Antik Çağın Ünlü Düşünürü Eflatun=Platon Konya'da Nasıl Efsaneleşmiştir?


Bugün halk arasında yaşayan, Konya'nın en ünlü efsanelerinden birisine göre de Konya bir zamanlar bir denizdir ve bunda büyük bir oranda doğruluk payı vardır. Çünkü Konya Ovası 1.8 milyon yıl ile 10.000 yıl arasındaki bir dönemde, ortalama derinliği 15-20 metre olan ve yaklaşık 4.300 km2'lik bir alanı kaplayan buzul bir gölle kaplanmıştır. Daha sonraki dönemlerde iklimin kuraklaşması ile göl tedrici olarak çekilmiş ve zamanla Konya Gölü'nün sınırları daralmış, günümüzde ise neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır.
Yalnız Konya Gölü'nün insan hafızasında oluşturduğu anılar geçmişten günümüze hiç azalmadan, hatta artarak ve çeşitlenerek günümüze gelmiş ve başka efsanelere de kaynaklık etmiştir. Buna göre; Konya'nın yakınlarındaki Takkeli Dağ tepesinde gemi bağlamaya mahsus halkalar bulunduğundan, Konya vaktiyle su altında-yani büyük bir göl veya deniz iken üzerinde seyrüsefer eden gemilerin buraya yanaşıp bağlandıklarından, dağın yamaçlarında suların husule getirdikleri izlerin hala belli olduğundan, efsanevi bir şekilde bahsedilir.
Bu efsanenin, Konya'nın bir zamanlar büyük bir göl olduğuna dair kısmının, ilk çağın ünlü düşünürü-felsefeci Platon=Eflatunla ilgili değişik bir versiyonu daha bulunmaktadır. Bu da; Orta Anadolu'da-Türk-İslam devrinde-yani Konya'nın Selçuklular tarafından ele geçirilişinden bu yana ortaya çıkmış gibi gözüken yani belki de Selçuklu öncesi devirlerde de var olan ve yayılmış halk inanışlarına göre yer altı sularını istediği idare eden, gölleri, denizleri kurutan veya tersine, yer altı sularını göl haline getirebilen yarı sihirbaz, yarı mühendis bir Eflatun'un varlığına inanılmasıdır. Zaten Katip Çelebi'ye göre de; Konya Ovası esasında bir deniz iken, Eflatun bu denizi kurutmuştur. Ayrıca Eflatunun mezarı da Konya'dadır.
Konya Ovasının eskiden bir deniz olduğu, hakim Eflatunun bu denizi kuruttuğu efsanesinden başka Konya ve çevresinde Eflatunla ilgili çeşitli efsaneler yaratılmıştır. Bu efsanelerin başında Alaaddin Tepesindeki, şimdi yıkılmış bulunan eski bir kilisenin Eflatunun kabri olarak Selçuklular devrinden beri bilinmesi ve böyle tanıtılması en ilgi çekenidir. Eflatun Konya'da, Bizans döneminde saygı gören bir Hıristiyan azizle (=Amphilius) birleştirilmiş ve ilginç bir eflatun efsanesi doğmuştur. Eski İslam kültüründe Eflatun yalnızca felsefeci ve büyücü olarak değil, bunların yanında bir mühendis olarak da görülmektedir. Büyük bir ihtimalle Konya Müslümanlarına Eflatun olarak tanıtılmış olan kilise babası Amphilus'un geçmişte su konusundaki başarılı çalışmalarından dolayı kutsal kişi kabul edilmiş ve Eflatun namı ile yüceltilmiştir. Nitekim Amphilus'un meslektaşı Nazianzos'lu Gregerios'a gönderdiği mektuplarda, yapı tekniği konusunda adeta bir mühendismiş gibi bilgisini sergilemektedir. Bu bakımdan inceleyecek olursak; geometri karşılığı kullanılan hendese kelimesinin bile etimolojik açıdan orijininin su kanallarının hesaplanmasında ve ölçülmesinde kullanılan basit bir sulama tekniği olduğu, bilinmektedir. Bu yüzden Amphilus'a gelişmiş geometri bilgisinden dolayı kolayca Eflatun namı yakıştırılmış olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü bu şahsın yapı tekniği ve dolayısıyla da geometri bilgisini sulama kanalları konusunda da göstermiş olduğu düşüncesi yabana atılmaz.
Bu açıklamalar ışığı altında hemen akla şu soru gelmektedir; Neden Antik Çağ ve İslam dünyası Eflatun'a bir mühendis kimliği yakıştırmıştır ?. Bize göre bu sorulara verilebilecek en makul cevap Eflatun, yani Platon'un kimliği ve dünyaya kazandırdığı eserlerinde gizlidir, diyebiliriz. İslam dünyasında Eflatun namı adı altında tanınan Antik Çağ'ın ünlü düşünürü Platon, kayıp kıta Atlantis hikayesini tarihi bir gerçekmiş gibi dünya literatürüne kazandırmış kişidir. Platon'un anlattıklarına göre Atlantis Kıtası, su kanalları vasıtasıyla suyun dizginlenip verimli kullanıldığı çok büyük ve gelişmiş bir su mühendisliği anlayışının oluşturduğu olağanüstü bir medeniyettir. Bununla beraber Kayıp Kıta Atlantis Hikayesi yüzünden Platon kendi zamanında bile eleştirilmiş ve kendisinin uydurmuş olabileceği tartışılmıştır. Muhtemelen, zamanla onun eserlerini okuyan insanlar Platon'un böyle büyük bir su medeniyetini hayal etmesinden dolayı onu bir su mühendisi olarak düşünmüş olabilirler. Ve böylece muhtemelen su ile ilgili olaylarda onu efsaneleştirmişlerdir. Çünkü Konya ve çevresinde bu kadar geniş bir efsane yelpazesi içinde yerini kuvvetle almış bulunan Eflatun, Helenistik kültürün harmanlandığı Doğu Akdeniz havzasında gerçek olanların dışında, hakkında uydurulan eserlerle de yoğun şekilde incelenen bir filozoftur. İslam yayılmasından sonra bu kültür havzası ile girişilen etkileşim sonucu Eflatuncu literatür büyük ölçüde Müslümanlarca da tanınmıştır.
Konya'daki ikinci Eflatun efsanesi örneği ise; Konya yakınlarındaki Sille'de Aziz Khariton Manastırının Eflatun Manastırı olarak bilinmesi ve içindeki bir ayazmanın da eskiden Müslümanlarca bile kutsal sayılarak ziyaret edilmesidir. Konyalıların bu saygısını bildiren efsanenin en iyi versiyonuna göre Hz. Mevlana'nın oğlu bir uçurumdan düşerken, kilisenin kurucusu aziz Khariton tarafından kurtarılmıştır. Buna binaen manastır Mevleviler tarafından kutsal ad edilmiştir. Hatta Eflaki'nin Menakibü'l-Arifin adlı eserine göre yukarıda anlattığımız sebepten dolayı Mevlana bu manastırın ayazmasında bir hafta kalmış, dolayısıyla manastırdaki ayazma ve suyu Müslümanlarca da bir değer kazanmasına sebep olmuştur. Ayrıca şu da ilgi çekicidir ki, Aziz Khariton Manastırı, Eflaki'nin Menakibü'l-Arifin adlı eserinde Platon'un Manastırı adı altında zikredilmektedir.
Konya'nın üçüncü Eflatun efsanesi örneği ise; Konya yakınlarındaki bir su başındaki kabartmaları ile süslü bir Hitit abidesinin de bulunduğu Eflatun Pınarıdır. Ayrıca Eflatun Pınarı'nın yakınlarında bulunan Eğridir Gölü'nde de benzer bir Eflatun efsanesi hala yaşamaktadır. Eflatun Pınarı hakkında anlatılanlara göre; bu sahada gayet kuvvetli bir su varmış.., bu su eğer serbest bırakılacak olursa tüm Konya Ovası deniz haline gelecekmiş...Onun için Eflatun bir tedbir edip kapatmıştır. Katip Celebi Cihannüması'nda Eflatun pınar için şunlar yazılıdır:"...kenarında enbiye-i kadimden bir bina vardır ki bir azim suyun hurucunu men eder ve binası hukemaya isnat olunur" demektedir. Burası için anlatılan başka bir efsaneye göre de; bu topraklar, suyu daha sonra Eflat adlı bir büyücü tarafından kurutulan bir ırmakla sulanıyordu. Yine aynı şekilde Eflatun'un su baskını ile tehdit eden bir yer altı akarsuyunu pamuk ve büyük taşlarla tıkadığı ve buradan Eflatun Pınarının çıktığı söylenir. Eğridir'de de aynı menkıbe biraz değişerek devam eder; "...Eflatun Hakim o pınarı kapatmış olmakla beraber füsunkar asası işaret ederek suyun ayağını Eğridir Gölüne akıtmış...". Bu surette Eğridir Gölü meydana gelmiştir. Nihayet Eflatun Eğridir'de vefat etmiş ve Nis adasına defnedilmiştir. Mezarı ziyaret edilmekte ve Eflatunun Müslüman velilerden olduğu söylenmektedir.
Yine Karaman yakınlarındaki Binbirkiliseye pek uzak olmayan Pınarbaşı Köyünün yakınlarındaki bir akarsu da yine Eflatun adını taşımaktadır.
Bu efsaneler topluluğunu biraz daha geniş bir çerçevede ve derinlemesine inceleyecek olursak; Eflatun'a yakıştırılan büyücü-Filozof-Mühendis rolü, Antik Çağdaki toplumların dünya görüşünün ve hayat anlayışının bir yansımasıdır, diyebiliriz. Eflatun'la ve onunla özdeşleştirilenler sadece insan üstü bir akıl ve büyücü değil aynı zamanda çok uzun bir zaman önce kapanan ve eserleri ancak belli belirsiz bir hatıra bırakan Antik Çağın en önemli mühendislik ilmi olan kanallar vasıtasıyla suyun ulaştırılması konusunu bilenleri de temsil eder. Çünkü Antik çağda suyun bulunmasında ve polise getirilmesinde veya yıkıcı etkisinin dizginlenmesinde yardımı bulunanlar ya Eflatun'la özdeşleştirilmiş, yada hazır buldukları ve faydalandıkları su ile ilgili doğal tabiat olayları Eflatun ile efsaneleştirilmiştir. Konya ve çevresinde çok geniş bir bölgeyi etkileyen Eflatun efsanesindeki suyu ortaya çıkaran ve yok eden geçmişteki mitolojilerden gelen büyücü kavramı, o ortamda hiç şüphesizdir ki bölgedeki zorlayıcı doğa etkilerinin de ortaya çıkması ve bu zorlukların Kanal sistemi ile aşılmış olmasından dolayı mühendis kavramı ile bağdaştırılmış Konya şehrinde olduğu gibi büyücü-mühendis Eflatun kavramına yapı tekniği bilgisi olan bir de kilise babası eklenmiştir. Yani aslında geçmişten günümüze yavaş, yavaş çölleşen ve suya muhtaç bir bölgede oluşturulan su ile ilgili bir mühendislik kavramı ve buna bağlı efsaneler söz konusudur. Çünkü Konya, gerek coğrafi şartlar bakımından, gerekse iklim şartları açısından az yağış alan ve su kaynakları kıt olan bir bölgede yer almaktadır. Yörede hayatın devamı için hava kadar önemli olan suyun az bulunulurluğu ve düzensiz debileri nedeni ile var olan kaynaklar ilk çağlardan beri büyük sorun olmuştur. Bu sorunun aşılabilmesi için gösterilen olağanüstü gayretler neticesinde bölgede suyla ile ilgili bir Eflatun Efsanesi doğmuş ve bu efsane İslam öncesi devirlerden çağları aşarak günümüze gelmiştir.

