Hat Sanatı; (el Hattü hendesetün ruhaniyetin, yani: Cismani vasıtalarla yapılan ruhani hendese olup, sonsuz Allah'ımın Kalem Suresinde "Kalem üzerine andolsun" ayetiyle, "Kalem Vardır altın, kalem vardır kamış kalem de vardır hak aşkına susamış") dizeleriyle kalemin gücü ve siyah Nur'un hikmetine mazhar olmaktadır.
"Konya Kitabeleri ve Hat Sanatı" yazıma Konya Karatay (Çini Eserler) Müzesinden başlıyorum:
Karatay Medresesi, Sultan İzzettin Keykavus II. Devrinde, Emir Celaleddin Karatay tarafından, 649 H. (1251 M.) yılında yaptırılmıştır. Mimari bilinmemektedir. Osmanlılar devrinde de kullanılan medrese XIX. Yüzyılın sonlarında terk edilmiştir.
Anadolu Selçuklu devri çini işçiliğinde önemli yeri bulunan Karatay Medresesi, 1955 yılında "Çini Eserler Müzesi" olarak ziyarete açılmıştır.
Medrese Selçuklular devrinde Hadis ve Tefsir ilimleri okutulmak üzere "Kapalı Medrese" tipinde inşa edilmiştir. Tek katlıdır. Giriş doğudan gök ve beyaz renkli mermerden yapılmış kapı ile sağlanmaktadır. Kapı Selçuklu devri taş işçiliğinin şaheser bir örneğidir. Yazı ve desenlerle süslenmiştir. Kapının üzerinde Sülüs hatla yazılmış medresenin yapımı ile ilgili kitabesi yer almaktadır. Kapının diğer yüzeylerinde ise seçme Sülüs hat ayet ve Hadislere kabartma olarak yer verilmiştir.
Kapıdan, önce kubbe ile örtülü (şimdi üzeri açık) bir avluya buradan da bir kapı ile medreseye girilir. Medrese salonunun üzeri, merkezinde fener bulunan ve mozaik çinilerle kaplı kubbe ile örtülüdür. Kubbe kasnağında duvarların üst kısımlarındaki bordürlerde ve hücre kapıları üzerideki panolarda ayetler yazılıdır. Binanın batı yönündeki beşik tonozlu eyvanının kenarında Celî Sülüs Besmele ve Ayetel Kürsi yer almaktadır. Kubbeye geçiş elemanı olan üçgenler de ise Muhammed (S.A.V.), Musa (A.S.), İsa (A.S.), Davut (A.S.), peygamberlerin isimleri ile dört halifenin, Ebubekir (R.A.), Ömer (R.A.), Osman (R.A.) ve Ali (R.A.)'nın Kûfî hat sanatıyla yazılmış isimlerine yer verilmiştir. Eyvanın solundaki kubbeli hücre Celâleddin Karatay'ın türbesidir.
Medrese duvarlarındaki mozaik çinilerin geçmişte büyük bir kısmı dökülmüştür. Çinilerde kullanılan renkler, turkuaz (firuze, lacivert ve siyahtır).
Burada şunu da belirtmeden geçemeyceğim, Karatay Müzesi vitrinlerinde, Beyşehir Gölü kenarındaki Kubadabad Sarayı buluntuları arasında olan duvar çinileri, çini ve cam tabaklar ile Konya ve yöresinde bulunan Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait çini ve serâmik tabaklar, kandiller ve alçı buluntular da sergilenmektedir.
Sırçalı Medrese Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında 640 H. 1242 M. Yılında Fıkıh ilmi okutulmak üzere, Beddin Müslih tarafından yaptırıldığı, portali (giriş kapısı) üzerinde taş kabartma cel'î sülüs hüsni hat'dan anlaşılmaktadır. Medrese'nin içi turkuaz, kahverengi, mor ve siyah renkli çinilerle süslü olduğu için, Sırçalı ismini almıştır.
Eyvan kemerine ait nişin solunda ve yan kısmında bir madalyon içinde Medresenin mimarına ve çini ustasına ait şu kitabeler yer almaktadır: "Tuslu Mimar Osman Oğlu Mehmed bunu yaptı". Bu kitabenin karşıtı olan yüzeyde, Farsça olarak şu kitabe yazıl iken, zamanla çoğu dökülmüştür. Kitabenin Türkçesi (sülüs Hüsni Hat) "Hatıra olsun diye bu süslemeyi yaptım; Ben ölürüm, bu yâdigar kalır."
Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus II. Devrinde, vezir Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından, Hadis ilim okutturulmak üzere 125879 yılları arasında İnceminare (Taş ve Ahşap Eserler) Müzesi mimar Abdullah bin Keluk'un nezaretinde inşa edilmiştir. Doğusunda yer alan taçkapı Selçuklu devri taş işçiliğinin en güzel örnekleri arasındadır. Taçkapı Celi Sülüs Hüsnü Hat'la "Fetih" ve "Yasin" sürelerinden ayetler ile bitkisel ve geometrik motiflerle süslüdür. Kubbe kasnağında Kûfî yazı ile "ElMülkülillah"ile avlunun da kapıları ve pencere alınlıkların da geometrik ve bitkisel motiflerle bezenmiş "Ayetel Kürsi" yazılıdır.
Müzede Selçuklu, Karamanoğlu ve Osmanlı devirlerine ait, taş ve mermer üzerine oyma tekniğiyle yapılmış geometrik ve bitkisel motiflerle yapı ve tamir kitabeleri, Konya Kalesine ait yüksek kabartma rölyefler, mermer üzerine işlenmiş mezar şahidesi ve sandukalar vardır.
Başkenti Konya olan Selçukluların çift başlı kartal ve kanatlı melek figürlerinin en güzel mermer kabartma mimari örnekleri de vardır.
ALÂEDDİN CAMİ'İ: Alâeddin Mamuresi, adını verdiği tepenin kuzey doğu köşesine, köşkünün güneyine kurulmuştur. Çeşitli devirlerin mimari örneklerini, (Mahvüispat) yoluyla meydana getirilen bir çok ilavelerini bu camide barındıran mamurenin mecrası Osmanoğullarının İstanbul'daki Topkapı Sarayı'ninkine benzer. Mamurede tek, muntazam bir plan aranmamalıdır.
Kapının üstünde güzel bir sülüs ile şu üç satırlık kitabe okunur: kitabenin tarih mısrasının noktalı harfleri Ebced hasasına vurulunca 1037 rakamını buluruz. Alâeddin Cami'nin tamir kitabesidir. Mâbeddde yer yer gedikler açıldığı ve münderis olduğu için 1037 H., 1889 M. Yılında II. Abdülhamid'in zamanında Konya Valisi Surirî Paşa'nın teşebbüsü ile tecdit edilmiştir.
Kitabedeki (münderis) ve (tecdid) kelimelerine dikkat etmek lazımdır. 95 sene önce cami çok harapmış. Kitabenin üstünde bir madalyon içinde II. Abdülhamidin (Elgazi)'li bir tuğrası vardır.
Kuzey cephede 3 kapı ile altı kitabe vardır:
Birinci kapı: Zarif bir mermer sövesi bulunan bu kapının eni 1,67 m. dir. Şimdi kapının eşiği yerden 3,50 m yüksekte kalmıştır. Kapının zıvanalı kemerlerinin üstünde sekiz şualı bir yıldızın ortasında güzel bir Selçuk Celi sülüsü ile dört satır halinde şu Arapça kitabe okunur: ("Bu mübarek caminin tamamlanmasını; emirelmüminin'in burhanı büyük sultan fetih babası KılıçArslan zade şehit Sultan Keyhüsrev'in oğlu Alâeddin Keykubad emretti.")
İkinci Kitabe
Birinci kapı kitabesinin sağına yerleştirilen beyaz mermere iki satır halinde şu şekilde oyulmak suretiyle yazılmıştır.: (Cel'i Sülüs) tercümesi şudur: (Mamurenin mütevellisi Atabeyî Ayaz'dır. Şam'lı Havlan oğlu Mehmed yaptı) yani Alâeddin Caminin mütevelli ve mimar kitabesidir.
