Çatalhöyük'te Sanat
Fahri ÖZPARLAK
İnşaat Yüksek Mühendisi
Çumra'nın bugünkü sakinlerinin, Selçuklularla gelen Oğuz boylarından olduğu, yerleştikleri köylere verdikleri Karkın, Avşar gibi isimlerden anlaşılmaktadır. Yine Oğuz boylarından olan, Türkmenler ve Yörükler ise Osmanlı Döneminde 18. ve 19. yüzyılda Çumra yöresine yerleşmişlerdir.
Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasından sonra bu yörede, Karamanoğlu Beyliği kurulmuş ve bir süre hüküm sürmüştür.
Fatih Sultan Mehmet tarafından Karamanoğlu Beyliğinin ortadan kaldırılması ile Osmanlı yönetimine giren, şu anda ilçe merkezi olan Çumra'nın bulunduğu yer bataklıklarla kaplı bir sazlık alandır.
Bugünkü konumuyla, dünya arkeoloji çevrelerinde insanlık tarihinin mihenk taşlarından biri olarak kabul edilen, Çumra'nın değerli hazinesi Çatalhöyük, M.Ö. 7400 ile M.Ö. 6000 arasında 1400 yıl boyunca iskân edilen Çatalhöyük, yaşam biçimi ve sanatı ile insanlık tarihini aydınlatırken pek çok soruyu da beraberinde getiriyor.
İnsanoğlunun Neolitik Çağda Çatalhöyük'te gerçekleştirdiği kentsel devrim, günümüz insanının zirveye taşıdığı kentsel gelişimin başlangıç noktasıdır.
Çumra-Çatalhöyük'ün insanlık tarihinde 10.000 nüfusa sahip dünyanın ilk yerleşim yeri olup, tarihte insanların ilk kez burada ticaret yaptığım, vahşi hayvanların ilk kez burada evcilleştirildiğini, insanlığın ilk kez toprak kapları ve bakırı Çumra' da kullanıp bunlarla zenaatkarlar yetiştirdiği, insanlık tarihinin ilk kez mühürlü ve mülkiyet kavramını Çumra' da yaşadıkların, takı, ziynet eşyasının ilk kez Çatalhöyük'te kullanıldığını ve ticaretini yaptıklarını, ilk antik bank' ın burada kurulduğunu, resim ve heykel sanatının ilk kez burada keşfedildiğini, sanat ve dokumacılığa insanlık tarihinde ilk Çatalhöyük'te rastlandığını, tarım tekniklerinin ilk kez burada kullanıldığını, insanlık tarihinde ilk ekmek fırının burada kurulduğunu, Osmanlı İmparatorluğu zamanında ilk tapu kadastro işlemlerinin Çumra'da başladığını, Cumhuriyet Tarihinin ilk mahalle düzenlemesinin Çumra' da yapıldığını araştırmalarımızla görüyoruz.
İnsanlık Tarihinin Beşiği ÇA T A L H Ö Y Ü K
Çatalhöyük, Erken Neolitik Döneme, yaklaşık olarak M.Ö. 7200 yıllarına tarihlenmektedir. İnsanoğlunun neden 9000 yıl önce Çatalhöyük'te dünyanın en karmaşık kentini kurduğu, bunun için neden Konya İli'nin Çumra İlçesi'ni seçtiği gibi sorular, kenti arkeologlar açısından ilginç kılmaktadır.
ÇATALHÖYÜK NASIL KURULDU
Konya ovası yaklaşık M.Ö.l6000 yıllarına kadar l5-20 m derinlikte bir çanak gölüydü. M.Ö. 10.000'de iklimin kuraklaşması ile göl tedrici olarak 1006 m. İzohipsinin çevrelediği alanlara çekilmiştir. Eski Konya Göl'ü ilk çağlarda insanların yerleşmelerini etkilemiş ve Çatalhöyük, Can Hasan, Alibeyhüyüğü gibi bir çok yerleşmeler bu gölün kenarına kurulmuştur. Bu tarihi yerleşim yerlerinden Çatalhöyük, Çarşamba Çayı'nın birikinti yelpazesi üzerinde ve Eski Konya Gölü kenarındadır.
O dönemde Çatalhöyük'ün güneyinde geniş göl depolarından mevcut verimli düzlük1er bulunurken, kuzeyinde ise Eski Konya Gölü hala mevcudiyetini devam ettirmekteydi. Yörenin hemen güneyinde ve batısında başlayan ormanlık bölgelerden, konut yapımı için gerekli ahşap sağlanmaktaydı.
Çatalhöyük'te bulunan Erken Neolitik Çağ yerleşmesi binlerce konut ve 10 bin kişiyi bulduğu söylenen nüfusuyla Yakındoğu'nun "bilinen" en büyük kasabalarından biri durumundadır. Çatalhöyük Dünya Anıtlar Vakfı tarafından korunması gereken ilk 100, parasal destek verilmesi gereken en değerli 30 anıt arasında gösteriliyor.
Kent arkeoloji dünyasında en büyük ve en eski "kentsel merkez" unvanım taşıyor. Ama en ilginci Çatalhöyük'ün şimdiye kadar bulunmuş içinde en fazla sanat eseri barındıran bir antik merkez olması.
Doğu Çatalhöyük, M.Ö.7200-6400 arasında sürekli yerleşim alanı olarak kullanılmıştır. İlk yerleşim Doğu Hüyüğünü oluşturan 20 m derinliğindeki Neolitik kalıntılar ile başlamıştır. Yapılan kazılar sonucunda, zeminde 20 m yüksekliğe kadar, toplam 15 inşa katmanı olduğu tespit edilmiştir. Batı Hüyüğü ise Kalkolitik dönemde (M.Ö. 6000-5500) yerleşim alanı olarak kullanılmıştır. Konya Ovasındaki Hüyüklerin bir çoğu da Kalkolitik döneme tarihlenmektedir.
Her tabakada en az üç bin ev var. Çatalhöyük'ün erken evrelerinde evlere yer hizasındaki kapılardan giriliyordu ve evler ayrı inşa edilmişti. Evler dikdörtgen planlı. Çoğunlukla bir büyük odayla bitişindeki bir iki küçük odadan (depo, kiler) oluşuyor.
