kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Tarihe karışan kültürel değerlerimiz: Kapı Tokmakları

Türk kültüründe "ev",yurttur, yuvadır. Huzur ve sükûn mekânıdır. Maddi ve manevî güzelliklerle bezenerek, donatılmıştır.
Göktürk anıtlarında "ev", "bark" diye de anılır. Selçuklular'da "ev", "bark" ile beraber kullanılmıştır. Ev ile çadır ve otağ kapıları aynı manayı taşır.(1)
Peygamber Efendimiz (S.A.), dünyadaki üç saadet göstergesini: "iyi bir ev, iyi bir aile, iyi bir binek" olarak ifade buyurmuşlardır.
Ev, insanın namusudur, haremidir, mabedidir. Dolayısıyla mukaddestir. Bu sebepledir ki eve giriş - çıkış sağlayan "kapı" mübarektir. "Eşik" de muazzezdir. Bunun için "eşik"e son derece saygı gösterilir. Üzerine basılmaz; hafifçe atlanarak geçilir.
Ev, kale, saray, bahçe kapıları ayrı ayrı özelliktedir. Mimari eserlerde kullanılan kapıların büyüğü, küçüğü; tek kanatlı, çift kanatlısı; Kuzulusu, parmaklısı; kafeslisi, asmalısı vardır.
Hepsinin de görevi giriş-çıkışı sağlamak, kontrol etmek ve emniyet altına almaktır. Ama üzerlerinde bir unsur vardır ki, bütün dikkatleri üzerine çeker. Bu göz alan aksesuar, "Kapı tokmakları"dır.
Kapının kullanıldığı yer, yerin sahibinin sosyal, kültürel ve estetik duyguları hakkında birçok anlamları dile getirirler. Yurdumuzun değişik yörelerinde, çeşitli zevk ve kültürleri yansıtırlar. Selçuklu, Beylik ve Osmanlı ev, camii, medrese ve imaret kapılarında genellikle klasik özelliklere sahiptir. XV. yüzyılda doruk noktasına ulaşır. XIX. yüzyıllardan itibaren ise, batılılaşma akımından dolayı kapı tokmaklarında bile farklılaşmalar görülür. Kalıp, model, şekil, bezeme, süs, motif ve figürlerinde daha çok Barok, Rokoko ve Ampir üslupları egemen olur. Bu bir moda ve zenginlik olarak düşünülebilir.
Nitekim Divriği'den Safranbolu'ya; Trabzon'dan, Mardin'e; İstanbul'dan, Erzincan'a kadar bütün yörelerde büyük özen, zevk ve emekle yapılmış kapı tokmakları gayet bol, zengin ve değişik örneklerle kapılarda yerini almışlardır. Bunların çoğu kaybolmuştur. Bazıları son temsilcileriyle yaşamlarını sürdürmektedirler. Bir kısmı da müzelerde, kaybolan kültürel değerlerimizde elde kalan mahdud örnekleri olarak sergilenilmektedir.
"Kapı" kapalı mekânın dışa açılan yüzüdür. Tatlı dil, güler yüz bizim milli kültürümüzdendir. Misafiri, güler yüz ve tatlı dille karşılamak ise daha kapıda iken başlar. Bununda ilk mümessili "Kapı tokmağı"dır. Bu ince düşünceden dolayı kapı tokmaklarına büyük değer verilmiştir.
"Kapı" sevgidir, merhamettir, cömertliktir, devlettir, nimettir, sığınaktır, barıştır, bağıştır. Bunun için "kapı" son derecede değeri haizdir. Dolayısıyla kapı tokmakları da; Devlet dairelerinin, mabetlerin, medreselerin, imâretlerin kapısı gayet muhteşem ve muazzamdır. Çünkü görevleri, halkı kucaklamak, bağrına basmaktır. Kapı tokmakları da kapıya göre şekil, ebat, süsle, vakar ve ululuk ifade edecek tarzda yapılmışlardır.
Çok çeşitli şekil, model, kompozisyon ve motiflerle meydana getirilmişlerdir. Demir, gümüş, altın kaplamalı, nikel, tunç ve ahşap malzemeli olurlar. Sade görünümlerinin yanı sıra daha çok, bitki, geometri, yazı motifleriyle bezeli, Rumilerle donatılmış olanlar tercih edilmişlerdir. İnsan, hayvan figürleri olanları da görülür. Bunlar genellikle stilize edilerek kullanılmışlardır. Bunların her biri tipolojik gruplaşma gösterirler. Yazılı olanlarda "Ya Fettah", "Lâilâhe İllâllah", "Besmele-i Şerif" ibareleri çok görülür. Süsler, aynasında, tablasında, tokmağında veya bileziğindedir. Tutulacak, ses çıkarılacak kısımlardadır.
Kadın eli, haç veya altı köşe yıldızlı tokmaklar, gayr-i müslim yapılarının kapılarında görülür. Buraların satılıp Müslümanların mülkü olmalarından sonra da kullanılmasında bir sakınca görülmeyenler de olmuştur. Bunlar arasında; insan, aslan, kuş, ejder gibi hayvan; üzüm, armut, elma, nar gibi meyve motifli olanlara da bol bol rastlanır. "Hanım eli" tarzındaki tokmaklarda el, bilekten aşağı kısımdır. Avucunda bulunan top, ses çıkarır. Bilek kısmında daha çok batılı kadın kıyafetlerinin büzgülü dantelâlı kol ağzını hatırlatır. İnce veya kalın; tek veya çift bileziklidir. Bir parmağında gösterişli bir kaşlı yüzük göze çarpar.
Beş, altı köşeli yıldız (Mühr-ü Süleyman), Hilâl, bilezik, Kandil motifli olanlar da vardır. Mitolojik ve sosyal anlamlar içerirler
Bunların her birisi, sosyal, ekonomik ve kültürel anlamları, inanç ifadelerini taşırlar. Nazarlık, tılsım, bereket sembolü olarak kullanılanları da bilinmektedir.
Tokmaklar arasında son derece enteresan olanları vardır. Bazıları iç içe, büyüklü, küçüklü iki bilezik halkası tarzındadır. Bazıları da altlı, üstlü iki tanedir. Üstteki kalınca, ağırca olup dövme demirden yapılmıştır. Diğeri ise ince, zarif, hafif, sarı metaldendir. Yukarıdaki tokmağın altında, tablaya yerleştirilmiş bilezik şeklindedir.
Kapıya gelen erkek ise, iç içe olanın dışındaki büyük halkayı, hanım ise içteki ikinci halkayı kullanırdı. Altlı üstlü tokmaklı kapılarda ise gelen erkekse yukarıdaki ağır tokmağı, hanım ise alttaki bileziği kullanırdı. Kapı sesi duyan ve gelenin kim olduğunu anlayan ev sahibi erkek veya hanım tarafından açılırdı.
Kapı tokmaklarının bir diğer enteresan yönü de ip bağlanılması idi. Evin sahibi kısa bir süre sonra döneceği bir yere giderken tokmağa, ince, sarkık bir ip. Uzun bir süre kalacağı yere, yatıya gitmişse kalın ve iki düğümlü ip bağlardı. Kapıya gelen durumu anlayarak buna göre hareket ederdi.
Görülüyor ki halkımızın ince düşüncesi, nezaketi, izanı, kapı tokmaklarına, buraya bağlanan ipin şekline kadar sirayet etmiştir. Bunların her biri, asil duyguların, köklü bir irfan ve faziletin çarpıcı tezahürleridir.
Bilezik tarzındaki, sarı metalden halkalı çalacaklar, dövme olanları varsa da daha çok dökmedir. Tek veya çift halka şeklindedir.
Bunların altında bir de küçük metal halka bulunur ki buna "çekecek" veya "şakşak" adı verilir. Bunla daha çok açık kapıyı çekerek örtmek içindir. Birde çocuklar geldiği zaman, aşağıda olduğu için bunu kullanırlardı. Bundan dolayı bunlara "şak-şak" denilmiştir.
Görülüyor ki "kapı tokmakları" milli kültürümüzde başlı başına, enteresan bir konudur. Değişik şartlar, kültürel, ekonomik, sosyal zevkler ve değer ölçüleri nedeniyle günümüzde, Türk kültür ve sanatının tarihi içerisinde gayet anlamlı ve değerli bir yere sahip bulunan kapı tokmakları, ne acıdır ki çağdaş yaşama yenik düşmüştür. Yerini zillere ve zilli kapılara bırakıyor. Bize de sadece "Bir zamanlar kapı tokmakları vardı." Demek kalıyor. Bilmem yeni nesiller kapı zilini çalanın kim olduğunu tahmin edebiliyorlar mı? Tokmağı bağlanan ipteki ince duyguları zille yaşayabiliyorlar mı?

Bkz: Prof. Dr. Bahâettin ÖGEL: Türk Kültür Tarihine Giriş; Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1978 III / 47

Konya Kültürüne Hizmet Edenler: Prof.Dr.Faruk Sümer

5 Kasım 1924 tarihinde Konya'nın Bozkır ilçesinde doğdu. Maliye dairesinde memur olan babası Mehmed Zeki Bey'in görevi icabı ailece 1931 yılında İstanbul'a gittiler. İlk ve orta tahsilini burada tamamladı (1942). Lisede iken annesinin yardımıyla eski yazıyı öğrendi.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde okurken Arapça ve Farsça derslerine de devam etti. "XVI. Yüzyılda Anadolu'da Türk Oymakları" başlıklı mezuniyet tezini hazırlayarak Tarih bölümünden mezun oldu. 1948 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde doktora çalışmasına başladı. 1950 yılında doktor unvanını aldı. 1955 yılında doçent oldu. 1963 yılında profesörlüğe yükseltildi. 1982 yılında kendi isteğiyle emekli oldu.
Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde, İstanbul Türk Musikisi Konservatuarında, Adapazarı Konservatuarında ve Mimar Sinan Üniversitesi'nde dersler vermiş, ayrıca Londra ve Frankfurt Üniversitelerinde de misafir profesör olarak bulunmuştur. Son günlerine kadar da çalışmalarını sürdürmüştür.
Onun "Oğuzlar" isimli anıt eserinin genişletilmiş 4. baskısı vefatından üç yıl önce Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından yapılmıştır.
Faruk Sümer Hoca, bilimsel titizliği, Ortaçağ arkeolojisine verdiği önemle tanınırdı. Yazılı kaynaklar kadar şehir harabeleri, kaleler, yüzey yerleşmeleri, mezarlıklar, mezar taşları üzerinde araştırmalar yapar kitabeleri dikkatle okur ve değerlendirirdi. Yapanlu Pazarını yazarken at sırtında ve öğrencisi Kemal Göde’nin yardımıyla Pınarbaşı Kalesine tırmanmıştı. Aynı şekilde Çepniler ve Tirebolu tarihi yazarken Karadenize gitmiş kitabeler ve mezarlıkları incelemişti.
Çalışırken Konya türküleri dinlemeyi severdi. Konya’nın tarihi kent dokusunun bozulmasına çok üzülmüştü özellikle 20-30 yıl ömrü kalan Altınapa Barajı sularına gömülen en eski kitabeli Selçuklu Kervansarayı Altınapa’nın (1201) yok olmasına gönlü razı gelmiyordu.
Ruhu şad olsun.
24.10.1995 tarihinde İstanbul'da ölen Faruk Sümer, evli ve üç çocuk babasıydı. Cenazesi Fatih Camiinden kaldırıldı ve Kozlu aile kabristanına defnedildi.