Dünya da ve Avrupa'da Mevlâna Sevgisi


Dünya, 800. Doğum yılında MEVLANA'YLA DÖNÜYOR... Mevlana'da: (Ben dönerim Gökler Döner)
Mevlana 800 yıl önce bu ay doğdu. (30 Eylül 1207'de Belh'te)
UNESCO'nun Mevlana yılında tüm dünya onu seviyor ve anıyor.
Mevlâna Celâleddin yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da seviliyor ve tanınıyor: Mevlâna Celâleddin'in sanatçı ve insancıl yönü gün geçtikçe insanlığı sarmakta ve büyülemektedir. Felsefesi, şiiri, sanatı yalnız yurt içinde ilgi toplamıyor, Batı'yı da yakından ilgilendirir olmuştur. Artık Almanlar, İngilizler, Fransızlar onun Mesnevi"sim, Divan-ı Kebîr'ini, Mektubat'ını dillerine çeviriyorlar. Dünya'nın ve Avrupa'nın uyanışında Mevlâna Celâleddin'in etkilerini inceliyorlar.
Batı ve Doğu dünyasının Celâleddin'e bu derece yakın kalışı karşısında Türk toplumu olarak bize de bazı görevler düşer olmuştur. Önce Mevlâna Celâleddin'i ve onun felsefesini yurt içinde tanıtmalı ve sevdirmeliydik. Bu amaçla altmış yıldan beri düzenlenen Mevlâna'yı Anma Törenleri bir çığ gibi büyümüş ve gelişmiştir. Artık her yıl Aralık aylarında Konya'da yapılan sema gösterilerini izlemek üzere binlerce yerli yabancı insan geliyor ve Mevlâna Celâleddin'in büyüleyici havası içinde günlerce yaşamayı kendileri için bir mutluluk sayıyorlardı.
Bu içten tutuluşun ve yanışın etkisi çok geçmeden yurt dışına da taşmaya başlamıştı. Mevlâna ve onun felsefesinin hayranı pek çok bilgin, pek çok sanatçı Konya'ya çağrılıyor, üniversiteler hakkında eserler yayınlıyordu. Doğu ve Batı'nın bu türlü Mevlâna sevgisine kavuşmasında bilhassa son yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Konya Turizm Derneği'nin ortaklaşa ve bilinçli bir şekilde çalışmalarının büyük payı olmuştur.
Mevlâna'nın sevgisinin yurt dışına taşmasının ilk olumlu belirtisi eski yıllarda Fransa'da meyvesini vermiş ve Mevlâna ve felsefesi ve on beş gün süre ile Paris'te devamlı olarak Fransızları etkileme fırsatını bulmuştur.
Yabancı ülkelerden Mevlâna çağrısı ikinci defa yine Fransa'dan gelmiş ve Fransa'nın tarihi ve sanat ve bilim şehri Strazburg ve Paris şehirleri Mevlâna Celâleddin'e kollarını açmıştır. 2007 yılı ise Mevlâna'mızın 900. doğum yıldönümü olarak Unesco tarafından bütün dünyada Mevlâna yılı olarak ilân edilmiştir.
Yaklaşık 40 sene önce Mayıs 1967'de Konya'dan ve İstanbul'dan hazırlanan yönetici, âyinhan, semazen ve mutrıp 30 kişilik heyet 22 Mayıs günü Konya'dan otobüsle hareket etmek suretiyle 26 Mayıs günü Strazburg'a varmış ve Strazburg Edebiyat Fakültesi mensupları heyetimizi sıcak bir ilgiyle karşılamışlar ve heyetimizin Strazburg Üniversitesi'nde önceden ayrılan yerlerde istirahatları temin edilmiştir.
Eski Konya Belediye Başkanı Ahmet Hilmi Nalçacı'nın Konuşması: Heyetimizin Strazburg'a vardığı günün akşamı Strazburg Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı G. Livet tarafından şehrin tarihî bir şatosunda yemek verildi. Dekanın konuşmasına Fransızca olarak Belediye Başkanı Ahmet Hilmi Nalçacı cevap verdi ve bu gösterilerin Türk- Fransız dostluğunun bir belirtisi sayılması lâzım geldiğini söyledi.
Ertesi gün Strazburg'da sema gösterisi yapılacak salona gidildi. Salon Edebiyat Fakültesi binasındaydı. Semaya oldukça elverişliydi. Salon tanzim edildi ve mümkün mertebe sema yapılabilecek hale getirildi. Programa göre önce Mevlâna hakkında bir konferans verilecek, sonra sema gösterisi yapılacaktı. Millî Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü Sayın Mükerrem Keymen seçkin ve kalabalık bir dinleyici karşısında Fransızca olarak başarılı bir konferans verdi. Konferans ilgi ile izlendi. Konferanstan sonra sema yapılacak salona geçildi. Salon tıklım tıklım dolu idi. Sema başlamadan önce Madam Laroche tarafından Mevlevîlik ve sema hakkında Fransızca kısa ve özlü bir konuşma yapılması bilhassa dinleyiciler için faydalı oldu.
Strazburg'da İlk Sema Gösterisi: Sema başladığı zaman salonda en ufak bir gürültü yoktu. Dört bir yandan ayarlanan ışık huzmeleri mutrıp ve sema heyetlerini tarihî kişiliğine yakışır bir biçime sokuyor, seyredenleri büyülüyordu. Mutrıp, âyinhan ve semazenler en ufak bir falso yapmadan başarılı oluyorlardı. Flaşların tıkırtısı da olmasaydı, o sessizlik, o kendinden geçiş içinde sema sabaha kadar sürebilirdi. Nitekim sema sona erdiği zaman seyirciler ikinci bir gösteri daha yapılmasını istediler. Seyircilerin bu isteği de yerine getirildi. Savern'de İkinci Sema Gösterisi: İkinci gösterimizi Strazburg'tan 40 kilometre uzakta Savern şehrinde yaptıklarında Pazar günü olmasına rağmen kalabalık bir seyirci sema gösterisini izledi. Gösteriden sonra Savern Belediye Başkanı tarafından heyetimiz şerefine bir kokteyl verildi ve Savern ile Konya'nın iki kardeş şehir olabileceğine işaret edilerek heyetimizin ayrı bir tarihten Savern'e davet edileceği açıklandı.
Kehl'de Üçüncü Sema Gösterisi: Pazartesi öğleden sonra Fransa ve Almanya arasında bir sınır şehri olan Kehl'e gidildi. Kehl tipik Alman şehirlerinden biri idi. Sema yapılacak salon çok güzeldi. Akşam geç saatlere kadar salonun tanzimiyle uğraşıldı. Gece seçme bir topluluğun huzurunda yapılan sema büyük bir dikkatle izlendi. Semayı seyredenler arasında yüz kadar Türk işçisi de bulunuyordu.
Gece semadan sonra tekrar Strazburg'a dönüldü.
Starzburg'ta Son Sema Gösterisi: 30 Mayıs 1967 günü Strazburg'ta son gösteri yapıldı. Salon şehrin merkezi bir yerindeydi ve muntazamdı. O gece yabancı elçilik mensupları, tarım bilim adamları, şarkiyatçılar sema gösterisinde hazır bulundular. Madam Laroch'e her zaman olduğu gibi bu gece de semadan önce Mevlâna ve Mevlevîlik hakkında güzel bir konuşma yaparak dinleyicilere cidden faydalı olmaya çalıştı. Madam Laroche ve eşi gerçek birer Türk dostu idiler. Heyetimizin Strazburg'ta kaldığı sürece ilgilerini ve yardımlarını esirgememişler, Strazburg'u Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ile birlik olarak bu konuda çalışmışlardır. Profesör Laroche ise Strazburg Üniversitesi'nde bulunuyordu. Ayrıca Sorbon Üniversitesi'nde de dersler veriyordu. Madam Laroche özel surette Mevlâna ve Mevlevilik konularına eğilmiş ve incelemelerde bulunmuştu. Heyetimizin Strazburg'ta kaldığı sürece yardım elini uzatan ve Edebiyat Fakültesi, Madam ve Mösyö Laroche ile elbirliği halinde çalışmış olan Hamit Günaltay'dan da burada şükranla bahsetmek icap eder. Strazburg'taki gösterileri sayısız denecek güçlükleri yenmek suretiyle heyetimize yardımcı olan Hamit Günaltay heyetimizin takdirle hatırlayacağı bir Türk olarak kalacaktır.
Strazburg Daimî Delegemizin Sema Gösterileri Aleyhindeki Davranışları: Strazburg'taki sema gösterilerinin bir acı hikâyesi var. Paris'e geçmeden önce bu acı hikâyeye dokunmak, gerçeğin aydınlanması bakımından faydalı olacaktır. Strazburg Üniversitesi ve Madam Laroche sema gösterisi programını hazırlarlarken çok büyük bir karşı direnme ile karşılaşmışlardır. Avrupa Milletler camiasında memleketimizi temsilen görevli bulunan daimî delegemiz Nihat Dinç bu çalışmalara açıktan açığa karşı koymuş ve sema gösterilerinin Strazburg'da yapılmaması için bizzat gayret sarf etmiştir. Daimî Delegemiz Üniversite'ye, sema gösterileri Atatürk Devrimlerine aykırıdır, davet etmeyiniz. Bu gösterinin burada yapılmamasını istiyorum, demiştir. Ayrıca Nihat Dinç davetiye ve afişlerin basılıp dağıtılmasına da özel bir çaba sarf etmek suretiyle mani olmuştur. Tabii ki Sayın Nihat Dinç her yıl Aralık ayında, özel bir izin alınmak suretiyle yapıla gelmekte olan Mevlâna İhtifallerinden habersiz olamazdı.
Paris'te İlk Sema Gösterisi: Strazburg'tan 30 Mayıs gecesi Paris'e hareket edildi. Paris'te Turizm Bakanlığı Kültür Ataşesi Mukadder Zengin'le görüşüldü ve Paris Programı tespit edildi.
Paris'te sema gösterilerinin yapılacağı salon Amerikalı öğrencilerin binasındaydı. Salon 250 kişiyi alacak kadar büyüklükteydi. Akşam ilk sema gösterilerimizi seçkin bir davetli topluluğu dikkatle seyretti. Seyirciler arasında ilim adamları ve yabancı elçilik mensupları da bulunuyordu. Sema gösterisinden önce Mevlâna ve Mevlevîlik üzerine tetkikleriyle tanınmış bir Fransız bayan seyircilere semanın ne olduğunu kısa ve fakat öz olarak anlattı. İlk gece salonun küçük oluşu yüzünden pek çok meraklı semayı seyredemeden kapıdan geri döndü. Semadan sonra bir sohbet toplantısı yapıldı ve seyirciler arasında Mevlâna ve felsefesiyle ilgili olarak sorulan sorular cevaplandırıldı.
Paris'te İkinci Sema Gösterisi: Paris'te 2 Haziran 1967 günü heyetimizin dinlenmesine ayrılmıştı. O gün heyetimiz Nato'ya davet edildi ve daimî delegemiz Muharrem Nuri Birgi ile tanıştırıldı. Nato heyetimiz şerefine bir öğle yemeği verildi.
3 Haziran 1967 günü öğleden sonra sema gösterimiz televizyona alınacaktı. Gösteri yapılacak salona gidildi. Akşamın geç saatlerine kadar sema gösterisi Paris Televizyonu'na alındı.
Sema Gösterisi Paris Televizyonu'na Alındı: Semanın televizyona alınışı dört saati aşkın bir süre içinde tamamlandı. Önce semaya nasıl başlanır ve sema nasıl öğrenilir o gösterildi. Sonra tek başına bir semazenin çalışmaları ele alındı ve daha sonra topluca sema ayîni çekildi. En sonra mutrıp ve semazen gruplarının televizyona alınışına sıra geldi. Semanın televizyona alınışıyla tüm Fransız halkının semayı seyretmek imkânı sağlanmış olması memleketimiz için büyük bir kazanç olmuştur.
Paris'te Son Defa Yapılan Sema Gösterisi: Sema gösterisinin televizyona almışı işine gece de devam edildi. Âyin, yine 250 kişilik salonda yapıldığı için seyircilerin çoğu balkonda ve salonda ayakta kalmıştı. Gösteriyi başta Türk Büyük Elçisi olduğu halde birçok yabancı ulusların yüksek kademedeki temsilcileri izlemişti. Dünyanın tanınmış müsteşrikleri hazır bulunuyordu. Sema iki saate yakın bir süre devam etmiş beklenenden daha büyük bir ilgi toplamıştır.
Sonuç: Konya Turizm Derneğinin yönetiminde 22 Mayıs 10 Haziran 1967 tarihlerinde Fransa'nın Strazburg, Savern, Paris şehirleriyle Almanya'nın Kehl şehrinde düzenlenen sema gösterilerini on bine yakın insan izlemek fırsatını bulmuş, ayrıca Paris Televizyonumda da bütün Fransa halkı semayı izlemiştir. İlk defa Heyetimizin Strazburg ve Paris seyahatleri memleket turizmi için çok yararlı olmuştur. Sonra bütün dünya'ya açılmıştır.
Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, bazı yabancı ülkelerde, kısaca, Rûmi diye bilinir. Buradaki "Rûmî", Romalılardan sonra Anadolu'ya verilen isimdir. Bu bölgeye "Diyâr-ı Rum" denile gelmiştir.
Mevlâna'nın da Anadolu için sık sık kullandığı bu tabir sonradan, yaşadığı ülke olması niteliğiyle "Rûmî" diye Mevlâna Celâleddin'e eklenmiştir.
Batının Mevlâna ile ilgisi, zamanın turistlerinin istanbul'da bir fırsatını bulup, Mevlevî âyinlerini gözlemlemeleriyle başlıyor.
Semâ, 16'ncı asırdan beri batılıları büyülemişti. Gelip görenlerin seyahat anılarında sayfalarca Mevlevî ve hattâ Rufaî ayinleri anlatılıyordu.
Bunların arasında Danimarkalı yazar ve halk masalları toplayıcısı Hans Christian Andersen de vardı. "A Poet Bazaar" (1871, New York) adlı kitabında, derviş skeçleriyle birlikte, bir Cuma, Semâ âyinini anlatılıyordu.
Yine 19'ncu asırda, Osmanlılar'a gönderilen Amerikan delegasyonunun sekreteri ve çevirmeni John Porter Brown'un bir Hıristiyan din adamı arkadaşı John P. Durbin çizgilerle birlikte izlenimlerini yayınlıyorlardı. Mr. Brown, (The Denishes on Oriental Spiritualism, London, 1868), Mr. Durbin, (Observation in the East, New York, 1845).
Bunlardan da anlaşılacağı üzere devrin Mevlevî şeyhleri, yabancıların âyinlerde bulunmalarını önlemek bir tarafa, kadınlar da dahil, onlara özel bir ilgi gösteriyorlardı.
Mevlevîliğin, âyinleriyle olumlu bir ilgi toplaması o zamanın gezi kitaplarında, Galata Mevlevîhânesi'ni "görülmesi gereken bir yer" haline getirmişti.
Mevlevîlikle başlayan bu ilgi sonradan Mevlâna'ya ve eserlerine yöneltildi.
İlk çevirilerin Almanca olduğunu görüyoruz.
Avusturyalı bir diplomat, Joseph Von Hammer (1774-1856), Orta Doğuda geçen senelerinden edindiği bilgiyle yazdığı kitapta (Persian Literatüre, 1818, Vienna), Mesnevîve Divan'dan Almanca örnekler verdi; ve ilk defa Mevlâna'nın özel konumundan bahsetti.
Buna rağmen, çağdaşı, Goethe (1749-1832) Mevlâna'dan çok Hafız hayranlığı ile yazdığı eserinde (Poems East and West, 1819) Mevlâna'dan ancak birkaç beyitle bahsediyordu.
Goethe'nin aksine Frederick Rüchert( 1788-1866) Purstell'den öğrendiği Farsça'yla Divan'dan kendi yorumuyla, 40'a yakın gazel yayınladı.
Çağında büyük ilgi gören bu şiirler Franz Schubert, Richard Strauss ve diğer kompozitörler tarafından bestelendi.
Mesnevî'yi tercümelerinden yorumlayan bir Protestan minister olan Tholuck (1799-1877), Mevlâna'nın bir "Pantheist" olduğu kanısına varmıştı.
Çağdaş, büyük diyalektikçi Frederick Hegel (1770-1831), sonradan geliştirdiği Dialectic of History'de Mevlâna'nın ne kadar çok etkisinde kaldığından bahseder.
Almanca tercümeler, nasılsa bir yolunu bulup 1840'larda Amerika'da Ralph Waldo Emerson'un (1803-1882) eline geçiyor, içinde Hafız, Senâî gibi şairlerinkilerin de bulunduğu bir hayli şiiri, Almanca'dan İngilizce'ye çeviriyor. Bu arada Mevlâna'ya ait bir gazelden de yanlışlıkla Hilâl isimli bir şahsa atfedilerek bahsediliyor.
Edward Fitzgerald (1809-1883), arkadaşı Edward Eyler Cowel'den (1826-1903), aldığı Farsça notları; ve yine onun yardımıyla, İngiltere'de Rubâiy-yât-ı Ömer Hayyam ismiyle bir eser yayınladı. Başlangıçtaki güçlüklere rağmen, bu kitap batıda bir Hayyam Devri açılmasına sebep oldu.
Edward Fitzgerald, arkadaşı Cowel'den defalarca "Mesnevî"yi çevirmesini istediyse de Cowel, dini sebeplerden ötürü, Hayyam'ın epiküryen tesirine Mevlâna'nın iyi bir antidot olacağını düşünmesine rağmen, Mesnevî'nin tümünü tercüme gücünü kendinde bulamadı.
Bu güç, yetmiş yaşındaki, İngilizce-Türkçe sözlükleri de olan Sir William Redhouse'da (1811-1892) gerçekleşti. Mesnevî kitabı, 1881'de 135 sayfalık bir önsözle yayınlandı.
Bunu Charles Edward Wilson ve Henry Whinfield'in Mesnevî çevirileri takip etti.
Cambridge ve Oxford Üniversitelerinin kuruluşlarının çok daha gerilere gitmesine rağmen, Farsça ve Mevlâna ile ilgilenmeleri ancak 19'ncu asırda başladı. Buralardan yetişen İngiliz oryantalistleri hoca-talebe sıralamasıyla;
Edward Granville Brown (1862-1926), R.A. Nicholson (1868-1945) ve A.J. Arberry (1905-1969)'dir. Bu Doğu bilimcileriyle Mesnevî asıl şeklini bulduğu gibi, Fîhi mâ Fîhi ve Divan'dan bazı gazel ve rubailer de tercüme edildi.
Fransa'da Mevlâna ilgisi daha çok İstanbul'daki Mevlevî âyinleri, Semâ' nın estetik yönü ve çizilen derviş gravürleriyle sınırlı kalırken, ilk defa bir Türk şair, Asaf Halet Çelebi, 276 rubaiyi Fransızca'ya çevirip 1950'de Rubaiat ismi altında Paris'te yayınladı.
Pakistanlı düşünür ve Mevlâna hayranı Muhammed İkbal'in etkisiyle Eva de Vitray Meyerovitch sadece Mevlâna değil Sultan Veled'den de bazı çevirilerde bulundu.
Başka bir hanım düşünür ve Mevlâna hayranı Annemarie Schimmel (D.1922) İngilizce ve Almanca yazdığı kitaplarla, hakiki Mevlâna âlim ve âşıkları arasında yer almaktadır. Türklerin iyi tanıdığı ve hürmet ettiği Schimmel, ayrıca Konya da yapılan Mevlâna konferanslarının da eski konuşmacılarından birisidir.
Hellmut Ritter'm (1892-1976) Türkiye'de geçen seneleri sadece Nicholson'un esas aldığı Mesnevî'yi araştırıp bulmakla kalmayıp, sayısız araştırma ve yayınlarla da doluydu.
Batıda bir hayli kimse, geldikleri yollar ne olursa olsun, bir vesileyle Mevlâna'ya ulaşmış ve bunu kitaplarında ve konferanslarında belirtip, tekrarlamışlardır.
Carl Jung, Helen Luke, Erich Fromm ve daha önceleri Gurdjieff (1872-1949) J.G. Bennet, Idris Shah (1924-1996), zaman kısıtlılığı sebebiyle sadece ismen bahsedebildiğim bir hayli kıymetli eserler vermiş şahıslardır ki bu şahıslarla birlikte Reshad Feild, Kabir Edmund Helminski ve değerli eşi Camitle Helminski'nin isimlerini de anmadan geçemeyeceğim.
Değerli Türk bilgini Mevlâna'nın, İngilizce'deki en güzel çevirilerini yapan ve araştırmalarda bulunan Talat Halman, bu alanda en değerli tarihi bir yeri almış bulunuyor.
YURTDIŞINDA MEVLÂNA VE MEVLEVÎLİK İLE İLGİLİ ESER VEREN TANINMIŞ İSİMLER
ALMANYA
Goethe, J. Von Hammer, F. Rüchert, George Rosen, H. Ethe, H. Ritter, Hans Meinke, Annemarie Schimmel, W. Von Der Porten, V. Von Rosenaweig, Max Mayerhof, C. Salemann, M. M. Özelsel
AVUSTURYA
Schwannau
ABD
Ralph Waldo Emerson, Coleman Barks, Robert Bly, W. Chittik
DANİMARKA
Asmussen
FRANSA
Jacques Wallenbourg, Cl. Huart, Maurice Barres, Myriam Harry, E.V. Meyerovitch, İrene Melikoff, B. Garre de Vaux, Massignon, Kabir Edmund Helminski
GÜNEY AFRİKA
Colin Garbett
HOLLANDA
Brakell Busy, Çarp, G.F. Pyper, Y. Schcoht
İNGİLTERE
E.H. Whinfield, E.H. Palmer, R.A. Nicholson, A.J. Arberry, J.W. Redhouse, E.H. Wilson, Graham, Tholuk F. Bandry, E.G. Browne, Hasbuch, Davis, F. Haadland
İSVİÇRE
Burgel
İTALYA
Alexander Bausani, Anna Masala
MACARİSTAN
Alexander Hegel
ROMANYA
N.Odillov
RUSYA
Radi Fiş
"Batıda hiçbir mutasavvıf Mevlâna kadar şöhret kazanmamıştır. Edebiyat tarihinde de onun kadar sevilen bir sûfî şair yoktur. Sözleri binlerce ama binlerce musatavvıfın hayat ve eserlerinde yankı bulmuş; şiirleri ayrı ayrı diller çevrilip sayısız insanlara 'teselli' vermiştir."
Prof. Dr. Annemarie SCHIMME (Alman Doğu Bilimci Mevlâna Araştırmacı)
Mevlâna Senfonisi
Dünyaca tanınmış Polonyalı besteci "Karol Szymanowsky" batı dünyasında Mevlâna kaynağından payına düşeni alan sanatçılardan biridir. 1882 yılında Ukrayna'da doğup 1937 yılında Losanne'de ölen besteci, 1922 yılında Mevlâna'nın bir gazeli üzerine ünlü III. Senfonisini (Mevlâna Senfonisi) bestelemiştir.
İlk kez 1922 yılında Boston Senfoni Orkestrasıyla seslendirilen bu korolu Senfoni, 1924 yılında Londra'da seslendirilmiş daha sonra dünyanın sayılı ülkelerindeki senfoni orkestralarının repertuarına girmiştir.
Szymanowsky'nin bu Senfonisi, Şef Prof. Dr. Hikmet Şimşek yönetiminde Ankara Opera ve Balesi Orkestrası ve Korosu eşliğinde 1989/1990 sezonunda çalınmış ve esere ana kaynak olan gazel, değerli araştırmacımız Dr. Mehmet Önder tarafından günümüz diline çevrilmiştir:
GECENİN ŞARKISI
Konuğuz sana ey dost, gel uyuma bu gece Hastayız can evinden, kal bizimle bu gece Bu gece çözülsün sır, bu gece haram uyku Kaldır perdeyi gözden, bu gece gerçeği bul.
Bu gece gökyüzünde dolaşan bir gezegen gibisin sen
Dön çevresinde aşkın, pervane ol sen
Bu gece çözülsün sır, bu gece şilinsin karanlıklar
Tanrım! Nurunla aydınlansın hep içimiz, ışıkla dolsun bu gece
Konuğuz sana ey dost bu gece.
Şu anda herkes uykuda, beklediğim yalnızlık! Ey yüce Tanrım! Benimle ol bu gece Ne mutluluk Tanrım, bu gece seninle ben Daha sokul bu gece, uyuma ey dost bu gece.
Sabah, uzun gecemiz, yıldızların gündüzü Yüzünden nur saçılır, ışık ışık bu gece Gezegenler çevrende dolaşırken uzayı Uyuma ey dost bu gece.
Karanlıklar dolaşırken uzayı bu gece
Nurunla hep aydınlansın, içimiz ışık dolsun bu gece
Sözsüz konuşmadayım
Dilsiz oldum bu gece.
PROF. DR. REYNOLD A. NICHOLSON
Babası ve dedesi ilim adamıydı. Doğu dillerini dedesinden öğrendi. Yüksek öğrenimini "Yunan Edebiyatı" alanında tamamladı. Baştan beri düşüncesi, İslâm Edebiyatını ve İslâm medeniyetini incelemek ve araştırmaktı. Bu hususta Edward G. Browne'den genel bilgi aldı. Çok geçmeden Nicholson, "Selected Poems from the Dîvân-ı Sahms-i Tab-rîz" (Dîvân-ı Kebîr'den Seçmeler) adıyla ilk kitabını yayınladı (Cambridge, 1898). Nicholson, önce Londra Üniversitesi Fars Dili Kürsüsü'nde dersler verdi.
1903 yılında Cambridge Üniversitesi dil profesörü olarak atandı ve öğretimle meşgul oldu. E. G. Browne'nun ölümünden sonra, onun kürsüsüne tayin edildi.
R. A. Nicholson'un en büyük şaheseri ve hizmeti, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî'nin Mesnevîsinin ilmî neşri ve İngilizce'ye tercümesidir. Bu çalışmasının ardından hazırladığı Mesnevînin şerhini de yayınladı. Nicholson'un diğer eserleri ise şöyledir:
1. Şeyh Attar'ın Tezkiretü'l-Evliyâ'sı
2. İslâm Tasavvufu Üzerine Araştırmalar
3. İslâm Şiiri Üzerine Araştırmalar
4. Tasavvufta Şahsiyet Konusu
5. İslâm Sûfîleri
6. Arap Edebiyatı Tarihi
7. Doğu Şiiri ve Nesri
Nicholson, tasavvuf dünyasının hakikatini, diğer Batılı müsteşriklerden daha iyi biliyordu. Bundan dolayı İslâm sûfîlerini ve tasavvufî eserleri Batı dünyasına lâyıkıyla tanıtabilmiştir.
(M. Muîn, Ferheng-i Fârsî, I-VI c., Tahran, 1375 hş., VI, 2171. Çev. Yusuf Öz)
"Celâleddin, Dante'nin doğumundan sadece birkaç yıl sonra öldü. Fakat bu Hıristiyan şair, Müslüman çağdaşının ulaştığı sevgi ve müsamaha seviyesinin çok daha aşağısında kaldı..."
Prof. Dr. Reynold A. NİCHOLSON

