Konya Mevlâna Dergâhı


XIII. yüzyıl Anadolu'sunda Mevlevihanelerden önce merkezi planlı tarikat yapılarının kullanıldığını biliyoruz. Bunların içinde Konya'da Sahip Ata Hanikahı orijinal yapısı ile günümüze gelmiştir. Hz Mevlana'nın irtihalinden sonra Hüsamettin Çelebi, Sultan Veled ve Ulu Arif Çelebi zamanında hem Mevlevi tarikatının temelleri atılmış, hemde mekân olarak Mevlevihanelerin öncü yapısı olan Konya Mevlana Dergâhı bu dönemde şekillenmeye başlamıştır.
Son yıllarda Mevlana Dergâhı'nın semahanesinde yapılan kazılarda semahanenin zemininde XIV-XV yüzyıla ait buluntular ile semahane olabilecek bir mekân ortaya çıkmıştır. Dergâhın kronolojisini şöyle özetleyebiliriz.
1. Selçuklu devri (XIII. yüzyıl): türbenin yapılışı ile kuruluş gerçekleşir.
2. Beylikler Devri (XVI-XV. yüzyıl):Alâeddin Ali Bey ilk yapının külahını kaldırıp bugünkü dilimli külahı yaptırmıştır (1397). Bunun uygulayıcısının mimar Ahmed İbni Abdullah bin Asli olduğu sanılmaktadır. Ayrıca Kubbe-i Hadra'nın doğu ve batısındaki kubbeli kısım bu dönemde ilave edilmiştir.
3. Klasik Osmanlı Devri (XVI-XVII yüzyıl): Semahane, Mescid, avludaki L planlı derviş hücreleri, avludaki türbeler, bu dönemde yapılmıştır. XVII. yüzyıldan sonra, doğu, kuzey ve güneydeki payandalar yapılmış, semahanenin doğu kısmına mahfiller eklenmiştir.
4. XIX. yüzyıl ilaveleri: Bunlar Matbah-ı Şerif, Meydan-ı Şerif, ve şadırvan ile Şeb-i Aruz havuzudur.
Mevlevi tekkelerinin en önemli bölümleri şunlardır:
1. Semahane
2. Matbah
3. Meydan-ı Şerif
4. Derviş hücreleri
5. Mescid
6. Türbe
Konya Mevlâna Dergâhının ilk yapısı Mevlâna Türbesidir. 1274 yılında baldaken olarak inşa edilmiştir. Banileri Emir Müinüddin-i Pervane ve eşi Gürcü Hatun ile Alâmeddin-i Kayser, mimarı Bedreddin Tebrizi'dir. Türbenin sağında ve solundaki kubbeli kısım Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey zamanında 14-15. yüzyılda yapılmıştır. Bu bölümün kuzeyindeki Semahane ve Mescid, Avlu çevresindeki derviş hücreleri ve türbeler 16.yüzyılda Osmanlı döneminde ilâve edilmiş tir. 18 ve 19.yüzyıllarda ilâve edilen Meydan-ı Şerif, Matbah-ı Şerif, Şadırvan, Şeb-i Arus havuzu gibi yapılarla dergâh bir külliye halini almıştır. Bu külliyeyi bir hazire duvarı çevirmektedir.
Dergâh avlusunun dört yönde dört kapısı bulunmaktadır. Batıda Selimiye Camii avlusuna açılan Dervişan kapısı, dergâhın esas giriş kapısıdır. Doğuda Pir, kuzeyde Çelebiyan, güneyde Hamuşan kapıları bulunmaktadır. Şimdi Dervişan kapısından girerek dergâhın önemli bölümlerini ve fonksiyonlarını görelim. Avluda ilk olarak sağda Şeb-i Arus havuzu, ortada Şadırvan, kuzeyde Selsebil görülür.
1. Derviş Hücreleri: Derviş hücreleri L şeklinde avlunun etrafını çevirirler. Kubbeli odaların ocağı vardır ve önlerinde bir revak bulunmaktadır. Kapının solundaki birinci oda dergâhın en önemli dedesi Türbedar Dedeye, ikincisi ise dergahın yöneticisi sertarik Dedeye aittir. Sağda birinci oda Çelebi Dairesi, ikincisi Aşçı Dede dairesidir.
2. Meydan-ı Şerif: Güneybatı köşede yer alan dikdörtgen plânlı bir odadır. 19.yüzyılda yapılmış olduğunu pencere söveleri ile tavanını süsleyen manzara resimleri kanıtlar. Burada sabah namazından sonra murakabe yapılır, kahve içilirdi. Bu mekânı diğer Mevlevihanelerde de görüyoruz.
3. Matbah-ı Şerif: Külliyenin güneydoğu köşesinde H.1284 (1867-68) yılında yapılmıştır. Kuzeyde giriş kapısının solunda kazancıdede odası, sağında aşçıdede odası ile kahve ocağı bulunmaktadır. Yaklaşık kare bir mekân olan mutfak iki bölümlüdür. Güney bölümü bir kademe daha yüksektir ve kuzeybatı köşesinde birbirine bitişik iki ocak vardır. Giriş bölümünün kuzeydoğu köşesinde saka postu ile zemin kata inen kiler kapısı yer almaktadır. Üç basamaklı bir merdivenle çıkılan ve bir sütunla giriş bölümünden ayrılan güney bölümü, somathâne (yemek bölümü) ve sema (tâlim yeri) olarak ikiye ayrılmıştır. Doğu köşesindeki bir merdivenle üst kattaki çilekeşler odasına çıkılmaktadır. Mutfak tarikatın yemeklerinin pişirildiği, muhip olarak tarikata giren kişilere eğitimin verildiği, aşçı dede, kazancı dede ve halife dedenin nezaretinde 1001 günlük çilenin tamamlandığı yerdir. Yemek pişirilen ocakların hemen önündeki boşluğa "âteşbaz-ı velî makamı" denilir. Ocağın yanında bir çeşme ve bulaşıklık vardır.
Riyâzet denilen 1001 günlük çile çıkarmak kesin kuralları olan eğitim sürecidir. Okuma, yazma, sema talimi Evrad ve Ezkâr (Dua ve zikir) çalışmaların yanında nefsin köreltilmesi için 18 ayrı iş yaptırılırdı. Bu işler helâ temizliğinden pazar alışverişlerine kadar değişiktir. Çilesini tamamlayan matbah canları sema dedesinin nezaretinde 18 çark atıp sema ettikten sonra sikke giyer hücrenişin olurdu.
4. Tilavet Odası, Dahili Uşşak, Post Kubbesi, Kibabül-aktab: Dergahın türbe bölümüne batı cephesinden Bab-ı Şerif denilen kapıdan girilmektedir. Bu bölümde ilk mekan Kur'an-ı Kerim ve Mesnevi okutulması için ayrılmış olan tilavet odasıdır. Günümüzde bu oda hat levhaları sergisine ayrılmıştır.
Tilavet odasından esas türbenin Huzur-ı Pir denilen bölümüne girilmektedir. Buradaki kapı gümüş kaplı olup Sokullu Mehmet Paşa'nın oğlu Hasan Paşa tarafından 1600 yılında yaptırılmıştır.
Mevlana türbesinin bulunduğu kubbeli bölüm Karaman döneminde son şeklini almıştır. Mevlana türbesinin batısındaki dört kubbeli bölümde sekiler üzerinde Horasan erlerinin sandukaları yer alır. Mevlâna türbesinin önündeki bölüm ise Huzur-ı Pir'dir. Kubbe-i Harda (yeşil türbe) altında Hz Mevlana ve oğlu sultan Veled yatmaktadır.
Kubbe-i Hadra'nın doğusunda Mevlâna'nın yakınları ve Çelebilere ait sandukalar bulunmaktadır. Bu bölümün en eski nakışları Kubbe-i hadra'nın güneyinde yer almaktadır.