ESERLERİ

1. "Osmanlı devrinde Anadolu'da Kayıtlar"(The Kayı Dynasty in Anatolla during the reign of the Otoman Turks) French Summary. Beletten II.pp. 575-615, 1948
2. "Yıva Oğuz boyuna dair" ( The Yıva tribe of the Oghuz), Türkiyat Mecmuası, IX. pp. 151-166, İstanbul, 1946
3. " Osmanlı devrinde Anadolu'da yaşayan bazı Uçokla Oğuz boylarına mensup teşekküller" ( Some organications belonging to the Uçok tribe of the Oghuz living in Anatolia during the Ottaman period) İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, Nos. 1-4 pp. 437-508, İstanbul 1949-1950
4. "XVI. Asırda Anadolu, Suriye ve Irak'ta yaşayan Türk aşiretlerine umumi bir bakış" İbid 509-522 (a general survey of the history of Türkısh tribes living in Anatolia, Syria and Irag during the XVI th Century)
5. "Bayatlar" (The Bayats) Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, IV. No.4.pp. 373-398, İstanbul, 1952
6. "Döğerlere dair" (The Döğer tribe of the Oghuz)- Türkiyat Mecmuası, X, pp. 139-158. İstanbul 1953
7. " Avşarlara dair" ( The Avşar tribe of the Oghuz), Köprülü Armağanı, Melangez Fuad Köprülü, pp. 451-478, İstanbul 1953
8. "Karakoyunlular", İslam Ansiklopedisi, IV.pp.293-305, İstanbul, 1953
9. "Kasımpaşa" İslam Ansiklopedisi, VI.pp.386-388, İstanbul, 1955
10. "Kayı" İslam Ansiklopedisi, VI.pp. 455-462, İstanbul,1955
11. "Kızıl- Arslan" İslam Ansiklopedisi, VI.pp. 787-789, İstanbul,1956
12. " Azerbeycan'ın Türkleşmesi tarihine umumi bir bakış" (A general survey of the hisory of the Turkish rule in Azebeijan), Belleten, XXI.pp.429-447, Ankara, 1957
13. " Mengücükler" İslam Ansiklopedisi, VII.pp.713-718, İstanbul, 1957
14. "Mes'ud" (Ruter of the seljuks of ırag) İslam Ansiklopedisi, VII. pp. 135-141, İstanbul, 1957
15. "X. Yüzyılda Oğuzlar" ( History of the Oghuz during the X th Century), Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, XVI. pp. 131- 162, Ankara, 1958
16. "Oğuzlara ait destansı mahiyette eserler" ( The legonds of the Oghuz people), Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, XVII. pp. 359- 456, Ankara, 1959
17. "Bayat" The Encyclopaedia of İslam, New edition, Leiden, p.1117
18. " Bayındır" The Encyclopaedia of İslam, New edition, Leiden- London, p.1133; 1960
19. "Begdlli" The Encyclopaedia of İslam, New edition, Leiden- London, p. 1159, 1960
20. " Çepni" The Encyclopaedia of İslam, New edition, II. p. 20, 1961
21. " Eymir" The Encyclopaedia of İslam, New edition, III, p. 724, 1963
22. " Anadolu'ya yalnız göçebe Türkler mi geldi?" ( Did only nomadic Turks come to Anatolia?), belleten, XXVI. pp. 567-594, Ankara, 1962
23. " Ağaç- Eriler" Belleten, XXVI. pp. 521-528, Ankara,1962
24. "Oğuzlar" İslam Ansiklopedisi, IX. pp. 378-387, İstanbul, 1962
25. " Abu Bakr-i Tihrani", Kitap-ı Diyarbakriyya, editeding collaboration with Necati Lügal, Introductione and notes by Faruk Sümer, I. Ankara, 1962
26. "Pehlivan Nusrat aldin Abu Cafer Muhammed Cihan Pehlivan" İslam Ansiklopedisi, IX. pp.543-548, İstanbul, 1963
27. "Türkiye'de kültür tarihine umumi bir bakış" ( A general survey of the history Turkish Culture) Dil ve Tarih Coğrafya Dergisi, XX. pp. 213-244
28. "Ramazan- Oğulları", İslam Ansiklopedisi, IX.pp. 612, İstanbul, 1963
29. " The seljuk turbeliş and Traditlon of cobalming", II. Comgresse Internazionale di arte Turca, Venezia, 1963
30. "Çukur Ova tarihine dair araştırmalar", (Researches on the history of Çukurova, i,e, the Adana plaın), Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Tarih Araştırmaları Dergisi, X.pp. 1-108, Ankara, 1963
31. "Abu Bakr-i Tihrani", Kitab-ı Diyarbakriyya, edited by Lugal and Sümer, II. Ankara, 1964 ( Perslan Text)
32. " Oğuzlar", Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi yayınları. No.170, Ankara, 1967
33. " Karakoyunlular" I.( Başlangıçtan cihan Şah'a kadar), Türk Tarihi Kurumu Yayınlarından, Ankara, 1967. VII. Seri No.49
34. " Malazgirt savaşına dair İslam Kaynakları" ( Arabic and Perslan textes and Turkish translatlons concerning with the Manzikert Battle) T.T.K. Ankara, 1971
35. "Anadolu'da Moğollar" Selçuklu Araştırmaları Dergisi, ( Journai of seljuk Studies) 1, 1-144, Ankara, 1970
36. "Saltuklar" Selçuklu Araştırmaları Dergisi, III.pp. 391-432, Ankara, 1971
37. "Tatarlar", İslam Ansiklopedisi, XII.pp. 50-61
38. " Teke", İslam Ansiklopedisi XII.pp. 123-124
39. "Teküder", İslam Ansiklopedisi XII.pp. 144-145
40. "Tokuz Oğuzlar" İslam Ansiklopedisi XII.pp. 316-349
41. "The Book of Dede Korkut", ( A Turkish Epic), University of Texas Press, Texas, 1972.72- 3214
42. "Karagözlüler", The Encyclopaedia of İslam, New Edition, V.
43. "Kaşgay", The Encyclopaedia of İslam, New Edition, V.
44. "Kara-Koyunlular", The Encyclopaedia of İslam New Edition, V.
45. "Karamanlılar", The Encyclopaedia of İslam , New Edition , V.
46. " Kadjar", The Encyclopaedia of İslam, New Edition, V.
47. " The Turks in Eastem Asia Minor in the XI. Century, The proceadings of the XIII th International Congress of Byzantium Studies, 1967
48. " Mevlana ve oğullarının Türkmen beyleri ile münasebetleri" ( Aspect of Mevlana), Ankara, 1973
49. " Bozok Tarihine dair araştırmalar" 50. Yıl anma kitabı, Ankara, 1973.
50. " Safevi Devletin kuruluşunda Anadolu Türklerinin rolü", ( The role of the Anatolian Turks in the foundation and development of the Safawid state), Ankara,1976.
51. "Türkler'de Atçılık ve Binicilik", (Breeding and horsmanship among The Turks), Türk Dünyası Araştırmaları, İstanbul, 1983, pp.1-136
52. "Eski Türklerde şehircilik" " The Settled life and Urbanizimin ancient Turks" Türk Dünya Araştırmaları, İstanbul, 1984.
53. "Ramazan Oğullarına dair bazı yeni bilgiler", Türk Dünyası Araştırmaları, 1984, nr.33, s.1-10.
54. " Selçuklu Tarihinde İğdişler" Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, 1985,nr.35, s.9-23.
55. " Yabanlu Pazarı, Selçuklular devrinde Anadolu'da kurulan bir Pazar",( An ınternational Fail during The Saljuk period, Turkish- Englısh) Türk Dünyası Araştırmaları, İstanbul, 1985
56. Ak Koyunlular, Türk Dünyası Araştırmaları, 1986, Sayı 40, s.1-38
57. Afşarlar, Türk Dünyası Araştırmaları, 1986 Sayı 41, s.125-133
58. Arslan el-Besasiri,( XI.Yüzyılda Abbasiler Devrinde bir Türk Kumandanı), Türk Dünyası Araştırmaları, 1986, Sayı 42, s.101-114
59. Uvak Oğlu Atsız, Türk Dünyası Araştırmaları, 1986, sayı 43 s.133-144
60. Harizmşah Atsız
61. Arslan Hatun, Türk Dünyası Araştırmaları, 1986, Sayı 44, s.1-13
62. Köroğlu, Kizir-oğlu Mustafa ve Demirci oğlu ile ilgili vesikaları, Türk Dünyası Araştırmaları, 1987,sayı 46,s.9-46
63. Ahmet, Ak-Koyunlu hükümdarlarından
64. Ağa Muhammed Şah ( 1154-1211= 1741-1797) Koçar Devletinin Kurucusu, Türk Dünyası Araştırmaları, 1987, Sayı 47, s.9-22
65. XIX. Yüzyılda Çukurova'da içtimai hayat. Türk Dünyası Araştırmaları,1984, sayı 48, s.9-12
66. Selçuklular devrinde Türk Beyleri, Türk Dünyası Araştırmaları, 1987,sayı 49,s. 11-16
67. Gazneliler Devrinde büyük bir Türk beyi, Türk Dünyası Araştırmaları, 1987, sayı 50,s. 109-115
68. Oğuzlar Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1987, Sayı 3,s. 30-35.sayı4, s.4-7, sayı 5 s.41-44, sayı 6 s.5-9, sayı 7 s.13-17, sayı 8 s.21-23
69. Tulun Oğulları Devletinin kurucusu Ahmet, Türk Dünyası Araştırmaları, 1988, sayı52 s.9-18
70. Az tanınmış bir Türk hükümdarı Uzun Hasan Bey, Tarih Dergisi, 1988,sayı 19, s.14-21
71. Ceridler, Tarih Dergisi, 1988 sayı 24, s.3-10
72. Selçuklular devrinde Türk Beyleri, Türk Dünyası Araştırmaları, 1989, sayı 51,s.43-52
73. Türkiye'nin doğuşu, Türk Dünyası Araştırmaları, 1989, sayı 60,s.1-10
74. Selçuklular devrinde Türk Beyleri, Türk Dünya Araştırmaları, 1989, sayı 661,s.9-25
75. Avşarlar, Türk Dünya Araştırmaları, 1989, sayı 62,s.119-139
76. Selçuklular devrinde Türkiye'de madenler, Türkiye İktisadı, 1990, sayı 7,s.72-75
77. Çok az bilinen bir Türk hükümdarı, Bilge Kağan, Tarih Dergisi, 1989, sayı 25-30,6 makale
78. Türkmen kadınları hakkında notlar, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1989, sayı 31,s.4-14
79. Orhun Abideleri kahramanı Gültekin, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1989, sayı 32-33
80. Ramazan oğlu Mahmut Bey, Türk Dünyası Araştırmaları, 1990, sayı 63,s.149-153
81. Bahaeddin Hoca, Türk Dünyası Araştırmaları, 1990, sayı 65,s. 16-29. Apa hakkında Aynı sayı s.77-83
82. Gök Türkler'de adlar, Türk Dünyası Araştırmaları, 1990, sayı 68,s.9-19
83. Kayı Boyu ve Karakeçililer, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1989, sayı 34,s.4-9
84. Kaçarlar devrinde Türkçe şahıs adları, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1989, sayı,38,s.4-9
85. İlhanlı hükümdarlarından Abaka, Argun hanlar ve Ahmed-i Celayir, Belleten, 1989, sayı 206,s.195-197
86. Eshabül-kehf (Yedi uyuyanlar) TDAV, İstanbul 1989
87. XIII. Yüzyılın en büyük ahilerinden Ahi Ahmed Şah, Türk Dünyası Tarih Dergisi,1990, sayı 43,s.3-6
88. Arslan Şah, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1990, sayı 45,s.3-7
89. Selçuklular devrinde Doğu Anadolu'da Türk Beylikleri, TTK, 1990
90. Osmanlı Devletinin Kuruluşu ile ilgili bazı meseleler üzerinde araştırmalar, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1991, sayı 51,s.3-9
91. Yunus Emre devrinde Türkiye'nin Sosyal Durumu, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1991, sayı 51,s.3-9
92. Gagavuzların aslı, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1991, sayı 52-53
93. Türk Destanları, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1990, sayı 60-70
94. Tirebolu Tarihi, İstanbul, 1992
95. Çepniler, Anadolu'nun bir Türk Yurdu haline gelmesinde önemli rol oynayan Oğuz boyu, TDAV, 1992
96. Yavuz Selim halife ünvanını aldı mı? Belleten, 1992, sayı 217,s.675-701
97. Osmanlılar ve Türklük, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1993,sayı 75,s.14-30
98. Türkmenistan, Türk Dünyası Tarih dergisi, 1993, sayı 84,s.7-14
99. Türk Kültürüne genel bir bakış, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1992-1993, sayı 71-77
100. Orta Asya Tarihi Hakkında Araştırmalar Barçınlıg Kent, Türk Dünyası Tarih Dergisi 1993,sayı 79,s.5-9
101. El-Hades (Göynük Şehri) Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1993, sayı 83,s.4-8
102. Yörükler, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 1994, sayı 85,s.7-15
103. Diyanet Vakfı'nın İslam Ansiklopedisinde Yayınlanan Makaleler 104, Abaka, I.s.8
104. Abbas I, s.17-19
105. Abbas, Selçuklular devrinde Rey valisi, I,17
106. Abbas, II. 19-20
107. Abbas b.Ahmed b.Tolun I. 21
108. Abdurrahmanb. Toğayürük, I. 176
109. Ağa, I, s.451-452
110. Ağa Muhammed Şah I.s.455-456
111. Ağaçeriler, I. s.460-461
112. Ahmed Celayır, II. 53-54
113. Akkoyunlular, II. s. 270-274
114. Ahlat, II. s. 19-22
115. Ablatşahlar, II., 24-28
116. Agun, III. s. 355-357
117. Atsız b. Muhammed IV.s.91-92
118. Avşar, IV. s. 160-164
119. Avşarlar ( Afşarlar) IV. s. 164-166
120. Bayındır V, s.245-248
121. Çepni, VII., s.269-270
122. Dihkan, IX. s. 289-290
123. Dodurga, IX.s. 486
124. Dokuz Oğuzlar, IX.500-502
125. Döğer, IX.s. 514-515
126. Afşin, I.s. 440-441

Türbeönü'nde Evi, Meram'da Bağı...

Fahri ÖZPARLAK
İnşaat Yüksek Mühendisi (İ.T.Ü.)

