, S. 163) ve Joseph VON HAMMER (Geschichte des Osmanischen Reiches, II, 86f) gibi tarihçilerere göre Konya elitleri, buranın Osmanlılar tarafından alınmasından sonra, aileleriyle birlikte İstanbul'a getirilmişlerdir.
17 KONYALI, a.g.e., S. 417, 421; ERDOĞRU, a.g.e. S. 39.
18 ERDOĞRU, a.g.e. S. 39.
19 ERDOĞRU, a.g.e. S. 39.
20 Metin SÖZEN, Anadolu medreseleri: Selçuklu ve Beylikler Dönemi, İstanbul 1972, II, 238; ARABACI, a.g.e., S. 214.
21 Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet/Maarif, Nr. 2739 ve 7760'ta bulunan belgelere göre Konya'da Vezir-i azam Piri Mehmed Paşa (öl. 938/1532-33)'ya nisbet edilen ve 18.yüzyıl ortalarında tekke'ye dönüştürülen bir medreseden söz edilmektedir. Arşivdeki diğer belgelerde (Mesela: BOA, Cevdet/Maarif, Nr: 3242, 6756 ve 8398) Abdulhalim, Kadı Ahmed Efendi ve Astarzâde isimli kişilerce yaptırılan ve bugüne kadar bilinmeyen 3 medrese daha tespit ettik. Bu medreselerle ilgili ayrıntılı bilgi bulamadığımızdan, bunların 18. yüzyıldan önce kurulup kurulmadıklarını bilmiyoruz.
22 Hayatı için bkz.: İ. Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi, Ankara 1951, III/I, 438, 490 - 91.
23 Konya Vilâyeti Sâlnâmesi (KVS) 1332, S. 551; ÖNDER, Maarif, S. 41; Sami AĞAOĞLU, Konya Şer`iyye Sicillerine Göre Şeyh Ahmet Efendi Vakfı, Eserleri ve Vakfiyeleri, yayınlanmamış yüksek lisan tezi, Konya 1996.
24 Şeyh Ahmed Efendi (öl. 1286/1869) tahsilini Abdulahad Efendi'de tamamladı ve ondan icazet aldı. Kendisi, 19.yüzyıl Konya'sının önde gelen Nakşbendi-Halidiyye şeyhlerindendir. Bkz.: UYAR, "Bilginler", a.g.e., 120-121, S. 42.
25 KVS, 1294/1877, S. 143.
26 UYAR, "Hattatlar", a.g.e., 135-136, S. 15.
27 ÖNDER, Maarif, S. 42; KONYALI, Tarih, S. 888; ARABACI, a.g.e., S. 431.
28 Caner Arabacı tarafından açıklanan vakfiye, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi (VGMA), Nr. 582/1, S. 119-121'de bulunmaktadır.
29 Birgivi'nin hayatı ve eserleri için bkz.: BURSALI Mehmed Tâhir Efendi, Osmanlı Müellifleri, İstanbul 1972, I, 284-286; GAL, G II, 440 - 441; Emrullah YÜKSEL, "Birgivî", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul 1992, VI, 191-194.
30 VGMA, Nr. 582/1, S. 121.
31 KVS, 1294/1878/1877, S. 145.
32 KVS, 1300/1882-83/1882, S. 55.
33 Sâlnâme-i Maârif-i Umûmîye (SMU) 1319, S. 838-839; UZ, Konya Alimleri, I, 179.
34 1131/1718 tarihinde öldürüldüğü için medreseyi oğlu Mustafa tamamladı. Bkz.: KONYALI, Tarih, S. 369.