5. Semâhâne: Post kubbesinin kuzeyinde yer alan kare planlı bu mekânın zemininde bulunan yapının Karamanoğulları dönemine ait semâhâne olduğu ileri sürülmüştür. Mevcut semahanenin köşelerindeki dört fil ayağı ve bunların kenar ortalarında bulunan pâyeler sivri kemerlerle birbirine bağlanmıştır. Üzerlerine pandantifler yardımıyla sekizgen kasnaklı kubbe oturmaktadır. Barihüda Tanrıkorur, semahane ile bitişiğindeki mescidin Yavuz Sultan Selim zamanında (1512 -1520) yapılmış olması ihtimalini ileri sürerse de bu iki mekânın Kanunî Sultan Süleyman döneminin sonunda inşa edildiğini kabul etmek daha doğru olur. Semahane ahşap bir kafesle Kıbâbü'l-aktab'dan ve demir bir parmaklıkla batı bitişiğindeki mescitten ayrılmıştır. Semahanenin kuzey ve doğu kesimine XVIII. yüzyılda mahfiller ilâve edilmiştir (züvvar - ziyaretçi mahfilleri). Mutriban mahfili erkeklere tahsis edilmiş alt katların kuzeybatı köşesinde olup üst katlar kadınlara ayrılmıştır. Güneyde ortadaki ayak önünde ahşap na't-mesnevi kürsüsü yer alır. Semahane XVIII. yüzyılda genişleterek dışarıdan kuzeyde mescidle, doğudan Kıbâbü'l-aktab'la birleştiği köşelerden kalın payandalarla desteklenmiştir. Bu esnada türbenin güney duvarına da ortadan bir payanda duvarı yapılmıştır. Semahanenin günümüzü gelen nakışları birkaç safha göstermektedir.
6. Mescid: Semahanenin batısında kare şeklinde bir mekân olup asıl kapısı batıdandır. Mermer söveler üzerinde mukarnaslı kavsarası vardır. Mescid Çerağ Kapısı ile Dâhil-i Uşşâk, kuzeydoğusundan da küçük bir kapı açılarak semâhâne ile irtibatlandırılmıştır. Mescidin zemini yerden bir kademe yükseltilmiştir. Güney tarafında ortadaki ayak içerisine mermer mihrap yerleştirilmiştir. Bursa kemerleriyle birbirine bağlı taş ayaklar üzerinde kuzey duvarına bitişik ahşap mahfil bulunur. Mahfilin altında ahşap konsolların arası XVI. yüzyıla ait klasik bitkisel motiflerle nakışlanmıştır.
7. Kütüphane: Dergâhın güneyinde, niyaz penceresini içine alacak şekilde 1919 yılında yapılmıştır. Bu oda Çelebi dairesi olarak da kullanılmıştır.
8. Çelebi Misafirhanesi (Selâmlık): Mevlâna külliyesinin kuzeybatı köşesinde yer alır. Tek katlıdır, ortadaki sofaya açılan odalardan oluşur. Sofa'nın tavanındaki manzara resimleri Meydan-ı Şerifinkilere benzer. 19.yüzyılın ikinci yarısına tarihlenebilir.
Bilindiği gibi mevlevihanelerde Çelebi'nin ve bazı yetkili dedelerin harem daireleri bulunmaktadır. Bu daireler genellikle dönemlerinin mimari üsluplarını yansıtan Türk Evi plân özelliklerini gösterirler. Konya'da türbe önünde dergâh çevresinde bu şekilde birçok Çelebi Konağı ve Dedelerin oturduğu evler vardır.
9. Hamuşan - Mezarlık - Türbe: Mevlevihanelerin en önemli bölümüdür. Bazen semahaneye bitişiktir. Burada Mevlâna dergâhında olduğu gibi canlarla susmuşlar iç içedir. Zamanında Mevlâna dergâhının çevresi, avlusu bütünüyle hamuşandı.
10. Diğer Mekânlar: Mevlâna Dergâhında gördüğümüz bu mekânlardan başka, hamam (Türbe Hamamı yıkılmıştır), sebil, sarnıç - kuyu gibi su tesisleri her mevlevihanede bulunurdu. Yenikapı Mevlevihanesi'nde gördüğümüz Muvakkithane, Ayin-i Cem odası, Sohbet odası yahut arka taraftaki küstahlar kapısı gibi ilginç bölümler de vardır.
1925 yılında Tekke ve Zaviyeler kapatılınca Konya Mevlana Dergâhı bir müddet kapalı kalmıştır. 1927 yılında müze olarak ziyarete açılmıştır. Konya Mevlana Dergâhı'nda Mevlevi tarikatına ait eserler özgün ortamlarında (Derviş hücreleri, Matbah, Mescid, Türbeler) görülebilir. Avluda Osmanlı dönemi mimari eserlerine ait kitabeler ve mezar taşları sergilenmektedir. Konya Mevlana Müzesi inanç turizmi açısından önemlidir ve Türkiye'nin en çok ziyaret edilen müzeleri arasında bulunmaktadır.

Tarihe karışan kültürel değerlerimiz: Kapı Tokmakları

Türk kültüründe "ev",yurttur, yuvadır. Huzur ve sükûn mekânıdır. Maddi ve manevî güzelliklerle bezenerek, donatılmıştır.
Göktürk anıtlarında "ev", "bark" diye de anılır. Selçuklular'da "ev", "bark" ile beraber kullanılmıştır. Ev ile çadır ve otağ kapıları aynı manayı taşır.(1)
Peygamber Efendimiz (S.A.), dünyadaki üç saadet göstergesini: "iyi bir ev, iyi bir aile, iyi bir binek" olarak ifade buyurmuşlardır.
Ev, insanın namusudur, haremidir, mabedidir. Dolayısıyla mukaddestir. Bu sebepledir ki eve giriş - çıkış sağlayan "kapı" mübarektir. "Eşik" de muazzezdir. Bunun için "eşik"e son derece saygı gösterilir. Üzerine basılmaz; hafifçe atlanarak geçilir.
Ev, kale, saray, bahçe kapıları ayrı ayrı özelliktedir. Mimari eserlerde kullanılan kapıların büyüğü, küçüğü; tek kanatlı, çift kanatlısı; Kuzulusu, parmaklısı; kafeslisi, asmalısı vardır.
Hepsinin de görevi giriş-çıkışı sağlamak, kontrol etmek ve emniyet altına almaktır. Ama üzerlerinde bir unsur vardır ki, bütün dikkatleri üzerine çeker. Bu göz alan aksesuar, "Kapı tokmakları"dır.
Kapının kullanıldığı yer, yerin sahibinin sosyal, kültürel ve estetik duyguları hakkında birçok anlamları dile getirirler. Yurdumuzun değişik yörelerinde, çeşitli zevk ve kültürleri yansıtırlar. Selçuklu, Beylik ve Osmanlı ev, camii, medrese ve imaret kapılarında genellikle klasik özelliklere sahiptir. XV. yüzyılda doruk noktasına ulaşır. XIX. yüzyıllardan itibaren ise, batılılaşma akımından dolayı kapı tokmaklarında bile farklılaşmalar görülür. Kalıp, model, şekil, bezeme, süs, motif ve figürlerinde daha çok Barok, Rokoko ve Ampir üslupları egemen olur. Bu bir moda ve zenginlik olarak düşünülebilir.
Nitekim Divriği'den Safranbolu'ya; Trabzon'dan, Mardin'e; İstanbul'dan, Erzincan'a kadar bütün yörelerde büyük özen, zevk ve emekle yapılmış kapı tokmakları gayet bol, zengin ve değişik örneklerle kapılarda yerini almışlardır. Bunların çoğu kaybolmuştur. Bazıları son temsilcileriyle yaşamlarını sürdürmektedirler. Bir kısmı da müzelerde, kaybolan kültürel değerlerimizde elde kalan mahdud örnekleri olarak sergilenilmektedir.
"Kapı" kapalı mekânın dışa açılan yüzüdür. Tatlı dil, güler yüz bizim milli kültürümüzdendir. Misafiri, güler yüz ve tatlı dille karşılamak ise daha kapıda iken başlar. Bununda ilk mümessili "Kapı tokmağı"dır. Bu ince düşünceden dolayı kapı tokmaklarına büyük değer verilmiştir.
"Kapı" sevgidir, merhamettir, cömertliktir, devlettir, nimettir, sığınaktır, barıştır, bağıştır. Bunun için "kapı" son derecede değeri haizdir. Dolayısıyla kapı tokmakları da; Devlet dairelerinin, mabetlerin, medreselerin, imâretlerin kapısı gayet muhteşem ve muazzamdır. Çünkü görevleri, halkı kucaklamak, bağrına basmaktır. Kapı tokmakları da kapıya göre şekil, ebat, süsle, vakar ve ululuk ifade edecek tarzda yapılmışlardır.