Daha sonra her ölen kişinin kendi evinde gömülmesi geleneği nedeniyle bu evler ata mezarları haline geldi. Her defasında insanlar atalarının mezarlarına yer açıp kendilerine bitişikte odalar yapmak zorunda kaldı. Böylece kentte dolaşacak sokak kalmadı. Sokak olmayınca yerle bitişik kapılara gerek kalmadı. Evlere çatıdan girilip çıkılmaya başlandı. Zemine gömülen ölülerin artmasıyla kentte hareket etmek çok zorlaşmış ve tıkanma noktasına gelinmiş. Ve belki de şehir bu nedenle terk edilmiş.
Kanıtlar, Çatalhöyük'te ilk dönemde hayvancılığa, ticarete ve sanayiye dayalı bir ekonominin varlığım gösteriyor. Hasan Dağı'ndan elde edilen obsiyden (volkanik cam) ve Ilıcapınar' dan sağlanan tuzun hem kendi ihtiyaçları için kullanıldığı hem de çevre kentlere satıldığı tahmin ediliyor. İlk yerleşmelerde yalnızca avcılık ve toplayıcılıkla geçinen Çatalhöyük insanı, altıncı kattan sonra tarıma geçmiş ve ekmeklik buğday, arpa ve bezelye gibi tahıl çeşitlerini yetiştirmiş. Sığırı da evcilleştirmişler ama avcılığı da yoğun olarak sürdürmüşler. Madencilik yapılmış. Ayrıca bulunan kumaş parçaları dokumacılığın en eski örneklerinden biri olarak gösteriliyor. Çanak çömlekçilik ve tahta oymacılıkta çok ileridir. Taş ve kemik işçiliği, sepetçilik gibi sanat ürünlerine de sıkça rastlanıyor.
KAZILAR DEVAM EDİYOR
Bu tarih öncesi yerleşim ilk defa 1958'de İngiliz arkeolog James Mellaart tarafından keşfedilmiştir. İlk kazı 1961 yılında yapılmıştır. 1965'te koruma altına alınan şehirde uzun süre kazı yapılmamıştır.
ÇATALHÖYÜK MÜZE OLACAK
Çatalhöyük'ü yakın gelecekte ziyaretçilerin gezeceği bir açık hava müzesine dönüştürülmesi hedef olarak görülüyor. Bin beş yüz metrekarelik bir alan üzerine kurulması planlanan kültür ve sanat merkezi bünyesinde bir müze, arkeolojik bulguların korunması ve incelenmesi için bir laboratuar, seminer odası, kütüphane ve sosyal tesisler yer alacak. Tüm sergileme çalışmaları tamamlandığında Çatalhöyük'ü yılda 500 bin turistin ziyaret etmesini bekliyoruz. Kapadokya'dan gelip güneye giden turistlerle Konya'dan gelenler Çatalhöyük'te kalacaktır. Türk ekonomisi için iyi bir girdi sağlayacak.
HER ŞEYDEN ÖNCE ÇATALHÖYÜK VARDI
Büyüklüğü ve içerdiği yoğun yapılaşma nedeniyle ortaya çıktığı ilk günlerden bu yana dünya arkeoloji çevrelerinin ilgi odağı olan Çatalhöyük, ilk defa Türkiye'de kapsamlı bir sergiye konu oluyor. Günümüzden yaklaşık 9 bin yıl önce, belirli bir şehircilik düzeninde hiç savaşmadan yaşayan neolitik çağ insanlarını konu alan sergide birbirinden ilginç 288 eser yer alıyor. "Topraktan Sonsuzluğa Çatalhöyük" sergisi 20 Ağustos'a kadar Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi ve Sermet Çifter Salonunda izledim. Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi, Koçbank ve Yapı Kredi'nin katkılarıyla "Topraktan Sonsuzluğa Çatalhöyük" sergisine ev sahipliği yapıyor.
Çatalhöyük'teki evlere dönüştürülen müze sergi salonu, aydın-latma, seslendirme ve görüntüleriyle 9 bin yıl öncesinin atmos-ferini ziyaretçilere yaşatıyor. Çatalhöyük'teki yaşam alanlarını gösteren kerpiç evlerle başlayan sergi, iç mekanlardan bölümler halinde kurgulanıyor. İşlik denilen yemek pişirilen, ısınılan ocak bölümünde kap kacak ve o zamanın en belirgin objeleri olan kil topları bulunuyor. Kapısız penceresiz evlere, aynen Çatalhöyük'te olduğu gibi tavandan ahşap merdivenlerle girip çıkılıyor. Evlerin damlarında, yaşam alanlarında dolaşılabiliyor. Hiçbir madenin bulunmadığı bölgede, Orta ve Doğu Anadolu'nun volkanik dağlarından getirilen obsidyenler (doğal cam); avlanmak için kullanılan ok, mızrak ucu başta olmak üzere hayatın her alanında kullanılan malzemeler de sergide yer alıyor. Böylelikle işlenmiş ve ham halde çok sayıda obsidyen, zamanın yaşam koşulları hakkında açık bilgiler veriyor. Kadın figürleri ise 9000 yıl öncesinin kadın imgesine bir başka boyut getiriyor. Sergide ayrıca inanç ve ritüel bölümleri yer alıyor. Bugün bile izini sürebildiğimiz sanatsal duvar resimleri, 1950 ve 1960'larda Çatalhöyük araştırma ve kazılarını ilk defa başlatan, yürüten James MelIaart'ın çizimlerinin orjinalleri ve bugünün sanatçısının duvara yapılmış uygulamaları da serginin diğer bölümleri.
KAZI ALANINDA ŞİMDİ NELER OLUYOR?
Sermet Çifter Salonu'nda günümüz Çatalhöyük kazısıyla ilgili bir bölüm yer alıyor. Sergi sırasında kazı çalışmalarının başlamasıyla birlikte ziyaretçiler, kazı alanında neler olup bittiğini takip etme imkanını bulabilecek. James Mellaart'ın koleksiyonunda yer alan duvar resimlerinin orijinal boyutlarındaki suluboya kopyaları yine bu salonda sergileniyor.