35 ÖNDER, Maarif, S. 45
36 BOA, Cevdet/Maarif, Nr. 6835.
37 KVS, 1294/1878/1877, S. 141.
38 A.g.e., S. 141.
39 ÖNDER, Maarif, S. 55-56
40 İdâdiyeler 1869 eğitim reformundan sonra açıldı. İlk idâdiye İstanbul'da kuruldu. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Yahya AKYÜZ, Türk Eğitim Tarihi, İstanbul 1993, S. 111; H. Ali KOÇER, Türkiye´de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi (1773-1923), İstanbul 1991, S. 101-104; Ekmeleddin İHSANOĞLU, "Tanzimat Öncesi ve Tanzimat Dönemi Osmanlı Bilim ve Eğitim Anlayışı", 150. Yılında Tanzimat, Ankara 1992, S. 335-396, burada S. 367-373; Bayram KODAMAN / Abdullah SAYDAM, "Tanzimat Devri Eğitim Sistemi", 150. Yılında Tanzimat, Ankara 1992, S. 475-496, burada S. 485-486.
41 Bkz.: Mefail HIZLI, Osmanlı Klasik Döneminde Bursa Medreseleri, İstanbul 1998.
42 Bkz.: Mahmut KARAKAŞ, Cumhuriyet Öncesi Şanlıurfa`da Kültür ve Eğitim, Ankara 1995.
43 Bkz.: HIZLI, a.g.e.
44 Bkz.: KARAKA¡, a.g.e.
45 İstanbul ve Edirne medreseleri için bkz.: Mübahat S KÜTÜKOĞLU, "1969`da İstanbul Medreseleri", İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, 7-8 (1977), S. 277-392. Rumeli vilâyetlerindeki medreseler için bkz.: M. Kemal ÖZERGİN, "Eski Bir Rüznâme`ye Göre İstanbul ve Rumeli Medreseleri", İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, 4-5 (1973-74), S. 263-289.
46 KVS 1317, S. 69; MEHMED ZİYA: Konya Seyahatı Hatıratından. Dersaaadet 1328. S. 34.
47 KÜÇÜKDAĞ, Lâle Devri`nde Konya, yayınlanmamış yüksek lisans tezi. Konya 1989, S. 182
48 UYAR, "Bilginler", a.g.e., 118-119, S. 45; UZ, a.g.e., I, 98-99.
49 SURAL, a.g.e., 30 Eylül 1975, S. 2; UZ, a.g.e. I, 103-104.
50 MEHMED SÜREYYA, Sicilli-i Osmanî, İstanbul 1996. Ed. Nuri AKBAYAR, cilt IV, 1047; AYTEKİN, a.g.e., S. 132.
51 A.g.e., S. 124.
52 Bkz.,Yusufağa Kütüphanesi, Tarihçe, Teşkilât ve Kataloğu, (haz.: M. Lütfi İkiz); KONYALI, Tarih, S. 790; ÖNDER, Maarif, S. 44; ARABACI, a.g.e., S. 418.
53 VGMA, Nr. 2131, S. 116; KŞS, Nr. 111, S. 9-10; ARABACI, a.g.e., S. 420-423; Yusufağa Kütüphanesi Kataloğu, S. 16.
54 UYAR, "Bilginler", a.g.e., 123-124, S. 31.
55 Medrese, kurucusuna nisbetle Konevî Hafız İsmâil adını da taşımaktadır.
56 BOA, Cevdet/Maaarif, Nr. 9147; ÖNDER, Maarif, S. 43; UYAR, "Bilginler", a.g.e., 139-140, S. 2; a.mlf., "Hattatlar", a.g.e., 116-117, S. 60; ARABACI, a.g.e., S. 225. İsmâil el-Konevî'nin hayatı ve eserleri için bkz. MURÂDÎ, Silk ad-durar fî a_yân el-qarn es-sânî aşar, Bağdad, Musannâ, tarihsiz, I, 258.