Çok çeşitli şekil, model, kompozisyon ve motiflerle meydana getirilmişlerdir. Demir, gümüş, altın kaplamalı, nikel, tunç ve ahşap malzemeli olurlar. Sade görünümlerinin yanı sıra daha çok, bitki, geometri, yazı motifleriyle bezeli, Rumilerle donatılmış olanlar tercih edilmişlerdir. İnsan, hayvan figürleri olanları da görülür. Bunlar genellikle stilize edilerek kullanılmışlardır. Bunların her biri tipolojik gruplaşma gösterirler. Yazılı olanlarda "Ya Fettah", "Lâilâhe İllâllah", "Besmele-i Şerif" ibareleri çok görülür. Süsler, aynasında, tablasında, tokmağında veya bileziğindedir. Tutulacak, ses çıkarılacak kısımlardadır.
Kadın eli, haç veya altı köşe yıldızlı tokmaklar, gayr-i müslim yapılarının kapılarında görülür. Buraların satılıp Müslümanların mülkü olmalarından sonra da kullanılmasında bir sakınca görülmeyenler de olmuştur. Bunlar arasında; insan, aslan, kuş, ejder gibi hayvan; üzüm, armut, elma, nar gibi meyve motifli olanlara da bol bol rastlanır. "Hanım eli" tarzındaki tokmaklarda el, bilekten aşağı kısımdır. Avucunda bulunan top, ses çıkarır. Bilek kısmında daha çok batılı kadın kıyafetlerinin büzgülü dantelâlı kol ağzını hatırlatır. İnce veya kalın; tek veya çift bileziklidir. Bir parmağında gösterişli bir kaşlı yüzük göze çarpar.
Beş, altı köşeli yıldız (Mühr-ü Süleyman), Hilâl, bilezik, Kandil motifli olanlar da vardır. Mitolojik ve sosyal anlamlar içerirler
Bunların her birisi, sosyal, ekonomik ve kültürel anlamları, inanç ifadelerini taşırlar. Nazarlık, tılsım, bereket sembolü olarak kullanılanları da bilinmektedir.
Tokmaklar arasında son derece enteresan olanları vardır. Bazıları iç içe, büyüklü, küçüklü iki bilezik halkası tarzındadır. Bazıları da altlı, üstlü iki tanedir. Üstteki kalınca, ağırca olup dövme demirden yapılmıştır. Diğeri ise ince, zarif, hafif, sarı metaldendir. Yukarıdaki tokmağın altında, tablaya yerleştirilmiş bilezik şeklindedir.
Kapıya gelen erkek ise, iç içe olanın dışındaki büyük halkayı, hanım ise içteki ikinci halkayı kullanırdı. Altlı üstlü tokmaklı kapılarda ise gelen erkekse yukarıdaki ağır tokmağı, hanım ise alttaki bileziği kullanırdı. Kapı sesi duyan ve gelenin kim olduğunu anlayan ev sahibi erkek veya hanım tarafından açılırdı.
Kapı tokmaklarının bir diğer enteresan yönü de ip bağlanılması idi. Evin sahibi kısa bir süre sonra döneceği bir yere giderken tokmağa, ince, sarkık bir ip. Uzun bir süre kalacağı yere, yatıya gitmişse kalın ve iki düğümlü ip bağlardı. Kapıya gelen durumu anlayarak buna göre hareket ederdi.
Görülüyor ki halkımızın ince düşüncesi, nezaketi, izanı, kapı tokmaklarına, buraya bağlanan ipin şekline kadar sirayet etmiştir. Bunların her biri, asil duyguların, köklü bir irfan ve faziletin çarpıcı tezahürleridir.
Bilezik tarzındaki, sarı metalden halkalı çalacaklar, dövme olanları varsa da daha çok dökmedir. Tek veya çift halka şeklindedir.
Bunların altında bir de küçük metal halka bulunur ki buna "çekecek" veya "şakşak" adı verilir. Bunla daha çok açık kapıyı çekerek örtmek içindir. Birde çocuklar geldiği zaman, aşağıda olduğu için bunu kullanırlardı. Bundan dolayı bunlara "şak-şak" denilmiştir.
Görülüyor ki "kapı tokmakları" milli kültürümüzde başlı başına, enteresan bir konudur. Değişik şartlar, kültürel, ekonomik, sosyal zevkler ve değer ölçüleri nedeniyle günümüzde, Türk kültür ve sanatının tarihi içerisinde gayet anlamlı ve değerli bir yere sahip bulunan kapı tokmakları, ne acıdır ki çağdaş yaşama yenik düşmüştür. Yerini zillere ve zilli kapılara bırakıyor. Bize de sadece "Bir zamanlar kapı tokmakları vardı." Demek kalıyor. Bilmem yeni nesiller kapı zilini çalanın kim olduğunu tahmin edebiliyorlar mı? Tokmağı bağlanan ipteki ince duyguları zille yaşayabiliyorlar mı?

Bkz: Prof. Dr. Bahâettin ÖGEL: Türk Kültür Tarihine Giriş; Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1978 III / 47

Batı Dünyasında Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr Üzerine Yapılan İlk Çalışmalar

GİRİŞ
Mevlâna'nın en çok ilgi gören eseri VI ciltten oluşan, hikâye ve öğütler yoluyla didaktik bir hüviyet kazanan Mesnevî'dir. Mevlâna'nın üç bini aşkın gazel ve iki bine yakın rubailerden oluşan şiirleri de Dîvân-ı Kebîr adlı eserde toplanmış ve onun hâl dünyasını rumuzlar halinde bizlere yansıtmıştır. Bu iki eser günümüz Batı dünyasında en çok ilgi gören eserler olup seçkiler halinde hemen hemen tüm dünya dillerine çevrilmiştir.
Mevlâna'nın bu iki manzum eserinden başka; çeşitli konularda halkı ve müritleri aydınlattığı sohbetlerini içeren Fîhi mâfîh; çeşitli şahıslara yazdığı mektupları kapsayan Mektûbât ve verdiği vaazların kaydedildiği Mecâlis-i Seb'a adlı mensur eserleri vardır.
Mevlâna'ya ait olduğu kesin olan bu eserlerin haricinde, Işknâme, Tırâşnâme ve Risâle-i Âfak u Enfûs gibi küçük tasavvufî eserler de bazı yazmalarda kendisine ait olduğu kaydedilmekle birlikte, gerek üslup ve gerekse konu bakımından bunların Mevlâna'ya ait olmadığı kesinlik kazanmıştır. Ayrıca; bir dua ve zikir kitabı niteliğinde olan Evrâd-ı Kebîr1, Mevlâna'nın Vasiyeti ve Mevlâna'nın Yedi Öğüdü adıyla da kayıtlı bazı küçük risaleler de Mevlâna'nın eserleri arasında değerlendirilmekle birlikte, bunlar münferit bir eser değildir.
Yine son dönemde Mevlâna'ya Esrârü'l-Celâleddîn adında yeni bir eser daha isnat edilse de bu eser, kenarında rubailerin yazıldığı Fîhi mâfîh'in İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Bölümündeki bir nüshasının olduğu âşikârdır.2
I. MESNEVÎ
İslâmî edebiyatlarda Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerden sonra en fazla ilgiyi gören Mesnevî, tasavvufî eserlerin temel taşlarından biri olarak nitelendirilmiş ve hemen hemen bu sahayla uğraşan bütün şair ve ediplerin ilgisini çekmiştir.