AVNİ ENGÜLLÜ (ÜSKÜP)
Ney'in Sesinden Gelen Mevlâna
Yayılıyor evrene Ney'in sesi;
dostlukları yaymak üzere.
Yıkarak
ayrılık duvarlarını
bir gül ağacı büyüyor
yarınlara;
Mevlâna bahçesinden
yüzyılların öncesinden.
Mevlâna'nın bahçesinden
ve hep böyle, her geçen gün
hâlâ çiçek açıyor ağaç;
Mevlânamsı düşünceyle
insanlığın bahçesinde.

ZEYNEL BEKSAÇ (PRIZREN)
Al sevgiyi ver sevgiyi, gel Mevlâna'ca
Sal beşiği uyut evreni, uyan Mevlâna'ca
Aş kendini var kendine, dön Mevlâna'ca
Hayra yor düşü yarına, gör Mevlâna'ca
Sin içime sin, engin ol Mevlâna'ca
Beni sende bul, beni bul, çağla Mevlâna'ca

HANNS MEINKE
(Alman şair)
Ey Rûmî!
ben sen olalı, çılgınlık sükûnet buldu.
Ey Rûmî!
sen ben olalı, şimal cenub; cenub şimal oldu.
Kutub diğer kutbu yarattı;
ahenksizlik akortlarda eridi.
Şimdi söyle!
Denizin atan nabzının,
kenarında dalgalanmadığı bir tek körfez kaldı mı?
Söyle!
Senin semâ tarikatından mânâ almayan bir söz kaldı mı?
Büsbütün raks haline gelmeyen bir tek adım kal mı?
Bu semâ'nın ortası benim;
Ey Rûmî, ben sen olalı!

PROF. DR. ANNEMARIE SCHIMMEL
(Alman Doğu Bilimcisi)
Şimdi, ey ihvan, semâ'ya hazırlanın;
ve arifane bir sükût ile
ney'in yanık bestelerine,
kemanların sevinçle coşkun terennümlerine kulak verin!
Yıldızların gösterdikleri gibi,
öyle ahenkli deveranlarla
dostun etrafında dönün;
ve O'nu lâyıkıyla methedebilmek için,
mehtap; gümüş yollarda
parlarken uyuyan dallarda
hafif bir rüzgarla,
yaprakların titreyişle eğildikleri gibi eğilin!
onların, O'na gösterdikleri ihtiram gibi
biz de O'na baş keserek ihtiram gösterelim:
sermest bir sükût içerisinde kulluk ederek;
aşk ile O'nun çevresinde dönelim.

SADIK SERMED
(İran Millî Şairi, 1955 yılında Konya Mevlâna Müzesi'ni ziyaretinde söylediği şiir)
Konya toprağından aşk kokusu gelir.
Aferin Konya'nın tertemiz toprağına!
Bu şehir Konya'dır;
yahut ta gönüller kâbesidir, aşk şehridir.
Mevlâna'nın şehridir bu;
Ey, dinin ve dünyanın Celâl'i,
Ey Mevlâna,
Ey sözü Kur'an gibi manevî olan,
Ey kitabı, bizce kitabın aslı,
Ey sözü, bizce kafisi olan!
Mesnevî'n, yenilenen dünyaya,
kadri yüce Kur'ân'ın bir tefsiridir.
Ey "varlık kamışlığı"ndan kesilmiş olan!
Ney'in de sesi hoş, kamışlığın da
Kalk gör, bir bildik gelmiştir!
O kamışlıktan aynı sesi çıkaran biri gelmiştir.

JAMES GEORGE
(Kanada Eski Büyük Elçisi)
Konya'ya Sevgilerle
Doğu eğiliyor Batı önünde;
Sessiz, derin, tepki içinde
Başka nice ele geçer teknolojinin,
Dolar menfaati, sırları.
Batı eğiliyor Doğu önünde;
Gençliği gerçek pınarı,
Tanrı adına Sanki gerçek sadece kök almış
Doğudan bir yer üstünde
...
Ama Doğuyla Batı hiç birleşemezler;
Dilekleri hep kazanç olacaksa:
Para gücü Doğuluya
Veya Batılıya iç kazançsa
Doğu, Batı, Anadolu!
Artık Mevlâna'nın sesini duy
Dileğin "Gerçek"se unut kendini
Ve bil ki aşk her şeydir.