57 BOA, Cevdet/Maarif, Nr. 8876; KVS, 1332, S. 549; ÖNDER, Maarif, S. 42.
58 Bkz. Sarıkaya, Yaşar: Ab_ Sa _d Muhammad al-H_dim_: Karriere und Einfluß eines osmanischen Provinz-Gelehrten im 18. Jahrhundert, 27. Deutscher Orientalistentag 1998 /Bonn (28. September - 2. Oktober 1998); a.mlf., Ab_ Sa _d Muhammad al-H_dim_ (1701-1762): Netzwerke, Karriere und Einfluss eines osmanischen Provinzgelehrten. Hamburg, 2005
59 UZ, a.g.e., I, S. 124.
60 UZ, a.g.e., I, S. 124; HADİMİOĞLU, Hadim, S. 122.
61 Bu medrese için bkz.: ÖNDER, Maarif, S. 44; ARABACI, a.g.e., S. 437.
62 SMU 1319, S. 839; VGMA, Nr. 2181, S. 265; SURAL, a.g.e., 5. Ağustos 1975, S. 3.
63 Bunlar arasında Özdemiri Medresesi kurucusu Karamanlı Mustafa Efendi (öl. 1259/1843), Muhaddis Dairesi adlı medresenin kurucusu Muhaddis Ahmed Efendi (öl. 1255/1839) ve Ereğlili Adil Efendi (öl. 1284/1868) vardır
Etiketler: eğitim, ibrahim hakkı konyalı, kadı izzettin, konya, konya medreseleri, konya tarihi, mektep, mevlana, osmanlı, selçuk üniversitesi, yy
TARİHTEN BUGÜNE KONYA
KONYA' NIN TARİHİ
Cennet Yurdumuzun, adı eski devirlerden beri değişmeyen şehirlerinden biri de Konya'dır. Konya adının "Kutsal Tasvir" anlamındaki "İkon" sözcüğüne bağlı olduğu iddia edilir. Bu konuda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; kente dadanan ejderhayı öldüren kişiye şükran ifadesi olarak bir anıt yapılır ve üzerine de olayı anlatan bir resim çizilir. Bu anıta verilen isim, "İkonion" dur. İkonion adı, İcconium'a dönüşürken, Roma döneminde İmparator adlarıyla değişen yeni söyleniş biçimlerine rastlanır. Bunlar; "Claudiconium, Colonia Selie, Augusta İconium" dur. Bizans kaynaklarında "Tokonion" olarak geçen şehrimize yakıştırılan diğer isimler şöyledir: "Ycconium, Conium, Stancona, Conia, Cogne, Cogna, Konien, Konia..." Arapların Kuniya dedikleri güzel kentimiz, selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bir daha değişmeyerek günümüze kadar gelen ismine kavuşmuştur: Konya... Konya İli, M.Ö. 7. bin yılından beri yerleşim yeri olmuş, pek çok medeniyete beşiklik etmiştir. Yazının M.Ö. 3500'de kullanılmaya başladığı hatırlanacak olursa, Konya'nın, ülkemizin en eski yerleşim merkezleri arasında yer aldığı söylenebilir. Çumra Çatalhöyük, sadece ülkemizin değil, Dünya ölçüsünde yemek kültürünün ilk defa başladığı, tarımın yapıldığı, ateşin kullanıldığı, yerleşik hayata geçildiği, vahşi hayvan saldırılarına karşı ortak savunmanın yapıldığı merkez olarak tanınır. Çatalhöyük, Neolitik, Erbaba ve Karahöyük Kalkolitik, Alaeddin Tepesi, Eski Tunç Devri merkezleridir. Tarih devirlerinde Hititler ve Lidyalılar, M.Ö. 6. yüzyılda Persler, M.Ö. 4. yüzyılda Büyük İskender, Selevkoslar, Bergama krallığı, M.Ö. 2. yüzyılda Roma, M.S. 395'te Konya ve çevresine hakim oldular. 7. yüzyıl başlarında Sasaniler, bu yüzyılın ortalarında Muaviye komutasındaki Emeviler, şehri geçici olarak işgal ettiler. 