Türbeönü has Konya evlerini bağrında toplayan bir semtimiz. Bir zamanlar orada ev sahibi olmanın ayrıcalık sayıldığı "Türbeönü'nde evi, Meram'da bağı, attan inmez, üstü kirlenmez" tekerlemesinin boşuna söylenmediği yer.
Mevleviler ile birlikte zenginler ve eşraf "Türbe Önü"nde ev sahibi olabilmek için adeta yarışırlardı.
1880 tarihli, düz yazının çeşitli örneklerini toplayan ve Konyalı bir molla tarafından kaleme alınan yazma bir kitapta, "inşa defteri'nde Türbeönü civarındaki oturma birimleri sayılırken Civar mahallede 127 eşik, Durak Fakı mahallesinde 86 eşik, Sarıhasan mahallesinde 110 eşik, Piripaşa mahallesinde 142 eşik, Dedemoğlu mahallesinde 79 eşik, Zincirli de 244 ve Dolap mahallesinde 243 eşik bulunduğu belirtiliyor. Burada eşikten maksat ev veya hanedir. Bu tarihi belgeden anlaşılıyor ki Türbeönü ve civarı yüz sene önce yoğun bir nüfusa sahip bulunuyor.
Türbeönü bugünkü gibi bir meydan olma özelliğinin dışında kent dokusunun bütün gereksinimlerini içinde toplayan türlü sosyo-ekonomik yapı birimlerinden oluşuyordu. Medresesi, okulu, imareti, kadınlar ve buğday pazarı, muvakkithanesi, kahvesi, fırınları, sikkeci dükkânları gibi...
Türbe önünü bir merkez sayarak cadde ve sokaklar güneş ışınları gibi bu merkezden uzanıyordu. Evler ise bu cadde ve sokaklarda iki taraflı olarak, birer tespih tanesi gibi sıralanmış idi. Kerpiçten yapılmış bu evler genellikle iki katlı, düz damlı, saçakları ve çelenleri, kamış ve ot tuğlasından örülmüş, çıkartmalı iki odalı bir mabeyin veya sofalı konak tipi binalardı. Bazılarının önünde Hayat'ı ve arkasında büyükçe bir bahçesi bulunuyordu. Ancak merkezde hayat yer azlığı nedeniyle terk edilmiş, fakat merkezden uzaklaştıkça bu özellik yeniden korunmuştur.
Genelde toprak evlerin yapımı geleneksel olarak geçmişten günümüze kadar süre-gelmiştir. Bu gelenek Anadolu'nun taş ve ağaç yönünden belki yoksul olmasından, belki de iklim koşulları nedeniyle toprak evlerinin kışın sıcak, yazın serin olmasından kaynaklanmış ve bir tercih sebebi olmuştur.
Türbeönü'nün bazı görkemli konaklarının alınlıklarında nazardan ve isabet-i ayından (göz değmesi) korunabilmek için "maşallah" ve mavi rengin hakim olduğu porselen veya çinko tabaklar takılmıştır. Ancak söz konusu konaklar her ne kadar nazar ve göz isabetinden korunmuş iseler ele zamanla fiziki tesirlerden kendilerini koruyamamış bir peynir şekeri gibi eriyerek kaderlerine terk edilmiştir.
Toprak evlerin dış görünümleri ne kadar sade ve gösterişten uzak ise iç mekanlar o denli süslü ve kullanışa elverişli, pratik ve rahattır. Evlerin iç kısımlarının süslenmesinde ağaç önemli derecede rol oynamıştır. Ağaç işçiliği öyle uzun boylu emek isteyen bir şekilde değil de daha ziyade basit ve aplikasyon tekniğiyle yapılmış ama gene de göze hoş gelen bir özellik kazanmıştır.
Türbeönü evlerinde iç duvarlar daima kara sıva ile sıvanmıştır. Kireç ve kum kullanılmamıştır. Ancak kireç kapatma aracı olarak kullanıldığından, samanlı sıva üzerinde yapılan badana ile samanlar kapatılmaya çalışılmıştır.
Tavanlar genel olarak ardıç ve katran kirişler üzerine atılan kamış ve kamıştan yapılmış hasırlar ile kapatılmıştır. Merdiven başlarında şahnişin yapılarak, bunlar üzerinde kullanılmaya uygun alanlar sağlanmıştır.
Odaların duvarlarında uyarlanan ahşap ağzı açıklar ile çiçeklik ve testilikler odalara ayrı birer donatım güzellikleri sağlamıştır. Bu donatımlar hiçbir zaman yağlı boya ile boyanmamış, ağacın doğal rengiyle bırakılmıştır.
Türbeönü evlerinde sürekli sadelik egemen olmuş, hiç bir zaman fazla eşya ortalıkta bırakılmamıştır. Konya'da Garsambalık olarak isimlendirilen faydasız eşya daima gözden ırak tutulmuş, gerek duvarların gerekse oturma mekânlarının sadeliği sağlanmıştır. Odaların ve salonların çıkartmalarında pencere düzeyinin aşağısında yapılan sedirler üzerine döşenen halı, yastık ve minderler, ev sahiplerinin özellikle yaşlıların oturarak günlerini geçirdikleri birer mekan olarak yapılmıştır.
Konya'nın eski Kerpiç Evleri
Uzun kış gecelerinde divan mangallarının önünde bu odalarda musiki âlemleri, sıra oturmaları yapılarak konakların tekdüze hayatına ayrı bir çeşni katılmıştır,
Türbeönü evlerinde yazlık ve kışlık oda ayrımı yapılarak iklim koşulları nedeni ile yaz ve kış mevsimlerinde ayrı ayrı odalarda oturulduğu gibi bu evlerde yatak odası, misafir odası ayrımı da yapılmamış, akşamlan serilen yer yatakları, sabahları yük dolaplarına kaldırılarak üzerleri bir yük örtüsü ile kapatılmıştır. Yük dolaplarının diğer bir kullanım şekli de buraların birer yıkanma yeri olmasıdır. İçleri çinko ile kaplı ve kullanılmış su bir savacak boru ile dışarı atılmaktadır.
Yabancı misafirlerin ağırlanması için ayrıca konakların bahçelerinde konaktan ayrı olarak bir veya iki odalı, kahve ocaklı, gerekirse ahırlı, hariciyelerin de ayrı bir ünite olarak yapıldığını görüyoruz. Yabancı misafirler buralarda günübirlik veya yatılı olarak ağırlanıyordu.
Yukarıdan beri özelliklerini anlatmaya çalıştığımız Türbeönü evleri aslında Konya evleriyle özdeşleşmiştir. Aynı özellikler diğer Konya evleri için de söz konusudur.
Bugün için bu evler kaderlerine terk edilmiş, tabiatın acımasız tahribatıyla her gün biraz daha yok olmaya mahkûm edilmiştir. Öyle rutin politikalar ile bunların kurtarılması olasılığı yoktur. Sayıları çok azalmıştır, gelecekte daha da azalacaktır. Bu evlere Konya halkının kendisinin sahip çıkması gerekmektedir.
Yoksa yazık olacak Konya evlerine!
Dedemin evinde doğduğum 55-60 yıl öncesine göre büyük değişikliğe uğrayan Türbeönü, Konya'mızın en eski ve ticarî yönden en canlı mahallelerinin başında gelirdi.
Sultan Selim Camii ile şimdi otopark olarak kullanılan (bodrumu) ve üzerindeki Mevlâna Çarşısı'nın önündeki havuzun batı kısmı arası etrafı dükkanlarla çevrili geniş bir meydan hâlindeydi. Şimdi Yusufağa Kitaplığı'nın bitişiğinde namaz vakitlerini tayin eden saatlerin bulunduğu bina (Muvakkithane) yer alıyordu. Yusufağa Kitaplığının köşesinde olan şadırvan da meydanın ortasındaydı. Tekke Mahallesine şimdiki gibi Pirî Mehmet Paşa Çarşısı'nın yanından girilirdi. Meydandan Kadınlar Pazarı'na, Lârende'y eve Türbe Caddesi'ne gidilirdi.
Aynı zamanda Köprübaşı, Dolav, Topraklık ve Tekke Mahallesi'ne bu meydandan geçilirdi. Bir de Balıkçılar Oteli'nin yanında Türbe Hamamı vardı. Karamanoğulları devrinde Emir İshakoğlu Salman Ağa'nın yaptırdığı hamamın bitişiğinde Kürkçüler Hanı vardı. 1955'te meydanı genişletmek için yıkılmıştır. Sokağın sağ köşesinde Bahri Gövez'in fırını, bitişiğinde berber İsmail Kara, Nebi Çintaş Dayı'nın kahvesi, terzi Hikmet Fil, Türbe Hamamı Girişi Mehmet ve Mustafa Nişancı kardeşlerin işlettiği kahvehane, bisiklet tamircisi Avcı'nın Mevlüt Ağa ve Yusufağa Kitaplığı'nın bitişiğindeki namaz vakitlerini tayin eden saatlerin bulunduğu bina yer alıyordu.
Meydan'dan Kadınlar Pazarı'na giderken yün-yapağı ticareti yapan Lord Teyfik'in oğlu Süleyman, sağ köşede Meyhaneci Mevlüt'ün tütün, sigara, içki dükkanı yanında Havuzlu Kahve, Sarraf Şeref Nalçacıgil'in babası Ali Efendi'nin bakkal dükkânı, berber Osman Kara, kunduracı Esat Aksebilgin'in babasının kunduracı dükkânı, bakırcı Kara İsmail'in şekerci dükkânı bulunuyordu.
Nebi Dayı'nın kahvesinde Ramazan geceleri tombala çekilirdi. Sultanselim Camii'nin iki minaresi arasına mahya kurulurdu. Balıkçılar Oteli'nin yerinde tüccar Hasan Balıkçı'ların vefatından sonra düğün salonu olarak işletilen, altında da bisiklet tamircisi Mecit Akay'ın dükkanı, Yeşil türbe ekmek fırın ve birkaç dükkân daha vardı. Mecit Akay'dan 1 saati 25 kuruşa bisiklet kiralardık.
Sultan Selim Camii'nin kuzey cephesinde Mevlâna Dergahı'na bitişik (doğudan) 13 derslikli tek katlı Dumlupınar İlkokulu vardı. Eski İsmi İnönü İlkokulu'ydu. Sonradan Dumlupınar konuldu. Şimdi yerinde havuzlar ve fıskiyeler vardır. Her gezişimde Mevlâna Müzesi Müdürü merhum Mehmet Önder'i görürdüm, selâmlaşır, konuşurduk.
Meydana çıkan yollardan biri olan Dalav'a giden Aslanlı Kışla Caddesi gidiş-dönüş olan tek yoldu. 50'li yıllarda yol genişletme çalışmalarıyla (gidiş-dönüş olarak) Üçler Mezarlığı'nın Balıkçılar Oteli karşı köşesindeki tifüshane yıkıldı. O yıllarda bit salgını çoktu. Bit bulunan evlerde tifüs hastalığından korunmak için bütün ev eşyaları tifüshanede oklavlardan geçirilirdi. Yol genişletme çalışmalarında 350 cenazenin (gravür resimlerinde görüldüğü gibi) kefenleme ve taşınma çalışmalarına katkım olmuştur. Bizim evler Mevlâna Dergâhının (doğu cephesinde) civarı olduğu için mahallemizin adı; Civar Mahallesi idi.
Bütün evlerin damları kara örtü idi. Yalnız bitişiğimizdeki Tamtam sokağının kuzey çıkmazında rahmetli Hacı Osman Koçbeker Hocam'ın evi çatılı idi. 1000 m2 civarındaki bitişik nizam komşu evleri toprak damlı olduğundan (üzerlerinde akmaya karşı çorak toprağı sıkıştırmak için) dam yuvarlağı bulunurdu. Bütün evlere damlarından birbirine geçilir, arka sokağa kadar çocuklar damların üzerinde oynarlardı.
Tamtam sokağı komşularımız: Köşemizde Hacı Hatice Nine'nin evi (106 yaşında öldü) (Ben aşevinden yemek getirir nineye her gün verirdim. Arada bizim evde de pişer götürürdüm). İlerisinde Saraç Lütfi amcanın evi (105 yaşında öldü). Bitişiğinde Zivecikli Mehmet amcanın evi (kenarında Ahmet Eflâki'nin mezarı vardı). En dipte Osman Koçbeker Hocamın 8 odalı, bahçeli ve çatılı 2 katlı evi. Bu arada şunu da anlatmadan geçemeyeceğim:
Biz 4m genişliğinde (5-6 arkadaş) Tamtam sokağında çelik-çomak oynarkan Osman Hocam bir sap arabasının üzerinde (saman yığınının üzerinde) çelik çomaktan atlarının ürktüğünü görünce "çüş beygir" diye bağırarak arabadan kamçısıyla tombul vaziyette indi. "Kim atlarımı ürküttü" deyip sap arabasından inmesiyle Ali isminde bir arkadaşımızın kaçtığını görünce peşine düştü. Fakat arkadaşımız çok hızlı koştuğundan yetişemeyip, hocam ter içinde atların yanına gelince öfkesinin geçtiğini anladık. Bu arada arkadaşımız Dumlupınar İlkokulu'nun yanındaki 2m x 3m yekpare taş havuzun içine saklandığını anlattı. Bir de Türbe Önünde oturan daylak dedemiz vardı. Kendi halinde bir dedeydi. Bizlerin bilya ve aşık oynamamıza kızardı. (Daylak devenin yavrusu. Uzun boylu olduğu için dede de uzun boyludur). Bir gün dede biz oyun oynarken yanımıza geldi "Oynamayın çocuklar" deyince Halil isminde bir arkadaşımız "Develer daylaki Kız kolunda oynak; türküsünü mırıldanmaya başlar başlamaz dede abdestliğini (pardesüsünü) çıkartıp Halil'i mahallede kovaladı.
Aslanlı Kışla yolu üzerinde komşularımız ise postacı Ertuğrul, Ağazade İsa Efendi, Avukat İhsan Ceylân ve Seğmenoğlu Hacı Mehmet (Derviş Seğmenoğlu'nun babası) (Dedeler yarışına giren, koşan Derviş Ağabey, şimdi 82 yaşında Antalya'da kızının evinde).
Her evde ahır, samanlık ve ekmek pişirmek için tandır vardı. İnek ve camız beslenirdi. Sabahları çoban sığır sokağından çimenliğe götürür, akşam oradan getirirdi. Bu arada şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Mevlâna aşığı ve Bektaşi Abdal Haydar (şimdi 114 yaşında sağ) her gün dedemin yani bizim eve gelir, annem Haydar efendi geldi der, Fötr şapkasını çıkarır, dedemin yanında sohbete ve şiirlerine başlardı.
Evimiz 1959'da istimlak edildikten sonra, (Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu'nun medrese arkadaşı dedem Hacı Abdurrahman Hoca'nın evinde doğumundan sonra 18 yıl iki katlı cumbalı, rumbalı damı kara örtü, ahırı, samanlığı olan bu evde geçmiştir). Şimdi Mevlâna Müzesi'nin gül bahçesidir, doğu kısmında Karatay Belediyesi vardır, ilkokulum olan Köprübaşı ilkokulu (şimdiki adıyla Mahmut Şevket Paşa İlkokulu) na kadar Civar Mahallesi uzanmaktadır.
Asmalı Cami ve Saadet Ekmek Fabrikası'nın arkasında Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu Hocanın iki katlı kerpiç evi bulunuyordu, dedemin evine Cuma günleri ziyarete gelirken bütün mahalle çocukları yolunu bekler, önce Hocaefendi bize selâm verirdi. Arkasından sahtekârlar (arabanın sağ tekerleri, haydin yan kayışları kopardınız) der, bizi selâmlardı. Önce babam Tahir Özparlak'ın müezzinlik yaptığı (41 yıl) Pirî Mehmet Paşa Camiinde, sonra Aziziye Camiinde bizleri sabah namazından sonra işrak namazına kadar salmaz, vaazda bulunur ve işrak namazından sonra bırakırdı.
Şimdi Üçler Mezarlığı'nda talik hatla yazılmış mezartaşı kitabesini burada belirtmeden geçemeyeceğim:
"Derûni bir visal aşkiyle gel, zâir bu dergâha
Büyük arif, bu yerden nur olup yükseldi Allah'a
O lâhûti güneş artık, ufuklardan gurûb etti
Vefasız masivâlardan, nihayet el çekip gitti!
Garip, öksüz kalan iklim, değildir sâde bir Konya
Bu eşsiz matemin hüznü ile yanmış bütün dünya
İbadethaneler, mihrâb ve minberler yetim oldu,
Kan ağlar hep bükük boynuyla rengârenk açan güller, Nem muhrik besteler irşâd eder kabrinde bülbüller
Ölümsüz yâdı bakıydir yaşar her an gönüllerde
Mübarek tatlı siması, gülümser sanki her yerde
Gönüller fetheden, ulvî, mücahit burada medfundur,
İlâhi bin tecellinin, temâsasıyla memnundur.
Likâullâhe ermiş, lütfü Rabbani: (Veyis Zade)
Bütün envâra müstağrak, kesafetlerden azade!"
Yiğeni Ali Ulvî Kurucu
Dedem, Hacı Abdurrahman Kavun (1875-1959)
Hacı Abdurrahman Hoca Eîendi'nîn yetişmesinde büyük önemi olan hem öğrenci, hem de müderris olarak bulunduğu Islah-ı Medarisi İslâmiye Medresesi'dir. Hacı Abdurrahman Hoca Efendi bu medresede kıymetli hocaların elinde yetişmiştir.
Islah-ı Medaris'te, Arapça, sarf ve mahivi; Arapça konuşma gibi çeşitli dersler almış ve vermiştir. Medrese'nin 1917 yılında kapatılması üzerine Daru'ul Hilâfe Medresesi'nde de hocalığa devam etmiş, medreselerin kapatılması üzerine Sedirler camii (Yanık Cami'de) hocalığa başlamış (îmam-hatip) ondan sonra köyü olan Tömek Nahiyesi'ne bağlı Acıdört Köyü camiinde imam ve hocalığa ve başka camilerde imam hatip olarak vazifelerine devam etmiştir.
Aynı Medreselerde yetişmiş arkadaştan Hacıveyiszâde Mustafa Kurucu Efendi ve Akşehirli Ahmet Efendi Hoca (Cuma Hutbelerinde devamlı "Akıllının oğlu aklında develer yayılsın" derdi). Cuma günleri bir araya gelirler benim doğup büyüdüğüm (18 yıl, Türbe önündeki, Tamtam Sokağı (4 m.) karşı köşede, Aslanlı Kışla Caddesi üzerinde iki katlı, sofa, mabeyin, izbe, ahır ve samanlığı olan toprak damlı bağdadî Osmanlı stili evde toplanırlar dinî mevzularda görüşmeler yaparlardı. (Osman Koçbeker Hocaefendi'nin (Ahmet Eflâki'nin medfun bulunduğu yerin ilerisinde 150 m. mesafedeki bizim ev). Bir Cuma günü ben pencere kenarında ders çalışırken Hacı Veyis Zade Mustafa Kurucu Efendi'nin (Allah içini Nur'la doldursun, ilmini arttırsın duasına mazhar oldun, nur içinde yatsın). Benim şu şiirimi terennüme vesile oldu.
Yandım kül oldum aşk meydanında
Kokan gül oldun aşk meydanında