İkinci kapı: Bundan sonra mabedin 4,70 m. genişliğinde asıl tak kapısı gelir. 2,15 m eninde olan kapı şimdi zeminden 2,40 mt yukarıda kalmış ve sonradan örülerek kapatılmıştır. Kapının iki tarafında birer payanda vardır. İki payandanın arasındaki açıklık 9 mt dir. Kapının iç çerçevesi morca mermerdendir.
Somak mermerden ikinci bir çerçeve birincisi sarar. Bu çerçeve Karatay kapısına benzemektedir. Kapıyı üç tarafından 42 yapraklı bir süs sarar. Her yaprağının içine Celi Süslü Hat'la Fetih Suresinin bir kelimesi yazılmıştır. Besmele'de kapının sağındaki üçüncü çerçevenin alt tarafına oyma olarak yazılmıştır. Kapının iki tarafında helezoni süslü iki gömme sütuncuk görülür. Başlıklarında yapraklar vardır.
Tak kapının mor ve beyaz mermerlerin birbirlerine yarım daire şeklinde geçirilmesiyle meydana gelen büyük kemerinde Türk taşçılık sanatının en yüksek örneğini görüyoruz. Dantelleşen bu kemerin iki tarafına mor ve beyaz mermerden kitabe şeklinde geniş süsler yapılmıştır. Karatay Medresesi kapısının kemeri ve yazıları ihtiva eden çerçevesi aynen bu kapıdan kopya edilmiştir. Yalnız buraya üç de göbek yerleştirilmiştir. Denilebilir ki bu kapı müsveddedir. Karatay'ınki bunun temize çekilmişidir.
Üçüncü Kitabe: Bu muhteşem kemerin altında devrinin nefis bir celi sülüsü ile kabartma halinde üç satırlık Arapça kitabeye göre
Bu cami mütevelli Atabeyi Ayaz'ın elinde I. Alâeddin Keykubad zamanında 617 H. 1220 M. Yılında tamamlanmıştır.
Tak kapının solunda bir kitabe yuvası vardır. Bu yuva iki mini mini sütunun ortasında ve dantel gibi zarif bir kemerin altındadır. Kitabenin üstünde altı köşeli taştan bir mozaik süs vardır. Tam ortasındaki altı şualı bir yıldıza müsenna hatla (Muhammed) kazılmıştır. Bunun etrafındaki altı beyaz mozağide kabartma olarak Sülüs Hat'la (Lâilahe İllallah Muhammedürrasulullah) yazılmış olup, bu mozayik Selçuk taşçılık sanatının çok muvaffak olmuş bir eseridir.
Dördüncü Kitabe: Bu süsün altındaki 1,90 enindeki taşta beş satır halinde şu kabartma okunur. Bu kitabeye göre bu caminin inşasını 616 yılı aylarında I. Keykavus emretmiştir. Mabedin inşasınada Mütevelli Atabeki Ayas nezaret etmiştir.
Beşinci Kitabe: Bu kitabe tek kapının sağındadır. Güzel bir kemerle süslenen bir çerçevenin içindedir. Kitabenin üstündeki mor bir taş hendesi şeklinde oyulmuş ve aralarına beyaz mermerden işlenmiş süslü parçalar geçirilmiştir. Bunların ortasında açılmış gül şeklinde bir göbek vardır. Altında da şu dört satırlık eski Türkçe Cel'i Sülüs hat kitabe görülür.
Kitabeyi şöyle tercüme edebiliriz: (Bu mescidin ve türbeyi mutahherenin yapılmasını; Emirelmüminin yardımcısı Fetih babası, Kılıçarslan zade Şehit Sultan Keyhüsrev'in oğlu Alâeddin Keykubad; Ayaz Atabeki'nin tevelliyeti ile 616 senesinde emretti.)
Üçüncü Kapı: Bu kapı muhteşem duvarın sonundan kuzeye açılmaktadır. Bu kapının üstünde burç dişleri yoktu. Bu kapı köşkün ayakta kalan eyvanının karşısına rastlanmaktadır.
Altıncı Kitabe:Kapının kemeri üstündeki mermere yerleştirilmiş bir tabak halinde yuvarlak bir çini kitabe vardır. Kitabe iki daire şeklinde o kadar güzel olmayan bir Selçuk Cel'i Sülüsü ile yazılmıştır. Dış dairede irice yazı ile yukarıdan başlamak suretiyle yazılan şu parça vardır. İç dairede okuduğumuz daha küçük yazılı kitabe dış dairedekini tamamlamaktadır. Kitabede vaktin hükümdarı Sultan Alâeddin anıldıktan sonra (Bu, peygamberin hicretinin 617. yılı aylarında Kerimüddin Erdişah tarafından yapıldı) denilmektedir.
Dördüncü Kapı: Bu kapı kuzey duvarının bittiği noktadan 16,30 m mesafede ve topraktan 1,16 m yüksekliktedir. Sövelerinde başka bir eseri mimariden alındığı anlaşılan iki taş kullanılmıştır. Sağına da üstünde yedi satırlık Yunanca kitabe bulunan bir taş yerleştirilmiştir.
Altıncı Kitabe: Kapının kemeri altındaki mermerde Selçuk Hüsnü hat Sülüsü ile bu tarihsiz kitabede yalnız [Alâeddin'in adı anılmıştır.]
Yedinci Kitabe: Mabedin dışarıdan yedinci Selçuklu kitabesi yerden 1,40 metre yükseklikte 1,60 m eninde kemerli ve içerlek bir yere konmuştur. Burası sıvandığı için bir kapı veya pencere yerimidir, yoksa bir kitabelik mi bilinemiyor. Kemerin altındaki mermerle güzel bir sülüs ile şu üç satırlık kitabe vardır:
Mihrabın üç tarafını nefis bir Selçuk, Hüsnüi Hat Sülüsü besmele ve Kürsi Ayeti sarmıştır.
Mermer mihrabın üstünde Hüsn'ü Hat Osmanlı Sülüsü ile (KÜLLEMÂ DEHALE ALEYHA ZEKERİYYAELMİHRÂB sene 1307) yazılıdır.
Çini mihrabın üstünde kûfi bir yazının çiçeklendiği, sağır kubbede şaheser Selçuk çinileriyle yıldızlı gökler aksettirilmiştir.
Bu çinilerde semânın rengi olan mavi hakimdir. Muhtelif üçgenlere ayrılan satıhlardaki mavi, ak, siyah renklerle işlenmiş zeminlere hendesenin en zor şekillerinden süsler yapılmıştır. Bu şekillerin içinde dokuzar şualı yıldızlar görülür. Kubbenin askı köşelerindeki ikişer köşede üçgen de Dübbi Eker, Dübbi Asgari tanzim ediyormuş gibi beşer şualı, yedişer ve sekizer yıldızdan müteşekkil burçlar vardır. Bediî zevki yüksek insanlar bu manzaranın karşısında heyecanın en tatlısını tadarlar.
Kapının kemerinde sanatkârın eli sert ağacı bir dantel gibi işlediği görülür. Kemerin üstündeki levhaya nefis bir kûfi ile bir satırlık kitabe yazılmıştır.
Kapının söve boşluklarındaki ve üstündeki meyillere Selçuk Neshi ve noktasız harflerle sonradan bir kitabenin işlendiği görülür.
Minberin sağ ve sol korkuluklara yukarıdaki kollardan başlayarak nefis bi Kûfî Besmele ile Kürsî ayeti ve Âli İmran Suresi ayetleri işlenmiştir.