SERGİYE DAMGANIZI VURUN
Çatalhöyük damga ve mühürleri, fuayede gerçekleştirilen etkinliğe ilham verdi. Müzede sergilenen on farklı damganın kopyası üretildi. Sergiyi gezenler, hazırlanan bölümde, sergi defteri gibi düşünülen duvardaki hayvan derileri üzerine mühür basıp isimlerini yazabiliyorlar. Dilerlerse mühürleri Çatalhöyüklülelerin 9 bin yıl önce yaptıkları gibi dövme olarak vücutlarına basabilir ya da özel olarak hazırlanmış kartlara basıp anı olarak saklayabilirler
SERGİYİ GEZEBİLİRSİNİZ
Çatalhöyük Araştırma Projesi Başkanı Ian Hodder'in yanı sıra Çatalhöyük'te çalışan arkeolog ve antropologların uzmanlık alanlarında yazdıkları yazılarla bir kitap/katalog oluşturuldu. Bu çalışma hem bir araştırma kitabı, hem de orijinal buluntuların görüntüleriyle bir katalog niteliği taşıyor.
Uygarlıkla ilgili bütün bildiklerinizi unutun! Mekânları, araçları, ilişkileri, hastalıkları, ne yiyip içtiğinizi, inançlarınızı...
Hatta uygarlık tarihine ilişkin bütün öğrendiklerinizi bir kenara bırakın, çünkü Çatalhöyük size başka bir tarihin kapılarını aralıyor. Bu tarihte sanat hayatın yanı başında değil içinde akıyor, hiyerarşi ve savaş yok, kadın-erkek çelişkisi de. Binlerce yıl öncesini anlayabilmemiz için hayal gücünüzü kullanın ya da iyisi mi siz, Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi'ndeki 'Topraktan Sonsuzluğa Çatalhöyük' sergisini gezin. Sergi size insana dair yeni, düşüncenin sınırlarını zorlayan bilgiler vaat ediyor, uygarlığa ve zamana ilişkin algılarınızı bir kez daha sınamanız için şans tanıyor. Şimdi saatlerinizi Çatalhöyük zamanına, 376 nesli, dokuz bin yıl öncesine ayarlayın ve şaşırmaya hazır olun!
HİYERARŞİ YOK, KADIN ERKEK EŞİT
Onlar ilk akrabamız, yani aynı türdeniz. Tarih onların zamanlarını neolitik dönem ve erken tarım merkezlerinden biri olarak kaydetti. Bugünün haritasında Konya'nın Çumra ilçesi yakınlarında yer alan Çatalhöyük'te 13.5 hektarlık bir alanda, 1400 yıl yaşayıp geriye 21 metre yükseklikte bir höyük bıraktılar. Onları işte bu höyükte yapılan kazılarla tanıdık. İngiliz arkeolog James Mellaart'ın 1960'ların başında yaptığı kazılarda ortaya çıkanlar hem onu hem dünyayı şaşırttı. Tarih başka türlü okunmaya başlandı. Çatalhöyük'te hiyerarşi yoktu, çünkü ne yönetim kararlarının alınabileceği, ne de kararların topluma iletilebileceği mekanlar vardı, hatta onları alanlara taşıyacak sokaklar bile yoktu. Tanrıları değil, kocaman gövdeli, bereketi ve gücü simgeleyen 'şişman kadın' tasvirleri vardı. Bu anaerkil bir dönemin yaşandığı inancını daha da pekiştirdi, ancak kazılar ilerledikçe kafalar karıştı. Erkekler kadınlardan daha uzun süre yaşamışlardı, daha uzun boyluydular, ama egemen olanın daha fazla ve farklı yediğinin izleri yoktu. Kadınlar da erkeklere göre daha fazla diş çürüğü vardı, ama farklı bir aşınma görülmüyordu, evde geçirdikleri zaman ve yaptıkları işler hemen hemen aynıydı, alet yapıyor, buğday öğütüyor, ekmek yoğuruyor, aile liderliğine soyunuyorlardı. Bunlar da bir anaerkil dönemden çok, eşitliğin varlığını vaat ediyordu. Kuşaktan kuşağa daha doğrusu evden eve törensel olarak aktarılan kafatasları arasında kadınlara ait olanlar da vardı, erkeklere ait olanlar da. Bu iki cinsin de ailelerinin ya da soylarının 'baş' olabildiklerinin izlerini taşıyordu.
HER EV, MİNİ BİR DÜNYA
Çatalhöyük'te evler birbirine yapışıktı veya hiç sokak yoktu ya da çok az sayıda vardı. Bir evin ömrü taş çatlasın 80 yıldı, bu sürenin sonunda içinde yaşanılan ev terk ediliyor, üstüne yeni bir ev inşa ediliyordu. Eski evin kerpiçten duvarlarının üst kısmı yıkılıyor, alt bölümü toprakla, özenle dolduruluyordu. Yeni duvarlar ise alt duvarların üzerinde yükseliyor, yeni ev ortaya çıkıyordu. Merdivenle üstten girilen evin iki odası vardı. Fırının da bulunduğu ışıklı ana oda yemek pişirmek, sepet örmek, alet ve çanak çömlek üretmek için kullanılıyordu. Ruhlara dileklerde bulundukları figürler de bu odadaydı. Ocağın yanında, toprağın altında bir obsidyen (volkanik doğal cam) stoğu bulunurdu. Kapadokya'dan getirildiği saptanan bu sert maden alet yapımında kullanılıyordu. Ok uçları çoğunlukla obsidiyendi, sepet yapımında kullandıkları aletlerin uçları ise hayvan kemiklerinden... Beş - on kişinin yaşadığı varsayılan evin ocağının yanında bir de depo olurdu. Kurutulmuş et, bezelye, küçücük turp tohumları, mercimek, buğday, arpa, kabuklu yiyecekler bu depodaki yine kerpiçten yapılmış gözlerde saklanırdı. Ana odanın iç kısmında daha yüksek ve temiz alanlar mezarlıklarıydı. Büyük olasılıkla, mezarların hemen üstü uyumaya ayrılmıştı, ölümle yaşam arasındaki bu yumuşak geçişin nedeni ölüye olan saygıydı. Bedenini gömmüş olsalar da ölünün günlük yaşamlarında kendileriyle birlikte olduğuna inanıyorlardı.