Gül idim soldun nur ile doldum
Bilmezem noldum aşk meydanında

Aşk-ı Hak geldi benliğim aldı
Bir adım kaldı aşk meydanında

Ağlarım gözüm gözlerim silmem
Ne olduğum bitmen aşk meydanında

Fahri'de hayran aşk ile güzan
Olmuştur giryan aşk meydanında
Netice: Anadolu'muzda olduğu gibi Konya'mızın topraklan atanda medfun bulunduğu mübarek zâtlar, nesiller boyunca, İslâm'ın gösterdiği hikmet ve hakikat yollarını açmışlar, müminlerin ruhlarına Allah korkusu, Allah âşkı, Peygamber sevgisi ve vatan muhabbeti, uyandıracak şekilde, kendileri de Hakk ve hakikat yolunda nefislerini bu fani dünyanın zevklerinden mahrum etmişlerdir (Sonsuz .Allah'ım hepimize nasip etsin).
Onların hayatlarında ikâmet ettiği yerler birer fazilet, nezaket yerleri idi. Şimdi muzdarip ruhların şifa ve şefaat niyazında bulunduktan birer ziyâretgâhtir. Burada eller Allah'u Tealaya açılır, kalbler (kulüp) sükûn bulur. Üstün tevazularından kendilerini asla hizmet ettiklerinden üstün tutmazlardı. Yolumuzu aydınlatan ışığınız bol olsun. Türbeönü'nün bugün sadece adı yadigâr kaldı. Genç nesil ise Türbeönünü ancak eski resimlerine bakarak ve yeni halini görerek hayal etmeye çalışacak.
Yaşadığımız ve tarihi devirleri sinesinde taşıyan Konya'nın yanıbaşındaki cennet Meram'a ulaşabilmek için değişik dönemlerde üç tane yol kullanılmıştır.
Yollardan biri ve en eskisi olan "Kadim Yol": Şehir merkezinden başlayarak Dış Kale'nin (Selçuklular dönemindeki Konya Dış Kalesi) Çeşme Kapısı'ndan çıkarak (Bugünkü Şato Form'un olduğu yerden) Şeyh Evi'nin (Sadrettiıı Konevi'nin) önünden geçerek İstasyon içinden, Havzan'dan, Ateşbaz Veli Türbesi önünden geçerek Meram'a ulaşan ve Dere Boğazı'ndan geçerek Beyşehir Şusası'na (Şose) kavuşan yoldur. Bu tarihi yol uzun zamandır işlevini yitirmiş ve askeri bölge içinde kalmış, Selçuklu'dan Osmanlı'ya intikal eden yoldur.
Yaylı araba
Bugün eski yol dediğimiz ikinci yol ise; toprak ve kenarlarında iki geçeli (taraflı) yabani iğde ağaçlarının sıralandığı yoldur. Konya - Meram arasında hizmet gören bu yol Meram'da yaz kış oturan veya yazlan oturan kimseleri Meram'a ulaştırmıştır. Zenginler veya eşraf, atlı körükler veya Bursa işi denilen kapalı yaylılar ile seyahat ederlerdi. Bir ulaşım aracı olmayan kalender sakinler, ya hayvan sırtında veya yayan yapıldak bu yolda gider gelirlerdi. ASLAN ALİ isminde, kışın da Meram'da oturan şişman bir Meramlı, bugün Aslan Ali Mezarlığı denilen yerde tipiye tutulmuş ve olduğu yere yıkılmış. Yakınları nefesinin tükendiği yere onu gömmüşler. Daha sonraları burası mezar yeri olarak kabul edilerek Aslan Ali Mezarlığı adını almıştır.
Bahçıvanlar ise Tatar arabası dediğimiz arabalar ile elde ettikleri ürünleri şehre taşırlardı. Yol üzerinde birkaç sarnıç ve Meram Irmağı'nın taksim edildiği Müftü Gediği bulunuyordu.
Üçüncü yolumuz: Bugün Yeni Yol diye anılan, 1938'de Vali Cemal Bardakçı tarafından açılan şose yoldur. Sonraları bu şose asfaltlanmış ve birçok tadilata uğramıştır. Bu yol modern Meram'ın yaratılmasında önemli rol oynamıştır. İlk yolcu otobüsü bu yol üzerinde "Seyrüsefer" yapmıştır. Aşağıdaki şiirden anladığımıza göre bu otobüsün sahibi Ahat'ın Recep, şoförü de Hasan'dır. Daha sonraları bu hizmeti Konya Belediyesi üzerine almış, şehir ile Meram arasında otobüs seferleri ihdas etmiştir.
17.09.1938 tarihli Yeni Ses gazetesinden aldığımız, Konya'nın son devirlerde yetiştirdiği Aşık Mehmet Yakıcı'nın yazmış olduğu aşağıdaki şiir, Meram'a ilk otobüs seferlerinin başlamasını konu edinmektedir.
"Aşık Mehmet Meram için bir methiye yazmıştır. Meram Methiyesi dediği bu destanı:

MERAM METHİYESİ
Şu Eylül ayının bir pazar günü
Bindim domofiline ben Meram'ın
Her yerde söylenir Meram'ın ünü
Çok süratli domofili Meram'ın

Şoför Hasan manevrayı çevirir
Başkaları düz yollarda devirir
Kimisi de boşa duman savurur
Ne rahattır domofili Meram'ın.

Mevkilere pamuk gibi oturur
Hem giderken sallanmadan götürür
Başkaları seni toza batırır
Çok rahattır domofili Meram'ın

Meram dedikleri bir dağ arası
Görenlerin iyi olur yarası
On guruştur domofilin parası
Hem aylaktır domofili Meram'ın

Hoş olur Meram'ın abu havası
Ahet Recep domofilin ağası
Binenlerin yeter ona duası
Hiç sallamaz domofili Meram'ın

Binenler arttırmaz gam ile keder
Hepsinden yüksek süratle gider
Meram levhasına hem dikkat eder
Domofilde levhası var Meram'ın

Meram dedikleri ufacık şehir
Ortasından akar bir küçük nehir

Mil kim olup ora göç etsem eğer
Güzeldir havası milyonlar değer.

Hoşluğunu seyret orda akşamın
Ben dadına doyamadım Meram'ın.

Otuz sene oldu ben de görmedim
Gidip böyle muradıma ermedim
Hiç ömrümde hamamına girmedim
Ne güzeldir hem hamamı Meram'ın

Tırmanıp hem çıkarım dağına
Seyrederim ben sol ve sağına
Bülbül konar bahçesine bağına
Bağlarında kuşlar öter Meram'ın.

Yaz günleri geçer sefalı aylar
Gezmeye gelirler bayanlar baylar
Yelesi kuyruğu kırkılmış taylar
Yayılır kırında güzel Meram'ın.

Toplanır gelirler bura güzeller
Kolkola takılıp durmaz gezerler
Oturup çayıra sofra düzerler
Ne hoş olur bilin zevki Meram'ın.

Çelebi Meram'ın döndü aşkına
Hem de bir gün değil sürer beş günde
Baykuşlar öterler şimdi köşkünde
Çok beyleri geldi geçti Meram'ın.

Bahçıvanlar durmaz şafakta kalkar
Çayına baktım ben de devrilir akar
Aşık Mehmet durmuş zevkine bakar
Doyamadım ben dadına Meram'ın.
Aşık Mehmet
Bu arada şunu da belirteyim ki; Dilinden hikmetler fışkıran ve nadide inciler saçan bir mânâ menbaı ve bana sanat aşkını veren öz ve söz vadisinde büyük bir tecelliye mazhar olan Hazreti Mevlânâ'nın, bütün hak dostlarının gönül alemlerine tercüman olarak telif ettiği ölümsüz eseri olan İLÂHÎ sırlardan bahseden, yüce kudret akışlarını anlatan şu yuvarlak gök kubbede parıl parıl parlayan yıldızları, güneşi ve dolayısıyla bütün kainatı ve incelikleri hakimane bir üslupla bizlere aktaran Mesnevi'den bilhassa nasiplendik. Hazreti Mevlânâ'nın "Mesnevi hakikate ulaşmak ve Allah'ın sırlarına agah olmak isteyenler için bir yoldur. Mesnevi temizlenmiş kişiler için gönüllere şifadır. Hüzünleri giderir, Kuranı Kerim'i anlamaya yardım eder, huyları güzelleştirir."
Mevlana Hazretlerinin Dutluk'una (mesire yeri, Mevlana Hazretleri devamlı gelirdi) komşu; Meram'daki iki katlı evimde otururken sanata ve Konya'ya hizmet aşkıyla yanıp tutuştum. Mesleğe ilk başladığım yıllarda Konya DSİ 4. Bölge Müdürlüğü'nde Barajlar Baş Mühendisi olarak Konya baraj ve sulama işleri, Askerlikten sonra YSE 7. Bölge İçme Suları Şefi olarak Konya vilayetinin susuz ve elektriksiz köy ve beldelerine ulaşabildiğim için kendimde büyük bir coşku, huzur ve mutluluk duydum. 60'lı yıllarda Konya imar plânının yapımında öncülük ve Selçuk Üniversitesi'nin kurulması aşamasında müteşebbis heyet başkanlığı yaptım. Selçuk Üniversitesi'nin yer tespiti ve istimlak edilecek arsaların belirlenmesinde vilayet bilirkişi heyetinde teknik bilirkişi olarak vazife aldım. Amerika'da John Tracy Clinic'le devamlı temas ederek, işitme engelli çocukların (0-3 yaş arası eğitimle konuşur hale geleceğini varsayımıyla, (nitekim konuşur hale gelmişlerdir) anaokulunun açılmasına önayak oldum ve içinin tefrişi, malzemesi vs.'ni karşıladım.
Şimdi de 50 senelik yazarlık ve gazetecilik hayatımda, Peygamber (sav) efendimize olan sevgiyi anlatmanın mümkün olmadığının idrakinde olarak, "karınca kararınca" deyip yola çıktığımı O'nun şefaatine nail olma arzusu ile 1400 yıl önceden bizlere gülümseyerek Peygamber sevgisinin her şeye nasıl tercih edildiğinin bazı örneklerini sunan Efendimizin güzide ashabının hayatlarından, tarihten günümüze gelinceye kadar her kesimden insanın O'nun sevgisiyle nasıl dolduklarının, Efendimize duyduğu hasretten ciğerinin kebap olduğunu, gönlünün tutuştuğunu ve yandığını söyleyenlerin ibretlik hatıralarını yâd etmek için 10 cilt, Türk-İslam sanatı ve envanterini Efendimizi tüm insanlığa anlatmak için hazırlamaya çalışıyorum.
Ve bu Meram'daki evimde doğumumdaki Türbeönü'nde olduğu gibi Meram'daki evimin de Hz. Mevlana'nın ziyaretine devamlı geldiği Dutlu Bahçesi'ne komşu olmam dolayısıyla burada da Mesnevi'den nasiplenerek Konya'ya yukarıdaki hizmetlerimi yapmamdan dolayı büyük bir mutluluk ve yaşam sevinci içindeyim.
Kaynakça:
T.C. Konya Valiliği Kültür Müdürlüğü Yayın no: 16 Odaşaı, A. Sefa, Altunarı Ofset 2001, Konya.
Merhaba Gazetesi, Akademik Sayfalar, Cilt 6, Sayı: 30, 11 Ekim 2006, BÜLBÜL Nail, KONYA

Konya Tandırı ve Çebiç

Biz Türkler, oldum olası tarihin her sürecinde ekmeği yemeğe katık etmişiz. Bu belki de tarihten gelen bir alışkanlık sonucudur. Tarım ülkesi olmamız, bulunduğumuz yerlerde sebze ve hayvan yetiştirme koşullarının kısıtlı olmasından kaynaklanmış olabilir.

Bu genellememizi Konya için de söyleyebiliriz. Konya bir tarım kenti olduğu için ürettiği tarım ürünlerinin başında buğday gelir. Buğdaydan türlü yiyecek maddelerinin yanı sıra ekmeklik un da üretilir. Yakın zamana kadar her Konyalı evinde ekmeğini kendisi pişirir ya da pişirtirdi. Şehir içinde üç-beş fırın bulunurdu.

Konya evlerinde ekmek nadiren tandırlarda pişirilirdi. Konya tandırları yerden 80-90 santim yükseklikte bir seki altına gömülmüş, genelde testi ocaklarında Sille ve dolaylarında özlü kırmızı topraktan yapılırdı. Tandırın ağzı gövdesine göre biraz daha dardı. Tandırın alt kısmında ' külle' denilen bir hava deliği bulunurdu. Tandır, evvela tandır çamurundan bir miktar ele alınarak elde kalın bir halat gibi sündürülerek şekillendirilir ve tandırın büyüklüğüne göre bir daire şeklinde serilir ve daha sonra çamurdan az miktarda alınarak önceki işlem tekrar yapılırdı. Bu iş tandır istenilen boya gelinceye kadar devam ettirilir. Sonra iskelet tandır, ıslak elle perdahlanarak düz yüzey haline getirilir ve bu işte bitikten sonra kalesi yani hava deliği keskin bir bıçakla açılırdı. Dayanıklılığının sağlanması için tandır, testilerin pişirildiği gibi hafifçe pişirilirdi. Bu pişirilen tandırlar şehir içinde belirli yerlerde satılmak üzere teşhir edilirdi. Müşteri tarafından alınan tandır bir araç aracılığıyla evine getirilir ve evin hayatı içinde mümkün mertebe bir örtme altındaki yerine gömülürdü.

Konya tandırında ekmek pişirileceği zaman genellikle tezek kullanılırdı. Tezekler yakılmak üzere tandırın ortasında bir biri üzerine çatılır ve ortasına kolay yansın diye ufak odun parçaları konularak çıra ile tutuşturulurdu. Tandırın duvarları tam olarak kızardıktan sonra harlı ateş külle örtülerek sıcaklık belirli bir düzeyde tutulduktan sonra bezeler 15-20 santim çapında 3-5 santim kalınlığında olmak üzere tandırın kızgın duvarlarına yapıştırılırdı. Ekmek hamuru basılan yere tekrar hamur basılmaz ve tandıra basılan hamur tandır duvarından tandırın içine düşmüşse o tandır geri alınmaz orada pişmeye bırakılırdı. Konya' da bu şekilde pişen ekmeğe 'düşme' denilirdi.

Tandır ekmekleri mayalı hamurdan üretilir. Bu mayalı bezeleri üretme denilir. Tandır ekmekleri çok pişirilir. Bunun nedeni de hamurun içindeki suyun yok edilmesidir.
Yukarıda tarım kenti olan Konya'nın ana besin kaynağının buğday olduğundan bahsettik. Bu besin kaynaklarında ikinci sırayı 'et' almaktadır.

Konya'da etin bol olduğu mevsimler hariç diğer mevsimlerde yemeklerde çok az kullanılmaktadır. Kullanılan et ise güz mevsiminde kavurma olarak hazırlanmış etlerdir.
Genellikle yaz ve güz aylarında Konyalılar özel günlerde yaptıkları davetlerinde tandıra kuzu ve çebiç asarlardı. Çebiçler bir yaşını doldurmamış tiftik keçiler arasından seçilir.

Çebiç ve kuzu asma deneyim isteyen bir iştir. Bu iş genellikle erkekler tarafından yapılır. Çebiç veya kuzu tandıra asılmadan 8-10 saat önce kesilerek derisinden arındırılması gerekmektedir.
Eskiden derisi çıkarılan çebiç veya kuzu serin bir yerde dinlendirildikten sonra üzerine bol miktarda yoğurt, salça sürülür ve etin içine açılmış ceplere soğan ve sarımsak konularak bir tür terbiye edilirdi. Kuzu veya çebiçin eti bu işlem ile biraz yumuşatılmış olurdu.

Tandır iyice kızdırıldıktan sonra kuzu veya çebiçin boynuzları varsa bunlar kırılarak başı dört ayağının arasına alınarak telle bağlanıp, tandırın ağzından taşacak şekilde bir şiş veya boruya geçirildikten sonra kuzu veya çebiçin sırtı tandırın tabanına dönük olmak üzere asılır. Yalnız bu iş yapılmadan önce bir tepsi veya ufak bir leğen içine ıslatılmış bulgur veya pirinç konularak tandırın tabanına ateş üzerine yerleştirilir. Bunun sebebi kuzunun veya çebiçin pişerken çıkarmış olduğu su ve yağın tepsi üzerine damlamasıyla doğal şekilde bir pilav elde etmektir. Bu pilav pişen etle beraber yenilir. Kuzu veya çebiç tandıra asıldıktan sonra üzeri tandırın ağzından büyük bir kapakla kapatılır. Kapağın kenarları çamurla kapatılarak 1-3 saat süreyle et pişmesi için beklenir. Burada dikkat edilmesi gereken şey tandırın kapağından ve küllesinden hava almamasıdır.