MEVLÂNA ve İKBAL
Pakistan'ın büyük şairi İkbal'e göre insan kendi fikrini üç merhalede terbiye eder. İlk merhale itaattir. İkinci merhale nefsi zapt etmektir. Üçüncü merhale tarikat ve marifettir. Yani halifetullah olmaktır. İkbal'i erdiren, vücuda getiren yalnızca gönüldü, büyük aşktı. Onu da ancak Mevlâna'da buldu. İkbal Mevlâna'yı tanımadan evvel "bir toz kadar değersizdi". Mevlâna'yı tanıdı. Gönüle, yani büyük aşka kavuştu. İkbal bir şiirinde bunu iftiharla açıklıyor.
Mevlâna toprağı iksir haline getirdi. Bir toz kadar değersiz olan bende ne tecelliler gösterdi. Sanki çöl toprağından bir zerre güneşin ışığını elde etmek için yola çıktı. Ben bir dalgayım, parlak bir inci vücuda getirmek için onun denizine yerleşmişim. Onun şarabından sarhoş olan ben, onun nefesiyle yaşıyorum.
İkbal yine Cavit-nâme adlı eserinin bir yerinde de oğluna şu nasihati vermekten çekinmedi: "Kendine arkadaş olarak Mevlâna'yı seç ki Allah sana aşk ve hararet ihsan etsin. Zira Mevlâna kabuğu içten yani zarfı mazruftan ayırabilen insandır. O, sevgilinin menziline emniyetle basan varlıktır. Onu çok şerh eden oldu, fakat gören olmadı. Onun manâsı yani ruhu ve hakikati, bizden bir ceylân gibi kaçtı. Onun şiiri ile vücutlar raksa geldi. Canı raks ettiremediler. Onu ihmal ettiler. Vücut raksı nihayet toprağı harekete getirir. Can raksa başladı mı felekler yerinden oynar. Birbirine girer. İlim ve felsefe canın raksı ile elde edilir. Yer, gök onun raksı ile anlaşılır."
İkbal de tıpkı Mevlâna gibi ruhundan kıvılcım alınıp tutuşulacak adamdı. "Ben Mevlâna gibi kani alevler saçan bir insanın; benim ruhumdan sıçrayan bir kıvılcım al da yan!"
İkbal diyebiliriz ki Allah'ın kendisine bahşettiği liyakatten sonra en çok Mevlâna'dan feyiz ve bereket topladı. Mesnevi hakkındaki düşünceleri kısaca şudur: Farsça bir Kur'an! ikbal bir zerre vaziyetinde... Mevlâna'nın ateşine tutulup da neden yanmaya başladı? Mevlâna da ne vardı da onu kendisine bend etti, çırak etti. Çünkü Mevlâna insanlığın şerefi ve milletlerin meş'alesi olarak yedi asırdır ölmek bilmemişti. Mevlâna hem büyük şairdi, hem fikir adamıydı. Şiiri fikirle birleştirmekle ruh ve can vermişti. Nasıl Mesnevî'de olgun ve oturaklı bir mütefekkir gözükürse Divan'ında da coşkun bir şairdi. Sonra insan da fikir, hayal; duygu, düşünce ne varsa hep büyük ve erişilmez ideallere götüren büyük aşktı. Onun için değil midir ki Mevlâna münacatını Allah'tan evvel aşka yaptı:
"Men âşık-ı hüsnem, aşkest münacâtem" Arkasından gelen İkbal da bunun bir çeşidini söyledi: "Aşk Cibril'in, Muhammed'in nefesidir, Aşk Allah'ın kelâmıdır."
"Aşkı kendine imam yapanlardır ki zekâyı kendilerine esir ederler."
İkbal insanoğluna inanmıştı. İnsan ulviydi, yüceydi. Mevlâna bunu ne güzel ifade etmiştir." Vücut bizden var olur, yoksa bizler vücuttan değil"
İkbal'in söylediği Mevlâna'nın söylediğinden farklı bir şey değildir:
"Çocuk rahmin açılışıyla doğar, insan ise dünyanın açılmasıyla doğar."
Hele İkbal'in şu sözü... İnsan olarak bundan büyük ne bir lâf edilmiştir, ne de bu ayarda insan yaşamasında bir ürperti duymuştur:
"Rabbim bana dinlenme nedir bilmemenin ürpertisini ver"
Belki İkbal, Mevlâna'ya çırak da olamadı, mukallit de değildi. Çünkü Mevlâna taklit edilmez. Mevlâna'ya çırak olunamaz. Fakat İkbal, Mevlâna'yı en hassas yerinden anlamaya çalışıyordu.
Kaynak:
1) ERGİN, Nevit Oğuz, Dr., ABD Society of Understanding, Çevirmen-Araştırmacı, Konya'dan Dünya'ya Mevlâna, Karatay Belediyesi, Eylül 2002, s. 313-318.
2) Şiirler, Konya'dan Dünya'ya Mevlâna, Karatay Belediyesi, Eylül 2002, s. 293-294.
3) Prof. Dr. Mustafa ÖZCAN, Celâleddin KİŞMİR'in Yazıları, Anadolu Manşet Yayınları, 12, 2006 Konya; Çağrı, Sayı: 117, 1 Ekim 1967, s.10-13.
4) Prof. Dr. Mustafa ÖZCAN, Celâleddin KİŞMİR'in Yazıları, Anadolu Manşet Yayınları, 12, 2006 Konya; Yeni Konya, Sayı: 1193, 9 Ekim 1952, s. 2

Konya Mevlâna Dergâhı


XIII. yüzyıl Anadolu'sunda Mevlevihanelerden önce merkezi planlı tarikat yapılarının kullanıldığını biliyoruz. Bunların içinde Konya'da Sahip Ata Hanikahı orijinal yapısı ile günümüze gelmiştir. Hz Mevlana'nın irtihalinden sonra Hüsamettin Çelebi, Sultan Veled ve Ulu Arif Çelebi zamanında hem Mevlevi tarikatının temelleri atılmış, hemde mekân olarak Mevlevihanelerin öncü yapısı olan Konya Mevlana Dergâhı bu dönemde şekillenmeye başlamıştır.
Son yıllarda Mevlana Dergâhı'nın semahanesinde yapılan kazılarda semahanenin zemininde XIV-XV yüzyıla ait buluntular ile semahane olabilecek bir mekân ortaya çıkmıştır. Dergâhın kronolojisini şöyle özetleyebiliriz.
1. Selçuklu devri (XIII. yüzyıl): türbenin yapılışı ile kuruluş gerçekleşir.
2. Beylikler Devri (XVI-XV. yüzyıl):Alâeddin Ali Bey ilk yapının külahını kaldırıp bugünkü dilimli külahı yaptırmıştır (1397). Bunun uygulayıcısının mimar Ahmed İbni Abdullah bin Asli olduğu sanılmaktadır. Ayrıca Kubbe-i Hadra'nın doğu ve batısındaki kubbeli kısım bu dönemde ilave edilmiştir.
3. Klasik Osmanlı Devri (XVI-XVII yüzyıl): Semahane, Mescid, avludaki L planlı derviş hücreleri, avludaki türbeler, bu dönemde yapılmıştır. XVII. yüzyıldan sonra, doğu, kuzey ve güneydeki payandalar yapılmış, semahanenin doğu kısmına mahfiller eklenmiştir.
4. XIX. yüzyıl ilaveleri: Bunlar Matbah-ı Şerif, Meydan-ı Şerif, ve şadırvan ile Şeb-i Aruz havuzudur.
Mevlevi tekkelerinin en önemli bölümleri şunlardır:
1. Semahane
2. Matbah
3. Meydan-ı Şerif
4. Derviş hücreleri
5. Mescid
6. Türbe
Konya Mevlâna Dergâhının ilk yapısı Mevlâna Türbesidir. 1274 yılında baldaken olarak inşa edilmiştir. Banileri Emir Müinüddin-i Pervane ve eşi Gürcü Hatun ile Alâmeddin-i Kayser, mimarı Bedreddin Tebrizi'dir. Türbenin sağında ve solundaki kubbeli kısım Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey zamanında 14-15. yüzyılda yapılmıştır. Bu bölümün kuzeyindeki Semahane ve Mescid, Avlu çevresindeki derviş hücreleri ve türbeler 16.yüzyılda Osmanlı döneminde ilâve edilmiş tir. 18 ve 19.yüzyıllarda ilâve edilen Meydan-ı Şerif, Matbah-ı Şerif, Şadırvan, Şeb-i Arus havuzu gibi yapılarla dergâh bir külliye halini almıştır. Bu külliyeyi bir hazire duvarı çevirmektedir.
Dergâh avlusunun dört yönde dört kapısı bulunmaktadır. Batıda Selimiye Camii avlusuna açılan Dervişan kapısı, dergâhın esas giriş kapısıdır. Doğuda Pir, kuzeyde Çelebiyan, güneyde Hamuşan kapıları bulunmaktadır. Şimdi Dervişan kapısından girerek dergâhın önemli bölümlerini ve fonksiyonlarını görelim. Avluda ilk olarak sağda Şeb-i Arus havuzu, ortada Şadırvan, kuzeyde Selsebil görülür.
1. Derviş Hücreleri: Derviş hücreleri L şeklinde avlunun etrafını çevirirler. Kubbeli odaların ocağı vardır ve önlerinde bir revak bulunmaktadır. Kapının solundaki birinci oda dergâhın en önemli dedesi Türbedar Dedeye, ikincisi ise dergahın yöneticisi sertarik Dedeye aittir. Sağda birinci oda Çelebi Dairesi, ikincisi Aşçı Dede dairesidir.
2. Meydan-ı Şerif: Güneybatı köşede yer alan dikdörtgen plânlı bir odadır. 19.yüzyılda yapılmış olduğunu pencere söveleri ile tavanını süsleyen manzara resimleri kanıtlar. Burada sabah namazından sonra murakabe yapılır, kahve içilirdi. Bu mekânı diğer Mevlevihanelerde de görüyoruz.
3. Matbah-ı Şerif: Külliyenin güneydoğu köşesinde H.1284 (1867-68) yılında yapılmıştır. Kuzeyde giriş kapısının solunda kazancıdede odası, sağında aşçıdede odası ile kahve ocağı bulunmaktadır. Yaklaşık kare bir mekân olan mutfak iki bölümlüdür. Güney bölümü bir kademe daha yüksektir ve kuzeybatı köşesinde birbirine bitişik iki ocak vardır. Giriş bölümünün kuzeydoğu köşesinde saka postu ile zemin kata inen kiler kapısı yer almaktadır. Üç basamaklı bir merdivenle çıkılan ve bir sütunla giriş bölümünden ayrılan güney bölümü, somathâne (yemek bölümü) ve sema (tâlim yeri) olarak ikiye ayrılmıştır. Doğu köşesindeki bir merdivenle üst kattaki çilekeşler odasına çıkılmaktadır. Mutfak tarikatın yemeklerinin pişirildiği, muhip olarak tarikata giren kişilere eğitimin verildiği, aşçı dede, kazancı dede ve halife dedenin nezaretinde 1001 günlük çilenin tamamlandığı yerdir. Yemek pişirilen ocakların hemen önündeki boşluğa "âteşbaz-ı velî makamı" denilir. Ocağın yanında bir çeşme ve bulaşıklık vardır.
Riyâzet denilen 1001 günlük çile çıkarmak kesin kuralları olan eğitim sürecidir. Okuma, yazma, sema talimi Evrad ve Ezkâr (Dua ve zikir) çalışmaların yanında nefsin köreltilmesi için 18 ayrı iş yaptırılırdı. Bu işler helâ temizliğinden pazar alışverişlerine kadar değişiktir. Çilesini tamamlayan matbah canları sema dedesinin nezaretinde 18 çark atıp sema ettikten sonra sikke giyer hücrenişin olurdu.
4. Tilavet Odası, Dahili Uşşak, Post Kubbesi, Kibabül-aktab: Dergahın türbe bölümüne batı cephesinden Bab-ı Şerif denilen kapıdan girilmektedir. Bu bölümde ilk mekan Kur'an-ı Kerim ve Mesnevi okutulması için ayrılmış olan tilavet odasıdır. Günümüzde bu oda hat levhaları sergisine ayrılmıştır.
Tilavet odasından esas türbenin Huzur-ı Pir denilen bölümüne girilmektedir. Buradaki kapı gümüş kaplı olup Sokullu Mehmet Paşa'nın oğlu Hasan Paşa tarafından 1600 yılında yaptırılmıştır.
Mevlana türbesinin bulunduğu kubbeli bölüm Karaman döneminde son şeklini almıştır. Mevlana türbesinin batısındaki dört kubbeli bölümde sekiler üzerinde Horasan erlerinin sandukaları yer alır. Mevlâna türbesinin önündeki bölüm ise Huzur-ı Pir'dir. Kubbe-i Harda (yeşil türbe) altında Hz Mevlana ve oğlu sultan Veled yatmaktadır.
Kubbe-i Hadra'nın doğusunda Mevlâna'nın yakınları ve Çelebilere ait sandukalar bulunmaktadır. Bu bölümün en eski nakışları Kubbe-i hadra'nın güneyinde yer almaktadır.
5. Semâhâne: Post kubbesinin kuzeyinde yer alan kare planlı bu mekânın zemininde bulunan yapının Karamanoğulları dönemine ait semâhâne olduğu ileri sürülmüştür. Mevcut semahanenin köşelerindeki dört fil ayağı ve bunların kenar ortalarında bulunan pâyeler sivri kemerlerle birbirine bağlanmıştır. Üzerlerine pandantifler yardımıyla sekizgen kasnaklı kubbe oturmaktadır. Barihüda Tanrıkorur, semahane ile bitişiğindeki mescidin Yavuz Sultan Selim zamanında (1512 -1520) yapılmış olması ihtimalini ileri sürerse de bu iki mekânın Kanunî Sultan Süleyman döneminin sonunda inşa edildiğini kabul etmek daha doğru olur. Semahane ahşap bir kafesle Kıbâbü'l-aktab'dan ve demir bir parmaklıkla batı bitişiğindeki mescitten ayrılmıştır. Semahanenin kuzey ve doğu kesimine XVIII. yüzyılda mahfiller ilâve edilmiştir (züvvar - ziyaretçi mahfilleri). Mutriban mahfili erkeklere tahsis edilmiş alt katların kuzeybatı köşesinde olup üst katlar kadınlara ayrılmıştır. Güneyde ortadaki ayak önünde ahşap na't-mesnevi kürsüsü yer alır. Semahane XVIII. yüzyılda genişleterek dışarıdan kuzeyde mescidle, doğudan Kıbâbü'l-aktab'la birleştiği köşelerden kalın payandalarla desteklenmiştir. Bu esnada türbenin güney duvarına da ortadan bir payanda duvarı yapılmıştır. Semahanenin günümüzü gelen nakışları birkaç safha göstermektedir.
6. Mescid: Semahanenin batısında kare şeklinde bir mekân olup asıl kapısı batıdandır. Mermer söveler üzerinde mukarnaslı kavsarası vardır. Mescid Çerağ Kapısı ile Dâhil-i Uşşâk, kuzeydoğusundan da küçük bir kapı açılarak semâhâne ile irtibatlandırılmıştır. Mescidin zemini yerden bir kademe yükseltilmiştir. Güney tarafında ortadaki ayak içerisine mermer mihrap yerleştirilmiştir. Bursa kemerleriyle birbirine bağlı taş ayaklar üzerinde kuzey duvarına bitişik ahşap mahfil bulunur. Mahfilin altında ahşap konsolların arası XVI. yüzyıla ait klasik bitkisel motiflerle nakışlanmıştır.
7. Kütüphane: Dergâhın güneyinde, niyaz penceresini içine alacak şekilde 1919 yılında yapılmıştır. Bu oda Çelebi dairesi olarak da kullanılmıştır.
8. Çelebi Misafirhanesi (Selâmlık): Mevlâna külliyesinin kuzeybatı köşesinde yer alır. Tek katlıdır, ortadaki sofaya açılan odalardan oluşur. Sofa'nın tavanındaki manzara resimleri Meydan-ı Şerifinkilere benzer. 19.yüzyılın ikinci yarısına tarihlenebilir.
Bilindiği gibi mevlevihanelerde Çelebi'nin ve bazı yetkili dedelerin harem daireleri bulunmaktadır. Bu daireler genellikle dönemlerinin mimari üsluplarını yansıtan Türk Evi plân özelliklerini gösterirler. Konya'da türbe önünde dergâh çevresinde bu şekilde birçok Çelebi Konağı ve Dedelerin oturduğu evler vardır.
9. Hamuşan - Mezarlık - Türbe: Mevlevihanelerin en önemli bölümüdür. Bazen semahaneye bitişiktir. Burada Mevlâna dergâhında olduğu gibi canlarla susmuşlar iç içedir. Zamanında Mevlâna dergâhının çevresi, avlusu bütünüyle hamuşandı.
10. Diğer Mekânlar: Mevlâna Dergâhında gördüğümüz bu mekânlardan başka, hamam (Türbe Hamamı yıkılmıştır), sebil, sarnıç - kuyu gibi su tesisleri her mevlevihanede bulunurdu. Yenikapı Mevlevihanesi'nde gördüğümüz Muvakkithane, Ayin-i Cem odası, Sohbet odası yahut arka taraftaki küstahlar kapısı gibi ilginç bölümler de vardır.
1925 yılında Tekke ve Zaviyeler kapatılınca Konya Mevlana Dergâhı bir müddet kapalı kalmıştır. 1927 yılında müze olarak ziyarete açılmıştır. Konya Mevlana Dergâhı'nda Mevlevi tarikatına ait eserler özgün ortamlarında (Derviş hücreleri, Matbah, Mescid, Türbeler) görülebilir. Avluda Osmanlı dönemi mimari eserlerine ait kitabeler ve mezar taşları sergilenmektedir. Konya Mevlana Müzesi inanç turizmi açısından önemlidir ve Türkiye'nin en çok ziyaret edilen müzeleri arasında bulunmaktadır.