10. yüzyıla kadar bir Bizans eyaleti olan Konya; Müslüman Araplar'ın akınlarına maruz kaldı. Malazgirt Zaferi'nden önce Konya'ya ilk gelen, Türk akıncıları Selçuklular oldu. (1069) Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, 1071'de Bizans İmparatoru Romen Diyojen'i Malazgirt' te kesin bir yenilgiye uğratarak, Türkler'e Anadolu'nun Kapılarını açtı. Sultan Alparslan, zaferden sonra komutanlarına Anadolu'nun tamamen fethedilmesi görevini verdi. Konya; Anadolu Fatihi, Selçuklu Kutalmışoğlu Sultan Süleymanşah, tarafından fethedildi. Fetih tarihi hakkında değişik eserlerde farklı görüşlere yer verilmektedir. (1072, 1074, v.b.) Ama şu bir gerçektir ki, Kutalmışoğlu Süleyman Şah I, Konya'yı fethettikten sonra batıya yönelmiş, merkez olarak İznik'i seçerek, Anadolu Selçuklu Devleti'ni 1074 yılında kurmuştur. Buna göre Konya'nın fetih tarihi kesinlikle 1074'ten daha öncedir. Fetihle Şehrimizde Türk-İslam egemenliği dönemi başlamıştır. 1074' te Anadolu Selçuklu devleti, Başkenti İznik olmak üzere kuruldu. 1097'de 1. Haçlı Seferi sırasında İznik kaybedilince Başkent, Konya'ya taşındı. Böylece tarihinde yeni bir sayfa daha açılan Konya, günden güne gelişti, pek çok mimari eserle süslendi ve kısa zamanda Anadolu'nun en mamur şehirlerinden biri oldu. Bu, bizim özelliğimizdir: Atalarımız, fethi, bir yeri "Yaşamaya Açmak" için yapardı. Çünkü kendinden emindir. En adaletli yönetim, Türk ülkesindedir. Öyleyse bu yönetim, neden başka yerlere, başka insan gruplarına taşınmasın! Keyfilikten uzak, herkese eşit muamele uygulayan Türk Devletleri, fethettikleri ülkelere kültürel, ekonomik, sosyal, dini kurumlarıyla gitmişler, yerli kültürler içinde erimemişler, Türk Kültürü'nü hakim kültür yapmışlardır. Kalıcılığın sırrı da işte buradadır. Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşması da bu siyaset takip edilerek sağlanmıştır. İnanç özgürlüğü verilerek, yerli halkın devlete sadakatle bağlanması temin edilmiş, Anadolu mozayiği daha o yıllarda mükemmel görüntü zenginliğine kavuşturulmuştur. 3. Haçlı Seferi'nde Almanya İmparatoru Friedrik Barbarossa, Konya'yı kuşattıysa da (18 Mayıs 1190), 2. Kılınç Arslan'ın savunduğu kaleyi alamadı, beş gün sonra çekilmek zorunda kaldı. Selçuklular'ın düşmesine kadar (1308) Konya, Başkent olarak kaldı. Sonra Karaman- oğulları Beyliği'nin en büyük şehri olarak, Karamanoğulları'nca yönetildi. 1387' de Osmanlı Padişahı 1. Sultan Murad, şehrin önlerine geldi. 