ÖYKÜLERİ DUVAR RESİMLERİNDE
Dibek, taş kaplar, havanelleri, öğütme ve değirmen taşları yiyecek hazırlamasında kullanılan nesnelerdi. Kalın kenarlı, bitkisel katkılı çamurdan yapılmış kaplar da yemek pişirmek içindi. Pişirme işinde ise ateşte kızdırılmış kil toplar kullanılıyordu. Kavurma işlemi, sepet içindeki tahılların arasına konulan kızgın kil toplarla yapılıyordu.
Çatalhöyük'ün izleyeni şaşkına uğratan, dahası bugünün modasına, aksesuar tasarımlarına ilham olan sanatı da ana odada yaratılırdı. Üç tip figürin görülüyordu; insan ve hayvan biçimliler ile tanımlanamayanlar. Mermer, kil ya da taştan yapılan 'şişman kadın' figürinlerine, boğa boynuzlu sekiler, sıvalı boğa başı yerleştirmeleri, leopar kabartmaları eşlik ediyordu. Duvarlarındaki, olgunlaşmış bir hayal gücünü gösteren resimler ise günlük yaşamı, doğayla ilişkiyi, atalarla bağı anlatıyordu. Bu figüratif resimlerde hayvanlar, insanlar, geometrik desenler vardı, kırmızı Çatalhöyük için sanatın rengiydi. İnsan bedenleri, ketenden dokunmuş kumaşlar ve deriler ise damga mühürleriyle süsleniyordu. Çatalhöyük'ün ilk yerleşimcileri geldiklerinde yanlarında evcilleştirilmiş koyun, keçi ve köpek vardı. Ava çıkıldığında yabani sığır, yabani at, eşek, domuz ve geyikle dönülürdü. At ve sığır özel törenlerin, ziyafet sofralarının vazgeçilmez yiyeceğiydi. Mellaart'tan sonra kazıyı devralan ve bugün de sürdüren Ian Hodder'i en heyecanlandıran, resimlerde sıkça rastlanan leopara dair bulgu oldu. Bu, kolye ya da bilezik olarak takılmak üzere delinmiş pençeydi. Hodder Çatalhöyük'ü anlatan kitabına 'Leoparın Öyküsü' adını vermekten çekinmedi.
ÇATALHÖYÜK, İSTANBUL'DA
Evlerin tabanlarında bulunan yaklaşık 250 neolitik dönem iskeleti, Çatalhöyük'te yaşayan insanların et yemekle birlikte genel olarak tarımsal ürünlerle beslendiğini gösterdi, çünkü dişlerindeki çürükler fazlaydı. Kalabalık ortamda yaşamak salgın hastalıklara kapı aralıyordu ve anemi kaçınılmazdı. Kısacası Çatalhöyük'te hayat pek de sağlıklı sayılmazdı. Bebek ölümlerinin fazlalığı da bunu gösteriyordu. Çocuklar önemliydi, oyuncak olarak da yorumlanabilecek bazı figürinler öğretme amacını taşıyordu ya da yaratılış hikayesini anlatıyor olabilirdi. Çok küçük bebek ve yeni doğmuş bebeklerin mezarların seçimine yetişkinlerden daha çok önem veriliyor, ölüm daha da törenselleştiriliyordu.
Her tabakada üç ile sekiz bin insan yaşamıştı. Çatalhöyük'te, yani yaklaşık en az 50, en fazla 150 bin kişi... Kendi zamanları, kendi kavramları vardı.
20 Ağustos'a kadar Vedat Nedim Tör Galerisi'nde açık tutulacak sergi Çatalhöyük ile bugün arasında bir köprü kurarken zaman ve dünyaya hakim olduğumuz düşüncesini silip atıveriyor.
TEŞEKKÜR: Araştırmam sırasında gereken yardım ve kolaylıkları sağlayan Çumra Belediye Başkanı Sayın Nasır Ersöz ve Kaymakam Osman Taştan'a 26 Haziran 2006'da Çatalhöyük kenti Çumra'nın İlçe Oluşunun 80. yıldönümü etkinliklerine katılmam,Çatalhöyük'ü adım adım gezmem, araştırmam ve Çumra Belediyesi 2004-2005 yayınlarından istifade edebilmem için gereken yardımı esirgemediklerinden teşekkürü bir borç bilirim.
KAYNAKÇA
- Lawrence 1971 "Early Neolitik from Çatalhöyük Demography and Pathology: Anatolian Studies XXI 77.98.
- BOZ BAŞAK: Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Antropoloji Bölümü s.221,226 Kongre Notları
- ÇUMRA Belediyesi 2004-2005 Çalışmaları (Başkan Nasır Ersöz s. 50, 55) kısmen resimleriyle Merhaba Ofset 2005
- Skylife, (s.83-90) August 2006, İSTANBUL
ÇATALHÖYÜK'TE SANAT
Etiketler: çatalhöyük, çatalhüyük, eski, konya, konya tarihi, sanat
KONYAMIZ HAKKINDA GENEL
Firuze kubbeli camileri, Mevlevi dervişlerinin bilgeliği ve ören yerleriyle Konya, insana aşkın ve inancın kutsallığını fısıldayan bir Anadolu kenti.
Eski çağlardan kalma bir yerleşim olan Alaeddin Tepesi etrafında gelişen Konya, insanoğlunun ilk toplu yerleşimlerine ev sahipliği yapan Çatalhöyük’ün yanı sıra; Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin en güzel örneklerini yansıtan türbeleri, medreseleri, çeşmeleri, camileri ve en önemlisi Mevlânâ Müzesi sayesinde her yıl yüz binlerce turisti kendine çekiyor. Mevlânâ’nın “Gel, ne olursan ol yine gel...” sözleriyle özetlenen öğretisinden etkilenerek yaşamının kalan bölümünü Konya’da geçirmeye karar veren çok sayıda yabancı yaşıyor kentte. Özü, insan ve Tanrı sevgisine dayanan Mevlevilik öğretisinin merkezi kabul edilen Konya için 17 Aralık tarihi çok önemli. Zira, Hakk’ına 17 Aralık 1273’te Konya’da kavuşan ve ölüm gününü ‘Şeb-i Arus’, yani düğün gecesi olarak adlandıran Mevlânâ, her yıl bir hafta süresince çeşitli etkinliklerle anılıyor. Sema gösterileri, söyleşiler, paneller ve tasavvuf müziği dinletilerinin gerçekleştirildiği anma törenleri, bu yıl ilk defa 1-17 Aralık tarihleri arasında yapılıyor.