Mesnevî etkileyici mesajlarıyla Batılıların da dikkatini çekmiş, genellikle İngilizler bu esere ilgi göstererek üzerinde araştırmalar yapmışlardır.3 Gerçekte ise; Batılıların Mevlâna ile tanışması XV. yüzyıla dayanmakta, 1491 yılında kurulan Galata (Kalenderhâne) Mevlevîhânesi İstanbul'u ziyaret eden ecnebiler için 'mutlaka görülmesi gereken bir yer' olarak telâkki edilerek, özellikle Semâ âyin-i şerifleri büyük ilgi görmekteydi. Semâya olan bu ilgi ilk zamanlarla gravür ve seyahatnâmelere4 yansımakla birlikte, daha sonraları Mevlevîlik Tarikatına ve dolayısıyla Mevlâna ve eserlerine yönelmişti. İsveçli Claes Ralamb (ölm. 1698) ve İngiliz Lady Mary Wortley Montagu (ölm. 1762) İstanbul'a ziyaretlerinde seyrettikleri Semâ âyinine, seyahatnâme ve mektuplarında ilk yer verenler arasındadır. Her ikisi de seyrettikleri bu merasimlerden oldukça keyf almış ve 'estetik ve güzel' olarak nitelendirmişlerdir. Danimarkalı tanınmış hikâye yazarı Hans Christian Andersen de (ölm. 1875) İstanbul'da seyrettiği Rufâî âyinini 'vahşi ve korkunç' olarak vasıflandırırken, daha sonraki günlerde seyrettiği (1840-41 yılları arası) Mevlevî âyin-i şerîfini 'zarif, kibar ve baleye benzer' gibi sözlerle Ein Digters Bazar (1842) adlı eserine yansıtmıştır. Norveçli yazar Knut Hamsun (ölm. 1952) ise Andersen kadar 'şanslı' olmamış 1899 yılında İstanbul'a yaptığı seyehatinde sadece Rufâîlerin tekkesine götürülmüş ve orada seyrettiği, kendisine eziyet eden dervişlerin zikrinden bir şey anlamamış; zikirdeki bağırma seslerinden dolayı da Under Halvmanen (Hilâl Altında) adlı seyehatnamesinde 'Uluyan Dervişler' başlığıyla alaycı bir şekilde Rufâîleri anlatmıştır.
Mesnevî Batı dünyasında
Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer Purgstall'ın (ölm. 1856) Persian Literature (Viyana, 1818) adlı eseri Mesnevî'den örnekler içermesi bakımından ilk olma hüviyetindedir.5 Purgstall (ölm. 1856), Persian Literature (Viyana, 1818) adlı tanınmış eserinde, Mevlâna'dan uzunca bahsetmiş; Bericht über den zu Kairo erschienen Türkischen commentar des Mesnevi-i Dschelaleddin Rumi's (Wien, 1851) başlıklı makâlesinde de Ankaravî şerhini tanıtmış Mesnevî'den tercümeler yaparak 'Ganj Nehrinden Boğaziçi'ne kadar bütün mutasavvıfların okuması gereken bir eser' olarak nitelendirmiştir. Bu ilk diyebileceğimiz çalışmanın ardından George Rosen (ölm. 1891), Mesnevî oder Doppelverse des Scheich Mevlâna Dschalâleddin Rûmî (Leipzig, 1849, XXVI+217 s.; II. Baskı: Oğlu Friedrick Rosen (ölm. 1935) aracılığıyla, München, 1913, 263 s.) adlı eserinde Mesnevî'nin I. ve II. Ciltlerinden seçilen beyitlerin manzum tercümesini yapmıştır. Edward G. Browne (ölm. 1926) ise A Literary History of Persia (Cambridge, 1902-1930) adındaki genel Fars edebiyatı tarihi olan eserinde Mesnevî'nin tahlilini yaparak alıntılarda bulunmuştur. Walter von der Porten (d. 1880) da Aus dem Rohrflötenbuch des Scheich Dschelaleddine Rûmî (J. Hegner, 1930, 155 s.) adlı eserinde Ney ve Mesnevî hikâyeleri üzerine bir değerlendirmede bulunmuştur.
Yine, Alman Protestan papazı olan G. F. Tholuck (ölm. 1877), tasavvufu incelediği Sufismus sive theosophia persarum pantheistica (Berlin, 1821) adlı eserinde Mesnevî'den de bazı beyitleri Lâtince'ye tercüme etmiştir. Bu tercümeler Avrupada farklı dillere yapılan diğer çevirilere de kaynaklık yapmıştır. Daha sonraları da Mesnevî üzerine münferit çalışmalar yapan Tholuck, bir önceki eserine olan tepkilerden dolayı bunları yayınlamamıştır.
Fransa'nın Türkiye Büyükelçisi J. D. Wallenbourg da Mesnevî'yi Fransızca'ya tercüme etmiş, ancak 1799 yılında yayınlamak üzere iken Beyoğlu'ndaki yangında eserinin büyük bir bölümünü kaybetmiş, daha sonra da neşre muvaffak olamamıştır.
İngilizce ilk Mesnevî tercümeleri ise, sözlük yazarlığıyla tanınan S. James Redhouse'un (ölm. 1892), Mesnevî'nin I. cildini manzum olarak çevirdiği (1881) ve E. H. Whinfield tarafından hazırlanan ve VI ciltten seçilen 2500 beytin tercümesinin yer aldığı eserlerdir (1887).
Prof.Dr. W. R. von Brakkal Buys, Figures of Persian Mystics (1935) adlı Felemenkçe eserinde Mevlâna ve Mesnevî'sinden bahsetmiş; 1951'de de Mesnevî'den çevirdiği beyitleri içeren Fragmenten uit de Mashnawi Naar bet Perzisch Vertaald en Toegelicht Door adlı eserini yayınlamıştır. Daha önceleri ise Amsterdam'da bulunan Arbeidres yayınevi 1925 yılında Mesnevî'den tercümeler yayınlamıştır.
XIX. yüzyıl sonları ve XX. yüzyıl başlarında Mevlâna'yla tanışan Polonya ise, bugüne kadar Mevlâna ve Mesnevî'si ile ilgili olarak fazla bir gelişme kaydedememiş; ancak birkaç makale ve ansiklopedi maddesi yayınlayabilmiştir.6 Polonyalı yazar Julian Adolf Swiecicki 1902 yılında yayınladığı dünya edebiyatına dair ansiklopedide Mevlâna'ya 10 sayfa kadar yer ayırmış; George Rosen'in Almanca Mesnevî tercümesinden istifade ederek bazı bölümleri Leh diline çevirmiştir.
Günümüzde ise Prof.Dr. R. A. Nicholson'un kırk yıl üzerinde çalışarak hazırladığı, Mesnevî'nin metni ve İngilizce'ye tercüme ve şerhini kapsayan The Mathnawi of Jalaluddin Rumi (1925-1940, Leiden-Cambridge Univercity Press) adlı eseri sahasındaki en önemli çeviri olma özelliğini korumaktadır. İngilizce veya diğer Batı dillerine yapılan Mesnevî çevirilerinin birçoğu Nicholson' un bu tercümesine dayanılarak yapılmaktadır. Günümüzde Amerika, İngiltere, İran, Pakistan ve Hindistan'da yayınlanan bu eserin İngilizce tercüme kısmı Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından da yayınlanmıştır (2004, I-VI c.). Şimdilerde ise Harvard Üniversitesi İranlı alim ve Mevlâna uzmanı Prof.Dr. Abdülkerim Suruş'u görevlendirerek Nicholson'un bu eserini günümüz İngilizce'sine uyarlamasını yaptırmaktadır.
II. DÎVÂN-I KEBÎR
Dîvân-ı Kebîr, Dîvân-ı Şems, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems adlarıyla anılan Mevlâna'nın divanı kendisinden sonra muhtemelen oğlu Sultan Veled, Hüsâmeddin Çelebi ve diğer müridleri tarafından bir araya getirilmiştir. Şiirler çeşitli mecmua ve şahıslardan toplanırken araya başka şairlerin şiirleri de karışmış ve 40-50 bin beyit hacimli Mevlâna divanları ortaya çıkmıştır. Günümüzde hâlâ devam eden bu problem için henüz bir çözüm yolu bulunamamış ve bu da şimdilik imkânsız görünmektedir.7 Bununla birlikte ülkemizde ve İran'daki tasavvufî mecmuâların hemen hemen tamamında ve Antolojilerde Mevlâna' nın şiirlerinden örnekler bulunmaktadır.
Divanın tamamı Prof.Dr. B. Furûzânfer tarafından on nüshanın karşılaştırılmasıyla tenkitli neşir olarak yayımlanmış 8 ve şu ana kadar yapılan en iyi neşir olarak kabul görmüştür (gazel ve tercîi bendlerin yer aldığı bu neşir ise 36.360 beyittir). Bundan önce 1885 yılında Hindistan'da (Pakistan) ve 1336 hş./1957'de İran'da (Tahran) yapılan neşirler ise başka şairlerin şiirleri de karışmış olması bakımından değer taşımamış, yapılan tam tercümelerde esas kabul edilmemiştir.