1398'de oğlu Yıldırım Beyazıd, şehre girip Karaman Devleti'ne son verdi. Ancak, 1402 Ankara Savaşı felaketinden sonra Karamanoğulları Beyliği yeniden kuruldu. Konya, Fatih Sultan Mehmet'in Karamanoğulları Beyliği'ni ortadan kaldırdığı 1465 yılına kadar Osmalı-Karaman mücadelelerine sahne oldu. Fatih, 1470'te İmparatorluğun Rûmeli (Sofya), Anadolu (Kütahya), Rûm (Tokat) Eyaletlerinden sonra 4. Eyalet olarak Karaman eyaletini, merkezi Konya şehri olmak üzere kurdu. Eyalete ilk zamanlarda, Osmanlı şehzâdeleri vali olarak atandı. Sırasıyla, Fatih'in ortanca oğlu Şehzâde Mustafa, küçük oğlu Şehzâde Cem, 2. Beyazîd'ın büyük oğlu Veliahd Şehzâde Dâmât Abdullah, bunun kardeşi (annesi Karamanoğlu olan) Şehzâde Şehenşah, onun oğlu Şehzâde Mehmet Şâh, 1470'ten 1513'e kadar eyaleti yönettiler. Hanedan dışından ilk beylerbeyi ancak 1513'te atandı. Kanunî devrinde Veliahd Şehzâde 2. Selim de bu görevde bulundu. 17.yüzyılda eyalet 11 sancaklı ve 80.000 km2'ye yakın büyüklükteydi. Tanzimat döneminde eyalet için Karaman adı yerine "Konya" dendi. 1910'da 102.000 km2 büyüklüğündeki Konya eyaletinin nüfûsu 1.380.000'di. 11 ilçeli Konya Merkez, 7 ilçeli Niğde, 2 ilçeli Burdur, 5 ilçeli Teke (Antalya), 5 ilçeli Hamîd (Isparta) sancaklarına (İl) ayrılıyordu. Şehrin nüfusu 1825. Türkiye'nin 11. ve dünyanın 69. şehriydi. Sonra nüfus geriledi; 1875'te 50.000 oldu. 1927'de 47.000 olarak sayılan nüfus, 1960'ta 123.000, 1975'te 247.000, 1980'de ise 329.000'i buldu. 22 Ekim 2000 tarihinde yapılan genel nüfus sayımında Konya'nın nüfusu merkez 1.387.507 ilçe ve köyler 993.214 toplam nufus 2.380.721 olmuştur. 22 Ekim 2000 tarihinde yapılan genel nüfus sayımında Konya'nın nüfusu Merkez 1.387.507, İlçe ve Köyler 993.214, Toplam nüfus 2.380.721. olmuştur. Tarihi eserleri bakımından Türklük'ün sayılı şehirleri arasında yer alan Konya, Selçuklulara iki asırdan fazla başkentlik yapması sebebiyle, Türk mimarisinin gözde eserleri sayılan âbidelerle süslenmiştir. Bu yönden Selçuklu devrinde Konya, Bursa, Edirne ve İstanbul'dan önce "En Muhteşem Türk Şehri" mertebesine yükselmiştir. Konya'da Türk-İslâm döneminden önce yapılan eserlerin günümüze ulaşamadığı söylenir. Yapılan kazılar neticesinde Hitit, Roma ve Bizans kalıntıları bulunmakla beraber, Konya'da ayakta kalan âbidelerin hepsi "Türk Çağı"nda yapılmıştır. Bu eserlerin başında Konya'nın sembolü sayılan Mevlânâ Müzesi gelir. Mimar Bedrettin Tebrizî tarafından yapılan ve Kubbe-î Hadra (En Yeşil Kubbe) denilen 16 dilimli bu muhteşem âbide firuze çinilerle kaplıdır ve bugünkü görüntüsüne Cumhuriyet döneminde kavuşturulmuştur. Alaeddin Camisi, Sahip Ata Külliyesi, Karatay Medresesi, İnce Minareli Medrese, Sırçalı Medrese Selçuklu dönemi eserlerindendir. Selçuklu ve Beylikler dönemine ait pek çok cami, hamam, çeşme, köprü, tekke, kervansaray, hastane, su yolu ve diğer altyapı kuruluşlarına sahip bulunan Konya'da Osmanlı dönemine ait eserlerin en tanınmışı ise Sultan Selim ve Aziziye Camii'leridir. Konya 12. Yüzyılın ilk yarısında Sultan Alaeddin Keykûbat (1219,1236) devri ve sonrasında, Dünyanın ilim ve san'at merkezi özelliğini kazanmıştır. Türk-İslam Dünyası'nın her tarafından gelen bilim ve san'at adamları Konya'da toplanmışlardır. Bahaeddin Veled, Muhyiddin Arabî, ve Mevlânâ Celaleddin Rûmî, Sadreddin