Kuzu veya çebiç belirli bir süre geçtikten sonra tandırın ağzı açılarak çıkartılır. Bir tepsi içine konulur, ayaklarındaki teller koparılır ve servise hazır hale getirilmiş olur.
Konya adetinde; kuzu veya çebiç yer sofrasında, etler parçalanmadan ortadan yenilir. Çatal ve bıçak kullanılması hiç adetten değildir. Çebiç veya kuzunun iyi piştiğini anlamak için eti salladığımızda, et ve kemik birbirinden ayrılmış olması yeterlidir.
Çebiç davetlerinde sofrada bol miktarda yeşillik, sütlü kuru soğan ve yanında da yağlı bir ayran bulunur. Kuzu tepsisi sofradan kalktıktan sonra ortaya getirilen dimnit üzümü ile Hatunsaray divleği yenir.

Tandır çebiçi gerek Konya'mızda gerekse Konya dışında ününe kavuşmuştur. Birçok ozan " Konya'nın külfetsiz nimetleri" arasında çebiç hakkında övgüler yazmıştır.

Kaynaklar:
ODABAŞI Sefa, Konya Mutfak Kültürü, KTO Yayınları, Konya 2001, s.60-68

KONYA KÜLTÜRÜNE HİZMET EDENLER- MEHMET ALİ UZ

Mehmet Ali Uz
Altı yıldan fazla olmuş onunla ilgili ilk yazımı yayımlayalı... Belki 2001 yılının başında kaleme aldığım o yazıda Av. Uz'u yeterince tanıtamamıştım, ama tanıdığım kadarıyla yazmıştım. Bugün ise onu daha yakından tanıyorum. Daha farklı açılardan tanıtacağım onu bu yazımda. Ancak, o ilk yazımın baş tarafını aşağıya alarak o yılların duygularını bir daha hatırlamak istiyorum. 2001 yılının 15 Şubatında şöyle demiştim Merhaba'nın Akademik Sayfalar'ında:
Onu geç tanıdım, çok geç... Aynı on'lu yıllarda, 1930'larda doğmamıza karşılık birbirimizi tanımak beşinci on'lu yıllarımıza, yaşlarımız ellili basamakları tırmanmaya aşlayınca gerçekleşebildi. 1988'deki "Konya çıkarmam", bir yandan 40-45 yıllık çocukluk arkadaşlarımı kazandırırken bir yandan da dostlar arasına yenilerini de katıyordu. Yöneticiliğim, yazarlığım, Konyalılığım yeni dostlukların yeşermesini ne güzel de sulayıvermişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, pek çok tanışmalarda olduğu gibi, Uz'la da ilk defa nerede karşılaştık, hangi güzel vesileyle bir arada olduk, hatırlamıyorum. Aralarında hiçbir maddi menfaat bağı olmayan iki insanın, hem de ömürlerinin üçüncü çeyrek yüzyılların içinde tanışmaları herhalde pek de kolay olmasa gerek... Her şeyin madde ile ölçülmeye başlandığı dünyada böylesi bir dostluğun kurulması elbette bazı ortak değerlere sahip olmakla yakından ilgilidir. Konyalılık, Türkçe sevgisi, gençlere yol göstericilik bu ortak değerlerde sadece birkaçıdır (s. 47).
Araya giren sıcak dostluk sohbetleri gösterdi ki biz 1960'lı yılların sonlarına doğru onunla tanışmışız. Ortak dostumuz, onun İmam-Hatip Okulundan, benim İstanbul Üniversitesinden arkadaşımız rahmetli Profesör Harun Tolasa, Konya'da buluştuğumuz bir yaz tatilinde onun Vakıf Çarşısı'ndaki yazıhanesine götürmüştü beni. Sayın Uz hatırlayamadıysa da, ben külleri fazlasıyla karıştırarak bir şeyler bulmaya çalıştım.
Mehmet Ali Uz, 1935 yılında Konya'nın, o zaman merkez mahallelerinden olan Kalecik Mahallesi'nde doğmuştur. Eski usulle söylemek gerekirse Halil Efendi'nin mahdumudur; validesi ise Hikmet Hanım'dır. Baba dedesi Sarı Ali Efendi (Ali Avni Uz) Cumhuriyet döneminin ileri gelen eğitimcilerinden olup Özel Füyuzat-ı Hamidiye Mekteplerinin (İbtidai ve rüştiye) sahibi ve müdürüdür. Anne tarafından soyu, Adliye Medresesinin kurucusu Müsevvitzade Adil Efendi ve onun oğlu şair ve müderris Mehmet Zari Efendi'ye ulaşır.
Gazi Mustafa Kemal Paşa İlkokulunu bitirdikten sonra bir süre Bulgur Tekke Kur'an Kursu'na gider. Bu arada açılan İmam-Hatip Okuluna kaydolup 1958 yılında ilk mezunlardan biri olarak diploma alır. O, 1960-1961 öğretim yılında da Konya Erkek Lisesini bitirir, daha sonra da Ankara Hukuk Fakültesine kaydolur. Oradan 1967 yılında mezun olur.
Sayın Uz, liseyi bitirdikten sonra evlenir. Bu olayı ilk yazımızda şöyle anlatmıştık:
Üç kızının annesi Şükran Hanım'la 1962 yılında evlenir. Hem de kimin kızıyla? 35-40 yıllık arkadaşım, merhum Uğur Gürağaç'ın ablasıyla... Kayınpederi merhum Ahmet Hamdi Gürağaç'ın Uluırmak İlkokulundan, benim ilk göz ağrım, Hakimiyeti Milliye İlkokuluna gelişini daha dün gibi hatırlarım. Ben, yıllardan beri Zekiye İzgi hocamda ve hep A şubelerinde okuyorum; o da galiba dördüncü sınıftan itibaren B şubelerini okutmaya başlamıştı Böyle kayınpedere Uz gibi bir damat... Ne güzel yazgı...(agm., s. 48).
Uz çiftinin kızları sırasıyla ev hanımı, mimar ve doktordur..
Yaz gecelerinde, az da olsa, ortak dostlarla paylaştığımız sohbetlerin coğrafyası, benim tanımlamamla, Yaka-Meram-Köyceğiz üçgenindeki mütevazı bir yaz evidir. O evin, bana özel saatleri de vardır. Karadut yeme, ıhlamur toplama yaz aylarımızın vazgeçilmez güzellikleridir. Bize bu güzellikleri sunan dostumuzu 72 yaşına taşıyan dününden bazı çizgileri de kendi kaleminden okuyalım.
Sayın Uz, tam bir hayat hikâyesi avcısıdır. Aşağıdaki listede görüleceği üzere o, kimleri kalemiyle âdeta ikinci hayatlarına taşımamıştır ki. Elbette, Konya ağzıyla söylemek gerekirse, çıra dibine karanlık olmayacaktı ve aziz dostumuz kendi hayat hikâyesiyle de aramıza karışacaktı. Bakalım, o kendini nasıl tanıtmış bizlere o güzel kitabının ikinci cildinde; imlasına dokunmadan alıyoruz.
Lise dönemlerinden itibaren okumaya ve yazmaya karşı merakı vardır. Öğrencilik yıllarında Ceylani Sineması'nın hemen bitişiğinde Milli Eğitim Bakanlığı'nın Yayınevi Müdiresi olan bayanın tavsiyesi üzerine kitaplık kurmaya başladı.
Askerliğini yedek subay olarak Çorlu'da tamamladı. 25 yıl avukatlık, üç yıla yakın da Karapınar Noterliği yaptı. Büyük ideâllerle başladığı Avukatlık mesleğinden bazı sebeplerle soğudu. 1990 yılında yazıhanesini tasfiye etmeye başladı. 1992 yılında da fiilen avukatlığı bırakıp, araştırma ve kitap çalışmalarına yöneldi. Osmanlıca bilmesi bu dönemde çok işine yaradı.
İlkokuldan üniversiteye kadar her kademede hocalık yaptı. Avukatlık yaparken yedi yıl Konya Akşam Lisesi'nde edebiyat ve kompozisyon derslerine, 15 yıl kadar da S.Ü. Mühendislik-Mimarlık Fakültesi'nin bazı bölümlerinde İş Hukuku derslerine girdi. Hukuk Fakültesi'ne girdiği yıl, bir taraftan da Konya'da o yıl açılan Eğitim Enstitüsü'ne devam ediyordu. Altı ay sonra enstitü idaresince iki okuldan birisini tercih etmeye zorlanınca, Hukuk Fakültesini tercih ederek enstitüyü bırakmak mecburiyetinde kaldı. (Konya Kültürüne Hizmet Edenler 2, 2004, 317-318).
Bence mutlu bir "sâhib-i kalem" olan Sayın Uz'un yazarlığı, son nefesine kadar elinden kalem düşmeyen, Konya'mızın "Şeyhü'l-Muharriririn"i olan merhum Mustafa Ataman'ın yüreklendirmesiyle başlar. İlk yazısı daha öğrenci iken Yeni Konya'da yayımlanır. O, Hamle ve Konya Postası gazetelerinde günlük yazılar kaleme almıştır. Bu arada bir yıl kadar Konya Postası'nda 'genel yayın müdürlüğü' yapmıştır. Aynı gazetede dört yıldan fazla yönettiği Akademik Sayfa'sı, daha sonra Merhaba gazetesinde Akademik Sayfalar olarak sürdürmektedir. Her zaman söylediğimiz gibi onun bu sayfaları, gelecekte yazılacak olan Konya Ansiklopedisi'nin kaynaklarını oluşturacaktır.
Eski yazımızda, onun bu yoğun çalışmalarını şu cümlelerle taçlandırmayı denemiştik:
Akademik Sayfa. Dört yaşındaki bu çalışmanız sizi geleceğe taşıyacak olan tek oğlunuz! Nice kalemlerin körelmiş ucunu, oğlunuz, bir kalemtraş edasıyla açıvermedi mi?
Siz buna bir de binlerce sayfayı bulan Akademik Sayfalar'ı eklerseniz, delikanlının, babasını nasıl başarıyla temsil ettiğini göreceksiniz. Baba ile oğula uzun ömürler diliyoruz.
Sayın Uz, bir Türkçe sevdalısıdır. Aydınlar Ocağı başkanıyken yayımladığı broşür (acaba Türkçemizde ne demeliyiz?) onun bu alandaki duyarlılığını ortaya koyar. Zaman zaman "Hay hocam..." diye başlayan yakınmalarının çoğu dilimizle ilgilidir. Onun bu dil sevgisi, Konya'mızdaki pek çok aydını rahatsız edecek boyutlardadır. Onun, dünün tarih sayfalarında kalan Türkçesine duyduğu saygıyı günümüz bilginlerinin de yaşayan Türkçemize sahip çıkacakları günleri beklemektedir.
Sayın Uz'un bir başka yönü de dernekçiliğidir. Konya Türk Ocağı ile Yeşilay derneklerinin kurucularındandır. Ocak'ta 15 yıldan fazla başkanlık yapmıştır. Yeşilay'daki başkanlık hizmeti ise 20 yıldan fazladır. (Her iki derneğin ortak bir dairede çalıştıkları yıllarda, soba başındaki ilk dostluk sohbetlerimizi, orada verdiğim Prof. Dr. Mehmet Kaplan ve Âşık Mehmet Yakıcı adlı konferanslarımı nasıl unutabilirim ki...) Onun üstlendiği hayır cemiyetlerindeki hizmetleri de, kendisi için bir övünç kaynağıdır.
Sayın Uz'un özel hayatından da bazı çizgileri sunmak istedik; ola ki bazı 'hayat hikâyesi' yazan arkadaşlarımız da merak etmiş olabilirler.
O, 1993'te eşiyle birlikte kutsal topraklara gider ve 'Hacı' olur; onun hacılığı ertesi yılki yolculuğuyla katmerleşir.
Bazılarını benim de tanıdığım sekiz torunu vardır; hele o Melik, tam bir 'dede halefi' olacak gibi.
2007 yılında bir tura katılarak üçüncü defa pasaportunu kullanır. Suriye seferinde Şam ve Halep'i ziyaret ederler. Bu yolculuğun, fotoğraflarla süslenmiş hatıralarını bir süre sonra Merhaba'da yayımlamıştır.
YAYINLARI
I. Kitapları
Kitaplarını tarih sırasına göre vermek yerine konularına göre vermeyi uygun bulduk. Bütün kitapları Konya'da basılmıştır:
A. Ansiklopedik Eserler
1. Baha Veled'den Günümüze Konya Âlimleri ve Velileri I, 1993.
2. Baha Veled'den Günümüze Konya Âlimleri ve Velileri II, 1995. 3. Konya Kültürüne Hizmet Edenler [1], 2003.
4. Konya Kültürüne Hizmet Edenler 2, 2004.
5. Baha Veled'den Günümüze Konya Âlimleri ve Velileri I-II, 2004. B. Biyografik Çalışmaları
1. 75. Basın Yılında Mustafa Ataman / Hayatı ve Eserleri, 1997.
2. Ereğlili Müsevvit Mustafa Fehmi Efendi, Nuzumlalı Ahmet Hamdi Efendi, Sarı Ali Efendi, Çocukları ve Torunları, 2002.
3. Ankaravî Mehmet Dede, 2004.
4. Hafız Murtaza Efendi / Saçlı Hoca, 2005.
5. Lâdikli Hacı Ahmet Ağa, 2006.
C. Tarih Kitapları
1. İmam-Hatip Okulu / İlk Mezunları, 2005 (Halit Güler ile).
2. Konya Hukuk ve Baro Tarihçesi, 2006 (Konya Barosu Yayını).
Ç. Yeşilaycı Yayınları
1. Bağımlılık Yapan Maddeler, 1987.
2. Toplumu Çökerten Sosyal Afetler I / Kumar, 1994.
3. Toplumu Çökerten Sosyal Afetler I / Fuhuş, 1995.
4. Toplumu Çökerten Sosyal Afetler I / Bağımlılık Yapan Maddeler, 1996.
D. Derlemeleri
1. Kırk Hadis (Kısa Hadisler), 2001.
2. Şiirimizde Meşhur Beyit ve Mısralar, 2002.
E. Aktarma
1. Konya ve Rehberi, 1998 (Konya Aydınlar Ocağı Yayını).
M. Muhlis, M. Ferit, Mümtaz Bahri ve Faik Beylerin aynı addaki eserleri Osmanlı Türkçesinden aktarılmıştır.
F. Baskıda Olanlar
1. Hacı Veyiszade ve Ailesi.
2. Selçuk Es / Muhtasar Konya Ansiklopedisi (500 sayfa kadar).
G. Basım İçin Bekleyenler
1. Aydın Kimdir? Türk Aydını ve Özellikleri (Prof. Dr. Sedat Temur ile).
2. Konya Delibaş İsyanı.
3. Naci Fikret / Hayatı, Eserleri ve Yeni Fikir Dergisi.
II. Makaleleri
Sayın Uz'un kalemi bilimsel kitaplar hazırlarken aynı tür makaleleri de ihmal etmedi. Bir bölümü halk tipi olan yüzlerce makalesi gazete ve dergilerde yer aldı. Aşağıda onun makalelerinden seçme bir liste verilmiştir.
Makalelerinden Seçmeler
1. "Naci Fikret", Konya Postası, Akademik Sayfa, 1 (18), 25 Haziran 1998.
2. "Ahilik ve Esnaf Bayramı", Konya Postası Akademik Sayfa, 1 (15), 15 Ekim 1998.
3. "Vakıf Medeniyeti", Konya Postası, Akademik Sayfa, (22), 3 Aralık 1998.
4. "Cumhuriyet Nasıl Kuruldu ve İlân Edildi?", Konya Postası, Akademik Sayfa, 2 (73), 29
Ekim 1998.
5. "A. Sefa Odabaşı", Konya Postası, Akademik Sayfa, 2 (82), 30 Aralık 1998.
6. "Muallim Naci'nin Edebi Kişiliği ve Eserleri, Konya Postası, Akademik Sayfa, 2 (96), 13
Nisan 2000.
7. "B.M.M. Reisi ve Şer'iye Vekillerinden Hadimli Mehmet Vehbi Çelik, Konya Postası, Akademik Sayfa, 3 (129), 30 Kasım 2000.
8. "Osmanlı Döneminde Konyalı Şeyhü'l-İslâmlar", Yeni İpek Yolu, Özel Sayı II, Konya, Aralık 1999, s.9-14.
9. "Konya Atasözlerinden Seçmeler", Konya Postası, Akademik Sayfa, 3 (139-141),15 Şubat-1 Mart 2001.
10. "Vefat Yıldönümünde Selçuk Es", Konya Postası, Akademik Sayfa, 3 (167), 6 Eylül 2001.
11. "A. Rasih İzzet Koyunoğlu", Konya Postası, Akademik Sayfa, 3 (169), 20 Eylül 2001.
12. "Konya Çevresinin Türkleşmesi, İslâmlaşması ve İlmin yayılmasına Rolü Olan Bazı İlim Adamları", Yeni İpek Yolu, Özel Sayı IV, Aralık 2001, s. 61-64.
13. "Konya'nın Şeyhü'l Muharririni ve Asırlık Çınarını Kaybettik (Mustafa Ataman)", Konya Bülteni, S.29, İlkbahar 2002, s.114-116.
14. "Konya'da Başlayıp Mekke'de Noktalanan Bir Acıklı Hayatın Hikâyesi; Hafız Murtaza (Saçlı Hoca)", Konya Postası, 31 Mayıs-3 Haziran 2002, (üç yazı).
15. "Konya Hazire ve Kabristanları", Yeni İpek Yolu, Özel Sayı VI, Konya, Aralık 2003, 77-92.
16. "Şer'iye Sicillerinde 16. ve 19. Yüzyıllar Arasında Konya'da Mahallelerde Adları", Yeni İpek Yolu / Özel Sayı VII, Aralık 2004, 35-51 (Bekir Şahin ile).
17. "Konya Hazire ve Kabristanları II", aynı dergi, 301-342.
18. "1264 / 1848 Yılı Vergi Mükellefleri Listeleri Üzerine Bir İnceleme: Mahallelerde Doğu-Batı Gelişmişlik Farkı ve Yılın Vergi Rekortmenleri", Yeni İpek Yolu / Özel Sayı VIII, Aralık 2005, 27-43.
III. BİLDİRİLERİ
Sayın Uz, bazı bilimsel toplantılara da katılmış ve bildiriler sunmuştur.
Bildirilerinden Seçmeler
1. 1985 Milletlerarası Gençlik Yılı Dolayısıyla S.Ü. Gençlik Paneli, M. Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı, Gençlik Hizmetleri G. Md. M.E.B. Ankara 1987, s.73-76.
2. "Saraybosna'da İsa Bey Mevlevîhanesi", II. Milletlerarası Osmanlı Devletinde Mevlevîhaneler", Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Özel Sayı 2 (2), Mayıs 1996, s. 103-106.
3. "Konya İlim Adamları ve Manevî Sultanları", Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi, 2002 Yılı Kültürel Etkinlikleri Paneli, 10 Ağustos 2002, Konya'da Düşünce ve Sanat, Konya 2003, s. 331-336.
4. "Konya Kültürüne Hizmet Edenler", T. Yazarlar Birliği Konya Şubesi, Konya'da Düşünce ve Edebiyat Sempozyumu, 24 Mayıs 2003, Düşünce ve Edebiyat, Konya 2003, s. 114-116.
IV. Söyleşileri
Sayın Uz'un bazı söyleşileri gazetelerimizin kültür sayfalarında yer almıştır. Biz, burada, kendilerinin lütfedip bizimle yaptığı iki söyleşiyi, dostluğumuzun güzel bir eseri olmak üzere alıyoruz.
1. Prof. Dr. Saim Sakaoğlu ile Nasreddin Hoca Üzerine, Konya Postası, Akademik Sayfa, 5-6 Temmuz 2000.
Bu söyleşinin gözden geçirilip az da olsa geliştirilen şekli için bk. Yedi İklim, 138-9, Eylül-Ekim 2001, 84-92.
2. Prof. Dr. Saim Sakaoğlu ile Dil Üzerine Bir Sohbet, Merhaba, Akademik Sayfalar, 2 (12/126), 1 Kasım 2000, 89-91.
SONUÇ
Benim 60'ıma merdiven dayadığım yıllarda o, merdivenden birkaç basamak tırmanmıştı. Belki de geç kalmış bir tanışmaydı bu. Ama, dostluğumuz, zamanın acımasızlığını güzel buluşmalarla tatlıya bağlıyordu. Kışlık evinde yediğimiz genevir helvasını bilen, tadan değil de adını hatırlayan kaç kişi kaldık ki? Ya yazlık evinde, geleneksel yastıklarla çevrilmiş oturma alanında, sohbetin en can alıcı yerinde, dostlarımızdan birinin başına, mesela Yard. Doç. Dr. Hasan Özönder'in veya benim başıma, devlet kuşu değilse bile "gökten düştü bir elma" hesabı, bir tatlı güzelliğin inivermesi, unutulacak gibi değil.
Yerine gelince 40 yıllık dostların (!) bile düşman oluverdiği günümüzde Sayın Uz ebedî bir dostsunuz, unutmayınız