İslâm yazısının, Batı'da plastik sanatlar içinde değerlendirilmesi oldukça yenidir. Clement Huard' ın 1908'de Paris'te yayımlanan "Müslüman Doğunun Minyatür ve Hat Sanatçıları" Leş Calligraphes etle Miniaturistes de (Orient Musulman) adlı kitabından buyana, zaman zaman İslâm Sanatı üzerine küçük incelemeler yayımlanmıştır. Ancak 1950' lerden sonra, hat sanatına lâyık olduğu önem verilmeye bağlanmış ve hat sanatı "şarkiyatçıların" (Oriontalistes) ilgi alanının dışında, sanatın evrensel nitelikleri göz önünde tutularak değerlendirilmiştir.
Yazının sanata dönüştüğü iki uygarlık vardır yer yüzünde. Uzakdoğu (Çin ve Japon) ve İslâm Ülkeleri.
Bu ülkelerden yazı, Batı'daki resim gibi, gerçek bir sanat durumuna gelmiştir: sözcüklerin anlamından çok yazının kendisi estetik bir anlam kazanmıştır. Ancak söz konusu yazı sanatlarını Batı resmiyle karıştırmamak ve karşılaştırmamak gerekir. Söz konusu resim, hat sanatına çok yakın soyut resimler olduğunda bile.
Resim ana öğesi renktir. Ne renk ne de resmin diğer öğeleri ışık "açıkkoyu" lekeler, tonlar hat sanatında vardır. Renk söz konusu olduğunda ancak süsleyici bir nitelikte olur. Dolayısıyla, hat sanatına resim gözüyle bakmak yanlıştır. Doğuşu, gelişmesi, amacı ve kuralları, resim sanatının dışında olmuştur. Yazı, resme dönüşüp bir sureti (bitki, hayvan, insan) yansıttığında bile resim değildir. Bir "yazı resimdir."
İslâm hat sanatı içinde, Türk Hat sanatının ayrı bir yeri vardır. Arap alfabesiyle, İslâmlığı kabul etmeleriyle karşılaşan ve bu dini kabul ettiklerinde de alfabesini de (büyük ölçüde) kabul eder. Türklerde hattın bir sanat durumuna gelmesi ve özellikle "Türk Hattı" diye nitelenebilecek bir yazı üslubunun ortaya çıkışı Fatih Sultan Mehmet döneminde gerçekleşmiştir.
Uzmanlar bu anlamda, Türk Hat sanatını Şeyh Hamdullah ile başlatırlar. Yakut Mustasnî'nin yazı kurallarını gözden geçiren ve onlara yeni biçimler, yeni ölçüler getiren, dolayısıyla yep yeni bir yazı üslubu ortaya koyan ilk Türk hattatı kuşkusuz Şeyh Hamdullah'tır (14361520). Hat sanatında yol açan büyük ustalardan biri de Ahmet Karahisarî'dir (14621556). Bu hattatların hat sanatına getirdikleri yeniliklere, kişisel üsluplarına baktığımızda onları yalnızca Türk Hat sanatının kurucuları olarak görmüyoruz. İslâm Hat sanatında yepyeni bîr "el" yepyeni bir üslup olarak görüyoruz. Yazılarının bir "Besmele" (Allah'ın adıyla başlarım) ya da Kuran'dan bir âyet olması, ya da Kuran'ın bir cüzü ya da tümü olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Çünkü bizi (hiç değilse bugün) ilgilendiren, sözcükleri değil, yazıdır,
İslâm Hat sanatında çeşitli yazı türleri vardır. Talik, Nesih, Sülüs, Kufi, Müsenna hat, Muhakkak, Rikka, Reykanî, Divani, Tuğra hat, Küfi...
Bu türlerin de bazıları birleşerek yeni bir yazı türü oluştururlar: CelîTalik, Celî Divanî, Celî Sülüs gibi. Bu arada Yunus Emre'nin şiirlerinden tarafımdan HAT SANATI'na alıntıları yazmadan geçemeyeceğim.
(Türk hattatları şu dizelerdeki duyguyu) Çizginin Gücü: Doğrusuyla, eğrisiyle
"Menzili ırak bu yolun
Bu yola kim varası
Müşkülü çok bu yolun
Bunu kim başarası"
( Yunus. Dergâh 413. s. 126 )
Çoğun Birliği Birin Çokluğu:
"Adım adım ileri
Bu âlemden içeri
On sekîz bin 'alemi
Gördüm bir dağ içinde"
(Yunus, 12.s. 110 Değişimin Dengesi)
"Gönül yüksekte gezer
Daima yoldan azar
Dışyüzüne o sızar
İçinde ne varsa ise"
(Yunus 17. s. l 17 )
"Onun nuru karanlığı
Sürer gönül hücresinde
Beş karanlık nur ile
Bir hücreye nice sığar"
(Yunus, Divan 286.S )
"Sakıngil yarin gönlün
Sırçadır sınmayasın
Sırça sındıktan gerü
Bütün olası değil"
(Yunus 45. s. 152 )
Arayış:
"Çeşmelerden bardağın
Doldurmadan kor isen
Bin yıl orada dursa
Kendi dolası değil"
(Yunus 45.s. 152)
Bazı kitabelerde: İçinde bir araya getirmişlerdir. Örneğin birinci satır Sülüs, ikinci satır Muhakkak üçüncü satır Nesih üslüpta yazılmıştır.
Tuğra ve Divanî yazı ise Türklere özgü hat türleridir.
Gerek Tuğraların, gerek Kuran'ın, gerek l8. yüzyıldan sonra gelişen levhaların tezhipleri de Türk hat ve kitap sanatı İçinde bir özellik taşır.
İslâm sanatında, özellikle "Hat'ta Rönesans (yeniden doğuş) Osmanlı Türk toplumunda ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Saraydan Tekkelere uzanan, camî levhalarında, kitabelerde, saray, çeşme süsleme seramiklerinde, mezar taşlarında, sanduka ahşaplarında, dokuma kumaşta, işlemede ve yazmada kendini gösteren hat sanatı, Osmanlı Türkü'nün en önemli sanatlarından biri (belki de birincisi) durumuna gelmiştir.
Türk hat sanatında on binlerce yaptığım inceleme ve araştırmalarımda hattın şu eski tarifi olan Cismanî vasıtalarla yapılan ruhanî hemdese ve Yunus Emre'nin şu dizelerini çağrıştırdı:
"Alimler ulemalar
Medresede bulduysa
Ben harabat içinde
Buldum ise ne oldu."
Yunus, Divan 103s.242
"Girdim gönül şehrine
Daldım derinlere
Aşk ile seyrederken
İz buldum can içinde."
(Yunus 13. s.110)
Hattat yazıya başlarken, Rabbiyessir velâtüassir rabbitemmin bilhayr'la başlar. (Allah'ım zorlaştırma kolaylaştır. Hayırlısıyla sona erdir.) Bundan sonra gerek kağıda ve gerekse taş kitabelere hat' tın bir tarifi olan ruhani hendese başlar.
"Konya Kitabeleri ve Hat Sanatı" yazıma ileriki bir tarihte Abdülaziz Mescidi, Abdülmümin Mescidi, Akıncı (Aslantaşı) Mescidi, Aksinne Mescidi, Alevi Sultan Mescidi, ve Türbesi, Amberreis Camii ve Türbesi, Aziziye Camii, BaşarebeyFerhuniye Mescidi, Beyhekim mescidi, Bulgurdede Mescidi, Sadreddin Konevi Camii ve Türbesi, Sahibata Larende Camii, Sahibata Mescidi(Dön Baba Tahirle Zühre Mescidi vs. ile TÜRBELER (Akıncı Türbesi, Kalender BabaŞeyh Ebu Bekir Türbesi, Mevlana Müzesi, Siyavuş Türbesi vs. gibi ), MEDRESELER ve DARÜLHADİSLER (İplikçi (Altunba) Medresesi, Türbei Mevlana Medresesi, Medresei Celaliye vs.) TEKKE ZAVİYEHANKAHLAR (HızırilyasAyabakan Tekke ve Türbesi, Şemsi Tebrizi Zaviyesi ve Mezarlığı vs.) DARÜLHUFFAZLAR (Akif Paşa Mektebi, Hacı Ali SeyrafiMuallimhane, Hasbeyoğlu dar'ül huffası vs.) İMARETHANELER (İbrahimbey imareti, Sultan Selim İmareti vs.) KONYA ÇEŞME Kitabeleri, HANLAR ve KERVANSARAYLAR, Konya HAMAM SARNIÇ, KÖPRÜ, DEĞİRMEN ve KÜTÜPHANE ve MÜZELERİNDEKİ Konya kitabelerini ilerideki sayılarda yayınlanabilmesi için araştırmama vesile olan Ali cenap insan, nazik ve nazenin gönül adamı, aziz dost, sanatsever Yrd. Doç. Dr. Caner Arabacı Beyefendiye teşekkürü bir borç bilirim.