Tarihe karışan kültürel değerlerimiz: Kapı Tokmakları

Türk kültüründe "ev",yurttur, yuvadır. Huzur ve sükûn mekânıdır. Maddi ve manevî güzelliklerle bezenerek, donatılmıştır.
Göktürk anıtlarında "ev", "bark" diye de anılır. Selçuklular'da "ev", "bark" ile beraber kullanılmıştır. Ev ile çadır ve otağ kapıları aynı manayı taşır.(1)
Peygamber Efendimiz (S.A.), dünyadaki üç saadet göstergesini: "iyi bir ev, iyi bir aile, iyi bir binek" olarak ifade buyurmuşlardır.
Ev, insanın namusudur, haremidir, mabedidir. Dolayısıyla mukaddestir. Bu sebepledir ki eve giriş - çıkış sağlayan "kapı" mübarektir. "Eşik" de muazzezdir. Bunun için "eşik"e son derece saygı gösterilir. Üzerine basılmaz; hafifçe atlanarak geçilir.
Ev, kale, saray, bahçe kapıları ayrı ayrı özelliktedir. Mimari eserlerde kullanılan kapıların büyüğü, küçüğü; tek kanatlı, çift kanatlısı; Kuzulusu, parmaklısı; kafeslisi, asmalısı vardır.
Hepsinin de görevi giriş-çıkışı sağlamak, kontrol etmek ve emniyet altına almaktır. Ama üzerlerinde bir unsur vardır ki, bütün dikkatleri üzerine çeker. Bu göz alan aksesuar, "Kapı tokmakları"dır.
Kapının kullanıldığı yer, yerin sahibinin sosyal, kültürel ve estetik duyguları hakkında birçok anlamları dile getirirler. Yurdumuzun değişik yörelerinde, çeşitli zevk ve kültürleri yansıtırlar. Selçuklu, Beylik ve Osmanlı ev, camii, medrese ve imaret kapılarında genellikle klasik özelliklere sahiptir. XV. yüzyılda doruk noktasına ulaşır. XIX. yüzyıllardan itibaren ise, batılılaşma akımından dolayı kapı tokmaklarında bile farklılaşmalar görülür. Kalıp, model, şekil, bezeme, süs, motif ve figürlerinde daha çok Barok, Rokoko ve Ampir üslupları egemen olur. Bu bir moda ve zenginlik olarak düşünülebilir.
Nitekim Divriği'den Safranbolu'ya; Trabzon'dan, Mardin'e; İstanbul'dan, Erzincan'a kadar bütün yörelerde büyük özen, zevk ve emekle yapılmış kapı tokmakları gayet bol, zengin ve değişik örneklerle kapılarda yerini almışlardır. Bunların çoğu kaybolmuştur. Bazıları son temsilcileriyle yaşamlarını sürdürmektedirler. Bir kısmı da müzelerde, kaybolan kültürel değerlerimizde elde kalan mahdud örnekleri olarak sergilenilmektedir.
"Kapı" kapalı mekânın dışa açılan yüzüdür. Tatlı dil, güler yüz bizim milli kültürümüzdendir. Misafiri, güler yüz ve tatlı dille karşılamak ise daha kapıda iken başlar. Bununda ilk mümessili "Kapı tokmağı"dır. Bu ince düşünceden dolayı kapı tokmaklarına büyük değer verilmiştir.
"Kapı" sevgidir, merhamettir, cömertliktir, devlettir, nimettir, sığınaktır, barıştır, bağıştır. Bunun için "kapı" son derecede değeri haizdir. Dolayısıyla kapı tokmakları da; Devlet dairelerinin, mabetlerin, medreselerin, imâretlerin kapısı gayet muhteşem ve muazzamdır. Çünkü görevleri, halkı kucaklamak, bağrına basmaktır. Kapı tokmakları da kapıya göre şekil, ebat, süsle, vakar ve ululuk ifade edecek tarzda yapılmışlardır.
Çok çeşitli şekil, model, kompozisyon ve motiflerle meydana getirilmişlerdir. Demir, gümüş, altın kaplamalı, nikel, tunç ve ahşap malzemeli olurlar. Sade görünümlerinin yanı sıra daha çok, bitki, geometri, yazı motifleriyle bezeli, Rumilerle donatılmış olanlar tercih edilmişlerdir. İnsan, hayvan figürleri olanları da görülür. Bunlar genellikle stilize edilerek kullanılmışlardır. Bunların her biri tipolojik gruplaşma gösterirler. Yazılı olanlarda "Ya Fettah", "Lâilâhe İllâllah", "Besmele-i Şerif" ibareleri çok görülür. Süsler, aynasında, tablasında, tokmağında veya bileziğindedir. Tutulacak, ses çıkarılacak kısımlardadır.
Kadın eli, haç veya altı köşe yıldızlı tokmaklar, gayr-i müslim yapılarının kapılarında görülür. Buraların satılıp Müslümanların mülkü olmalarından sonra da kullanılmasında bir sakınca görülmeyenler de olmuştur. Bunlar arasında; insan, aslan, kuş, ejder gibi hayvan; üzüm, armut, elma, nar gibi meyve motifli olanlara da bol bol rastlanır. "Hanım eli" tarzındaki tokmaklarda el, bilekten aşağı kısımdır. Avucunda bulunan top, ses çıkarır. Bilek kısmında daha çok batılı kadın kıyafetlerinin büzgülü dantelâlı kol ağzını hatırlatır. İnce veya kalın; tek veya çift bileziklidir. Bir parmağında gösterişli bir kaşlı yüzük göze çarpar.
Beş, altı köşeli yıldız (Mühr-ü Süleyman), Hilâl, bilezik, Kandil motifli olanlar da vardır. Mitolojik ve sosyal anlamlar içerirler
Bunların her birisi, sosyal, ekonomik ve kültürel anlamları, inanç ifadelerini taşırlar. Nazarlık, tılsım, bereket sembolü olarak kullanılanları da bilinmektedir.
Tokmaklar arasında son derece enteresan olanları vardır. Bazıları iç içe, büyüklü, küçüklü iki bilezik halkası tarzındadır. Bazıları da altlı, üstlü iki tanedir. Üstteki kalınca, ağırca olup dövme demirden yapılmıştır. Diğeri ise ince, zarif, hafif, sarı metaldendir. Yukarıdaki tokmağın altında, tablaya yerleştirilmiş bilezik şeklindedir.
Kapıya gelen erkek ise, iç içe olanın dışındaki büyük halkayı, hanım ise içteki ikinci halkayı kullanırdı. Altlı üstlü tokmaklı kapılarda ise gelen erkekse yukarıdaki ağır tokmağı, hanım ise alttaki bileziği kullanırdı. Kapı sesi duyan ve gelenin kim olduğunu anlayan ev sahibi erkek veya hanım tarafından açılırdı.
Kapı tokmaklarının bir diğer enteresan yönü de ip bağlanılması idi. Evin sahibi kısa bir süre sonra döneceği bir yere giderken tokmağa, ince, sarkık bir ip. Uzun bir süre kalacağı yere, yatıya gitmişse kalın ve iki düğümlü ip bağlardı. Kapıya gelen durumu anlayarak buna göre hareket ederdi.
Görülüyor ki halkımızın ince düşüncesi, nezaketi, izanı, kapı tokmaklarına, buraya bağlanan ipin şekline kadar sirayet etmiştir. Bunların her biri, asil duyguların, köklü bir irfan ve faziletin çarpıcı tezahürleridir.
Bilezik tarzındaki, sarı metalden halkalı çalacaklar, dövme olanları varsa da daha çok dökmedir. Tek veya çift halka şeklindedir.
Bunların altında bir de küçük metal halka bulunur ki buna "çekecek" veya "şakşak" adı verilir. Bunla daha çok açık kapıyı çekerek örtmek içindir. Birde çocuklar geldiği zaman, aşağıda olduğu için bunu kullanırlardı. Bundan dolayı bunlara "şak-şak" denilmiştir.
Görülüyor ki "kapı tokmakları" milli kültürümüzde başlı başına, enteresan bir konudur. Değişik şartlar, kültürel, ekonomik, sosyal zevkler ve değer ölçüleri nedeniyle günümüzde, Türk kültür ve sanatının tarihi içerisinde gayet anlamlı ve değerli bir yere sahip bulunan kapı tokmakları, ne acıdır ki çağdaş yaşama yenik düşmüştür. Yerini zillere ve zilli kapılara bırakıyor. Bize de sadece "Bir zamanlar kapı tokmakları vardı." Demek kalıyor. Bilmem yeni nesiller kapı zilini çalanın kim olduğunu tahmin edebiliyorlar mı? Tokmağı bağlanan ipteki ince duyguları zille yaşayabiliyorlar mı?

Bkz: Prof. Dr. Bahâettin ÖGEL: Türk Kültür Tarihine Giriş; Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1978 III / 47