Konya Kültürüne Hizmet Edenler : Prof. Dr. Yılmaz Önge

Yılmaz Önge 01.01.1935 tarihinde İstanbul Bakırköy'de doğdu. Babası merhum doktor Ahmet Kemalettin Bey, annesi Ayşe Necdet Hanımdır. İlk ve orta öğrenimini Ankara'da Mimar Kemal İlkokulu ve Atatürk Lisesinde tamamladı. İstanbul Teknik Üniversitesi'ni yüksek mühendis olarak 1959 yılında bitirdi. 1959-1961 yılları arasında askerlik görevini ifa eden Önge daha sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü, Abide ve Yapı İşleri Dairesi, Abideler Şubesinde restoratör mimar olarak ve mütehassıs müşavir olarak çalışmıştır. Yüksek mimar Ali Saim Ülgen'le (1913-1963) beraber birçok tarihi abidenin restorasyonunu gerçekleştirmiştir. Bu sırada A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümünde doktora çalışmalarına başlamıştır. 1971 yılında A.Ü. İlahiyat Fakültesi Türk ve İslam Sanatları Tarihi Kürsüsüne asistan olarak girmiş ve 1972 yılında "Anadolu Osmanlı ve Selçuklu Camilerinde Sebil ve Şadırvanlar" konulu tezi ile sanat tarihi doktoru ünvanını kazanmıştır. "Anadolu'da XII. - XIII. Yüzyıl Türk Hamamları" konulu tezi ile de 1978 yılında Doçent olmuştur.
1979 yılında Konya Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümündeki görevine başlamış ve 1985 yılında aynı üniversitenin Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölüm Başkanlığına atanmıştır. 1978 yılında bu fakültede Profesör olmuştur. Üniversitede lisans ve lisansüstü eğitim ve öğretim çalışmalarının yanısıra, bilimsel araştırmalar, kazı ve restorasyon çalışmaları yapmıştır. Sanat Tarihi ve Mimarlık Bölümünde 15'in üzerinde doktora ve yüksek lisans tezi yöneterek söz konusu bölümlerin kadrolarının yetişmesinde üstün gayretler göstermiştir.
Hayatının en verimli çağında 28 Mart 1992 günü sabah 9.00 sıralarında bir kalp krizi sonucu vefat etti. Cenazesi 30 Mart 1992 günü İstanbul Zincirlikuyu mezarlığında toprağa verildi.
Çok yönlü çalışmaları, ilginç konuları bulup çözümlemesi ile mimarlık tarihimize büyük katkılar yapmıştır. Bilimsel araştırmalarını Türk mimarisine, özellikle su yapıları üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bununla birlikte Türk sanatının bütün sahalarına vakıf idi. Türk sanatı, Türkoloji, Türk Tarihi ve Türk folkloru ile ilgili yurtiçi ve yurtdışı kongre ve sempozyumlarında araştırılmamış, orijinal konularda sunduğu çok sayıdaki bildirileri dikkat çekiyordu.
Selçuk Üniversitesi'nde Arkeoloji ve Sanat Tarihi, Mimarlık Bölüm Başkanlıkları başta olmak üzere birçok idari görevde bulunmuştur. Aynı zamanda S.Ü. Selçuklu Araştırmaları Merkezi başkanlığı yaptı. Kültür Bakanlığı, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Konya Kurulu Başkanlığı, Milletlerarası Anıtlar ve Sitler Koruma Kurulu (ICOMOS) üyeliği gibi milli ve milletlerarası koruma kurullarının üyesi idi. Ergül Hanımla evliydi ve Mustafa isimli mimarlık tarihçisi bir oğlu bulunmaktadır.
Sürekli olarak Türk sanatı ve folkloru üzerinde çalışan, çok sayıda tarihi anıtlarımızın araştırılması, korunup onarılmasında uygulamacı olarak da emeği geçti. Bu yapılardan bazıları şunlardır:
- Amasya, II. Bayezid Külliyesi (İmar ve Medrese), Onarım;
- Erzurum, Rüstem Paşa Bedesteni (Proje ve Onarım), Ulu Camii, Onarım;
- Karaman-Ermenek, Tol Medrese (Proje ve Onarım);
- Konya, Meram Hamamı, Alaaddin Camii, Ilgın Lala Mustafa Paşa Külliyesi, Karapınar Selimiye Külliyesi (Kazı ve restorasyon projesi), Beyşehir Eşrefoğlu Camii;
- Sivas, Gök Medrese
Önge'nin erken yaşlarda vefatı meslektaşları arasında derin üzüntü yarattı. Hatırasına Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırmaları Merkezi'nce bir hatıra kitabı (Prof. Dr. Yılmaz Önge Armağanı, Konya, 1993) çıkarıldı. Ayrıca bir seminer düzenlendi (X. Vakıf Haftası Kitabı - Yılmaz Önge Restorasyon Semineri 7-10 Aralık 1992, Ankara, 1992)
1. Kitapları:
- Anadolu'da XII-XIII. Yüzyıl Türk Hamamları, Ankara, 1995.
- Türk Mimarisinde Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerinde Su Mimarisi, Ankara, 1997.
- Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (Hazırlayan olarak, İbrahim Ateş ve Sadi Bayram ile birlikte), Ankara, 1978.
2. Araştırma Yazıları
Önge'nin mesleki alanlarıyla ilgili 150 dolayında makalesi bulunuyor. Bunlardan bazıları şunlardır:
- "Çankırı Darüşşifası", Vakıflar Dergisi, Sayı:5, Ankara, 1962, s.251-252.
- "Sultan Ahmet Camii", Önasya, Cilt:3, Sayı:30, Ankara, 1968, s.10-11.
- "Konya-Beyşehir'de Eşrefoğlu Süleyman Bey Hamamı", Vakıflar Dergisi, Sayı:7, Ankara, 1968, s.134-144.
- "Ermenek'te Karamanoğlu Emir Musa Medresesi", Önasya, Cilt:5, Sayı:51, Ankara, 1969.
- "Yugoslavya'da Eski Türk Mimarisinden Hatıralar", Önasya, Cilt:5, Sayı:56, Ankara, 1970, s.11-12, 17.
- "Bozkır'da Bir Köy Camii", Önasya, Cilt:6, Sayı:65, Ankara, 1971, s.5, 8-9.
- "Karamanoğlu Alaaddin Ali Bey Kümbetinin Restorasyonu", Rölöve ve Restorasyon Dergisi, Sayı:1, Ankara, 1974, s.21-46.
- "Konya-Akşehir-Seyyid Mahmud Hayrani Türbesinin Restorasyonu", Rölöve ve Restorasyon Dergisi, Sayı:2, Ankara, 1975, s.77-122.
- "Bursa'da Irgandı Köprüsü'nün Orijinal Mimarisi", Vakıflar Dergisi, Sayı:13, Ankara, 1981, s.425-448.
- "Konya ve Çevresindeki Mukarnaslı Şadırvanlar", Vakıflar Dergisi, Sayı:19, Ankara, 1985, s.95-109.
- "Mevlana Dergahı Şadırvanı", 2. Milli Mevlana Kongresi Tebliğler, Konya, 1987, s.61-71.
- "Alaaddin Keykubat Döneminde Konya'da İnşa Edilmiş Mimarlık Eserleri", Selçuk Dergisi, Sayı:3, (Alaaddin Keykubat Özel Sayısı), Konya, 1988, s.49-69.
- "Anadolu Türk Hamamları Hakkında Genel Bilgiler ve Mimar Koca Sinan'ın İnşa Ettiği Hamamlar", Mimarbaşı Koca Sinan, Yaşadığı Çağ ve Eserleri, İstanbul, 1988, s.403-428.
Yılmaz Önge yorulma nedir bilmeden çalışırdı. Nadir idarecilerden birisi idi. Devlet malına toz kondurmazdı. Milli kültür ve sanatımız, Türk devletlerinin bekası onun en çok önem verdiği değerlerin başında geliyordu. Herşeyini öğrencileri ve meslektaşlarıyla paylaşırdı. Üstün insanı meziyetleri vardı. Tipik bir İstanbul efendisi idi. İnsanları, tabiat ve hayvanları, kedileri çok seviyordu. Her gittiği yerden değişik çiçek örnekleri alırdı.
Allah gani gani rahmet eylesin.
BİBLİYOGRAFYA
Karpuz, Haşim, "Prof. Dr. Yılmaz Önge", Türk Kültürü, Sayı:350, Ankara, 1992, s.49-53.
Eyice, Semavi, "Prof. Dr. Yılmaz Önge (1935-1992)", Prof. Dr. Yılmaz Önge Armağanı, Konya, 1993, s.1-12.
Eyice, Semavi, "Prof. Dr. M. Yılmaz Önge (1935-1992)", Türk Mimarisinde Selçuklu ve Osmanlı Döneminde Su Yapıları, Ankara, 1997, s.IX, XVIII.
Bayram, Sadi, "Yılmaz Önge Bibliyografyası", X. Vakıf Haftası Kitabı, Ankara, 1992, s.305-310.