KAYNAKÇA
KONYALI İbrahim Hakkı (Yeni Kitap Basımevi) Konya Tarihi
Kitabelerin Yerinde Tarafımdan incelenmesi Konya; 1964
ALPARSLAN, Ali, Osmanlı Hat Sanatı Tarihi, İstanbul 1999.
ALPARSLAN, Ali, Ünlü Türk Hattatları, Ankara, 1992.
ARSEVEN,Celal Esad, Türk Saat Tarihi, Menşeinden Bugüne Kadar, Mimari, heykel, Resim, Süsleme ve Tezyini Sanatlar, İstanbul, tarihsiz.
AYVERDİ, Ekrem Hakkı, Fatih Devri Hattatları ve Hat Sanatı, İstanbul, 1953.
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Md.lüğü Tanıtım Broşürleri
BALTACIOĞLU, İsmail Hakkı, Türklerde Yazı Sanatı, Ankara 1958.
DERMAN, F. Çiçek, "Osmanlı Asırlarında Üslup ve Sanatkarlarıyla Tezhip Sanatı", Osmanlı, II. Cilt, Ankara, 1999. Derman M. Uğur, "Osmanlı Türklerinde Hat Sanatı", Osmanlı, II. Cilt, Ankara, 1999.
DERMAN M. Uğur, Türk Hat Sanatının Şaheserleri, İstanbul 1982.
EDGÜ Ferit, Türk Hat Sanatı (Karlamalar Meşkler), İstanbul tarihsiz.
HABİB Bey, Hat ve Hattattan, İstanbul, 1305 (1888)
RADO, Şevket, Türk Hattatları, İstanbul, (1984)
SERİN, Muhiddin, Hat Sanatımız, stanbul, 1982.
SERİN, Muhiddin, "Osmnlı Hat Sanatı", Osmanlı, II. Cilt Ankara, 1993 (Soru)
ÜLKER, Muammer, Başlanıcından Günümüze Türk Hat Sanatı, Ankara, 1987.
ÜNVER, A. Süheyl, Türk Yazı Çeşitleri ve Faideli Bazı bilgiler, İstanbul 1953.
YAZIR, Mahmud Bedreddin, Medeniyet Aleminde Yazı ve İslam Medeniyetinde Kalem Güzeli1,I, Ankara, 1972, 1972; II, Anakra 1974; III, Ankara, 1989.
Konya Kitâbeleri ve Hat Sanatı
Etiketler: eski konya, hat sanatı, kitabe, konya, konya tarihi, konyamız, tarihi eserler
Konyada Bulunan Peygamber Mezarları
Konya'yı iyi tanımak lazım. Konya deyince; Selçukluya başkentlik yapması dışında her alanda kendini ispat etmenin, bir açık hava müzesi olmanın, bağrında bu kadar çok değerli insan barındırmanın mutluluğunu yaşar.
Konya'ya: "Beldei Muhayyere" dedirten mesele bu olsa gerektir.
Konya'mız; Veliler, Peygamberler diyarıdır. Dünya kurulduğundan beri yer yüzüne 124.000 veya 224.000 peygamber gelmiştir. Bunlardan bir kısmının mezarı da Konya'mızdadır.
Konya'da yattıkları bilinen Peygamberlerin isimleri ve yattıkları mezarlıkların bir kısmı varlığını korumakta olup, bir kısmının yerleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, sadece peygamber isimleri kayıtlara geçmiştir.
Herkesin Konya'ya can atış sebebi budur. Konya'yı bir başka anlamlandıran özelliklerden birisidir bu yönü.
Bilinen ve kayıtlara giren bir çok peygamber medfundur bu şehirde. Mevlana'nın Konya'yı tercih edişinde bunun önemi vardır sanırım.
Türkiye'mizin her köşesinde, her bucağında mutlaka bir veli, bir Peygamber mezarı bulunmaması mümkün değildir.
İklis,
Merih,
Çağdun,
Mihran Peygamberler
Bu dört tane peygamber, Musalla mezarlığı yakınında bulunmaktadır. Musalla Mezarlığı, Medrese Mahallesi, Nalçacı Caddesi üzerindedir.1
Hamun ve Salih Peygamberler:
Yeni kale kapısı mezarlığında yatmaktadır. Bu iki peygamberin mezarlarının bulunduğu Yeni Kale Kapısı Mezarlığının bulunduğu yerde; Zafer'deki Kibrit Apartmanından, İl Sağlık müdürlüğüne kadar uzanan yol ve evler vardır.
3 Peygamber
Bunlar; Sarı Yakup Mezarlığı yakınında yatmaktadır. Sarı Yakup Mezarlığı, Eski Garaj civarında bulunur.2
3 Peygamber,
Bunların da isimleri bilinmemekte olup, Alaaddin Camii civarındadır. Yerleri bugün kaybolmuştur.
1 Peygamber
Eski garaj caddesi, Büyük Otelin bulunduğu Şahitler Mevkiinde 1 Peygamber yatmaktadır. Burası, değişik zamanlarda, imar çalışmaları sebebiyle iskana açılmış olup, bu mezardan iz kalmamıştır.3
1 Peygamber,
Hisar önü; Atatürk Anıtının güney kısmı, Ticaret lisesi karşısındadır. Söylendiğine göre bu peygamberin ismi; Çerçiş'dir. Bu peygamber, Hisar Önü yakınında yatmaktadır.
Konya'da mezarı olan ve isimleri belli olan 6 peygamber, isimleri bilinmeyen 8 peygamber mevcuttur. Konya'da toplam 14 peygamber yatmaktadır. 4
Acaba Konya'da yatan peygamberlerin isimleri filozofların, düşünürlerin isimleri mi? Yoksa gerçekten dünya kurulduğundan beri gelmesi muhtemel olan peygamberler içinden birileri mi? Her ne olursa olsun, aklen ve mantıken Hz. Âdem'den itibaren ve de son peygambere kadar her 100 yılda bir peygamber gönderileceğine göre, bu kadar uzun bir zaman süresinde Konya'da adı geçen peygamberlerin bulunması gayet normaldir.
Bu, Konya için söz konusu olduğu gibi diğer illerimiz için de geçerlidir.
1 ÖZÖNDER, Hasan; " Konya Velileri", Konya, 1990, s.72 ÖZÖNDER, a.g.e., s.83 ÖZÖNDER, a.g.e. s.84 ES, Selçuk: Konya'da yatan peygamberler ve evliyalar, Yıldız Basımevi, Konya, (Tarihsiz), s.7
Etiketler: eski konya, konyamız, peygamber mezarları
Konya Devlet Hastanesi Tarihçesi
Şehirde ilk defa bir hastane binası yapılması teşebbüsü 1889 senesinde Konya Valisi Sururi Paşa zamanında, bugünkü yarıaçık ceza evi binası yanındaki Karma Orta Okulu Binası'nın olduğu yere Belediye Hastanesi diye inşa ettirilmiştir. Fakat o tarihte Konya'da İdadi Mektebi' nin açılması uygun görülerek Hastane binası İdadi Okulu'na terk olunmuştur. Konya'nın gün geçtikçe genişlemesi, nüfusunun artması burada bir hastane açılmasına şiddetle ihtiyaç olduğu görülerek Konya Valisi Ferit Paşa zamanında, 1902 yılında bu günkü Devlet Hastanesi'nin çekirdeğini teşkil eden, zaman adına Guraba Hastanesi yani garipler, fakirler hastanesi binasının temeli atılmıştır. Hastane binasın iç hastalıklar kısmı bugünkü Mümtaz Koru Dispanseri'nin yerinde olup iki katlı idi. İç Hastalıklar kısmında 30-35 yatak vardı. Ayrıca binanın batısında çamaşırhane ile mutfak bulunuyordu. Binanın kuzeybatısında yolun diğer kısmında 3 bina bulunuyordu. Bunlardan birisi Emrazı İntaniyeBulaşıcı Hastalıklar bölümü, diğeri bulaşıcı hastalıklar kadın kısmı, üçüncü binada Harici Hastalıklar kısmını teşkil ederdi. Bu kısımlarda 20' şer yatak bulunmaktaydı. Hemen Hastane kapısının üzerindeki kitabede;
El gazi Sultan Abdülhamit Sani Hazretlerinin Devri dilaray'ı hümayunları asarı mezküresinden olan İş bu Guraba Hastanesi Vali'i Vilayet Mehmet Ferit Paşa Hazretlerinin zamanı memuriyet devletlerinde tesis olunmuştur.