HAYALİ DOĞU
Konya’nın tarihi mirasını tanımak için ilk durağımız, Karatay Medresesi. Karatay Çini Eserleri Müzesi adıyla da anılan Alaeddin Tepesi’ndeki 1251 tarihli medrese; kesme taş ve sırlı mermer tuğlanın uyumunu yansıtan mimarisi, çinili kubbesi ve zengin bezemeleriyle ortaçağ Türk sanatının başyapıtlarından biri. Karatay Medresesi’nden Mevlânâ Dergâhı’na uzanan yol, Hükümet Konağı’nın önünden geçip Konya’nın eski çarşısının bulunduğu caddeye çıkıyor. “En yeşil kubbe” denilen firuze çinilerle kaplı Kubbe-i Hadra’nın on altı dilimli muhteşem kubbesinin önünde fotoğraf çektirmek, turistler için bir ritüel. Ortaçağda Selçuklu sarayının gül bahçesi olan müzenin avlusunda gezinirken, mis kokulu güller, konuklarına Mevlânâ’nın sevgi dolu dünyasını hissettiriyor. İçerisinde konuşmanın hoş karşılanmadığı Mevlânâ Dergâhı, kendine özgü huzur dolu atmosferiyle bugüne dek görebileceğiniz en etkileyici müze belki de. Türbede, derviş mezarlarının yanı sıra; tarihi Kurânlar, el yazmaları, levhalar, sema ayinlerinde kullanılan otantik enstrümanlar, derviş kostümleri ile Mevlânâ’nın kişisel eşyaları sergileniyor. Mevlânâ semti olarak anılan müzenin arkasındaki tarihi mahalle; bir yanda türbeleri, minareleri, çeşmeleri; öte yanda taş konakları, antikacıları, sarrafları, aktarları, halıcıları, otantik lokanta ve kahvehaneleriyle insanı rüyalar alemine sürükleyen hayali bir Doğu imajı çağrıştırıyor. Semtin restore edilmiş taş konaklarının büyük bölümü; hat, çini, ebru ve tezhip kurslarına ayrılmış. Asırlarca İslam süsleme sanatlarının merkezi olan Konya’da, bu kursların yaygın olması hiç şaşırtıcı değil.
BOZKIRIN MODERN YÜZÜ
Şehir merkezindeki en büyük alışveriş ve eğlence merkezi Afra, modern Konya’nın sembolü. Şehir merkezinde tramvaydan sonra en çok kullanılan ulaşım aracı, bisiklet ve motosiklet. Kentin ortasında bir eski zaman mücevheri gibi parıldayan İnce Minareli Medrese ile ünlü Zafer Caddesi, kentin genç ve Batılı yüzü. Cumbası, geniş bir avluya açılan odaları, kafesli pencereleri ve antika mobilyalarıyla tarihi bir konakta hizmet veren Osmanlı Çarşısı Nargile Kahvesi, caddenin turistik adreslerinden. Caddenin paralelindeki Form Bulvarı, şık ve markalı ürünler satan mağazaların, kafelerin ve en çok da pastanelerin yoğunlukta olduğu bir yer. Kentin ortasında yemyeşil bir adayı anımsatan fuar parkı; göleti, sergi salonları, kültür merkezi, lunaparkı, kafeleri ve hediyelik eşya dükkânlarıyla dev bir gezi alanı. Fuarın çıkış kapısı, Alaeddin Tepesi’ne açılıyor. Zirvesine taş basamaklarla tırmanılan tepe, dümdüz bir ovada kurulan kentin en yüksek noktası. Tepenin kuzeyindeki Alaeddin Camii, Anadolu Selçuklu mimarisinin en eski mabetlerinden. Kentin hemen her yanında karşınıza çıkacak çift başlı kartal figürü, Konya’nın ortaçağda başkentliğini yaptığı Selçuklu Devleti’nin askeri arması aslında. Kentteki en zarif Selçuklu yapılarından biri de Sırçalı Caddesi’ne adını veren medrese. 12. yüzyılda Doğu’nun bilim ve sanat merkezi özelliğini kazanan Konya, sadece camiler ve medreseler kenti değil elbette. Şehir merkezindeki Aziz Pavlus Kilisesi, ihtişamlı gotik stiliyle bölgedeki Hıristiyanlar kadar Müslümanların da merakını cezbediyor.
MEVLÂNÂ SOFRASI
Selimiye Camii’nden beş dakikalık yürüyüşle ulaşılabilen Akçeşme Mahallesi’ndeki geleneksel Konya evleri, bir labirenti andıran dar ve kıvrımlı yollar boyunca, kalın avlu duvarlarının ardına gizlenmiş bir sırra benziyor. Sokaklar boyunca kesintisiz uzanan avlu duvarları ise bu sırrı gizleyen bir sur görünümünde. Tek kanatlı ahşap kapılarla dışa açılan evlerin, taş kemerli kalın kerpiç duvarları toprakla sıvanmış. Evlerdeki en dikkat çekici ayrıntı, pencerelerdeki oymalı demir kafesler. Tarihi, kültürel ve doğal güzelliklerinin yanı sıra, Konya’yı başlı başına bir gurme seyahatine dönüştürmek de mümkün: Bamya çorbası, kuzu tandır, Mevlânâ böreği, tirit, etli ekmek, fırın kebabı, arapaşı çorbası, etli yaprak sarma ve hoşmerim gibi geleneksel Konya yemeklerini, sufî müziği eşliğinde deneyebileceğiniz mekânları bulmak hiç zor değil şehir merkezinde. Larende Caddesi üzerindeki Arkeoloji ve Etnografya Müzeleri, kentin kronolojik tarihini tanımak isteyenlere göre. Konya turunu çevre gezileriyle zenginleştirmek için bölgede birçok seçenek var. İnanın bir sürü sırla ayrılacaksınız Konya’dan. Türk edebiyatının ünlü ismi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi: “Tıpkı bozkır gibi kendine özgü esrarlı bir güzelliği vardır, Konya’nın...”