Konevî, Şemsî Tebrizî, Kadı Burhaneddin, Kadı Siraceddin, Urmemi gibi bilgin, mutasavvıf ve filozoflar kıymetli eserlerini Konya'da hazırlayarak, dünyaya ışık tutmuşlardır. "Konya'nın Altın Çağı" denilebilcek bu özelliği, 12. yüzyıl ortalarına kadar devam etmiştir. Bu şahsiyetlerin ve Anadolu'nun yeni sahiplerinin engin hoşgörüleri, bilim, san'at ve teknik alanlardaki üstünlükleri, köklü kültürel ve sosyal yapıları, Anadolu'nun "Ana Yurdumuz" olmasında büyük etken olmuştur. Böylece ne Bizans saldırıları, ne Moğol istilâsı, ne Haçlı orduları, ne İtalyan, ne Yunan işgalleri, Türk'ün Anadolu'daki egemenliğini yok edememiştir. Konya ve millî kültürümüzün manevi mimarları, Mevlânâ Celâleddin Rûmî; yaşama sevinci, dünya görüşü ve hayat felsefesi ile dünyaya ışık tutarken; Nasreddin Hocamız, Türk Mileti'nin hazır cevaplılığını nükteleriyle dile getirmiş; Yunus Emre ise insan ve insanlık sevgisiyle adeta Ortaçağ karanlığındaki Avrupa'ya "medeniyet dersleri" vermiştir. Modros Ateşkes Anlaşması'ndan sonra İtalyanlar, Antalya ve çevresinden başka Konya'yı da işgal ettiler. Ekonomik çıkar sağlamak ve sömürge olarak kullanmak amacında olan İtalyan askerleriyle silahlı mücadele yapılmamıştır. Akşehir'e kadar gelerek devriye görevi üstlenen İtalyan askerleri Konya kent merkezinde kayda değer bir faaliyette bulunmamışlardır. Batı Cephesi'nde Yunanlılar'a karşı İnönü Savaşlarını kazandığımız günlerde İtilaf Devletleriyle anlaşmazlığa düşen İtalya, işgalden vazgeçerek 12 Mart 1920'de Türkiye'den ayrılmaya başlamıştır. 20 Mart 1920'de Konya, işgalden tamamıyla kurtulmuştur.
Anadolu Selçukluları Devrinde Konya
Konya'nın 1071 Malazgirt savaşından sonra Selçuklu Türklerinin eline geçmesiyle (1076-1080) kurulan Anadolu Selçukluları Devletinin Başkentliği (1096-1277) döneminde Kültür ve Sanatta altın çağını yaşar. Devrin ünlü Bilginleri, Filozofları, Şairleri, Mutasavvıfları, Hoca, Musikişinas ve diğer sanatkarlarını bağrında toplamıştır. Bahaeddin Veled, Mevlâna Celaleddin başta olmak üzere Kadı Burhaneddin, Kadı Sıraceddin, Sadreddin Konevi, Şahabeddin Sühreverdi gibi bilginler, Muhyiddin Arabî gibi mutasavvıflar Konya'da yerleşmişler, verdikleri eserlerle şehri bir kültür merkezi haline getirmişlerdir.Bilhassa Hz. Mevlâna fikir ve felsefesi ile insanlığı aydınlatmış Mesnevi, Divan-ı Kebir gibi eserleri ile de bu etki halen devam etmektedir. Yine Nasreddin Hoca da güldüren ve düşündüren fıkraları ile Konya'nın kültür ve sosyal hayatının gelişmesinde asırlardır devam eden bir bilge kişidir. Selçuklular dönemi Konyası'nda Kütüphaneler açılmış, bu dönemde Tarih, Edebiyat, Felsefe, Sanat, Tıp, Kozmoğrafya, Hukuk ve Din alanında büyük tarihi ve kültürel atılımlar yapılmış, buna bağlı olarak Medreseler, Camiiler, Kütüphaneler, türbeler, çeşmeler, kaleler, hanlar, hamamlar, çarşı ve bedestenler, köprüler, saraylar yapılmıştır.