KONYA KÜLTÜRÜNE HİZMET EDENLER- ALİ IŞIK

Konya Kültürüne Hizmet Edenler: Ali IŞIK

Ali Işık, Sarıkeçili Yörüklerinin "Sarımusalar" kolundan "Geçievler"in Ahmet Ali ile "Hacıefendiler"in Emine'nin ikinci çocuğu olarak 1954 yılında Kadınhanı ilçesine bağlı Başkuyu kasabasında doğdu. İlköğrenimini Konya Gazi Mustafa Kemal İlkokulunda, ortaöğrenimini Konya Karma Ortaokulu ve Konya Gazi Lisesinde tamamladıktan sonra Konya Selçuk Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü 1977 yılında bitirip aynı yıl öğretmenliğe başladı. 1985 yılında açılan imtihanı kazanarak Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Anabilim Dalında lisans eğitimini tamamladı.
Sırasıyla Taşkent İmam-Hatip Lisesi, Belkaya Ortaokulu, Konevi İşitme Engelliler İlköğretim Okulu ve Meram-Konya Lisesi edebiyat öğretmenliklerinde bulunup 2003 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır.
1978 yılında Neriman Şahan'la hayatını birleştiren Ali Işık'ın Ahmet Fatih (1979) ve Dudu Emine (1983) adlarında iki çocuğu, bunlardan da birer torunu vardır.
Yeni Gazete (bilahere Hakimiyet), Konya'nın Sesi ve Merhaba gazetelerinde "Edib Yörükoğlu" müstearıyla ve kendi ismiyle "Edipce, Gönül İklimi, Çözüm, Dil İklimi" köşelerinde kültürel ve güncel yazılar yazdı.
Türk ve Konya dili, kültürü ve edebiyatı üzerine yazıları, Yeni Gazete, Hakimiyet Kültür-Sanat ve Cönk sayfalarında (bilahare dergi), Merhaba gazetesi Akademik Sayfalar'da, Yeni İpek Yolu, Çalı ve Çağrı dergilerinde yayımlanmış/yayımlanmaktadır.
Şu an Merhaba gazetesinin haftalık kültür ilavesi olan Akademik Sayfalar'ın M. Ali Uz'la birlikte editörlüğünü yürüten Ali Işık, Konya Fikir, Sanat, Kültür Adamları Birliği Derneğinin yönetim kurulu üyesi ve sekreteridir.
KİTAPLARI
- Konya Mutfak Kültürü ve Konya Yemekleri, T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları No: 114, Konya, 2006.
Basıma hazır kitapları:
- Kahramanlar Geliyor (Okullar için 3 perdelik tarihî piyes)
- Kutsal Tohum (3 perdelik tarihî piyes)
- Gül Güldestesi (Gül üzerine bir derleme)
- Dil, Türk Dili ve Anlatım
- Ayaşlı Şakir -Hayatı ve Şiirleri-
- Konya Masalları
- Âh Minel Mevt - Konya Ahiret Kapıları Kitabeleri-
BAZI MAKALELERİ
- "Eski Edebiyatımızda Aşk ve Aşk Hikâyeleri" (Dizi Yazı), Yeni Gazete, Konya 6-26 Eylül 1998.
- "Mesnevi Okulu (Dârü'l-Mesnevî)", Yeni Gazete (Cönk sayfası), Konya 3 Şubat 1999.
- "Osmanlı'da Mühür ve Mühür Edebiyatı", Yeni Gazete, Konya 22 Şubat-1/8 Mart 1999.
- "Konya Şâirleri: Mevlevî Bir Şâir Meşâmî", Yeni Gazete (Cönk sayfaları), Konya 24 Şubat-3/10/17/24 Mart 1999.
- "Gül Güldestesi (Gül Üzerine Bir Etüt)" (Dizi Yazı), Yeni Gazete, Konya 24 Mart-20 Nisan 1999.
- "Bir Sarıkeçili Düğünü", Yeni Gazete, Konya 21 Haziran 1999.
- "Geleneksel Sebze-Meyve Saklama Yöntemleri ve Edebiyatımıza Yansımaları", Yeni Gazete, Konya 20 Eylül 1999.
- "Güller Şehri Konya'da Gül Bayramları", Yeni İpek Yolu (Konya Ticaret Odası dergisi), Konya II (Özel Sayı), Aralık 1999, s. 15-21.
- "Çayırbağı ya da Çârbâğ", Yeni Gazete, Konya 15 Mayıs 2000.
- "Türkçe Yeni Bir Karamanoğlu Mehmet Bey Gözlüyor", Yeni Gazete, Konya 5 Haziran 2000.
- "Konya'da Namaz ve Şivlilik Âdetleri", Yeni İpek Yolu (Konya Ticaret Odası dergisi), Konya III (Özel Sayı), Aralık 2000, s. 18-22.
- "Eski Bir Konyalı Evinde Yaşatılan Söz ve Ses Âbideleri", Yeni Gazete (Kırkambar sayfası), Konya 18 Eylül 2001.
- "Mevlâna'nın Kendisiyle Özdeşleştirdiği Musiki Âleti Ney Üzerine", Yeni İpek Yolu (Konya Ticaret Odası dergisi), Sayı 168, Şubat 2002, s. 53-57.
- "Meram Güzellemesi", Çağrı dergisi, Sayı 518, Ankara Ocak 2003, s. 13-14.
- "Feyzi Halıcı'nın Konya'sı", Çağrı dergisi, Sayı 527, Ekim 2003, s. 11-13.
- "Konya'da Yeni Derlenen Örnekleri Vesilesiyle Ninnilerimiz Üzerine", Yeni İpek Yolu (Konya Ticaret Odası dergisi), Konya Kitabı VI (Özel Sayı), Aralık 2003, s. 281-291.
- "Necip Fazıl'ın Ahşap Konak Piyesi Üzerine Bir İnceleme", Merhaba (Akademik Sayfalar), C. 4, sayı 2, Konya, 2 Haziran 2004, s. 14-16.
- "Klasik Şiirimizde Yaşatılan Folklorumuz", Yeni İpek Yolu (Konya Ticaret Odası dergisi), Sayı 196, Haziran 2004, s. 52-56.
- "Klasik Şiirimizin Oluşmasında Konya Muhiti", Yeni İpek Yolu (Konya Ticaret Odası dergisi), Konya Kitabı VII (Özel Sayı), Aralık 2003, s. 247-259.
- "Sille Mezar Taşları Üzerine Bir Tasnif Denemesi", Yeni İpek Yolu (Konya Ticaret Odası dergisi), Konya Kitabı VIII (Özel Sayı), Aralık 2005, s. 289-320.
- "Bir Türkmen Hak Şairi Garip Mehmet (Gürbıyık)", Bilgi Yolu (Türk Kütüphanecileri Derneği Konya Şubesi dergisi), Sayı: 7, Konya, 2005, s. 178-189.
- "Bilimsel Bir Eleştiri Nasıl Olma(ma)lıdır", Bilgi Yolu (Türk Kütüphanecileri Derneği Konya Şubesi dergisi), Sayı: 8, Konya, Aralık 2005, s. 148-153.
- "Kadim Türkçenin Konya Ağzında Yaşayan Sesleri ve Konya Ağzı Kelimelerinde Ses Değişmeleri", Bilgi Yolu (Türk Kütüphanecileri Derneği Konya Şubesi dergisi), Sayı: 9, Konya, Aralık 2006, s. 148-152.
BİLDİRİ
- "Hıdırellez ve Konya'da Bazı Hıdırellez İnanç ve Gelenekleri", 2. Folklor ve Halk Edebiyatı Kongresi (27-28 Ekim 2000), Konya Büyükşehir Belediyesi, Konya 2001, s. 133-138.
KONFERANSLAR
- "Bizi yaşatan Dilimizi Yaşatmak", TYB Konya Şubesi, 19 Mart 2005.
- "Türk Kültüründe Hıdırellez", TYB Konya Şubesi, 6 Mayıs 2006.
Edip Yörükoğlu (Ali IŞIK)'nun Rubaileri

N. Yalçın DİKİLİTAŞ’ın
İnsanlar aç, insanlar hırslı, insanlar doymak bilmiyor...
Bugün mü sadece?..
Ne gezer.. eskiden beri insanlarda var bu çarpıklık... Bir rubaisinde bakın ne diyor Hayyam...
Beyaz gümüş sarı altın yığarsın vah vah
Niçin bu kaygı senin kalbini sarsın vah vah
Nefeslerin sıcacıkken malı dostlarla yeme
Ve öl de gözleri aç düşmana kalsın vah vah...
Durumun, belki bir kitap olabilecek açıklaması, Hayyam'ın dört dizesinde, bir Hayyam rubaisinde 'cuk' diye yerine oturuveriyor... divan edebiyatının dört dizeden oluşan bu güzelliğini, günümüz deyişiyle bu dördülü alıp bir kenara atamazsınız.... Dalga geçmeyi, eleştiriyi, öfkeyi, bir damla bal ya da bir yumruk gibi önünüze koyan bu anlam dolu dizeler, çok kere sizin için uzun uzun anlatacağınız bir konuyu özetleyiverir...
Söze Hayyam'la başladık, Konya'mızın bir insanıyla sürdürelim...
Edip Yörükoğlu... yazar, şair, araştırmacı, öğretmen... Birçok parmaklarında birçok marifeti olan biri... Tanıyanlar bilir, bir gönül dostu, bir sevgi insanı...
Geçenlerde sevgili Yörükoğlu'nun bazı rubailerine rastladım. Bu güzellikler bir yerde kalmamalı, sevgili okurlarımla paylaşmalıydım.
Edip kardeşimden izin almadan birkaçını burada yazmak istiyorum...
Balıklar gibi yüzmesini öğrendik deryâda,
Kuşlar gibi uçmasını öğrendik de semâda,
Öğrenirken bunca müşkilleri yılmadan, heyhat!
Kardeşçe yaşamayı öğrenemedik dünyâda...
Fark ettiniz mi bu güzel, bu iğneleyen sitemi?.. Bir gönül insanı başka ne der, nasıl söylerdi ki?..
Bir güzel nasihat, bir anlamlı ders insanlara Yörükoğlu'nun rubaisinden...
Sırrını sakın kimseye açıklamayacaksın,
Sabrediver varsın ki günbegün odlara yaksın,
Tutsağındır unutma, onu kimseler bilmezse;
Açıkladığın an heyhat, artık ona tutsaksın...
Ya günlük olaylar?.. Yörükoğlu'nun dizelerinde onlar da var... Bir gönül adamı ortalara çıkıp bağıracak, kürsülerde nara atacak değil ya... Yükleyiverir beynindekileri, yüreğindekileri...
Yılmadan dalmışlar ilim denizine kafaların,
Yükselmiş Batı, vakfolunca gizine kafaların,
Sanki aydınlığa bir engel imişçesine,
Biz de takılmışız bir arşın bezine kafaların.
Hz. Ali (r.a.)'nin güzel bir sözü var: "Cahillerin kalbi dudaklarında, âlimlerin ağzı kalplerindedir." der. Kimin ağzı neresinde olursa olsun, beni pek ilgilendirmiyor da... Zaman zaman bilmem nerelerinden konuşan bir yığın insanla karşılaştıkça, Yörükoğlu gibi gönül adamlarının dizeleri daha bir önem kazanıyor, daha bir değer kazanıyor...
Ben sevgili Edip kardeşime, gönlüne sağlık dost, diyorum...
(Yeni Gazete, 30 Mayıs 1998 / Cumartesi)

KONYA KÜLTÜRÜNE HİZMET EDENLER- AHMET ALICI

Portre
Yerel sanatçılar olarak Konya'yı Konya dışında da tanıtmalıyız

Ahmet Alıcı kimdir?
25 Şubat 1962 yılında Konya'nın Beyşehir ilçesi Gencek Kasabası'nda doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra 1976 yılında Konya Karma Akşam Ortaokulu'nda öğrenim görmeye başladım. Gece öğrenimi olması nedeniyle 4 yıl süren bu eğitimin ardından 1980 yılında buradan okul birincisi olarak mezun oldum. 1983 yılında Konya Gazi Lisesi (Konya Lisesi) Tabii Bilimler bölümünden mezun oldum. Katıldığım üniversite sınavlarının ikinci aşamalarında iki yıl üst üste başarısız oldum. Çok sevgili hocam Yüksek Kimya Mühendisi ve Kimya Öğretmeni Sn. Haşim Bayram'ın bitip tükenmeyen motivasyonu ve kendilerinin engin kimya bilgilerinin küçük bir kısmını bana öğretmesi ile kendime olan güveni kazandım ve katıldığım ÖYS sınavında başarılı olup 1985 yılında Selçuk Üniversitesi Kimya Bölümü'nde öğrenim görmeye hak kazandım. 1987 yılında yeniden sınava girip Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ne (Ziraat mühendisliğini sevdiğim için) geçiş yaptım. Bu fakülteden 1992 yılı şubat ayında mezun oldum. 1994 yılında Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde öğretmenlik formasyonu kursuna katılıp, bitirdim. Yarım bıraktığım Kimya Öğretmenliği eğitimime 1995 yılında sınavlara girerek yeniden (sınıf öğretmenliği görevini yürütürken) başladım. 2001 yılında bu öğrenimimi de tamamladım ve kimya öğretmeni sıfatını kazandım.
1980 yılında Konya Halk Eğitim Müdürlüğü'nün açtığı Ses Eğitim Kursunu bitirdim. Aynı yıl açılan bir ses yarışmasına katılıp 1. oldum ve profesyonel anlamda türkü söylemeye başladım. Değişik gazinolarda aralıksız 7 yıl türkü söyleyerek müzik icra etmeye çalıştım. Müzik çalışmalarımda; Belkıs Akkale, Muhterem Nur, Sevda Ferdağ, Edip Akbayram, Defne Yalnız, Vahdet Vural, Bedia Akartürk, Hüsamettin Subaşı, Rıza Konyalı, Halk Ozanı Davut Sulari, Ahmet Özdemir ve Aşık Salihi gibi sanatçılarla çalışarak onlardan çok şey öğrendim.
13 Aralık 1996 yılında sınıf öğretmeni olarak memuriyet hayatına başladım. Öğretmenlik yaptığım yıllarda sırası ile Çumra 100. Yıl Numan Danış İlköğretim Okulu, Konya Karatay Hürriyet İlköğretim Okulu ve Konya Meram Fatih Sultan Mehmet İlköğretim okullarında çalıştım. Kurumlar arası geçiş yoluyla Ocak 2003'te bir kamu kurumuna Ziraat Mühendisi olarak atandım.
2003 - 2004 yılında yaklaşık 8 ay boyunca bir bölge televizyonu olan Kontv'de "Ahmet Alıcı ile Türkülerimiz" adlı programın yapımcılığını ve sunuculuğunu yaptım. Ayrıca "Kimyacı" adlı bir TV dizisinde oyuncu olarak rol aldım. En sonunda (sevgili hocam Güner Özkan'ın telkinleri ile) Zalım Poyraz adlı ilk albümümü büyük zorluklar içerisinde hazırlayıp sizlere sunabilmenin onurunu yaşıyorum.

Çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
Müzik yaşantımda bir gelenek oluşturarak yılda bir tane olmak üzere 14 tane solo konser verdim. Son yıllarda buna fazla imkan bulamamıştım. Nihayet 10 yıl aradan sonra Aralık ayında Konevi Kültür Merkezi'nde bir solo konser ile sevenlerimle buluştum. Konser vermekteki amacımız; unutulmakta olan türkülerimizi yeniden gündeme taşımak, yeni kuşaklara sevdirmekti.
Yaz sonuna doğru çıkacak yeni kaset hazırlığımız var. Yurdun dört bir yanından, her bölgeden türküler okumaya çalıştık. Hazırlıkları devam ediyor, bitmek üzere.
Kitap yazma çalışmalarım var. Üniversite hocam Mehmet Pembeci Beyin ısrarıyla hayatımı yazacağım.
Halk müziğine minnet borcum var. Bu sebeple belli periyotlarda konserlerimiz devam edecek. Halk ile daha iç içe olmak için TV programlarına katılmak ve bir TV programı yapmak istiyorum.

Bildiğimiz kadarıyla sanatın diğer dalları ve spora da ilginiz vardı. Bu konuyu biraz açar mısınız?
Şiir okumayı ve şiir yazmayı çok severim. Daha lise öğrencisi iken "Bir Sevda Türküsü" ve "Beyhan'a şiirler" adlı iki şiir kitabı yayımladım. Bunlara ilaveten, basılmamış eski ve yeni şiirlerimizden oluşan "Sensiz Yaşanmaz Bu Dünya da" adlı şiir kitabım 1992 yılında yayınlanmıştı. İstanbul'da faaliyet gösteren Edebiyat dergilerinde bir çok defa haftanın ve ayın şairi seçildim. Yıldız Dergisi'nin açmış olduğu Fotoroman Oyuncusu yarışmasında Türkiye 4. oldum. Konya basınında da yazmış olduğum öyküler yayınlandı. Spor olarak; uzun yıllar bisiklet sporuyla ilgilendim. Milli formaya kadar ulaştım.