1318-1902
Cumhuriyet ilanına kadar bugünkü Antalya, Isparta, Niğde İlleri Konya'nın birer sancağı olup, bu illerin hastaları da Konya Guraba Hastanesi' nde tedavi görürlerdi. Fakir halktan para alınmaz, zenginlerden hastane idaresince tespit olunmuş bir ücret tahsil edilirdi. Hastanenin o zamanki kadrosu şöyle idi. 1 baş tabip, 1 operatör, 1 idare memuru, lüzumu kadar hasta bakıcı ve hademeden ibaretti.
Kurtuluş Savaşı kazanılarak Cumhuriyet kurulduktan sonra hastane idaresi Konya Valiliği emrine geçti. Özel İdare bütçesinden geliri sağlanmaya başlandı. İsmi Memleket Hastanesi olarak değiştirilerek 1928 senesine kadar eski harap binasında faaliyetine devam etti. Bu sıralarda bu günkü hastane binasının temeli atılarak inşaata başlanıldı. İnşaat 2 senede tamamlandı. Yatak adeti çoğaltıldığı gibi modern cihazlarla da takviye edildi. Binaya daha sonra kalorifer tesisatı yaptırıldı. Sağlık Bakanlığı emrine geçinceye kadar Memleket Hastanesi olarak bilinen müessese Sağlık Bakanlığı'na devir olunduktan sonra adı Devlet Hastanesi oldu. Bu binada şehir nüfusunun artması karşısında gereken ihtiyacı sağlayamadığından 1952 senesinde kuzey kısmındaki ek pavyon inşaatı başladı. 10 yıla yakın bir süre devam eden inşaat sonucu ek pavyon binası hizmete girdi. Daha sonraları ise çeşitli eklemelerle bu günkü halini alan bina Konya halkına başarıyla hizmet etmektedir.
Etiketler: devlet hastanesi, guraba hastanesi, konya, konyamız, sağlık, tarihçe
Mevlana'nın 800. Doğum Yılı Muhteşem Bir Törenle Kutlandı
Etiketler: etkinlikleri, hz. mevlana, konya, konya atatürk stadı, konyamız, mevlana yılı, sema töreni, semazan, unesco
Konya Tandırı ve Çebiç
Biz Türkler, oldum olası tarihin her sürecinde ekmeği yemeğe katık etmişiz. Bu belki de tarihten gelen bir alışkanlık sonucudur. Tarım ülkesi olmamız, bulunduğumuz yerlerde sebze ve hayvan yetiştirme koşullarının kısıtlı olmasından kaynaklanmış olabilir.
Bu genellememizi Konya için de söyleyebiliriz. Konya bir tarım kenti olduğu için ürettiği tarım ürünlerinin başında buğday gelir. Buğdaydan türlü yiyecek maddelerinin yanı sıra ekmeklik un da üretilir. Yakın zamana kadar her Konyalı evinde ekmeğini kendisi pişirir ya da pişirtirdi. Şehir içinde üç-beş fırın bulunurdu.
Konya evlerinde ekmek nadiren tandırlarda pişirilirdi. Konya tandırları yerden 80-90 santim yükseklikte bir seki altına gömülmüş, genelde testi ocaklarında Sille ve dolaylarında özlü kırmızı topraktan yapılırdı. Tandırın ağzı gövdesine göre biraz daha dardı. Tandırın alt kısmında ' külle' denilen bir hava deliği bulunurdu. Tandır, evvela tandır çamurundan bir miktar ele alınarak elde kalın bir halat gibi sündürülerek şekillendirilir ve tandırın büyüklüğüne göre bir daire şeklinde serilir ve daha sonra çamurdan az miktarda alınarak önceki işlem tekrar yapılırdı. Bu iş tandır istenilen boya gelinceye kadar devam ettirilir. Sonra iskelet tandır, ıslak elle perdahlanarak düz yüzey haline getirilir ve bu işte bitikten sonra kalesi yani hava deliği keskin bir bıçakla açılırdı. Dayanıklılığının sağlanması için tandır, testilerin pişirildiği gibi hafifçe pişirilirdi. Bu pişirilen tandırlar şehir içinde belirli yerlerde satılmak üzere teşhir edilirdi. Müşteri tarafından alınan tandır bir araç aracılığıyla evine getirilir ve evin hayatı içinde mümkün mertebe bir örtme altındaki yerine gömülürdü.
Konya tandırında ekmek pişirileceği zaman genellikle tezek kullanılırdı. Tezekler yakılmak üzere tandırın ortasında bir biri üzerine çatılır ve ortasına kolay yansın diye ufak odun parçaları konularak çıra ile tutuşturulurdu. Tandırın duvarları tam olarak kızardıktan sonra harlı ateş külle örtülerek sıcaklık belirli bir düzeyde tutulduktan sonra bezeler 15-20 santim çapında 3-5 santim kalınlığında olmak üzere tandırın kızgın duvarlarına yapıştırılırdı. Ekmek hamuru basılan yere tekrar hamur basılmaz ve tandıra basılan hamur tandır duvarından tandırın içine düşmüşse o tandır geri alınmaz orada pişmeye bırakılırdı. Konya' da bu şekilde pişen ekmeğe 'düşme' denilirdi.
Tandır ekmekleri mayalı hamurdan üretilir. Bu mayalı bezeleri üretme denilir. Tandır ekmekleri çok pişirilir. Bunun nedeni de hamurun içindeki suyun yok edilmesidir.
Yukarıda tarım kenti olan Konya'nın ana besin kaynağının buğday olduğundan bahsettik. Bu besin kaynaklarında ikinci sırayı 'et' almaktadır.
Konya'da etin bol olduğu mevsimler hariç diğer mevsimlerde yemeklerde çok az kullanılmaktadır. Kullanılan et ise güz mevsiminde kavurma olarak hazırlanmış etlerdir.
Genellikle yaz ve güz aylarında Konyalılar özel günlerde yaptıkları davetlerinde tandıra kuzu ve çebiç asarlardı. Çebiçler bir yaşını doldurmamış tiftik keçiler arasından seçilir.
Çebiç ve kuzu asma deneyim isteyen bir iştir. Bu iş genellikle erkekler tarafından yapılır. Çebiç veya kuzu tandıra asılmadan 8-10 saat önce kesilerek derisinden arındırılması gerekmektedir.
Eskiden derisi çıkarılan çebiç veya kuzu serin bir yerde dinlendirildikten sonra üzerine bol miktarda yoğurt, salça sürülür ve etin içine açılmış ceplere soğan ve sarımsak konularak bir tür terbiye edilirdi. Kuzu veya çebiçin eti bu işlem ile biraz yumuşatılmış olurdu.