TARİHTEN BUGÜNE KONYA
KONYA' NIN TARİHİ
Cennet Yurdumuzun, adı eski devirlerden beri değişmeyen şehirlerinden biri de Konya'dır. Konya adının "Kutsal Tasvir" anlamındaki "İkon" sözcüğüne bağlı olduğu iddia edilir. Bu konuda değişik rivayetler bulunmaktadır. Bunlardan biri; kente dadanan ejderhayı öldüren kişiye şükran ifadesi olarak bir anıt yapılır ve üzerine de olayı anlatan bir resim çizilir. Bu anıta verilen isim, "İkonion" dur. İkonion adı, İcconium'a dönüşürken, Roma döneminde İmparator adlarıyla değişen yeni söyleniş biçimlerine rastlanır. Bunlar; "Claudiconium, Colonia Selie, Augusta İconium" dur. Bizans kaynaklarında "Tokonion" olarak geçen şehrimize yakıştırılan diğer isimler şöyledir: "Ycconium, Conium, Stancona, Conia, Cogne, Cogna, Konien, Konia..." Arapların Kuniya dedikleri güzel kentimiz, selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bir daha değişmeyerek günümüze kadar gelen ismine kavuşmuştur: Konya... Konya İli, M.Ö. 7. bin yılından beri yerleşim yeri olmuş, pek çok medeniyete beşiklik etmiştir. Yazının M.Ö. 3500'de kullanılmaya başladığı hatırlanacak olursa, Konya'nın, ülkemizin en eski yerleşim merkezleri arasında yer aldığı söylenebilir. Çumra Çatalhöyük, sadece ülkemizin değil, Dünya ölçüsünde yemek kültürünün ilk defa başladığı, tarımın yapıldığı, ateşin kullanıldığı, yerleşik hayata geçildiği, vahşi hayvan saldırılarına karşı ortak savunmanın yapıldığı merkez olarak tanınır. Çatalhöyük, Neolitik, Erbaba ve Karahöyük Kalkolitik, Alaeddin Tepesi, Eski Tunç Devri merkezleridir. Tarih devirlerinde Hititler ve Lidyalılar, M.Ö. 6. yüzyılda Persler, M.Ö. 4. yüzyılda Büyük İskender, Selevkoslar, Bergama krallığı, M.Ö. 2. yüzyılda Roma, M.S. 395'te Konya ve çevresine hakim oldular. 7. yüzyıl başlarında Sasaniler, bu yüzyılın ortalarında Muaviye komutasındaki Emeviler, şehri geçici olarak işgal ettiler. 10. yüzyıla kadar bir Bizans eyaleti olan Konya; Müslüman Araplar'ın akınlarına maruz kaldı. Malazgirt Zaferi'nden önce Konya'ya ilk gelen, Türk akıncıları Selçuklular oldu. (1069) Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, 1071'de Bizans İmparatoru Romen Diyojen'i Malazgirt' te kesin bir yenilgiye uğratarak, Türkler'e Anadolu'nun Kapılarını açtı. Sultan Alparslan, zaferden sonra komutanlarına Anadolu'nun tamamen fethedilmesi görevini verdi. Konya; Anadolu Fatihi, Selçuklu Kutalmışoğlu Sultan Süleymanşah, tarafından fethedildi. Fetih tarihi hakkında değişik eserlerde farklı görüşlere yer verilmektedir. (1072, 1074, v.b.) Ama şu bir gerçektir ki, Kutalmışoğlu Süleyman Şah I, Konya'yı fethettikten sonra batıya yönelmiş, merkez olarak İznik'i seçerek, Anadolu Selçuklu Devleti'ni 1074 yılında kurmuştur. Buna göre Konya'nın fetih tarihi kesinlikle 1074'ten daha öncedir. Fetihle Şehrimizde Türk-İslam egemenliği dönemi başlamıştır. 1074' te Anadolu Selçuklu devleti, Başkenti İznik olmak üzere kuruldu. 1097'de 1. Haçlı Seferi sırasında İznik kaybedilince Başkent, Konya'ya taşındı. Böylece tarihinde yeni bir sayfa daha açılan Konya, günden güne gelişti, pek çok mimari eserle süslendi ve kısa zamanda Anadolu'nun en mamur şehirlerinden biri oldu. Bu, bizim özelliğimizdir: Atalarımız, fethi, bir yeri "Yaşamaya Açmak" için yapardı. Çünkü kendinden emindir. En adaletli yönetim, Türk ülkesindedir. Öyleyse bu yönetim, neden başka yerlere, başka insan gruplarına taşınmasın! Keyfilikten uzak, herkese eşit muamele uygulayan Türk Devletleri, fethettikleri ülkelere kültürel, ekonomik, sosyal, dini kurumlarıyla gitmişler, yerli kültürler içinde erimemişler, Türk Kültürü'nü hakim kültür yapmışlardır. Kalıcılığın sırrı da işte buradadır. Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşması da bu siyaset takip edilerek sağlanmıştır. İnanç özgürlüğü verilerek, yerli halkın devlete sadakatle bağlanması temin edilmiş, Anadolu mozayiği daha o yıllarda mükemmel görüntü zenginliğine kavuşturulmuştur. 3. Haçlı Seferi'nde Almanya İmparatoru Friedrik Barbarossa, Konya'yı kuşattıysa da (18 Mayıs 1190), 2. Kılınç Arslan'ın savunduğu kaleyi alamadı, beş gün sonra çekilmek zorunda kaldı. Selçuklular'ın düşmesine kadar (1308) Konya, Başkent olarak kaldı. Sonra Karaman- oğulları Beyliği'nin en büyük şehri olarak, Karamanoğulları'nca yönetildi. 1387' de Osmanlı Padişahı 1. Sultan Murad, şehrin önlerine geldi. 