Batı Dünyasında Mesnevî ve Dîvân-ı Kebîr Üzerine Yapılan İlk Çalışmalar

GİRİŞ
Mevlâna'nın en çok ilgi gören eseri VI ciltten oluşan, hikâye ve öğütler yoluyla didaktik bir hüviyet kazanan Mesnevî'dir. Mevlâna'nın üç bini aşkın gazel ve iki bine yakın rubailerden oluşan şiirleri de Dîvân-ı Kebîr adlı eserde toplanmış ve onun hâl dünyasını rumuzlar halinde bizlere yansıtmıştır. Bu iki eser günümüz Batı dünyasında en çok ilgi gören eserler olup seçkiler halinde hemen hemen tüm dünya dillerine çevrilmiştir.
Mevlâna'nın bu iki manzum eserinden başka; çeşitli konularda halkı ve müritleri aydınlattığı sohbetlerini içeren Fîhi mâfîh; çeşitli şahıslara yazdığı mektupları kapsayan Mektûbât ve verdiği vaazların kaydedildiği Mecâlis-i Seb'a adlı mensur eserleri vardır.
Mevlâna'ya ait olduğu kesin olan bu eserlerin haricinde, Işknâme, Tırâşnâme ve Risâle-i Âfak u Enfûs gibi küçük tasavvufî eserler de bazı yazmalarda kendisine ait olduğu kaydedilmekle birlikte, gerek üslup ve gerekse konu bakımından bunların Mevlâna'ya ait olmadığı kesinlik kazanmıştır. Ayrıca; bir dua ve zikir kitabı niteliğinde olan Evrâd-ı Kebîr1, Mevlâna'nın Vasiyeti ve Mevlâna'nın Yedi Öğüdü adıyla da kayıtlı bazı küçük risaleler de Mevlâna'nın eserleri arasında değerlendirilmekle birlikte, bunlar münferit bir eser değildir.
Yine son dönemde Mevlâna'ya Esrârü'l-Celâleddîn adında yeni bir eser daha isnat edilse de bu eser, kenarında rubailerin yazıldığı Fîhi mâfîh'in İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Bölümündeki bir nüshasının olduğu âşikârdır.2
I. MESNEVÎ
İslâmî edebiyatlarda Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerden sonra en fazla ilgiyi gören Mesnevî, tasavvufî eserlerin temel taşlarından biri olarak nitelendirilmiş ve hemen hemen bu sahayla uğraşan bütün şair ve ediplerin ilgisini çekmiştir.
Mesnevî etkileyici mesajlarıyla Batılıların da dikkatini çekmiş, genellikle İngilizler bu esere ilgi göstererek üzerinde araştırmalar yapmışlardır.3 Gerçekte ise; Batılıların Mevlâna ile tanışması XV. yüzyıla dayanmakta, 1491 yılında kurulan Galata (Kalenderhâne) Mevlevîhânesi İstanbul'u ziyaret eden ecnebiler için 'mutlaka görülmesi gereken bir yer' olarak telâkki edilerek, özellikle Semâ âyin-i şerifleri büyük ilgi görmekteydi. Semâya olan bu ilgi ilk zamanlarla gravür ve seyahatnâmelere4 yansımakla birlikte, daha sonraları Mevlevîlik Tarikatına ve dolayısıyla Mevlâna ve eserlerine yönelmişti. İsveçli Claes Ralamb (ölm. 1698) ve İngiliz Lady Mary Wortley Montagu (ölm. 1762) İstanbul'a ziyaretlerinde seyrettikleri Semâ âyinine, seyahatnâme ve mektuplarında ilk yer verenler arasındadır. Her ikisi de seyrettikleri bu merasimlerden oldukça keyf almış ve 'estetik ve güzel' olarak nitelendirmişlerdir. Danimarkalı tanınmış hikâye yazarı Hans Christian Andersen de (ölm. 1875) İstanbul'da seyrettiği Rufâî âyinini 'vahşi ve korkunç' olarak vasıflandırırken, daha sonraki günlerde seyrettiği (1840-41 yılları arası) Mevlevî âyin-i şerîfini 'zarif, kibar ve baleye benzer' gibi sözlerle Ein Digters Bazar (1842) adlı eserine yansıtmıştır. Norveçli yazar Knut Hamsun (ölm. 1952) ise Andersen kadar 'şanslı' olmamış 1899 yılında İstanbul'a yaptığı seyehatinde sadece Rufâîlerin tekkesine götürülmüş ve orada seyrettiği, kendisine eziyet eden dervişlerin zikrinden bir şey anlamamış; zikirdeki bağırma seslerinden dolayı da Under Halvmanen (Hilâl Altında) adlı seyehatnamesinde 'Uluyan Dervişler' başlığıyla alaycı bir şekilde Rufâîleri anlatmıştır.
Mesnevî Batı dünyasında
Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer Purgstall'ın (ölm. 1856) Persian Literature (Viyana, 1818) adlı eseri Mesnevî'den örnekler içermesi bakımından ilk olma hüviyetindedir.5 Purgstall (ölm. 1856), Persian Literature (Viyana, 1818) adlı tanınmış eserinde, Mevlâna'dan uzunca bahsetmiş; Bericht über den zu Kairo erschienen Türkischen commentar des Mesnevi-i Dschelaleddin Rumi's (Wien, 1851) başlıklı makâlesinde de Ankaravî şerhini tanıtmış Mesnevî'den tercümeler yaparak 'Ganj Nehrinden Boğaziçi'ne kadar bütün mutasavvıfların okuması gereken bir eser' olarak nitelendirmiştir. Bu ilk diyebileceğimiz çalışmanın ardından George Rosen (ölm. 1891), Mesnevî oder Doppelverse des Scheich Mevlâna Dschalâleddin Rûmî (Leipzig, 1849, XXVI+217 s.; II. Baskı: Oğlu Friedrick Rosen (ölm. 1935) aracılığıyla, München, 1913, 263 s.) adlı eserinde Mesnevî'nin I. ve II. Ciltlerinden seçilen beyitlerin manzum tercümesini yapmıştır. Edward G. Browne (ölm. 1926) ise A Literary History of Persia (Cambridge, 1902-1930) adındaki genel Fars edebiyatı tarihi olan eserinde Mesnevî'nin tahlilini yaparak alıntılarda bulunmuştur. Walter von der Porten (d. 1880) da Aus dem Rohrflötenbuch des Scheich Dschelaleddine Rûmî (J. Hegner, 1930, 155 s.) adlı eserinde Ney ve Mesnevî hikâyeleri üzerine bir değerlendirmede bulunmuştur.
Yine, Alman Protestan papazı olan G. F. Tholuck (ölm. 1877), tasavvufu incelediği Sufismus sive theosophia persarum pantheistica (Berlin, 1821) adlı eserinde Mesnevî'den de bazı beyitleri Lâtince'ye tercüme etmiştir. Bu tercümeler Avrupada farklı dillere yapılan diğer çevirilere de kaynaklık yapmıştır. Daha sonraları da Mesnevî üzerine münferit çalışmalar yapan Tholuck, bir önceki eserine olan tepkilerden dolayı bunları yayınlamamıştır.
Fransa'nın Türkiye Büyükelçisi J. D. Wallenbourg da Mesnevî'yi Fransızca'ya tercüme etmiş, ancak 1799 yılında yayınlamak üzere iken Beyoğlu'ndaki yangında eserinin büyük bir bölümünü kaybetmiş, daha sonra da neşre muvaffak olamamıştır.
İngilizce ilk Mesnevî tercümeleri ise, sözlük yazarlığıyla tanınan S. James Redhouse'un (ölm. 1892), Mesnevî'nin I. cildini manzum olarak çevirdiği (1881) ve E. H. Whinfield tarafından hazırlanan ve VI ciltten seçilen 2500 beytin tercümesinin yer aldığı eserlerdir (1887).
Prof.Dr. W. R. von Brakkal Buys, Figures of Persian Mystics (1935) adlı Felemenkçe eserinde Mevlâna ve Mesnevî'sinden bahsetmiş; 1951'de de Mesnevî'den çevirdiği beyitleri içeren Fragmenten uit de Mashnawi Naar bet Perzisch Vertaald en Toegelicht Door adlı eserini yayınlamıştır. Daha önceleri ise Amsterdam'da bulunan Arbeidres yayınevi 1925 yılında Mesnevî'den tercümeler yayınlamıştır.
XIX. yüzyıl sonları ve XX. yüzyıl başlarında Mevlâna'yla tanışan Polonya ise, bugüne kadar Mevlâna ve Mesnevî'si ile ilgili olarak fazla bir gelişme kaydedememiş; ancak birkaç makale ve ansiklopedi maddesi yayınlayabilmiştir.6 Polonyalı yazar Julian Adolf Swiecicki 1902 yılında yayınladığı dünya edebiyatına dair ansiklopedide Mevlâna'ya 10 sayfa kadar yer ayırmış; George Rosen'in Almanca Mesnevî tercümesinden istifade ederek bazı bölümleri Leh diline çevirmiştir.
Günümüzde ise Prof.Dr. R. A. Nicholson'un kırk yıl üzerinde çalışarak hazırladığı, Mesnevî'nin metni ve İngilizce'ye tercüme ve şerhini kapsayan The Mathnawi of Jalaluddin Rumi (1925-1940, Leiden-Cambridge Univercity Press) adlı eseri sahasındaki en önemli çeviri olma özelliğini korumaktadır. İngilizce veya diğer Batı dillerine yapılan Mesnevî çevirilerinin birçoğu Nicholson' un bu tercümesine dayanılarak yapılmaktadır. Günümüzde Amerika, İngiltere, İran, Pakistan ve Hindistan'da yayınlanan bu eserin İngilizce tercüme kısmı Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından da yayınlanmıştır (2004, I-VI c.). Şimdilerde ise Harvard Üniversitesi İranlı alim ve Mevlâna uzmanı Prof.Dr. Abdülkerim Suruş'u görevlendirerek Nicholson'un bu eserini günümüz İngilizce'sine uyarlamasını yaptırmaktadır.
II. DÎVÂN-I KEBÎR
Dîvân-ı Kebîr, Dîvân-ı Şems, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems adlarıyla anılan Mevlâna'nın divanı kendisinden sonra muhtemelen oğlu Sultan Veled, Hüsâmeddin Çelebi ve diğer müridleri tarafından bir araya getirilmiştir. Şiirler çeşitli mecmua ve şahıslardan toplanırken araya başka şairlerin şiirleri de karışmış ve 40-50 bin beyit hacimli Mevlâna divanları ortaya çıkmıştır. Günümüzde hâlâ devam eden bu problem için henüz bir çözüm yolu bulunamamış ve bu da şimdilik imkânsız görünmektedir.7 Bununla birlikte ülkemizde ve İran'daki tasavvufî mecmuâların hemen hemen tamamında ve Antolojilerde Mevlâna' nın şiirlerinden örnekler bulunmaktadır.
Divanın tamamı Prof.Dr. B. Furûzânfer tarafından on nüshanın karşılaştırılmasıyla tenkitli neşir olarak yayımlanmış 8 ve şu ana kadar yapılan en iyi neşir olarak kabul görmüştür (gazel ve tercîi bendlerin yer aldığı bu neşir ise 36.360 beyittir). Bundan önce 1885 yılında Hindistan'da (Pakistan) ve 1336 hş./1957'de İran'da (Tahran) yapılan neşirler ise başka şairlerin şiirleri de karışmış olması bakımından değer taşımamış, yapılan tam tercümelerde esas kabul edilmemiştir.
Mevlâna Rubailerinin metni ise ilk olarak Veled Çelebi tarafından yayınlanmıştır. Bu neşirde 1.642 rubai yer almaktadır.9 Furûzânfer'in Dîvân-ı Kebîr neşrinin sonundaki rubai sayısı ise 1.995'tir.10 Şefik Can'ın Türkçe'ye tercüme ederek metnini yayınladığı Rubailer divanında ise şu ana kadar tespit edilebilen en fazla sayı mevcut olup 2217 adettir.11
Dîvân-ı Kebîr'in Batı Dillerindeki İlk Tercümeleri
Batıda Mevlâna şiirlerinin çevirisi, Mesnevî bahsinde de adı geçen Avusturyalı tarihçi Joseph von Hammer'ın (ölm. 1856) Persian Literature (Viyana, 1818) adlı eserindeki gazel tercümeleriyle başlar. Bu Almanca eserin hemen ardından Mevlâna'yı Avrupa'ya tanıtan ilk önemli kişi, Alman Friedrich Rückert'in Dîvân-ı Kebîr'den 40 gazeli, tercüme ve kendi yorumuyla sunduğu eseri gelir (Mystische Ghaselen nach Dschelaleddin Rumi, 1821; Diğer Baskıları: 1836; Hamburg, 1927, 77 s.).12 Oldukça ilgi gören bu şiirler daha sonra Franz Schubert ve Richard Straus gibi kompozitörler tarafından bestelenirken, Polonya'nın tanınmış kompozitörlerinden Ukrayna asıllı Karol Szymanowsky de (1882-1937) Mevlâna'nın bir gazelini 'Mevlâna Senfonisi' adıyla bestelemiştir. Bu senfoni ilk kez 1922'de Boston Senfoni Orkestrasıyla icra edildikten sonra çok beğenilmiş ve dünyanın sayılı orkestralarının repertuarına girmiştir. Bu eserin merhum Dr. Mehmet Önder'in katkılarıyla Prof.Dr. Hikmet Şimşek yönetimindeki Ankara Opera ve Balesi repertuarına ancak 1989-1990 sezonunda girmesi ise hem sevindirici, hem de 'geç kalınmışlık ve kendi değerimizi yabancılar aracılığıyla tanıyabilme' açısından üzücüdür. Yine İtalyanların tanınmış müzik adamlarından Franco Battitao 'Genesi' adıyla Mevlâna ve semâyı konu alan üç perdelik bir opera bestelemiş ve 27 Mayıs 1987'de Regio di Parma Tiyatrosu'nda sahnelemiştir.13
Mevlâna şiirlerinin çevirileri de 1840 yılında Amerika'ya kadar ulaşmış ve birkaç şiir burada İngilizce'ye çevrilmiştir.14 Bu çevirilerin yankısı devam ederken yine Avusturyalı bir Doğu bilimci olan Schwannau (1791-1865) Mevlâna'nın gazellerinden bir seçki yaparak Almanca'ya çevirir ve yayınlar (Auswahl aus den Diwanen des grössten mystichen Dichter Persiens Mewlana Dschelaleddin Rumi, Farsça Metin, Tercüme ve Açıklamalarla birlikte, Mechitaristen-Congregations-Buchhandlung, Wien, 1838, 236 s.). Bu eserlerin yanında tanınmış Alman şairi Johann Wolfgang von Goethe de (ölm. 1832) başta Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed ve İranlı mutasavvıf şairler olmak üzere Mevlâna'dan da etkilenerek eserler yazmış, şiirler söylemiştir.15
Dîvân-ı Kebîr'den yapılan bu ilk Almanca tercümelerden sonra, Mevlâna Yolu'nun en büyük İngiliz hizmetkârı Prof.Dr. Reynold A. Nicholson'un 'Ön Doktora Tezi' olarak hazırlayıp 1898 yılında yayınladığı eseri gelir. Nicholson, Divân-ı Kebîr'den seçtiği şiirleri İngilizce'ye çevirerek şerh ettiği çalışmasını Selected Poems from the Divanı Shamsi Tebriz adıyla yayınlar. Nicholson'un öğrencisi olan Prof.Dr. Arthur J. Arberry de (ölm. 1969) hocasının yolunu takip eder; onun kaldığı yerden görevi teslim alır ve Mevlâna'nın rubaileriyle ilgilenir. Arberry önce sufizm konusunda yazdığı eserinin bir bölümünde bu rubai tercümelerine yer verir; daha sonra ise The Rubaiyyat of Jalâleddin Rûmî, Select Translation in to English Verse adıyla münferit bir eser oluşturur ve yayınlar (London, 1949). Arberry, Mevlâna şiirlerinden seçkiler yapıp tercüme ettiği Mystical Poems of Rûmî adlı bir diğer eserini de 1968'de Chicago'da, vefatından bir yıl önce yayınlamaya muvaffak olur. William Hastie de XX. yüzyılın başlarında Divandan seçtiği şiirleri, Friedrich Rückert'in çevirisinden faydalanarak The Festival of Springs adıyla yayınlar ve Mevlâna şiirlerinin Batıda tanınmasına katkıda bulunur.16
J. D. Wallenbourg ve Clément Huart gibi şahısların çalışmalarıyla daha XIX. yüzyılda Mevlâna'dan haberdar olan Fransa ise, Dîvân-ı Kebîr'den ilk tercümeleri uzun zaman sonra bir Türk'ün çevirisinden okur. Mevlevî şahsiyetiyle tanınan yazar ve çevirmenlerimizden Asaf Halet Çelebi (d. 1907) 1950 yılında Mevlâna'nın 276 rubaisini Fransızca'ya tercüme ederek Les Roubaiat de Mevlâna Djlaleddin Roumi adıyla yılında Paris'te yayınlar.