Tandır iyice kızdırıldıktan sonra kuzu veya çebiçin boynuzları varsa bunlar kırılarak başı dört ayağının arasına alınarak telle bağlanıp, tandırın ağzından taşacak şekilde bir şiş veya boruya geçirildikten sonra kuzu veya çebiçin sırtı tandırın tabanına dönük olmak üzere asılır. Yalnız bu iş yapılmadan önce bir tepsi veya ufak bir leğen içine ıslatılmış bulgur veya pirinç konularak tandırın tabanına ateş üzerine yerleştirilir. Bunun sebebi kuzunun veya çebiçin pişerken çıkarmış olduğu su ve yağın tepsi üzerine damlamasıyla doğal şekilde bir pilav elde etmektir. Bu pilav pişen etle beraber yenilir. Kuzu veya çebiç tandıra asıldıktan sonra üzeri tandırın ağzından büyük bir kapakla kapatılır. Kapağın kenarları çamurla kapatılarak 1-3 saat süreyle et pişmesi için beklenir. Burada dikkat edilmesi gereken şey tandırın kapağından ve küllesinden hava almamasıdır.
Kuzu veya çebiç belirli bir süre geçtikten sonra tandırın ağzı açılarak çıkartılır. Bir tepsi içine konulur, ayaklarındaki teller koparılır ve servise hazır hale getirilmiş olur.
Konya adetinde; kuzu veya çebiç yer sofrasında, etler parçalanmadan ortadan yenilir. Çatal ve bıçak kullanılması hiç adetten değildir. Çebiç veya kuzunun iyi piştiğini anlamak için eti salladığımızda, et ve kemik birbirinden ayrılmış olması yeterlidir.
Çebiç davetlerinde sofrada bol miktarda yeşillik, sütlü kuru soğan ve yanında da yağlı bir ayran bulunur. Kuzu tepsisi sofradan kalktıktan sonra ortaya getirilen dimnit üzümü ile Hatunsaray divleği yenir.
Tandır çebiçi gerek Konya'mızda gerekse Konya dışında ününe kavuşmuştur. Birçok ozan " Konya'nın külfetsiz nimetleri" arasında çebiç hakkında övgüler yazmıştır.
Kaynaklar:
ODABAŞI Sefa, Konya Mutfak Kültürü, KTO Yayınları, Konya 2001, s.60-68
KONYA MUTFAĞINDA ÇETNEVİR
Çetnevir, aslında bir yemek türü değildir. Yemeklerden sonra uzun kış gecelerindeki oturmalarda eğlencelik olarak yenilir. Konya'nın bazı özel gün ve toplantılarında da o günün önemini vurgulamak için sunulan bazı kuru yemiş ve tatlıların adına verilen bir şölen deyimidir.
Çetnevir hazırlamak bir Konya geleneğidir. Eski Konya'da bugün olduğu gibi her köşe başında kuru yemişçi ve tatlıcı dükkanları bulunmuyordu. Herkes yapacağı ikramını kendi hazırlıyor ve sunuyordu. İkrama konu olan kuru yemiş ve diğer tatlı türü yiyecekler Konya Evi'nin bahçesindeki ağaçlardan veyahut şehrin değişik yönlerindeki bağlardan elde edilen ürünlerin kurutulmasıyla hazırlanıyordu. Örneğin; elma, armut kakı, kayısı, vişne kuruları; iğde, kabak çekirdeği, kayısıların çekirdeklerinin kırılarak elde edilen tatlı kayısı çekirdekleri, tatlı bademler; nohuttan elde edilen leblebi ve leblebi şekerleri; divlek, karpuz; patlatılmak için kurutulmuş cin mısırları, kavrulmak için kurutulmuş yağlı mısırlar;cevizli pekmez sucukları; nişasta ve pekmezle hazırlanan köftür/köftüler, olgun kayısılar, ezilerek tepsilere dökülüp kurutulan kayısı ve erik pestilleri, kayısı dürtmeleri (şeker pare kayısılar kurutularak ters çevrilip içerisine kırılmış kayısı çekirdeğinin içi dürtülüp toz şekere batırılarak hazırlanır.)
Bir ikram unsuru olan çetnevir, genellikle gündüz ev oturmalarında hanımlar tarafından misafirlerine çıkarılırdı. Eski Konya Evleri'nde çay ve kahve ikramı pek yerleşmemiştir. Aslında çay, sonraları Konya'ya gelmiştir. Kahve de yemeklerden sonra yemeğin hazmedilmesi için içilirdi. Kahvenin meraklısı da yaşını almış erkekler ile hanımlardı. Kahvenin meraklısı değirmende çekilmiş kahveden ziyade tahta dibeklerde dövülerek elde edilmiş kahveleri tercih ederlerdi.
Çetnevir çıkarma geleneği hanımların gündüz toplantılarının dışında uzun kış gecelerindeki sıra oturmalarında erkeklere ikram edilirdi. Çetnevir tepsisinin yanında bazen genevir helvası veya çekilmiş ise pişmaniye de ikram edilirdi.
Yukarıda belirli gün ve toplantılarda da çetnevir çıkarıldığında belirtmiştik. Bu özel gün ve toplantılar ile Konya düğünlerinde değişik oturmalar şeklinde de yapılırdı.
Örneğin; nişandan sonra kız evinin oğlan evine gönderdiği dürü ile bir sini içine hazırlanıp tabaklarına doldurulan çetnevirler ve zavrak (Çanakkale işi limonata ve şerbet testisi)bir hamal tarafından kız evinin hamam ustası eşliğinde oğlan evine iletilirdi. Hamama ve hamam ustasına oğlan evi tarafından bahşiş veya armağan olarak havlu veya peşkir verilmesi gelenektendi. Çetnevir tepsisinin gönderildiği günün akşamı , damat adayı ve arkadaşları zamah eğlencesi sonrası çetnevir tepesine ek olarak kaynattığı bulgur ve gölleyi de sunardı. Konya düğünlerinin son aşaması olan gerdek gecesinden önce de kız evi oğlan evine bu defa daha özenle hazırlanmış çetnevir sinisi gönderirdi. Bu çetnevir sinisinde, çerez, mevsim meyveleri yanı sıra limonata zavrak'ı ve şekerleme ile ev baklavası da bulunurdu. Şekerleme (un kurabiyesi), Konya'ya özgü, un , tereyağı ve şekerden yapılan kurabiye türü bir tatlıdır. Zifaf gecesi damat ile geline güç vereceğine inanılırdı.
ÇETNEVİR SİNİSİ NASIL HAZIRLANIRDI
Çetnevir çeşidi, düzenlenecek ailenin gelir düzeyine ve bağ bahçe sahibi olmasına göre farklılık gösterirdi.Eğer ailenin kendi ürettiği yemiş ve yiyecekler varsa, bu yemişlerden oluşan bir sini hazırlanırdı. Eğer ailenin hali vakti yerinde ise, çetnevir, çarşıdaki kuru yemişçi ve şekercilere hazırlatılırdı. Bu çetnevir tepsileri daha zengin olurdu. Çetnevirin içine Konya'da üretilmeyen fındık, fıstık, badem, incir vs. de ilave edilirdi. Çetnevir tepsisinin ortasına limonata zavrağı yerleştirerek sini renkli şifon ve kurdeleler ile süslenirdi. Çetnevir, sinileri yukarıda söylediğimiz gibi bir hamal aracılığı ile oğlan evine gönderilirdi. Şayet oğlan evi çarşıya uzak bir yerde konuşlanmış ise bu taktirde sini yaylı arabalara konularak iletilirdi. Zira eskiden Konya'da uzak yerlere, ulaşım arabalar ile yapılmaktaydı. Gerdek gecesinin ertesi günü artan çetnevirler oğlan evinin bireyleri ve aile dostlarıyla birlikte yenilirdi. Günümüzde çetnevir düzme geleneğinin-bazı istisnalar hariç-devam edip etmediği hususunda kuşkuluyum. Varlıklı hanımlar arasındaki gündüzleri yapılan oturumlarda (gün) çetnevir yerine etliekmek ve fırın kebabı yenilerek oturmalar noktalanırken;orta ve dar gelirli aileler bu geleneği kısır-batırakla sürdürmektedirler (kısır ve batırık Konya'ya has bir yemektir ve çetnevir türü değildir.) Konya düğünlerindeki çetnevir geleneği de düğün salonlarında pastalı, limonatalı ikramlara dönüşülmüştür. Bunun nedenlerini uzaklarda başkalarında aramamak lazımdır. Üretken bir toplum olan Konya halkının büyük bir kısmı bağlarını bahçelerini parselleyip meyve ağaçlarının yerine beton yığınları diktirdiklerinden, manav, market ve kuru yemişçilerin hormon yüklü meyvelerine ve kuru yemişlerine zorunlu olarak muhtaç kalmışlardır. Diğer yandan ağır ekonomik şarlar da her Konyalı'nın gereğince çetnevir düzmesine fırsat vermez olmuştur.