1398'de oğlu Yıldırım Beyazıd, şehre girip Karaman Devleti'ne son verdi. Ancak, 1402 Ankara Savaşı felaketinden sonra Karamanoğulları Beyliği yeniden kuruldu. Konya, Fatih Sultan Mehmet'in Karamanoğulları Beyliği'ni ortadan kaldırdığı 1465 yılına kadar Osmalı-Karaman mücadelelerine sahne oldu. Fatih, 1470'te İmparatorluğun Rûmeli (Sofya), Anadolu (Kütahya), Rûm (Tokat) Eyaletlerinden sonra 4. Eyalet olarak Karaman eyaletini, merkezi Konya şehri olmak üzere kurdu. Eyalete ilk zamanlarda, Osmanlı şehzâdeleri vali olarak atandı. Sırasıyla, Fatih'in ortanca oğlu Şehzâde Mustafa, küçük oğlu Şehzâde Cem, 2. Beyazîd'ın büyük oğlu Veliahd Şehzâde Dâmât Abdullah, bunun kardeşi (annesi Karamanoğlu olan) Şehzâde Şehenşah, onun oğlu Şehzâde Mehmet Şâh, 1470'ten 1513'e kadar eyaleti yönettiler. Hanedan dışından ilk beylerbeyi ancak 1513'te atandı. Kanunî devrinde Veliahd Şehzâde 2. Selim de bu görevde bulundu. 17.yüzyılda eyalet 11 sancaklı ve 80.000 km2'ye yakın büyüklükteydi. Tanzimat döneminde eyalet için Karaman adı yerine "Konya" dendi. 1910'da 102.000 km2 büyüklüğündeki Konya eyaletinin nüfûsu 1.380.000'di. 11 ilçeli Konya Merkez, 7 ilçeli Niğde, 2 ilçeli Burdur, 5 ilçeli Teke (Antalya), 5 ilçeli Hamîd (Isparta) sancaklarına (İl) ayrılıyordu. Şehrin nüfusu 1825. Türkiye'nin 11. ve dünyanın 69. şehriydi. Sonra nüfus geriledi; 1875'te 50.000 oldu. 1927'de 47.000 olarak sayılan nüfus, 1960'ta 123.000, 1975'te 247.000, 1980'de ise 329.000'i buldu. 22 Ekim 2000 tarihinde yapılan genel nüfus sayımında Konya'nın nüfusu merkez 1.387.507 ilçe ve köyler 993.214 toplam nufus 2.380.721 olmuştur. 22 Ekim 2000 tarihinde yapılan genel nüfus sayımında Konya'nın nüfusu Merkez 1.387.507, İlçe ve Köyler 993.214, Toplam nüfus 2.380.721. olmuştur. Tarihi eserleri bakımından Türklük'ün sayılı şehirleri arasında yer alan Konya, Selçuklulara iki asırdan fazla başkentlik yapması sebebiyle, Türk mimarisinin gözde eserleri sayılan âbidelerle süslenmiştir. Bu yönden Selçuklu devrinde Konya, Bursa, Edirne ve İstanbul'dan önce "En Muhteşem Türk Şehri" mertebesine yükselmiştir. Konya'da Türk-İslâm döneminden önce yapılan eserlerin günümüze ulaşamadığı söylenir. Yapılan kazılar neticesinde Hitit, Roma ve Bizans kalıntıları bulunmakla beraber, Konya'da ayakta kalan âbidelerin hepsi "Türk Çağı"nda yapılmıştır. Bu eserlerin başında Konya'nın sembolü sayılan Mevlânâ Müzesi gelir. Mimar Bedrettin Tebrizî tarafından yapılan ve Kubbe-î Hadra (En Yeşil Kubbe) denilen 16 dilimli bu muhteşem âbide firuze çinilerle kaplıdır ve bugünkü görüntüsüne Cumhuriyet döneminde kavuşturulmuştur. Alaeddin Camisi, Sahip Ata Külliyesi, Karatay Medresesi, İnce Minareli Medrese, Sırçalı Medrese Selçuklu dönemi eserlerindendir. Selçuklu ve Beylikler dönemine ait pek çok cami, hamam, çeşme, köprü, tekke, kervansaray, hastane, su yolu ve diğer altyapı kuruluşlarına sahip bulunan Konya'da Osmanlı dönemine ait eserlerin en tanınmışı ise Sultan Selim ve Aziziye Camii'leridir. Konya 12. Yüzyılın ilk yarısında Sultan Alaeddin Keykûbat (1219,1236) devri ve sonrasında, Dünyanın ilim ve san'at merkezi özelliğini kazanmıştır. Türk-İslam Dünyası'nın her tarafından gelen bilim ve san'at adamları Konya'da toplanmışlardır. Bahaeddin Veled, Muhyiddin Arabî, ve Mevlânâ Celaleddin Rûmî, Sadreddin Konevî, Şemsî Tebrizî, Kadı Burhaneddin, Kadı Siraceddin, Urmemi gibi bilgin, mutasavvıf ve filozoflar kıymetli eserlerini Konya'da hazırlayarak, dünyaya ışık tutmuşlardır. "Konya'nın Altın Çağı" denilebilcek bu özelliği, 12. yüzyıl ortalarına kadar devam etmiştir. Bu şahsiyetlerin ve Anadolu'nun yeni sahiplerinin engin hoşgörüleri, bilim, san'at ve teknik alanlardaki üstünlükleri, köklü kültürel ve sosyal yapıları, Anadolu'nun "Ana Yurdumuz" olmasında büyük etken olmuştur. Böylece ne Bizans saldırıları, ne Moğol istilâsı, ne Haçlı orduları, ne İtalyan, ne Yunan işgalleri, Türk'ün Anadolu'daki egemenliğini yok edememiştir. Konya ve millî kültürümüzün manevi mimarları, Mevlânâ Celâleddin Rûmî; yaşama sevinci, dünya görüşü ve hayat felsefesi ile dünyaya ışık tutarken; Nasreddin Hocamız, Türk Mileti'nin hazır cevaplılığını nükteleriyle dile getirmiş; Yunus Emre ise insan ve insanlık sevgisiyle adeta Ortaçağ karanlığındaki Avrupa'ya "medeniyet dersleri" vermiştir. Modros Ateşkes Anlaşması'ndan sonra İtalyanlar, Antalya ve çevresinden başka Konya'yı da işgal ettiler. Ekonomik çıkar sağlamak ve sömürge olarak kullanmak amacında olan İtalyan askerleriyle silahlı mücadele yapılmamıştır. Akşehir'e kadar gelerek devriye görevi üstlenen İtalyan askerleri Konya kent merkezinde kayda değer bir faaliyette bulunmamışlardır. Batı Cephesi'nde Yunanlılar'a karşı İnönü Savaşlarını kazandığımız günlerde İtilaf Devletleriyle anlaşmazlığa düşen İtalya, işgalden vazgeçerek 12 Mart 1920'de Türkiye'den ayrılmaya başlamıştır. 20 Mart 1920'de Konya, işgalden tamamıyla kurtulmuştur.