Mevlâna Rubailerinin metni ise ilk olarak Veled Çelebi tarafından yayınlanmıştır. Bu neşirde 1.642 rubai yer almaktadır.9 Furûzânfer'in Dîvân-ı Kebîr neşrinin sonundaki rubai sayısı ise 1.995'tir.10 Şefik Can'ın Türkçe'ye tercüme ederek metnini yayınladığı Rubailer divanında ise şu ana kadar tespit edilebilen en fazla sayı mevcut olup 2217 adettir.11
Dîvân-ı Kebîr'in Batı Dillerindeki İlk Tercümeleri
Batıda Mevlâna şiirlerinin çevirisi, Mesnevî bahsinde de adı geçen Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer'ın (ölm. 1856) Persian Literature (Viyana, 1818) adlı eserindeki gazel tercümeleriyle başlar. Bu Almanca eserin hemen ardından Mevlâna'yı Avrupa'ya tanıtan ilk önemli kişi, Alman Friedrich Rückert'in Dîvân-ı Kebîr'den 40 gazeli, tercüme ve kendi yorumuyla sunduğu eseri gelir (Mystische Ghaselen nach Dschelaleddin Rumi, 1821; Diğer Baskıları: 1836; Hamburg, 1927, 77 s.).12 Oldukça ilgi gören bu şiirler daha sonra Franz Schubert ve Richard Straus gibi kompozitörler tarafından bestelenirken, Polonya'nın tanınmış kompozitörlerinden Ukrayna asıllı Karol Szymanowsky de (1882-1937) Mevlâna'nın bir gazelini 'Mevlâna Senfonisi' adıyla bestelemiştir. Bu senfoni ilk kez 1922'de Boston Senfoni Orkestrasıyla icra edildikten sonra çok beğenilmiş ve dünyanın sayılı orkestralarının repertuarına girmiştir. Bu eserin merhum Dr. Mehmet Önder'in katkılarıyla Prof.Dr. Hikmet Şimşek yönetimindeki Ankara Opera ve Balesi repertuarına ancak 1989-1990 sezonunda girmesi ise hem sevindirici, hem de 'geç kalınmışlık ve kendi değerimizi yabancılar aracılığıyla tanıyabilme' açısından üzücüdür. Yine İtalyanların tanınmış müzik adamlarından Franco Battitao 'Genesi' adıyla Mevlâna ve semâyı konu alan üç perdelik bir opera bestelemiş ve 27 Mayıs 1987'de Regio di Parma Tiyatrosu'nda sahnelemiştir.13
Mevlâna şiirlerinin çevirileri de 1840 yılında Amerika'ya kadar ulaşmış ve birkaç şiir burada İngilizce'ye çevrilmiştir.14 Bu çevirilerin yankısı devam ederken yine Avusturyalı bir Doğu bilimci olan Schwannau (1791-1865) Mevlâna'nın gazellerinden bir seçki yaparak Almanca'ya çevirir ve yayınlar (Auswahl aus den Diwanen des grössten mystichen Dichter Persiens Mewlana Dschelaleddin Rumi, Farsça Metin, Tercüme ve Açıklamalarla birlikte, Mechitaristen-Congregations-Buchhandlung, Wien, 1838, 236 s.). Bu eserlerin yanında tanınmış Alman şairi Johann Wolfgang von Goethe de (ölm. 1832) başta Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed ve İranlı mutasavvıf şairler olmak üzere Mevlâna'dan da etkilenerek eserler yazmış, şiirler söylemiştir.15
Dîvân-ı Kebîr'den yapılan bu ilk Almanca tercümelerden sonra, Mevlâna Yolu'nun en büyük İngiliz hizmetkârı Prof.Dr. Reynold A. Nicholson'un 'Ön Doktora Tezi' olarak hazırlayıp 1898 yılında yayınladığı eseri gelir. Nicholson, Divân-ı Kebîr'den seçtiği şiirleri İngilizce'ye çevirerek şerh ettiği çalışmasını Selected Poems from the Divanı Shamsi Tebriz adıyla yayınlar. Nicholson'un öğrencisi olan Prof.Dr. Arthur J. Arberry de (ölm. 1969) hocasının yolunu takip eder; onun kaldığı yerden görevi teslim alır ve Mevlâna'nın rubaileriyle ilgilenir. Arberry önce sufizm konusunda yazdığı eserinin bir bölümünde bu rubai tercümelerine yer verir; daha sonra ise The Rubaiyyat of Jalâleddin Rûmî, Select Translation in to English Verse adıyla münferit bir eser oluşturur ve yayınlar (London, 1949). Arberry, Mevlâna şiirlerinden seçkiler yapıp tercüme ettiği Mystical Poems of Rûmî adlı bir diğer eserini de 1968'de Chicago'da, vefatından bir yıl önce yayınlamaya muvaffak olur. William Hastie de XX. yüzyılın başlarında Divandan seçtiği şiirleri, Friedrich Rückert'in çevirisinden faydalanarak The Festival of Springs adıyla yayınlar ve Mevlâna şiirlerinin Batıda tanınmasına katkıda bulunur.16
J. D. Wallenbourg ve Clément Huart gibi şahısların çalışmalarıyla daha XIX. yüzyılda Mevlâna'dan haberdar olan Fransa ise, Dîvân-ı Kebîr'den ilk tercümeleri uzun zaman sonra bir Türk'ün çevirisinden okur. Mevlevî şahsiyetiyle tanınan yazar ve çevirmenlerimizden Asaf Halet Çelebi (d. 1907) 1950 yılında Mevlâna'nın 276 rubaisini Fransızca'ya tercüme ederek Les Roubaiat de Mevlâna Djlaleddin Roumi adıyla yılında Paris'te yayınlar.
Günümüz Batı Dünyasında Mevlâna Şiirlerinin Gördüğü İlgi
Batı dünyasında Dîvân-ı Kebîr Mesnevî'ye oranla daha fazla ilgi görmekte; Mevlâna'dan şiir tercümeleri özellikle son yirmi yıldır, başta Amerika ve Kanada olmak üzere Avrupa'nın birçok ülkesinde İngilizce, Almanca ve Fransızca'ya tercüme edilmektedir. Çoğunluğunu İngilizce tercümelerin oluşturduğu ve özellikle 1987'den günümüze artarak devam eden bu eserlerin sayısı tahminlerden oldukça yüksektir. Meselâ internet ortamının en büyük kitap satış sitesi olan http://www.amazon.com da sadece Mevlâna şiirlerinin İngilizce tercüme ve yorumunu kapsayan 200'e yakın eser vardır. Eskiden yayınlanmış kitapların sonraki baskılarının da dahil edildiği bu sayının önemli bir oranı da ilk baskılarını 1993-2003 yılları arası yapan eserleri kapsamaktadır. Bu eserlerde yukarıda adı zikredilen F. Rückert, R. A. Nicholson ve A. J. Arberry'nin tercümeleri öncülük yaptığı kuşkusuzdur. Bu bilim adamlarının şiir tercümelerinin özellikle İngiltere ve Amerika'da hâlâ basılması ve ikinci-üçüncü şahıslar tarafından sadeleştirmek ve açıklamalar eklemek suretiyle yeniden yayına hazırlanması bunun bir göstergesi olsa gerektir.
Günümüz Batı dünyasındaki Mevlâna'nın şiirlerine gösterilen ilginin en büyük âmillerinden biri de Prof.Dr. Annemarie Schimmel (1922-2003) ve Prof.Dr. Eva de Vitray Meyerovitch'in (1909-1999) bu sahada yapmış oldukları çaba ve çevirdikleri eserlerdir.17
Henüz öğrencilik yıllarında F. Rückert ve onun Mevlâna'dan çevirdiği şiirlerle ilgilenen Annemarie Schimmel hayatını adadığı İslâm tarihi ve tasavvufu alanında 80'i aşkın eser vermiş; Aus Dem Diwan, (Almanca,1986), Triumphal Sun: A Study of the Works of Jalaloddin Rumi (1978) ve Look! This Is Love: Poems of Rumi (1991) gibi baskıları hâlâ yapılan İngilizce eserlerde Mevlâna'nın şiirlerini tercüme etmiş ve özellikle Almanya ve Amerika'da bu sahanın en tanınmış bilim kadını olmuştur.