Kaynak:
ODABAŞI Sefa, Konya Mutfak Kültürü, KTO Yayınları, Konya 2001, s.60-68
Etiketler: çetnevir, eski konya, konya, konya evi, konya evleri, konyamız
KONYA SELÇUK ÜNİVERSİTESİ
Konya'da üniversite açılması konusunun gündeme geldiği tarih 1955 yılıdır. Bu tarihte Konya'da üniversitenin kurulması için TBMM'de bir kanun tasarısı hazırlandı. Tasarı, Milletvekillerinin yarısından fazlası tarafından da imzalandı. Ancak tasarı talihsiz bir şekilde Milli Eğitim Komisyonu'ndan geçemedi. Bu tarihten 7 yıl sonra, 1962'de Konya, M.E.B.'e bağlı olarak açılan Selçuk Eğitim Enstitüsü ve Yüksek İslâm Enstitüsü ile üniversiteye sahip olma yolunda ilk ciddi adımını atmış oldu. Bu ilk adımın güçlendirilerek geliştirilmesi için 1968 yılında Konya'da Üniversite'yi Kurma ve Yaşatma Derneği kuruldu. Nihayet duyulan yakın ilgi, gösterilen üstün gayret ve sarf edilen çabalar boşa gitmedi ve bugünkü Mühendislik-Mimarlık Fakültesi'nin nüvesini teşkil eden Mühendislik-Mimarlık Yüksekokulu kuruldu. Binası, dersanesi, personeli ve bütçesi olmadığı halde Üniversite'yi Kurma ve Yaşatma Derneği'nin gayretleri ile 1970-1971 eğitim-öğretim yılında çocuk esirgeme kurumuna ait bir binada (Gazi Lisesi yanı) hizmet vermeye başlayan bu yüksekokul, 5 Temmuz 1971 tarih ve 1418 sayılı kanunun 9.maddesine istinaden Konya Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi ünvanını aldı.Üniversitenin kuruluşuna hazırlık safhasını teşkil eden bu üç okuldan asıl üniversiteye geçiş ise, 1975 yılında gerçekleşti. 11 Nisan 1975 tarihinde yürürlüğe giren "4 üniversitenin kurulması ile ilgili" 1873 sayılı kanunla yurdumuzda dört üniversitenin kurulması öngörülmüş ve Selçuk Üniversitesi' de bu kanuna istinaden kurulmuştur. 1976-1977 eğitim-öğretim yılında Fen Fakültesi ve Edebiyat Fakültesi olmak üzere iki fakülte, 7 bölüm, 327 öğrenci ve 2 kadrolu öğretim üyesi ile faaliyete geçen Selçuk Üniversitesi, 1982 yılına kadar kayda değer bir gelişme gösterememiştir.
Selçuk Üniversitesi için atılım yılı 1982 olmuştur. 20 Temmuz 1982 tarih ve 41 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile ilk etapta üniversitenin çekirdeğini oluşturan Fen ve Edebiyat Fakülteleri birleştirilerek Fen-Edebiyat Fakültesi'nin kurulmasına, Selçuk Yüksek Öğretmen Okulu'nun Eğitim Fakültesi'ne dönüştürülmesine, Konya Devlet Mühendislik-Mimarlık Akademisi'nin, Mühendislik-Mimarlık Fakültesi'ne dönüştürülmesine, Konya Yüksek İslam Enstitüsü'nün İlâhiyat Fakültesi'ne dönüştürülmesine, Hukuk, Tıp, Ziraat ve Veteriner Fakültesi ile Sağlık, Fen ve Sosyal Bilimler Enstitüleri'nin kurulmasına, Yabancı Diller Yüksekokulu'nun kaldırılarak Konya Meslek Yüksekokulu'na dönüştürülmesine, Niğde'de Niğde Meslek Yüksekokulu'nun kurulmasına, Kız Sanat Yüksek Öğretmen Okulu'nun Kız Sanat Eğitim Yüksekokulu'na dönüştürülmesine, Niğde Eğitim Enstitüsü'nün Eğitim Yüksekokulu'na dönüştürülmesine karar verilmiştir. 41 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname ile bir anda 8 fakülte, 4 yüksekokul ve 3 enstitü seviyesine ulaşmıştır.
Bugün ise Selçuk Üniversitesi 16 Fakülte, 1 Devlet Konservatuvarı, 1 Yabancı Diller Yüksekokulu, 2 Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu, 3 Sağlık Yüksekokulu, 25 Meslek Yüksekokulu, 4 Enstitü, 13 Araştırma ve Uygulama Merkezi ve 60.000'i bulan öğrenci sayısı ile ülkemiz üniversiteleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır.
Etiketler: fakülte, gazi lisesi, kampüs, konservatuvar, konya, konyamız, m.e.b, öğretmen, selçuk üniversitesi, tbmm, üniversite, yüksek okul
SELÇUKLU İLÇEMİZ
Selçuklu; 20.06.1987 tarih ve 3399 sayılı kanunla kurulmuş olup, nüfus ve gelişmişlik bakımından Konya’nın en büyük merkez ilçesidir. 2.056 km2 lik alan ve 327.628 kişilik nüfusa sahiptir. (2000 yılı nüfus sayımına göre) Konya’yı başkent yaparak tarihteki sarsılmaz yerine oturtan Selçuklulardan ismini alan İlçe, Konya’nın gelişen ve her alanda büyüyen yönünü temsil etmektedir. Selçuklu, Anadolu Selçuklularına başkentlik yapmış, bağrında Sultanlar yetiştirmiş, hakimiyetini 6 asır sürdürecek Osmanlı Devleti’ne kılavuz ve beşiklik yapmış şerefli bir maziye sahiptir.
Selçuklu, özellikle inanç turizmi açısından önemli bir merkez durumundadır. İlçede 3000 yıllık tarihi Sille, İnce Minare Taş ve Ahşap Eserleri Müzesi, Alaaddin Köşk ve Saray kalıntılar ile bir çok önemli tarihi eser yer almaktadır
Nüfus ve gelişmişlik bakımından Konya’nın en büyük merkez ilçesi olan İlçemiz Konya’nın gelişen ve her alanda büyüyen yönünü temsil etmektedir.
Konya’nın kuzeyinde yer alan Selçuklu; Sarayönü, Kadınhanı, Derbent, Beyşehir, Güneydere, Meram ve Karatay ilçeleriyle sınırdır. Selçuklu bir göl tabanı olan ovada kurulmuştur. Hemen batısında Takkeli ve Loras dağları yükselmektedir.
Selçuklu kurak bir iklime sahip olup, yazları çok sıcak, kışın kar, ilkbaharda bol yağmur yağar. Yağış ortalaması çevre illere göre daha düşüktür. Bununla birlikte kurak geçmeyen yıllardaki yağış, ziraat için yeterli olmaktadır.
Sulama amacıyla kullanılan Sille ve kısmen Altınapa barajlarını bünyesinde bulunduran Selçuklu, genel konumu itibari ile ovalık, batı tarafı kısmen dağlıktır. Bitki örtüsü, bozkır iklimi özelliklerindedir.