Anadolu Selçukluları Devrinde Konya
Konya'nın 1071 Malazgirt savaşından sonra Selçuklu Türklerinin eline geçmesiyle (1076-1080) kurulan Anadolu Selçukluları Devletinin Başkentliği (1096-1277) döneminde Kültür ve Sanatta altın çağını yaşar. Devrin ünlü Bilginleri, Filozofları, Şairleri, Mutasavvıfları, Hoca, Musikişinas ve diğer sanatkarlarını bağrında toplamıştır. Bahaeddin Veled, Mevlâna Celaleddin başta olmak üzere Kadı Burhaneddin, Kadı Sıraceddin, Sadreddin Konevi, Şahabeddin Sühreverdi gibi bilginler, Muhyiddin Arabî gibi mutasavvıflar Konya'da yerleşmişler, verdikleri eserlerle şehri bir kültür merkezi haline getirmişlerdir.Bilhassa Hz. Mevlâna fikir ve felsefesi ile insanlığı aydınlatmış Mesnevi, Divan-ı Kebir gibi eserleri ile de bu etki halen devam etmektedir. Yine Nasreddin Hoca da güldüren ve düşündüren fıkraları ile Konya'nın kültür ve sosyal hayatının gelişmesinde asırlardır devam eden bir bilge kişidir. Selçuklular dönemi Konyası'nda Kütüphaneler açılmış, bu dönemde Tarih, Edebiyat, Felsefe, Sanat, Tıp, Kozmoğrafya, Hukuk ve Din alanında büyük tarihi ve kültürel atılımlar yapılmış, buna bağlı olarak Medreseler, Camiiler, Kütüphaneler, türbeler, çeşmeler, kaleler, hanlar, hamamlar, çarşı ve bedestenler, köprüler, saraylar yapılmıştır.
Karamanoğulları Devrinde Konya
Konya da Karamanoğulları (1277) devrinde de bilim ve kültür alanındaki gelişmeler devam etmiş, Ulu Arif Çelebi ve oğulları Adil ve Alim Çelebiler ile Ahmet Eflâkî ve Sarı Yakup gibi bilgin ve Mutasavvıflar yetişmiştir. Karamanoğulları Devri Tarihî ve Kültürel Eserler; Ali Gav Zaviye ve Türbesi, Kadı Mürsel Zaviye ve Türbesi, Ebu İshak Kazeruni Zaviyesi, Hasbey Dar-ül Huffazı, Meram Hasbey Mescidi, Şeyh Osman Rûmi Türbesi, Ali Efendi Muallimhanesi, Nasuh Bey Dar-ül Huffaz, Turgutoğulları Türbesi, Kalenderhane Türbesi, Tursunoğlu Camii ve Türbesi, Burhaneddin Fakih Türbesi, Siyavuş Veli Türbesi,
Osmanlılar Devrinde Konya
Konya, 1467 yılında Osmanlı sınırlarındadır. Doğu seferlerine çıkan Osmanlı Sultanlarından Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman ve II.Murat'ın uğrak yeridir. İlim, kültür ve sanat hareketleri kesintisiz devam eder. Ünlü şairler, bilginler, tarihci ve filozofların toplandığı merkez halindedir. Bu dönemde de mimarî yönden; Camiiler, Çeşmeler, Medreseler v.s eserler meydana getirilir.
Osmanlı Devri Tarihî ve Kültürel Eserleri Selimiye Camii, Yusufağa Kitaplığı, Piri Mehmet Paşa Camii, Şerafettin Camii, Kapu Camii, Hacı Fettah Camii, Nakiboğlu ve Aziziye Camiileri, Şeyh Halili Türbesi ile Mevlâna Külliyesi dönemin mimarî eserlerinden bazılarıdır. Osmanlının son döneminde Tanzimat hareketiyle Konya'da da yenileşmeler başlamış Medreselerin yanında İlkokullar (İptidai), Öğretmen Okulu (Darülmualimin) ve Ortaokul (Rüştiye) açılmıştır. İlk Lise (idadi) 1889 yılında, yine aynı yıllarda Konya Sanat Okulu da Vali Ferit Paşa tarafından hizmete açılmıştır. 1900 yılında Konya'daki medrese sayısı ilçeler dahil 530'a ulaşmıştır.
Cumhuriyet Devrinde Konya 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyetin ilanı ile eskilere ilave yeni okullar açılarak, yeni gazete ve dergiler yayınlanmaya başlanır. Yurt genelinde olduğu gibi Konya'da da İlk, orta, Lise ve Yüksek Öğretim devlet yönetimine geçer, okul yapma ve okuma seferberliğine başlanılarak öğretmen yetiştiren okullar ile teknik ve sanat okulları, yüksek okullar memleketin ihtiyacına göre yenilenerek çoğaltılmıştır. Kültür Bakanlığının kurulması ile kütüphaneler ve müzeler, Kültür ve Tabiat Varlıklarımızın korunması 2863 ve değişik 3386 Sayılı " Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurumu " çerçevesinde Kültür Bakanlığının denetimine verilmiştir. Tüm illerde Bakanlığı temsil edecek İl Kültür Müdürlükleri teşkilatlandırılarak Cumhuriyet dönemi kültür ve sanat hareketleri sistematik hale getirilmiştir.
Etiketler: başkent, çatalhöyük, çumra, eyalet, karaköyük, karamanoğulları, konya tarihi, osmanlı, selçuklu, türk