Fransa'nın bu sahadaki en tanınmış ismi Eva de Vitray Meyerovitch ise Katolik bir rahibe olma yolunda İncil'le uğraşırken kafasında beliren soru işaretlerine Kur'ân'da cevap bularak İslâmiyet'i seçmiş ve 'Havva' adını almıştır.18 Meyerovitch, diğer bir çok Batılı müsteşrik gibi önce semâya ilgi duymuş ve semâzenlerin dönüşünü atom zerrelerinin dönüşüne benzeterek Mesnevî'deki beyitlerden yola çıkmış ve Mevlâna'yı bir bilim adamı olarak da vasıflandırmıştır. Konya'ya sık sık gelerek burayı 'öz vatanı' olarak değerlendiren Meyerovitch, Mesnevî, Fîhi mâfîh ve Mektûbât'ın tamamını Fransızca'ya tercüme etmekle birlikte, Mevlâna'nın Divanına da ilgi duymuş ve Mohammad Mokri ile birlikte Odes Mystiques Dîvân-e Shams-e Tabrîzî adıyla gazel ve rubailerden bir seçki yayınlamıştır (Paris, 1982). Yine Rubâiyât adıyla da Mevlâna'nın rubailerini Fransızca'ya kazandırmakla birlikte bazı eserleri de İngilizce'ye tercüme yoluyla Batı dünyasının faydasına sunulmuştur.
Schimmel ve Meyerovitch'in bu eserleri de günümüz Batı dünyasının Mevlâna'ya ve şiirlerine olan ilgisini artırmış ve Ingrid Schaar, Carl Jung, Helen Juke, Erick Fromm, J. G. Bennet, Reshad Feild, Andrew Harvey, Coleman Barks, Michael Green, Lauren Marino, Deepak Chopra, Simone Fattal, Roger Housden, John Moyne, Franklin Lewis, Denise Breton, Christopher Largent, Robert Bly, Rita Shumaker, Nigel Watts, Shems Friedlander, Robert Van de Weyer, Kabir Edmund Helminski, Camille Helminski, Thomas Moore, James Cowan, Stephen Mitchell ve Jacob Needleman gibi birçok Batılının bu konuda eser vermesine sebep olmuştur. Burada özellikle belirtilmesi gerekir ki, John Moyne ve Coleman Barks tarafından 1987 yılında yayınlanan Open Secret: Versions of Rumi adlı Mevlâna şiirleri seçkisi Amerika'da 50 bin adet satarak 1988 yılının en fazla ilgi gören şiir kitabı olmuş; yine Coleman Barks'ın (d. 1937) The Essential Rumi (1997) adlı benzer eseri 110 bin satarak 1998 yılında bu rekoru iki katından daha fazla artırarak kırmıştır.19
Yukarıda anılan kişiler tarafından seçkiler halinde İngilizce'ye tercüme edilen Mevlâna'nın şiirleri, günümüzde Nevit Oğuz Ergin tarafından Gölpınarlı'nın Türkçe çevirisinden faydalanılarak İngilizce'ye çevrilmektedir. 2003 yılına kadar XXII cildi yayınlanan bu tercüme TC. Kültür (ve Turizm) Bakanlığı ve Echo Publications işbirliğiyle California'da yayınlaması bitmek üzeredir. Bu çeviri Amerika'da Mevlâna'yı ve fikirlerini tanıtma açısından oldukça önemli olup Dîvân-ı Kebîr'in tamamının Türkçe' den başka bir dile çevrilmesi bakımından da önem taşır.
III. SONUÇ
Mevlâna'nın eserleri ve bu eserlerinde işlediği konular geçmiş dönemlerde olduğu gibi günümüz dünya insanları için de önemli mesajlar ve nasihatler içermektedir. 800 yıla yakın bir zaman dilimini kapsayan bu fikirler, günümüzde dahi güncelliğini korumakta; ve hattâ daha yeni keşfedilmekte, bu husus da onun sadece dönemine hitap eden bir düşünür değil, çağlar boyunca muhatap bulabilen bir fikir adamı olduğunu göstermektedir. Şüphesiz Mevlâna'nın bu düşünceleri "Ben yaşadığım müddetçe Kur'ân'ın kölesi; Hz. Muhammed'in yolunun tozuyum..."20 düsturunca Kur'ân-ı Kerîm'den ve Hadis-i şerîflerden alınarak kendi örneklemeleriyle sunulmaktadır. Hâl böyle olunca da Mevlâna'nın fikirlerini anlayabilmek için Âyet ve Hadislere vakıf olmak ve Mevlâna'nın fikir dünyasını İslâmiyet'in daha kolay anlaşılabilmesi için bir araç olduğunu iyi tahlil etmek gerekmektedir. Oysa ki, özellikle Batı dünyasında XIX. yüzyıldan başlayıp 1990'lı yılların başından itibaren artmaya başlayan tercüme ve şerhlerin bir çoğunda Mevlâna'nın "dinler üstü bir hümanist" olarak lanse edilmesi, İslâmî referans ve bilgilere atıf yapmadan sufistik ve kişisel değerlendirmelerin yapılması onun gerçek fikirlerinin tam olarak anlaşılmamasına yol açmaktadır. Özellikle Amerika'da son yirmi yıldır bir hayli çoğalan bu eserler ve yapılan etkinlikler, Mevlâna'nın daha çok tanınması ve benimsenmesine katkıda bulunmakla birlikte, onun doğru olarak aktarılabilmesi hususunda da tereddütleri beraberinde getirmektedir.
Tespit edebildiğimiz kadarıyla günümüzde çok sayıdaki Türkçe ve Farsça eserin yanında, 200'ü aşkın İngilizce, 50'ye yakın Almanca, 20'yi aşkın Fransızca eser başta olmak üzere; İspanyolca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Danca, İskoçça, Çekçe, Boşnakça, Arnavutça, Arapça, Urduca, Hintçe, Sindce, Bengalce, Peştuca, Endonezyaca, Azerice, Tacikçe, Özbekçe, Rusça, Yunanca, İbranice, Çince ve Japonca'da yazılmış eserlerle Mevlâna, eserleri ve Mevlevilik tüm dünya insanlarına tanıtılmakta; ama Mevlâna'nın Mesnevî'de dediği gibi "Herkes kendi görüşüne göre onun dostu olup; içindeki gerçek sırları kimse aramamaktadır." Özellikle Amerika'da yayınlanan İngilizce eserlerde ise, Mevlâna'nın 'İran'ın tanınmış mistik şairi' olarak nitelendirilmesi bizi hayli üzmekle birlikte, bizim de eksikliğimizi göstermektedir.
Elinizdeki makalede de görülebileceği gibi kısmen Almanca ve Fransızca haricindeki diğer dünya dillerine çevrilen eserlerin, İngilizce telif ve tercümelerinden yapılması bu endişenin daha da büyümesine yol açmaktadır. Ülke tarihimizde önceleri Farsça, daha sonra Osmanlıca ve Türkçe yapılan konu ile ilgili çalışmaların, çağımızın uluslar arası bilim ve iletişim dili haline gelen İngilizce'ye aktarılması; sahayla ilgili bilim adamlarının bu hassasiyeti gözönünde bulundurarak kaleme alacakları yeni eserlerini İngilizce yayınlayabilmeleri, makam ve maddi imkân sahibi yetkililerin bu konuya ve yeni araştırmalara destek vermeleri, kısmen de olsa bu endişeleri azaltacaktır. Aksi takdirde torunlarımız, XIII. yüzyılda bir İslâm ve Türk düşünürü olarak Anadolu'da yetişip eserlerler veren Mevlâna'mızı "dinler üstü Amerikalı veya İranlı hümanist bir şair" olarak tanıyabileceklerdir.