Günümüz Batı Dünyasında Mevlâna Şiirlerinin Gördüğü İlgi
Batı dünyasında Dîvân-ı Kebîr Mesnevî'ye oranla daha fazla ilgi görmekte; Mevlâna'dan şiir tercümeleri özellikle son yirmi yıldır, başta Amerika ve Kanada olmak üzere Avrupa'nın birçok ülkesinde İngilizce, Almanca ve Fransızca'ya tercüme edilmektedir. Çoğunluğunu İngilizce tercümelerin oluşturduğu ve özellikle 1987'den günümüze artarak devam eden bu eserlerin sayısı tahminlerden oldukça yüksektir. Meselâ internet ortamının en büyük kitap satış sitesi olan http://www.amazon.com da sadece Mevlâna şiirlerinin İngilizce tercüme ve yorumunu kapsayan 200'e yakın eser vardır. Eskiden yayınlanmış kitapların sonraki baskılarının da dahil edildiği bu sayının önemli bir oranı da ilk baskılarını 1993-2003 yılları arası yapan eserleri kapsamaktadır. Bu eserlerde yukarıda adı zikredilen F. Rückert, R. A. Nicholson ve A. J. Arberry'nin tercümeleri öncülük yaptığı kuşkusuzdur. Bu bilim adamlarının şiir tercümelerinin özellikle İngiltere ve Amerika'da hâlâ basılması ve ikinci-üçüncü şahıslar tarafından sadeleştirmek ve açıklamalar eklemek suretiyle yeniden yayına hazırlanması bunun bir göstergesi olsa gerektir.
Günümüz Batı dünyasındaki Mevlâna'nın şiirlerine gösterilen ilginin en büyük âmillerinden biri de Prof.Dr. Annemarie Schimmel (1922-2003) ve Prof.Dr. Eva de Vitray Meyerovitch'in (1909-1999) bu sahada yapmış oldukları çaba ve çevirdikleri eserlerdir.17
Henüz öğrencilik yıllarında F. Rückert ve onun Mevlâna'dan çevirdiği şiirlerle ilgilenen Annemarie Schimmel hayatını adadığı İslâm tarihi ve tasavvufu alanında 80'i aşkın eser vermiş; Aus Dem Diwan, (Almanca,1986), Triumphal Sun: A Study of the Works of Jalaloddin Rumi (1978) ve Look! This Is Love: Poems of Rumi (1991) gibi baskıları hâlâ yapılan İngilizce eserlerde Mevlâna'nın şiirlerini tercüme etmiş ve özellikle Almanya ve Amerika'da bu sahanın en tanınmış bilim kadını olmuştur.
Fransa'nın bu sahadaki en tanınmış ismi Eva de Vitray Meyerovitch ise Katolik bir rahibe olma yolunda İncil'le uğraşırken kafasında beliren soru işaretlerine Kur'ân'da cevap bularak İslâmiyet'i seçmiş ve 'Havva' adını almıştır.18 Meyerovitch, diğer bir çok Batılı müsteşrik gibi önce semâya ilgi duymuş ve semâzenlerin dönüşünü atom zerrelerinin dönüşüne benzeterek Mesnevî'deki beyitlerden yola çıkmış ve Mevlâna'yı bir bilim adamı olarak da vasıflandırmıştır. Konya'ya sık sık gelerek burayı 'öz vatanı' olarak değerlendiren Meyerovitch, Mesnevî, Fîhi mâfîh ve Mektûbât'ın tamamını Fransızca'ya tercüme etmekle birlikte, Mevlâna'nın Divanına da ilgi duymuş ve Mohammad Mokri ile birlikte Odes Mystiques Dîvân-e Shams-e Tabrîzî adıyla gazel ve rubailerden bir seçki yayınlamıştır (Paris, 1982). Yine Rubâiyât adıyla da Mevlâna'nın rubailerini Fransızca'ya kazandırmakla birlikte bazı eserleri de İngilizce'ye tercüme yoluyla Batı dünyasının faydasına sunulmuştur.
Schimmel ve Meyerovitch'in bu eserleri de günümüz Batı dünyasının Mevlâna'ya ve şiirlerine olan ilgisini artırmış ve Ingrid Schaar, Carl Jung, Helen Juke, Erick Fromm, J. G. Bennet, Reshad Feild, Andrew Harvey, Coleman Barks, Michael Green, Lauren Marino, Deepak Chopra, Simone Fattal, Roger Housden, John Moyne, Franklin Lewis, Denise Breton, Christopher Largent, Robert Bly, Rita Shumaker, Nigel Watts, Shems Friedlander, Robert Van de Weyer, Kabir Edmund Helminski, Camille Helminski, Thomas Moore, James Cowan, Stephen Mitchell ve Jacob Needleman gibi birçok Batılının bu konuda eser vermesine sebep olmuştur. Burada özellikle belirtilmesi gerekir ki, John Moyne ve Coleman Barks tarafından 1987 yılında yayınlanan Open Secret: Versions of Rumi adlı Mevlâna şiirleri seçkisi Amerika'da 50 bin adet satarak 1988 yılının en fazla ilgi gören şiir kitabı olmuş; yine Coleman Barks'ın (d. 1937) The Essential Rumi (1997) adlı benzer eseri 110 bin satarak 1998 yılında bu rekoru iki katından daha fazla artırarak kırmıştır.19
Yukarıda anılan kişiler tarafından seçkiler halinde İngilizce'ye tercüme edilen Mevlâna'nın şiirleri, günümüzde Nevit Oğuz Ergin tarafından Gölpınarlı'nın Türkçe çevirisinden faydalanılarak İngilizce'ye çevrilmektedir. 2003 yılına kadar XXII cildi yayınlanan bu tercüme TC. Kültür (ve Turizm) Bakanlığı ve Echo Publications işbirliğiyle California'da yayınlaması bitmek üzeredir. Bu çeviri Amerika'da Mevlâna'yı ve fikirlerini tanıtma açısından oldukça önemli olup Dîvân-ı Kebîr'in tamamının Türkçe' den başka bir dile çevrilmesi bakımından da önem taşır.
III. SONUÇ
Mevlâna'nın eserleri ve bu eserlerinde işlediği konular geçmiş dönemlerde olduğu gibi günümüz dünya insanları için de önemli mesajlar ve nasihatler içermektedir. 800 yıla yakın bir zaman dilimini kapsayan bu fikirler, günümüzde dahi güncelliğini korumakta; ve hattâ daha yeni keşfedilmekte, bu husus da onun sadece dönemine hitap eden bir düşünür değil, çağlar boyunca muhatap bulabilen bir fikir adamı olduğunu göstermektedir. Şüphesiz Mevlâna'nın bu düşünceleri "Ben yaşadığım müddetçe Kur'ân'ın kölesi; Hz. Muhammed'in yolunun tozuyum..."20 düsturunca Kur'ân-ı Kerîm'den ve Hadis-i şerîflerden alınarak kendi örneklemeleriyle sunulmaktadır. Hâl böyle olunca da Mevlâna'nın fikirlerini anlayabilmek için Âyet ve Hadislere vakıf olmak ve Mevlâna'nın fikir dünyasını İslâmiyet'in daha kolay anlaşılabilmesi için bir araç olduğunu iyi tahlil etmek gerekmektedir. Oysa ki, özellikle Batı dünyasında XIX. yüzyıldan başlayıp 1990'lı yılların başından itibaren artmaya başlayan tercüme ve şerhlerin bir çoğunda Mevlâna'nın "dinler üstü bir hümanist" olarak lanse edilmesi, İslâmî referans ve bilgilere atıf yapmadan sufistik ve kişisel değerlendirmelerin yapılması onun gerçek fikirlerinin tam olarak anlaşılmamasına yol açmaktadır. Özellikle Amerika'da son yirmi yıldır bir hayli çoğalan bu eserler ve yapılan etkinlikler, Mevlâna'nın daha çok tanınması ve benimsenmesine katkıda bulunmakla birlikte, onun doğru olarak aktarılabilmesi hususunda da tereddütleri beraberinde getirmektedir.
Tespit edebildiğimiz kadarıyla günümüzde çok sayıdaki Türkçe ve Farsça eserin yanında, 200'ü aşkın İngilizce, 50'ye yakın Almanca, 20'yi aşkın Fransızca eser başta olmak üzere; İspanyolca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Danca, İskoçça, Çekçe, Boşnakça, Arnavutça, Arapça, Urduca, Hintçe, Sindce, Bengalce, Peştuca, Endonezyaca, Azerice, Tacikçe, Özbekçe, Rusça, Yunanca, İbranice, Çince ve Japonca'da yazılmış eserlerle Mevlâna, eserleri ve Mevlevilik tüm dünya insanlarına tanıtılmakta; ama Mevlâna'nın Mesnevî'de dediği gibi "Herkes kendi görüşüne göre onun dostu olup; içindeki gerçek sırları kimse aramamaktadır." Özellikle Amerika'da yayınlanan İngilizce eserlerde ise, Mevlâna'nın 'İran'ın tanınmış mistik şairi' olarak nitelendirilmesi bizi hayli üzmekle birlikte, bizim de eksikliğimizi göstermektedir.
Elinizdeki makalede de görülebileceği gibi kısmen Almanca ve Fransızca haricindeki diğer dünya dillerine çevrilen eserlerin, İngilizce telif ve tercümelerinden yapılması bu endişenin daha da büyümesine yol açmaktadır. Ülke tarihimizde önceleri Farsça, daha sonra Osmanlıca ve Türkçe yapılan konu ile ilgili çalışmaların, çağımızın uluslar arası bilim ve iletişim dili haline gelen İngilizce'ye aktarılması; sahayla ilgili bilim adamlarının bu hassasiyeti gözönünde bulundurarak kaleme alacakları yeni eserlerini İngilizce yayınlayabilmeleri, makam ve maddi imkân sahibi yetkililerin bu konuya ve yeni araştırmalara destek vermeleri, kısmen de olsa bu endişeleri azaltacaktır. Aksi takdirde torunlarımız, XIII. yüzyılda bir İslâm ve Türk düşünürü olarak Anadolu'da yetişip eserlerler veren Mevlâna'mızı "dinler üstü Amerikalı veya İranlı hümanist bir şair" olarak tanıyabileceklerdir.
------------
1 Arapça olan bu eser genelde Âyet-i Kerimelerden seçilerek oluşturulmuş ve Mevlevîler arasında 'Evrâd-ı Şerîf, Evrâd-ı Kebîr-i Mevlânâ, Evrâd-ı Mevlânâ ve Mevlevî Evrâd-ı Şerîfesi' adlarıyla tanınmıştır. Birçok yazma ve basması bulunan eser metin ve Türkçe tercümesiyle birlikte şu ana kadar iki kez yayınlanmıştır. (Hazret-i Mevlânâ'nın Mübârek Duâları, Hzl. Celâlettin M. Bâkır Çelebî - Hafız Hüseyin Top, Kurtiş Matbaacılık, İstanbul, 2001, VI. Baskı; Evrâd-ı Mevlâna, Yayına Hzl. Bekir Şahin, Rumi Yay., Konya, 2005.
2 Haftalık Dergisi, Sayı: 82, 83, 84, Kasım, 2004, muhtelif sayfalar; bu iddianın yanlışlığı ve eserin Fîhi mâfîh'in bir nüshasının olduğu bizim tarafımızdan Anadolu Ajansı'na verilen bir röportajla ortaya konulmuş ve bu düzeltmemiz 13-14 Kasım 2004 tarihli yerel ve ulusal bir çok yazılı medyada yayınlanmıştır. Ayrıca Furûzânfer tarafından neşredilen Fîhi mâfîh'in (Tahran, 1330 hş.) Mukaddime kısmında da Süleymaniye Kütüphanesindeki 4 Ramazan 751 tarihli bu nüsha tanıtılmış, neşirde kullanıldığı belirtilmiş ve "Esrârü't-Celâliyye" adıyla kayıtlı olduğu ve anılan eserin sağlam bir nüshası olduğu tespitine yer verilmiştir.
3 Uzluk, F. Nâfiz, "Mesnevî'nin Batıdaki Tercümeleri", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 30 vd.; Uzluk'un bu tespiti kendi zamanında doğru olmakla birlikte günümüzde Amerika'da yapılan çalışmalar İngiltere'ye ve diğer Batılı ülkelere oranla kıyas edilemeyecek kadar fazladır.
4 Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Brendemoen, Bernt, "İskandinav Seyyahları Gözüyle Dervişlik ve Tarikat", I. Milletler Arası Mevlâna Kongresi-Tebliğler, Konya, 1988, s. 259-269
5 Ergin, N. Oğuz, "Batıda Mevlâna Celâleddin-i Rûmî", Uluslararası Mevlâna Bilgi Şöleni, Bildiriler, s. 315 6 1851-1983 arası yayınlanan bu çalışmaların Bibliyoğrafyası için bkz. Chmielowska, Danuta, "Polonya'da Mevlâna hakkında Yapılan Bazı Çalışmalar", I. Milletler Arası Mevlâna Kongresi-Tebliğler, Konya, 1988, s. 201-202.
7 Divandaki Mevlâna'ya ait gazellerin ayırt edilebilmesi hususundaki bazı teknik açıklamalar için bkz. Furûzânfer, Bedî'üzzemân, Mevlâna Celâleddin, Çev. F. Nâfiz Uzluk, İstanbul, 1990, s. 202-211
8 Kitâb-ı Şems yâ Dîvân-ı Kebîr, Yayınlayan: Dânişgâh-i Tahran, 1336 hş./1957 (I-IX c.); Bir diğer baskısı: Tahran, 1344-46 hş./1965-67, (I-IX+I c.). Bu tam metnin baskıları İran'daki çeşitli yayınevleri tarafından farklı cilt sayılarıyla sürekli yayınlanmakta ve en fazla itibar gören Divan metni olma özelliğini korumaktadır.
9 Rubâiyyât-ı Hazret-i Mevlânâ, İstanbul Ahter Matbaası, 1312/1894; krş. Uzluk, F. Nâfiz, "Mesnevî'nin Batıdaki Tercümeleri", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 31
10 Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, Nşr.: Bedî'üzzemân Furûzânfer, I-II c., Tahran, 1374 hş./1995 (IV. Baskı), Rubailer, II, 1265-1448
11 Hz. Mevlâna'nın Rubâileri I-II, Şefik Can, Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, 3. Baskı; Bu eserin ilk iki baskısı Kültür Bakanlığı tarafından yapılmıştır.
12 Rückert, 1772 yılında Kur'ân-ı Kerîm'i de tercüme etmiştir.
13 Mevlâna'nın klâsik müzikteki bu yansımalarının yanı sıra şiirlerinin çevirisinden ve Mevlevî müziği formatında bestelenmiş diğer Mevlevî büyüklerinin eserlerinden oluşturulan müziklerin sayısı da oldukça fazladır. Günümüzde Türkçe'yle birlikte başta İngilizce olmak üzere diğer Batı dillerinde hazırlanmış çok sayıda kaset, CD ve Internet'teki Mevlâna sitelerinde yayınlanan MP3 bulunmaktadır.
14 Ergin, N. Oğuz, "Batıda Mevlâna Celâleddin-i Rûmî", Uluslararası Mevlâna Bilgi Şöleni, Bildiriler, 15-17 Aralık 2000, s. 317
15 Goethe'nin Mevlâna'nın şiirlerine nazire tarzında yazdığı bir şiiri ve karşılaştırması için bkz. Klein, Arpad, "Orientalische Elemente in der Romantischen Reflexion", II. Milletlerarası Mevlânâ Kongresi-Tebliğler, Konya, 1991, s. 134 vd.; ayrıca bkz. Sofi Huri, "Garb Tefekkür Âleminde İslâmiyetin Tesiri ve Hazreti Mevlânâ", Türk Yurdu Mevlâna Özel Sayısı, Temmuz, 1964, s. 61 vd.; Yılmaz, Bayram, Goethe ve Tasavvuf, Konya, 2002, s. 15 ve muhtelif sayfalar.
16 Eserde William Hastie (1842-1903) çevirisiyle Hayyam'dan da şiirler vardır. Yayınlayan: Glasgow, J. MacLehose and Sons, Edinburgh, 1903, 62 s.
17 Bu iki bilim kadınının Mevlâna'nın Batıdaki tanınmasına katkıları hakkında şu iki makaleye bakılabilir: Abdullah Öztürk, "Eva de Vitray Meyerovitch'in Mevlana Buluşması ve Mevlana Tanıtımına Katkısı", Uluslararası Düşünce ve Sanatta Mevlânâ Sempozyum Bildirileri, Çanakkale 25-28 Mayıs 2005, ss. 409-412; Zeynep Köse, "Mevlana'nın Batıdaki İki Sesi", a.g.e., ss. 421-423 18 Arabacı, Caner, "Mevlâna'ya Batı'dan Bakmak", Konya'dan Dünya'ya Mevlâna ve Mevlevîlik, Karatay Bel. Yay., Konya, 2002, s. 325
19 Barks'ın bazı eserleri Amerika'yla birlikte 1987'den beri Yunanistan'da, 1990'lı yıllardan bu yana da Lübnan'da yayınlanmakta ve bu ülkedeki Mevlâna'yı tanıtmada büyük bir görev üstlenmektedir.
20 Mevlâna, Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, II, 1387, Rubai: 1331.