Büyüme hızı bakımından Türkiye ‘de ilk sıralarda yer alan Selçuklu; Anadolu ‘da en hızlı nüfusu artan ilçelerin başındadır. Gelişmişlik açısından Türkiye ortalamasını yakalayan Selçuklu, ilçeler arasında Türkiye’de 9. sıradadır. Selçuklu ilçesi Konya’daki GSYİH ‘nın yani üretimin % 25’ini karşılamaktadır. Bu nedenle Konya’da katma değeri en yüksek olan yer Selçuklu’dur. Şehirleşme oranı % 80’in üzerindedir. Selçuklu’da önemli belediyecilik hizmetleri planlanmış ve uygulanmış, şehrin geleceğine yön veren ve planlı gelişmesini öngören çalışmalar yapılmıştır. Konya, Türkiye’de gecekondusu olmayan tek şehirdir. İmar uygulamaları, altyapı asfalt, çevre, turizm, kültür-sanat ve sosyal içerikli çalışmalarla Selçuklu ilçesi yaşanabilir, bir kent olma özelliğini sürdürmektedir.
Turizm
Konya, Türk kültür ve uygarlığının Anadolu`da kökleşip yaygınlaşmasında en büyük etken olmuştur. İlimizi yılda 2 milyon turist ziyaret etmektedir. Selçuklu’da, 3000 yıl öncesine ait otantik yerleşim birimi olan Sille ve birçok tarihi yapı yer almaktadır.
Selçuklu İlçesinde bulunan Müzeler
1- Karatay Müzesi
2- İnce minareli medrese ( taş ve ahşap eserler müzesi)
Selçuklu’da yer alan tarihi türbe - cami ve mescitler
1- Sultanlar Türbesi
2- Gömeç Hatun Türbesi
3- Tahir ile Zühre Türbe ve Mescidi
4- Ali Gav Zaviyesi ve Türbesi
5- Ulaşbaba Türbesi
6- Zevle Sultan Mescid ve Türbesi
7- Selçuklu Köşkü
8- Beyhekim Mescidi
9- Alaaddin Camii
Oteller
Rixos otel (5 yıldız)
Dedeman otel (5 yıldız)
Bera Otel (4 yıldız)
Özkaymak otel (4 yıldız)
Selçuk Otel (3 yıldız)
Eğitim
Türkiye’nin 4. büyük üniversitesi olan Selçuk Üniversitesi kampusu ile bağlı fakülte, yüksek okul ve araştırma enstitüleri bulunmaktadır.
14 fakültesi
4 yüksek okulu
24 meslek yüksek okulu
4 enstitüsü
13 araştırma ve uygulama merkezi
1 devlet konservatuarı olan Selçuk Üniversitesinin toplam 80 bin öğrencisi bulunmaktadır.
İlçe sınırları içinde;
107 adet eğitim kurumu (99 resmi - 8 adet özel)
207 adet cami,
8 adet tam teşekküllü hastane bulunmaktadır.
Sanayi
1., 2., 3. Organize sanayi bölgeleri ile Tümosan traktör fabrikası, Konya çimento fabrikası önemli sanayi tesisleri ve 15 adet küçük sanayi sitesi Selçuklu’da yer almaktadır.
Selçuklu ilçesinde bulunan küçük sanayi siteleri
1. Plastikçiler Sanayi
2. Hurdacılar Sanayi
3. Şekerciler Ve Lokum İmalatçılar Sanayi
4. Motorlu Sanayi
5. Marangozlar Sanayi
6. Mobilyacılar Sanayi
7. Karatay Sanayi
8. Anadolu Sanayi
9. Zafer Sanayi
10. Selçuklu Sanayi
11. Bakırcılar Ve Kalaycılar Sanayi
12. Dökümcüler Sanayi
13. Demirciler Sanayi
14. Hizarcılar Küçük Sanayi Sitesi
15. İnşaat Malzemeleri Ve Sıhhi Tesisatçılar Sanayi
Sosyal Durum
Selçuklu’da, yoğun nüfus ve gelişmişliğe paralel olarak insanların sosyal ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik alışveriş ve eğlence merkezleri de oluşmuştur. İlçede her türlü alışveriş imkaı bulunmaktadır.
Selçuklu’da mağazalar zinciri ve uluslararası markaların bulunduğu alışveriş merkezlerinin yanı sıra dev iş merkezleri ve pasajlarda bulunmaktadır. Sinema salonları, eğlence merkezleri, kültür merkezleri de halkın vakit geçirebileceği yerlerdir. Ayrıca halkın ihtiyaçlarını karşılayabileceği 14 adet semt pazarı kurulmaktadır.
Alışveriş merkezleri
Real , Kulesite , Migros ,Truva , Tezken, Afra , Adese , Kipa , Osmanlı , Sincap
Ulaşım
Konya tarih boyunca ve günümüzde Anadolu’nun en önemli merkezi geçiş noktalarından biridir. Konya başkent Ankara’ya yakın mesafede olması nedeniyle de önemli ulaşım aksına sahiptir. Karayolu ve demiryolu ile Konya’dan birçok merkeze ulaşmak mümkündür. Şehir içi trafiğini önemli ölçüde rahatlatan çok sayıda alt üst geçitler mevcuttur.
Konya havaalanı Selçuklu ilçesindedir. Uluslararası hava taşımacılığı yapılmaktadır.
Şehirlerarası otobüs terminali ilçede yer almaktadır. Şehir içi toplu ulaşım sağlayan tramvay tamamen Selçuklu ilçesinde hizmet vermektedir. Konya-Ankara hızlı tren aksı ve merkezi Selçuklu’da düşünülmüştür
KONYA NİNNİ VE MANİLERİ
NİNNİ VE MANİLER
Annelerimizin beşiklerimizin yanında, salıncaklarımızın başında uyutmak için söyledikleri ve yavrularına iyi dilekleri konu alan şarkılara ninni denir.
Ninniler
Al babası al babası
Yağlığımı sar babası
Oğlun mektebe hazırla
Kitap al da sal babası
Dandin dandin danadan
Doğmuş bebek anadan
Böyle güzel doğar mı
Öyle çirkin anadan
Derin gölde biter kamış
Uzar gider vermez yemiş
Benim oğlum safi gümüş
Kuzum nenni yavrum nenni
Hey develer develer
Peynirlidir pideler
Yedi yedi dedeler
Hani bize dediler
Oğluma uyku verdiler.
Destan, Koşma, Türkü gibi milli nazım şekillerinden biridir. Lirik şiirlerin en güzeli manilerdir. Dörder mısradan meydana geldiği için maniye dörtleme de denir. Konya'da kadınlar, kızlar bir yere toplandıklarında, evvelce yazılmış manilerin içinde bulunduğu bir torbayı ortaya getirirler ve çocuklardan birine herkesin talihine kura çektirirler. Çıkan kağıtları hanımlardan biri okur. Manisi iyi çıkan sevinir, iyi çıkmayan kederlenir ve böylece hoş vakit geçirilmiş olurdu.
Mâniler
Açıldı hep çiçekler
Uçuşur kelebekler
Ne çiçek ne kelebek
Gönlüm hep onu özler
Asmada kuru dal var
Güzelde pembe şal var
Beni sana vermezler
Var git Allah'a yalvar
Ah buğdayım buğdayım
Sereyim kurudayım
Geçme kapım önünden
Ben seni unudayım
Elek üstünde elek
Aman vermiyor felek
Benim de bir yarim var
Dünya da huri melek
Bu gün günlerde Salı
Belinde acem şalı
Gören çeksin maşallah
Kimin var böyle yari
Şu dağlar kirec olsa
Davarı erkec olsa
Güzel çirkin istemem
Sevdiğim güleç olsa
Hey çiftçiler çifçiler
Öğendire dürttüler
Sen gibi mâniciyi
Beş paraya ettiler
Yandım yandım kül oldum
Bir esmere kul oldum
Kuş dili bilmez iken
Öğrendim bülbül oldum.
Davras yörük evleri
Şehirdedir beyleri
Hacı Çetme'ye gelmiş
Oynar, güler dilleri.