------------
1 Arapça olan bu eser genelde Âyet-i Kerimelerden seçilerek oluşturulmuş ve Mevlevîler arasında 'Evrâd-ı Şerîf, Evrâd-ı Kebîr-i Mevlânâ, Evrâd-ı Mevlânâ ve Mevlevî Evrâd-ı Şerîfesi' adlarıyla tanınmıştır. Birçok yazma ve basması bulunan eser metin ve Türkçe tercümesiyle birlikte şu ana kadar iki kez yayınlanmıştır. (Hazret-i Mevlânâ'nın Mübârek Duâları, Hzl. Celâlettin M. Bâkır Çelebî - Hafız Hüseyin Top, Kurtiş Matbaacılık, İstanbul, 2001, VI. Baskı; Evrâd-ı Mevlâna, Yayına Hzl. Bekir Şahin, Rumi Yay., Konya, 2005.
2 Haftalık Dergisi, Sayı: 82, 83, 84, Kasım, 2004, muhtelif sayfalar; bu iddianın yanlışlığı ve eserin Fîhi mâfîh'in bir nüshasının olduğu bizim tarafımızdan Anadolu Ajansı'na verilen bir röportajla ortaya konulmuş ve bu düzeltmemiz 13-14 Kasım 2004 tarihli yerel ve ulusal bir çok yazılı medyada yayınlanmıştır. Ayrıca Furûzânfer tarafından neşredilen Fîhi mâfîh'in (Tahran, 1330 hş.) Mukaddime kısmında da Süleymaniye Kütüphanesindeki 4 Ramazan 751 tarihli bu nüsha tanıtılmış, neşirde kullanıldığı belirtilmiş ve "Esrârü't-Celâliyye" adıyla kayıtlı olduğu ve anılan eserin sağlam bir nüshası olduğu tespitine yer verilmiştir.
3 Uzluk, F. Nâfiz, "Mesnevî'nin Batıdaki Tercümeleri", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 30 vd.; Uzluk'un bu tespiti kendi zamanında doğru olmakla birlikte günümüzde Amerika'da yapılan çalışmalar İngiltere'ye ve diğer Batılı ülkelere oranla kıyas edilemeyecek kadar fazladır.
4 Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Brendemoen, Bernt, "İskandinav Seyyahları Gözüyle Dervişlik ve Tarikat", I. Milletler Arası Mevlâna Kongresi-Tebliğler, Konya, 1988, s. 259-269
5 Ergin, N. Oğuz, "Batıda Mevlâna Celâleddin-i Rûmî", Uluslararası Mevlâna Bilgi Şöleni, Bildiriler, s. 315 6 1851-1983 arası yayınlanan bu çalışmaların Bibliyoğrafyası için bkz. Chmielowska, Danuta, "Polonya'da Mevlâna hakkında Yapılan Bazı Çalışmalar", I. Milletler Arası Mevlâna Kongresi-Tebliğler, Konya, 1988, s. 201-202.
7 Divandaki Mevlâna'ya ait gazellerin ayırt edilebilmesi hususundaki bazı teknik açıklamalar için bkz. Furûzânfer, Bedî'üzzemân, Mevlâna Celâleddin, Çev. F. Nâfiz Uzluk, İstanbul, 1990, s. 202-211
8 Kitâb-ı Şems yâ Dîvân-ı Kebîr, Yayınlayan: Dânişgâh-i Tahran, 1336 hş./1957 (I-IX c.); Bir diğer baskısı: Tahran, 1344-46 hş./1965-67, (I-IX+I c.). Bu tam metnin baskıları İran'daki çeşitli yayınevleri tarafından farklı cilt sayılarıyla sürekli yayınlanmakta ve en fazla itibar gören Divan metni olma özelliğini korumaktadır.
9 Rubâiyyât-ı Hazret-i Mevlânâ, İstanbul Ahter Matbaası, 1312/1894; krş. Uzluk, F. Nâfiz, "Mesnevî'nin Batıdaki Tercümeleri", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 31
10 Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, Nşr.: Bedî'üzzemân Furûzânfer, I-II c., Tahran, 1374 hş./1995 (IV. Baskı), Rubailer, II, 1265-1448
11 Hz. Mevlâna'nın Rubâileri I-II, Şefik Can, Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, 3. Baskı; Bu eserin ilk iki baskısı Kültür Bakanlığı tarafından yapılmıştır.
12 Rückert, 1772 yılında Kur'ân-ı Kerîm'i de tercüme etmiştir.
13 Mevlâna'nın klâsik müzikteki bu yansımalarının yanı sıra şiirlerinin çevirisinden ve Mevlevî müziği formatında bestelenmiş diğer Mevlevî büyüklerinin eserlerinden oluşturulan müziklerin sayısı da oldukça fazladır. Günümüzde Türkçe'yle birlikte başta İngilizce olmak üzere diğer Batı dillerinde hazırlanmış çok sayıda kaset, CD ve Internet'teki Mevlâna sitelerinde yayınlanan MP3 bulunmaktadır.
14 Ergin, N. Oğuz, "Batıda Mevlâna Celâleddin-i Rûmî", Uluslararası Mevlâna Bilgi Şöleni, Bildiriler, 15-17 Aralık 2000, s. 317
15 Goethe'nin Mevlâna'nın şiirlerine nazire tarzında yazdığı bir şiiri ve karşılaştırması için bkz. Klein, Arpad, "Orientalische Elemente in der Romantischen Reflexion", II. Milletlerarası Mevlânâ Kongresi-Tebliğler, Konya, 1991, s. 134 vd.; ayrıca bkz. Sofi Huri, "Garb Tefekkür Âleminde İslâmiyetin Tesiri ve Hazreti Mevlânâ", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 61 vd.; Yılmaz, Bayram, Goethe ve Tasavvuf, Konya, 2002, s. 15 ve muhtelif sayfalar.
16 Eserde William Hastie (1842-1903) çevirisiyle Hayyam'dan da şiirler vardır. Yayınlayan: Glasgow, J. MacLehose and Sons, Edinburgh, 1903, 62 s.
17 Bu iki bilim kadınının Mevlâna'nın Batıdaki tanınmasına katkıları hakkında şu iki makaleye bakılabilir: Abdullah Öztürk, "Eva de Vitray Meyerovitch'in Mevlana Buluşması ve Mevlana Tanıtımına Katkısı", Uluslararası Düşünce ve Sanatta Mevlânâ Sempozyum Bildirileri, Çanakkale 25-28 Mayıs 2005, ss. 409-412; Zeynep Köse, "Mevlana'nın Batıdaki İki Sesi", a.g.e., ss. 421-423 18 Arabacı, Caner, "Mevlâna'ya Batı'dan Bakmak", Konya'dan Dünya'ya Mevlâna ve Mevlevîlik, Karatay Bel. Yay., Konya, 2002, s. 325
19 Barks'ın bazı eserleri Amerika'yla birlikte 1987'den beri Yunanistan'da, 1990'lı yıllardan bu yana da Lübnan'da yayınlanmakta ve bu ülkedeki Mevlâna'yı tanıtmada büyük bir görev üstlenmektedir.
20 Mevlâna, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, II, 1387, Rubai: 1331.

Mevlâna Dergâhı'nın Son Görevlileri

Asırlarca Türk kültürünü, edebiyatını, sanatını ve irfanını besleyen; bu alanlarda pek çok kıymetli temsilciler yetiştiren mevlevîlik, birçok müessese gibi zamanla yıpranmış, kısmen yozlaşmış ve nihayet 4 Eylül 1925 tarihli Tekke ve Zâviyeler Kanunu ile tarihe karışmıştır.
Mevlâna Dergâhı son postnişinlerinden Veled Çelebi'nin (1910-1919) basımı tamamlanamamış 1910'lu yılların başlarına ait Konya Salnâmesi' ndeki listesine göre, o zaman için Osmanlı topraklarında faal olan 74 adet mevlevîhane bulunuyordu ve bunların hepsi, kuruluşundan beri Konya Mevlevîhanesi (Mevlâna Dergâhı) tarafından idare ediliyordu.