Yerel sanatçıya Konyalı sahip çıkıyor mu, çıkmıyorsa neden?
Eskiden Konyalı, sanatçısına sahip çıkıyordu. Ama zamanla Konyalı sanatçılar unutuldu, unutturuldu. Bence bunun sebebi iletişim kopukluğudur. Bu kopukluk sanatçılardan kaynaklanıyor. Ayrıca yerel sanatçılar, bu konuda çaba göstermiyorlar, konser yapalım demiyorlar. Eğer birileri onları çağırırsa o zaman konser veriyorlar. Kendileri konser düzenleyelim diye uğraşmıyorlar. Konya'daki kurum ve kuruluşlar yerel sanatçılarla yeteri kadar ilgilenmiyorlar.
Yerel sanatçılara gösterilen ilginin artması için onlara ayda bir kez konserler verdirilebilir. Yalnız bunun tanıtımının iyi olması lazım. Ulusal sanatçılar Konya'ya geldiği zaman yapılan tanıtım gibi yerel sanatçılara da aynı tanıtımı yapmak gerekir. TV programlarında ulusal sanatçılara verilen zamanın yarısı da yerel sanatçılara verilmelidir. Konyalı kendi bünyesinden çıkan sanatçıları kabullenemiyor. Doğal olan çiçeği kabullenemiyor, satın alınan çiçek daha iyiymiş gibi. Oysa en güzel çiçek kendiliğinden çıkan, topraktan doğal olarak fışkıran çiçektir. İnsanlar ait oldukları yerlerden zevk alırlar. Konya'nın önemini biz bilmiyoruz. Konya'da yaşamak büyük bir şanstır.

Sizce Sanatın şehrin tanıtımına katkısı var mıdır?
Sanat şehrin kültürünü, gelenek ve göreneklerini yansıtır. Böylece sizin kendinizi ve şehrinizi tanımanız ve tanıtmanız kolaylaşır. Çünkü sanatta; sanatçı ve şehirden parçalar vardır. Sanatınız ne kadar iyi olursa şehrin tanıtımına katkınız da o kadar fazla olur. Bu yüzden yerel sanatçılarımıza çok önem vermemiz gerekir. Biz onlara verdiğimiz önemi artırdığımızda göreceğiz ki onların sanatı daha kaliteli olacak ve şehri de daha iyi temsil edeceklerdir. Ama biz yerel sanatçılarımıza değer vermiyoruz. Ulusal sanatçılara önem veriyoruz. Ulusal sanatçıların şehre bir getirisi yoktur.
Şehri sanatla tanıtmayı Konya daha önce hiç denemedi. Önümüzdeki yıllarda bu yolun denenmesi lazım. Halk müziği koroları kurularak türküler yaşatılmalıdır. Bu korolar Konya içi ve dışında konserler düzenleyerek Konya kültürü hiç erozyona uğramadan insanlara yansıtılabilir.

Konya'nın tanıtımı için neler yapılabilir?
Konya da tanıtım eksikliği var. İnsanlar Konya'yı sadece Mevlana ile tanıyor. Oysa Konya, Çatalhöyük ile başlayan yaklaşık 9 bin yıllık tarihiyle medeniyetler beşiği bir kent. Konya turistik yerleriyle, üç tane organize sanayi bölgesiyle, gelişmekte olan ekonomisiyle ve 90 bine yakın öğrencisi bulunan üniversitesiyle Türkiye'nin önemli şehirleri arasında yerini alıyor. İşte bunlar gibi daha nice özellikler sayabiliriz. Konya'nın üzerindeki imajın değişebilmesi için Hz. Mevlana'nın yanı sıra bu özelliklerimizin de tanıtılması gerekir.
Konya mimarisiyle, yemek kültürüyle, gelenek ve görenekleriyle bir bütün halinde tanıtılmalıdır. Konya'yı eleştirenler şehrimizin bu özelliklerini yakından görmeleri için Konya'ya davet edilmeli ve ne kadar özel bir şehirde yaşadığımız gösterilmelidir. Konya, gelenek ve göreneklerine bağlı, dayanışma ve yardımlaşmanın iyi olduğu, insanlara karşı olan sevgi ve saygının üst düzeyde olduğu bir şehirdir.
Konya'ya karşı bir önyargı var. Bu önyargının ortadan kaldırılabilmesi için bütün kamu kuruluşları, sivil toplum kuruluşları ve özel sektörün önde gelen temsilcileri birleşerek, Konya'nın sanıldığı kadar yaşam kalitesi düşük bir şehir olmadığını, tam aksine üst düzey şehirler arasında olduğunun gösterilmesi gerekir.

UNESCO'nun 2007 yılını Mevlana yılı ilan etmesi ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?
UNESCO'nun 2007 yılını Mevlana yılı ilan etmesi Konya'nın tanıtımı açısından çok önemlidir. Fakat biz bu önemli tanıtıma yeteri kadar ilgi gösteremedik. Aslında geç bile kalındı. Hz. Mevlana Türkiye'ye ve Dünya'ya mal olmuş sanat ruhu da bulunan bir düşünürdür. Hz. Mevlana ile ilgili yaşamının her anını anlatan uzun metrajlı bir sinema filmi çekilebilirdi. Türkiye'de, Dünya'da ücretsiz olarak yayınlanabilirdi. Şimdi ise geç kalınmadan Mevlana'nın dostlarını, sosyal yaşantısını, Konya ile ilgili düşüncelerini içeren bir belgesel çekilebilir, sinema filmi yapılabilir, hatta yaşça küçük kitlelere ulaşabilmek için animasyon ve çizgi filmler yapılabilir.

Son olarak eklemek istediğiniz var mı?
Ekonomik ve sosyal özgürlüğünüzü kaybedebilirsiniz. Ama kültürünüzle yaşamaya devam edersiniz. Eğer kültürünüzü kaybederseniz kendi ülkenizde yaşasanız bile yok olursunuz, tarih sahnesinden silinirsiniz. Bizler de Konyalı olarak bu yüzden kültürümüze sahip çıkmamız gerekir. Tabi ki kültürümüze sahip çıkalım derken gelişmelere kapalı kalalım, eskiye bağımlı yaşayalım demiyorum. Gelişmeleri takip ederek kültürümüzü de kaybetmeden yaşamayı öğrenmemiz gerekir. Bu arada Ramazan ayı içerisinde "Yunus Emre İlahileri" Solo konseri vermeyi düşünüyoruz...

KONYA DİLEK VE İLENÇLERİ

Dua kelimesi dilimizde hem iyiliğe hem kötülüğe kullanılmaktadır. Yapılan iyiliklere karşı dilde söylenen teşekkür manasında sözlere dilek denmektedir.

Konya Dilekleri:

-Allah akıl fikir versin.
-Cehennem azabı görme.
-Dileğini Allah kabul etsin.
-Allah işini rast getirsin.
-Allah senden razı olsun.
-Allah iki iyilikten birini versin.
-Birin bin olsun.
-Hızır yoldaşın olsun.
-Hacı karısı ol.
-Elin kolun zeval görmesin.
-Kabrine nurlar insin.
-İki cihanda aziz olasın.
-Dünyadan gelsin, geçsin yokluk görmesin.
- Göğden yağsın, yirden deşir.

İlenç: Kötülük yapan kişiler için beddua anlamında söylenen sözlerdir.

Konya İlençleri:

-Allah'tan bulasın.
-Ardın yurdun ıssız kalsın.
-Allah'ın gazabına uğra.
-Boynu duvar altında kalsın.
-Çekdiğin damarlar kurusun.
-Fitil fitil burnundan gelesice.
-Seydi vakkasına uğrayasıca.
-Adın sanın kalmasın.
-Cehennem kütüğü olasıca.
-Dermanı bulunmayan dertlere uğrayasıca.
-Ekmeğini it, yakasını bitler yiyesice.
-Örs gibi yara çıkarsın, körük gibi solusun.
-Seyyidivakkasına uğrayasıca.
-Vurgunu yiğin gelesice
-Baş diş semesine uğrayasıca
-Gara yirlere giresice
-Evmeye gomayasıca

KONYA OYUNLARI

Konya Kaşık Oyunu :

Oyun denince kaşık oyunu akla gelir. Konya kaşık oyunu Orta Asya'dan Türkler tarafından getirilmiştir. Kaşık oyunlarının figürleri çok fazladır. Fakat göbek figürü halkın daha çok hoşuna gitmektedir. Bu figür dinamik ve sert hareketlerden meydana gelmiştir. Oyuncu devamlı güler yüzlüdür. Çünkü neşe saçması gerekmektedir. Oyun başlar başlamaz kaşıkların çıkardığı ezgiler seyircide saçılmış olan herşeyi yeşertmeye başlar. Herkes farkında olmadan oyunun neşeli havasına kapılır. Kaşıklar vura dursun oyuncunun tıpış tıpış yürüyüşü, topuk döve döve nazlanışı, yan yan sıyrılışı, yavaş yavaş şakalaşması oyunun en belirgin figürlerindendir. Kaşık vurmaları yavaşladığı sırada oyuncu derin bir nefes alacak kadar fırsat bulur. Fakat kimse bunun farkına varamaz. Ayrıca Konya türkülerinin kaşık yapısı içinde oyun havaları niteliğinde oluşu hayli dikkat çekicidir. Çünkü oturak âlemlerindeki oyunlarda icra edilen bu müziğin eşliğinde kadın oyuncular zil ve kaşıklarla beraber Milli kıyafetle oyuna iştirak ederler. Bu halk oyunlarının koreografisi, motifleri yüzyıllardanberi hiç bir değişikliğe uğramadı. Aynen korundu. Oturak alemlerindeki oyunlar da bu oyun türlerine Anadolu'nun başka yörelerinde rastlamak mümkün değildir. Kadın oyunu oynayan oyuncu kadın, zamanla misafirlere sakilik yaptığı görülüyor. Bu usulün Selçuklular'dan önce olduğu iddia ediliyor.

Konya kaşık oyununda, oyunlar çeşitli isimler alırlar. Şöyle sıralayabiliriz;

Küstü Oyunu :

Konya'ya has bir oyundur. Kaşıkla oynanır, zille oynandığı da olur. Bu oyunla çalınıp, söylenen türkü " İnce Çayır " türküsüdür. Diğer havalarda oynandığı zaman bu türküyle oynandığı zamanki etkiyi bırakmaz. Sazlar ince çayır türküsünün ara ezgisinin üç bazen de beş defa çaldıktan sonra türkünün okunmasına geçilir. İnce çayır biçilir mi Soğuk sular içilir mi amman. Türkünün burasında bütün sazlar durur. Oyuncu hangi durumdaysa öylece kalır. İşte bu duruş anında bir koşma okunur. Bu koşma umumiyetle küsme üzerinedir. Küsme dilber barışalım, cümle isyan bendedir. Cümle isyan bende ise, her kabahat sendedir. Bundan sonra sazlar yavaştan başlar. Hızlanarak devam eder. Oyuncu da müzikle birlikte yavaştan hızlanarak oyuna devam eder. Bu figür iki ve üç kez tekrarlandıktan sonra oyun biter.

Sekelim Kızlar :

Bu oyun Konya ve köylerinde, düğünlerde genç kızlar tarafından oynanır. Diğer saz meclislerinde bu oyun oynanmaz. Düğünlerde bir araya gelen genç kızlar birbirlerinin bellerinden sarılarak halay oynar gibi dizilirler. Baştaki kız sazla birlikte şu türküyü okur. "Küp dibine bastırma Kız saçını kestirme Yar evine gelince Gönülcüğünü kaptırma" Sonra kızların hepsi bulundukları yerde sıçrarlar ve hep birlikte; "Sekelim kızlar, sekelim vay, vay Arpada buğday ekelim vay, vay" derler böylece oyuna bir canlılık katarlar. Figürler bir kaç kez tekrarlandıktan sonra oyun biter.

Oyuncu İle Okuyucunun Karşılıklı Türkü Söyleyerek Oynadığı Oyun Bu oyun şu iki türkü ile oynanır;

A) Kız sana fistan aldım yolladım geldi mi?
B) Kıralım kıralım fındık fıstık kıralım.

Bu oyunda okuyucu ile oyuncu karşılıklı sorulu cevaplı türküler söylerler. Bu iki türküden biri çalınırken önce okuyucu, sazların kesilmesiyle oyuncuya ahenkli sesiyle sorar. Oyuncu da tempo ile cevap verir. Cevaptan sonra oyuncu kaşıklarını vurarak sazların temposunu hareketlendirir. Oyun böylece başlar.

Konya Çocuk Oyunları

Konya'mızda her yerde olduğu gibi mahalli nitelikler taşıyan ve mahallelerin gece gündüz neşe kaynağı olan çocuk oyunları vardır. Folklorik mahiyet taşıyan bu oyunlar bazan değişik karakterlerde gösterebilir. Mesela : Şivlilik, halen bu oyun oynanmaktadır. Misallere devam edelim. Gökte ne var ; karpuz karpuz, eşim dalda ben burda; aç kapıyı bezirgen başı, Edin nine bedin nine, Uzun eşek, yattı kalktı, Mendilim köşe gibi. Günümüzde yaşayan oyunlarımızı açıklamaya devam edeceğiz.

Aşık Oyunu:

Aşık hayvanların diz kapaklarında bulunun bir kemiktir. Bunun çukur tarafı "çil" şaşı tarafı "tök" adını alır. Yandaki çukur yere "kellek" şiş yerde " dappan" denir. Çok eski oyundur. Hatta bunun fıkra ve atasözleri bile vardır. "Onunla aşık atılmaz gibi"

Şivlilik :

Regaip Kandili günü sabahı, sabah namazından sonra mahalledeki üç ile on beş yaş arasındaki kız erkek çocukları sokak başlarında toplanarak ilk kapıdan başlamak üzere kapıları birer birer çalarak açılmasını beklerler, kapı açılması biraz geçiktimi hep bir ağızdan ve tempo ile şu maniyi söylemeye başlarlar. Şivli şivli şişirmiş Erken kalkan pişirmiş İki çörek bir börek Bize namazlık gerek. Şivlilik... Çocukların sesini duyan ev sahibi bayan, elindeki tabak dolusu üzüm veya ne verecekse onunla gelerek kapıyı açar ve sıra ile çocukların avucuna veya ekseriye boyunlarına takmış oldukları keselere birar avuç vermek suretiyle onları sevindirir, çocuklar bu kapıdan kısmetlerini aldılarmı diğer kapıya topluca koşmaya başlar, öğleye kadar bütün mahalle dolaşılmış olur.

Aç Kapıyı Bezirgan Başı :

İki kişi kendilerine isim seçerler. Ellerini tutuşup, yukarıya doğru kaldırırlar. Ellerinin altından arkadaşları geçer. Aç kapıyı bezirgen başı Arkamdaki yadigar olsun derler. En arkadaki geçerken kollarıyla yakalarlar. Diğerleri duymasın diye sessizce, kendilerine koydukları isimden birini seçmesini söyler. Hangisinin aldığı ismi beğenmişse, onun arkasına geçer. Aynı soru bütün çocuklara teker teker sorulur en öndekine sıra geldiğinde yüksek sesle sorulur. Hepsi seçim yaptıktan sonra araya bir çizgi çekilir. Başkanlar elleriyle tutuşarak çekişirler. Bu arada arkadakilerde onlara yardımcı olur. Hangi taraf kuvvetliyse, diğerini çeker. Kendi tarafında en son kalan kişiye "çürük elma"denir.