Karamanoğulları Devrinde Konya
Konya da Karamanoğulları (1277) devrinde de bilim ve kültür alanındaki gelişmeler devam etmiş, Ulu Arif Çelebi ve oğulları Adil ve Alim Çelebiler ile Ahmet Eflâkî ve Sarı Yakup gibi bilgin ve Mutasavvıflar yetişmiştir. Karamanoğulları Devri Tarihî ve Kültürel Eserler; Ali Gav Zaviye ve Türbesi, Kadı Mürsel Zaviye ve Türbesi, Ebu İshak Kazeruni Zaviyesi, Hasbey Dar-ül Huffazı, Meram Hasbey Mescidi, Şeyh Osman Rûmi Türbesi, Ali Efendi Muallimhanesi, Nasuh Bey Dar-ül Huffaz, Turgutoğulları Türbesi, Kalenderhane Türbesi, Tursunoğlu Camii ve Türbesi, Burhaneddin Fakih Türbesi, Siyavuş Veli Türbesi,
Osmanlılar Devrinde Konya
Konya, 1467 yılında Osmanlı sınırlarındadır. Doğu seferlerine çıkan Osmanlı Sultanlarından Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman ve II.Murat'ın uğrak yeridir. İlim, kültür ve sanat hareketleri kesintisiz devam eder. Ünlü şairler, bilginler, tarihci ve filozofların toplandığı merkez halindedir. Bu dönemde de mimarî yönden; Camiiler, Çeşmeler, Medreseler v.s eserler meydana getirilir.
Osmanlı Devri Tarihî ve Kültürel Eserleri Selimiye Camii, Yusufağa Kitaplığı, Piri Mehmet Paşa Camii, Şerafettin Camii, Kapu Camii, Hacı Fettah Camii, Nakiboğlu ve Aziziye Camiileri, Şeyh Halili Türbesi ile Mevlâna Külliyesi dönemin mimarî eserlerinden bazılarıdır. Osmanlının son döneminde Tanzimat hareketiyle Konya'da da yenileşmeler başlamış Medreselerin yanında İlkokullar (İptidai), Öğretmen Okulu (Darülmualimin) ve Ortaokul (Rüştiye) açılmıştır. İlk Lise (idadi) 1889 yılında, yine aynı yıllarda Konya Sanat Okulu da Vali Ferit Paşa tarafından hizmete açılmıştır. 1900 yılında Konya'daki medrese sayısı ilçeler dahil 530'a ulaşmıştır.
Cumhuriyet Devrinde Konya 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyetin ilanı ile eskilere ilave yeni okullar açılarak, yeni gazete ve dergiler yayınlanmaya başlanır. Yurt genelinde olduğu gibi Konya'da da İlk, orta, Lise ve Yüksek Öğretim devlet yönetimine geçer, okul yapma ve okuma seferberliğine başlanılarak öğretmen yetiştiren okullar ile teknik ve sanat okulları, yüksek okullar memleketin ihtiyacına göre yenilenerek çoğaltılmıştır. Kültür Bakanlığının kurulması ile kütüphaneler ve müzeler, Kültür ve Tabiat Varlıklarımızın korunması 2863 ve değişik 3386 Sayılı " Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurumu " çerçevesinde Kültür Bakanlığının denetimine verilmiştir. Tüm illerde Bakanlığı temsil edecek İl Kültür Müdürlükleri teşkilatlandırılarak Cumhuriyet dönemi kültür ve sanat hareketleri sistematik hale getirilmiştir.
Etiketler: başkent, çatalhöyük, çumra, eyalet, karaköyük, karamanoğulları, konya tarihi, osmanlı, selçuklu, türk