Yine Veled Çelebi, Hatıralarım (İstanbul, 1946) adlı eserinde Dergâh'ın son durumu ve görevlileri hakkında şu bilgiyi veriyor (s.67):
"Konya Mevlâna Dergâhı lâğvedilip, şarkın en büyük âlim ve şâiri olan Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî türbesi kapatılmayarak Dergâh, Konya Müzesi haline konuldu. Bu sırada Dergâh'ta 35 dede vardı. Sertarikatçı Âdil Çelebi, aşçı dede Sertabbah Nizâmeddin Çelebi olup son çelebi, Abdülhalim Çelebi idi. Dedelerin bir kısmı köylerine, bir kısmı da Halep'e gittiler. Yalnız Ankaralı Mehmed Dede Müze'de memur kaldı. Bundan böyle mevlevîlik, tarihin malı olmuştur." (Türkiye'de tarikatler kapatılınca Halep Mevlevîhanesi, 1944 yılına kadar merkez olarak faaliyetini sürdürmüştü.)
Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırmaları Merkezi'ndeki Uzluk Arşivi'ni tasnif sırasında tesadüf ettiğim yeni harflerle daktilo edilmiş birkaç sayfalık liste, hem (yaklaşık olarak) Veled Çelebi'yi teyit etmekte, hem de bize Dergâh'ın son kadrosunu bilme şansını vermektedir.
Listenin başında ünlü tıp tarihçisi ve mevlevîlik müntesibi Prof. Dr. Feridun Nâfiz Uzluk (öl.1974) veya ağabeyi mimar, eğitimci ve mevlevîlik araştırıcısı Şahabettin Bey'e (öl.1989) ait bir not vardır ve o notta, bu bilgilerin, şahsî kütüphanelerinde bulunup Sertabbah Nizâmeddin Çelebi'nin hattıyla yazılmış olan Defter-i Dervîşân'dan nakledildiği bildirilmektedir. Bu birkaç sayfalık evrakta bulunan -mevcut kaynaklarda görmediğim bilgileri tek liste haline getirip alfabetik sırayla araştırmacıların ilgisine sunuyorum.
KONYA MEVLÂNA DERGÂHINDA SON GÖREVLİ ŞAHISLAR ve VAZİFELERİ
ABDÜLHALİM ÇELEBİ: Postnişin
ÂBİD EFENDİ (Bahaeddin Efendizade): Âyinhan
ÂDİL EFENDİ (Hacı Arif Çelebizade): Sertarîk
AHMED EFENDİ: Ser-nâyî (İrtihâli üzerine münhaldir.)
ALİ EFENDİ (Aladağlı): Derviş (hücrenişin) ALİ EFENDİ (Celal Efendizade): Âyinhan
ALİ EFENDİ (Karahisarlı Derviş): Meydancı (hücrenişin)
ÂRİF EFENDİ (Şahabeddin Çelebizade): Kemânî
BAHAEDDİN ÇELEBİ (Hüseyin Çelebi hafîdi): Serâyinhan
EMİN EFENDİ (Eberli): Derviş (hücrenişin) GAZİ (Maraşlı Derviş): Âyinhan, aşçı (hücrenişin)
HAKKI DEDE: Türbedar
HALİL RIZA DEDE (Hacı): Şems türbedarı HASAN EFENDİ (Diyarbakırlı Kürt Derviş): Kazancı, baş dede (hücrenişin)
HASAN EFENDİ (Hadimli): Derviş (matbahnişin)
HASAN EFENDİ(Selanikli Derviş): Niyaz penceresi bekçisi (hücrenişin)
HAYRİ EFENDİ (Kürt): Derviş (hücrenişin) KÂMİL ÇELEBİ (Abid Çelebizade, Hacı): Âyinhan
MEHMED EFENDİ (Ankaralı Derviş): Bevvâb-ı evvel, kütüphaneci (hücrenişin)
MEHMED EFENDİ (Karamanlı): Derviş (hücrenişin)
MEHMED EFENDİ (Niğdeli): Derviş (hücrenişin)
MEHMED KELEŞ (Konyalı Derviş): Bevvâb-ı sânî (hücrenişin)
MİDHAT EFENDİ (Memduh Efendizade): Kemânî
NAZIM EFENDİ (Ziya Çelebizade): Âteşbaz türbedarı, ser-semâî
NİZAMEDDİN EFENDİ (Salahaddin Çelebizade): Sertabbah, âyinhân-ı sânî ve kudûmî
ÖMER (Uluırmaklı Derviş): Âyinhân-ı sâlis ve kudûmî
RIZA DEDE (Hacı): Kütüphaneci (hücrenişin)
SADEDDİN ÇELEBİ (Vacid Çelebizade): Vakıf kâtibi
SIDKI DEDE: Mesnevîhan
ŞAHABEDDİN ÇELEBİ (Münib Çelebizade): Dâirezen
VELED EFENDİ (Adil Efendizade): Neyzen-i sânî
ZİYA ÇELEBİ (Osman Çelebizade): Halilezen Yukarıda isimleri geçen şahıslardan bazıları hakkında Hamid Zübeyir Koşay'ın Mart 1927'de neşrettiği "Mevlevîlikte Matbah Terbiyesi" isimli makalesinde verilen malûmat da şöyledir:
"Ser-tarîk: El-yevm ber-hayât olan Âdil Çelebi bu vazifeyi ifa etmekte idi. Ondan evvel pederi Ârif Çelebi ve onun pederi Hacı Eyüp Çelebi'dir ki hâmuşhâne namıyla maruf kabristanda medfundurlar."
"Sertabbah Dede'nin Çelebi Efendi'nin emriyle tayin olması usûlden ise de elyevm ber-hayât bulunan Nizameddin Çelebi'nin büyük pederi Ziya Efendi'den sonra, evlâdı olarak kabul edilmiştir."
"En son ser-kudûmî, el-yevm mûsikî muallimi olan Bahaeddin Çelebi'dir."
"En son ser-nâyî, bundan bir sene evvel(?) vefat eden Sivaslı Ahmed Dede olup vefatından sonra bu makam, bir zaman vekâletle idare edilmiş(tir). (Türk Yurdu, S.27. s.280-281)
Üsküdar Mevlevîhanesi son şeyhi olup Abdülhalim Çelebi'nin ilk zamanlarında Konya Dergâhı'nda bir yıl kadar bulunmuş olan değerli âlim ve şair Ahmed Remzi Dede'nin (öl.1944) Divan'ında, zikredilen şahıslardan Abdülhalim Çelebi (s.242), Âdil Çelebi (s.262), Nizameddin Dede (s.245), Şems türbedarı Rıza Dede (s.258), Sıdkı Dede (s.266); ayrıca Abdülhalim Çelebi'nin babası Abdülvâhid Çelebi (s.61, 204, 225), oğlu Bâkır Çelebi (s. 55), Veled Çelebi (s.43, 45, 100, 251, 282) ve Âteşbaz türbedarı Yakub Dede (s.259) hakkında şiirler bulunmaktadır. (Bkz. Ahmed Remzi Akyürek ve Şiirleri, haz. Hasibe Mazıoğlu, Ankara, 1987)
Son olarak bir hususa temas etmekte fayda görüyorum. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna'dan Sonra Mevlevîlik adlı eserinde (2.bs., İstanbul, 1983) Mevlâna Dergâhı son postnişinleri hakkında şu bilgiyi vermektedir: "Abdülhalim Çelebi, ikinci tayininde çelebilik makamında bir yıl kadar kalmış; 1920'de makama Âmil Çelebi tayin edilmiş, ölümü üzerine üçüncü defa yine Abdülhalim Çelebi Mevlâna postuna oturmuş; 1925'te tekrar azledilmiş; yerine ikinci defa Veled Çelebi tayin edilmiş; tekkeler, bu zatın zamanında kapanmıştır." (s.180-181)
Bilindiği üzere Abdülhalim Çelebi (öl.1925), ilk olarak babasının vefatı üzerine 1907'de posta geçmiş; 1910'da azledilip yerine Veled Çelebi tayin edilmiş; onun da 1919'da azliyle yerine tekrar Abdülhalim Çelebi postnişin olmuştur.
Gölpınarlı sonuncu postnişin olarak Veled Çelebi'yi göstermektedir. Halbuki Veled Çelebi -yukarıda nakle-dilen ifadesinde- açıkça son postnişin Abdülhalim Çelebi'ydi demektedir.
Ben şu ana kadar okuduğum eserlerde ve inceleyebildiğim belgelerde Gölpınarlı'yı teyit eden bir bilgiye rastlamadım. Bu durumda ya merhum Gölpınarlı yanılıyor, yahut da fiiliyâta geçmemiş bir tayin söz konusu olmalı diye düşünüyorum.