Mevlâna Dergâhı'nın Son Görevlileri

Asırlarca Türk kültürünü, edebiyatını, sanatını ve irfanını besleyen; bu alanlarda pek çok kıymetli temsilciler yetiştiren mevlevîlik, birçok müessese gibi zamanla yıpranmış, kısmen yozlaşmış ve nihayet 4 Eylül 1925 tarihli Tekke ve Zâviyeler Kanunu ile tarihe karışmıştır.
Mevlâna Dergâhı son postnişinlerinden Veled Çelebi'nin (1910-1919) basımı tamamlanamamış 1910'lu yılların başlarına ait Konya Salnâmesi' ndeki listesine göre, o zaman için Osmanlı topraklarında faal olan 74 adet mevlevîhane bulunuyordu ve bunların hepsi, kuruluşundan beri Konya Mevlevîhanesi (Mevlâna Dergâhı) tarafından idare ediliyordu.
Yine Veled Çelebi, Hatıralarım (İstanbul, 1946) adlı eserinde Dergâh'ın son durumu ve görevlileri hakkında şu bilgiyi veriyor (s.67):
"Konya Mevlâna Dergâhı lâğvedilip, şarkın en büyük âlim ve şâiri olan Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî türbesi kapatılmayarak Dergâh, Konya Müzesi haline konuldu. Bu sırada Dergâh'ta 35 dede vardı. Sertarikatçı Âdil Çelebi, aşçı dede Sertabbah Nizâmeddin Çelebi olup son çelebi, Abdülhalim Çelebi idi. Dedelerin bir kısmı köylerine, bir kısmı da Halep'e gittiler. Yalnız Ankaralı Mehmed Dede Müze'de memur kaldı. Bundan böyle mevlevîlik, tarihin malı olmuştur." (Türkiye'de tarikatler kapatılınca Halep Mevlevîhanesi, 1944 yılına kadar merkez olarak faaliyetini sürdürmüştü.)
Selçuk Üniversitesi Selçuklu Araştırmaları Merkezi'ndeki Uzluk Arşivi'ni tasnif sırasında tesadüf ettiğim yeni harflerle daktilo edilmiş birkaç sayfalık liste, hem (yaklaşık olarak) Veled Çelebi'yi teyit etmekte, hem de bize Dergâh'ın son kadrosunu bilme şansını vermektedir.
Listenin başında ünlü tıp tarihçisi ve mevlevîlik müntesibi Prof. Dr. Feridun Nâfiz Uzluk (öl.1974) veya ağabeyi mimar, eğitimci ve mevlevîlik araştırıcısı Şahabettin Bey'e (öl.1989) ait bir not vardır ve o notta, bu bilgilerin, şahsî kütüphanelerinde bulunup Sertabbah Nizâmeddin Çelebi'nin hattıyla yazılmış olan Defter-i Dervîşân'dan nakledildiği bildirilmektedir. Bu birkaç sayfalık evrakta bulunan -mevcut kaynaklarda görmediğim bilgileri tek liste haline getirip alfabetik sırayla araştırmacıların ilgisine sunuyorum.
KONYA MEVLÂNA DERGÂHINDA SON GÖREVLİ ŞAHISLAR ve VAZİFELERİ
ABDÜLHALİM ÇELEBİ: Postnişin
ÂBİD EFENDİ (Bahaeddin Efendizade): Âyinhan
ÂDİL EFENDİ (Hacı Arif Çelebizade): Sertarîk
AHMED EFENDİ: Ser-nâyî (İrtihâli üzerine münhaldir.)
ALİ EFENDİ (Aladağlı): Derviş (hücrenişin) ALİ EFENDİ (Celal Efendizade): Âyinhan
ALİ EFENDİ (Karahisarlı Derviş): Meydancı (hücrenişin)
ÂRİF EFENDİ (Şahabeddin Çelebizade): Kemânî
BAHAEDDİN ÇELEBİ (Hüseyin Çelebi hafîdi): Serâyinhan
EMİN EFENDİ (Eberli): Derviş (hücrenişin) GAZİ (Maraşlı Derviş): Âyinhan, aşçı (hücrenişin)
HAKKI DEDE: Türbedar
HALİL RIZA DEDE (Hacı): Şems türbedarı HASAN EFENDİ (Diyarbakırlı Kürt Derviş): Kazancı, baş dede (hücrenişin)
HASAN EFENDİ (Hadimli): Derviş (matbahnişin)
HASAN EFENDİ(Selanikli Derviş): Niyaz penceresi bekçisi (hücrenişin)
HAYRİ EFENDİ (Kürt): Derviş (hücrenişin) KÂMİL ÇELEBİ (Abid Çelebizade, Hacı): Âyinhan
MEHMED EFENDİ (Ankaralı Derviş): Bevvâb-ı evvel, kütüphaneci (hücrenişin)
MEHMED EFENDİ (Karamanlı): Derviş (hücrenişin)
MEHMED EFENDİ (Niğdeli): Derviş (hücrenişin)
MEHMED KELEŞ (Konyalı Derviş): Bevvâb-ı sânî (hücrenişin)
MİDHAT EFENDİ (Memduh Efendizade): Kemânî
NAZIM EFENDİ (Ziya Çelebizade): Âteşbaz türbedarı, ser-semâî
NİZAMEDDİN EFENDİ (Salahaddin Çelebizade): Sertabbah, âyinhân-ı sânî ve kudûmî
ÖMER (Uluırmaklı Derviş): Âyinhân-ı sâlis ve kudûmî
RIZA DEDE (Hacı): Kütüphaneci (hücrenişin)
SADEDDİN ÇELEBİ (Vacid Çelebizade): Vakıf kâtibi
SIDKI DEDE: Mesnevîhan
ŞAHABEDDİN ÇELEBİ (Münib Çelebizade): Dâirezen
VELED EFENDİ (Adil Efendizade): Neyzen-i sânî
ZİYA ÇELEBİ (Osman Çelebizade): Halilezen Yukarıda isimleri geçen şahıslardan bazıları hakkında Hamid Zübeyir Koşay'ın Mart 1927'de neşrettiği "Mevlevîlikte Matbah Terbiyesi" isimli makalesinde verilen malûmat da şöyledir:
"Ser-tarîk: El-yevm ber-hayât olan Âdil Çelebi bu vazifeyi ifa etmekte idi. Ondan evvel pederi Ârif Çelebi ve onun pederi Hacı Eyüp Çelebi'dir ki hâmuşhâne namıyla maruf kabristanda medfundurlar."
"Sertabbah Dede'nin Çelebi Efendi'nin emriyle tayin olması usûlden ise de elyevm ber-hayât bulunan Nizameddin Çelebi'nin büyük pederi Ziya Efendi'den sonra, evlâdı olarak kabul edilmiştir."
"En son ser-kudûmî, el-yevm mûsikî muallimi olan Bahaeddin Çelebi'dir."
"En son ser-nâyî, bundan bir sene evvel(?) vefat eden Sivaslı Ahmed Dede olup vefatından sonra bu makam, bir zaman vekâletle idare edilmiş(tir). (Türk Yurdu, S.27. s.280-281)
Üsküdar Mevlevîhanesi son şeyhi olup Abdülhalim Çelebi'nin ilk zamanlarında Konya Dergâhı'nda bir yıl kadar bulunmuş olan değerli âlim ve şair Ahmed Remzi Dede'nin (öl.1944) Divan'ında, zikredilen şahıslardan Abdülhalim Çelebi (s.242), Âdil Çelebi (s.262), Nizameddin Dede (s.245), Şems türbedarı Rıza Dede (s.258), Sıdkı Dede (s.266); ayrıca Abdülhalim Çelebi'nin babası Abdülvâhid Çelebi (s.61, 204, 225), oğlu Bâkır Çelebi (s. 55), Veled Çelebi (s.43, 45, 100, 251, 282) ve Âteşbaz türbedarı Yakub Dede (s.259) hakkında şiirler bulunmaktadır. (Bkz. Ahmed Remzi Akyürek ve Şiirleri, haz. Hasibe Mazıoğlu, Ankara, 1987)
Son olarak bir hususa temas etmekte fayda görüyorum. Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlâna'dan Sonra Mevlevîlik adlı eserinde (2.bs., İstanbul, 1983) Mevlâna Dergâhı son postnişinleri hakkında şu bilgiyi vermektedir: "Abdülhalim Çelebi, ikinci tayininde çelebilik makamında bir yıl kadar kalmış; 1920'de makama Âmil Çelebi tayin edilmiş, ölümü üzerine üçüncü defa yine Abdülhalim Çelebi Mevlâna postuna oturmuş; 1925'te tekrar azledilmiş; yerine ikinci defa Veled Çelebi tayin edilmiş; tekkeler, bu zatın zamanında kapanmıştır." (s.180-181)
Bilindiği üzere Abdülhalim Çelebi (öl.1925), ilk olarak babasının vefatı üzerine 1907'de posta geçmiş; 1910'da azledilip yerine Veled Çelebi tayin edilmiş; onun da 1919'da azliyle yerine tekrar Abdülhalim Çelebi postnişin olmuştur.
Gölpınarlı sonuncu postnişin olarak Veled Çelebi'yi göstermektedir. Halbuki Veled Çelebi -yukarıda nakle-dilen ifadesinde- açıkça son postnişin Abdülhalim Çelebi'ydi demektedir.
Ben şu ana kadar okuduğum eserlerde ve inceleyebildiğim belgelerde Gölpınarlı'yı teyit eden bir bilgiye rastlamadım. Bu durumda ya merhum Gölpınarlı yanılıyor, yahut da fiiliyâta geçmemiş bir tayin söz konusu olmalı diye düşünüyorum.

Mevlânâ'nın Eğitimi, Manevi Doğuş, Gizli Hazine ve Değişim

İnsanın Evrimi
"Hayatın sürdüğü dünyaya geldiğin anda,
Bir merdiven konuldu önüne kaçabilmen için
Önceleri, madendin, sonraları nebat idin.
Nihayet hayvan oldun, bunu nasıl bilmezsin,
Daha sonra bilgi, akıl ve inançla donatılmış insana dönüştün;
Topraktan gelen bu vücuda iyice bak: ne kadar mükemmel oldu!
İnsan halini aştığın zaman hiç şüphesiz bir melek olacaksın;
O zaman yerle ilişkini keseceksin; senin yerin gökyüzü olacak.
Melek halini de aş: Bu okyanusa dal ki
Su damlacığın bir derya olabilsin...1
Aynı şekilde Mesnevî'de Tanrı'ya dönmeden önce ruhun aşmak zorunda olduğu çeşitli merhaleler ve bu değişmelerin beraberindeki bilinçsizlik durumu da tasvir edilmiştir.
"İnsan önce cansızlar ülkesine gelmiş, oradan nebatat alemine geçmiştir. Yıllarca nebat olmuş, bu alemde ömür sürmüştür de cansız şeylerin zıddı olduğu halde bir zamanlar cansızlar ülkesinde bulunduğunu hatırına bile getirmemiştir. Nebatlıktan hayvanlığa geçince de nebat olduğu zamanki halini hiç hatırlamadı. Yalnız yeşilliğe karşı bir meyli vardır... hele bahar gelip de çiçekler açıldı mı! Tıpkı çocukların analarına meyilleri gibi. Fakat çocuk anasına, ana sütüne neden meylediyor bu sırrı bilmez ve derviş de manevi pire meyleder; dervişin cüz'i aklı külli akıldan gelir... Sonra insan, hayvanlıktan insan haline girmiştir; önceki ruhlarını hatırlamadığı gibi bu ruhunun da değişeceğini aklına bile getirmez 2
Yanılgı Âlemi
"Kişi yolculuğa çıkmaya karar verdiği zaman mantıklı planlar yapar ve kendi kendine şöyle der: "Eğer oraya gidersem bir sürü güzel ve iyi işlere kavuşacağım; hayatım düzene girecek, dostlarım sevinecek, düşmanlarım çatlayacak." O böyle planlar yapar fakat Tanrı'nın takdiri başkadır. Uzun uzun düşünür, taşınır ve ne yapacağını tasarlar. Fakat bu planlarından hiç biri istediği gibi gerçekleşmez. Buna rağmen her zaman kendi düşüncesine ve kendi hür iradesine güvenir.
Rüyasında yabancı bir şehirde bulunduğunu ve kimseyi tanımadığını hiç kimsenin de kendisini tanımadığını gören birinin durumu buna bir örnektir. Yönünü bilmeksizin başıboş dolaşır durur. Bu adamın sıkıntıları, üzüntüleri vardır, kendi kendine konuşur: "Niçin bu şehre geldim ki, burada ne bir tanıdığım, ne de bir dostum var" Ve ellerini sıkar, dudaklarını ısırır. Uyandığı vakit ne şehri ne de insanları görür. Anlar ki bu üzüntüler, bu sıkıntılar boşunaymış. İçinde bulunduğu bu duruma canı sıkılır ve bunun da faydasız olduğunu anlar. Bir başka zaman, yeniden rüya görmeye koyulduğu zaman tesadüfen kendini yine bu şehirde görür ve yine sıkıntıları, üzüntüleri başlar ve buraya geldiğine söylenir durur. Daha önceki durumda bütün bu sıkıntıların boşuna olduğunu ve hepsinin boş bir rüyadan ibaret olduğunu anladığı zaman duyduğu üzüntüyü hiç hatırlamaz bile. Şimdi bunun anlamı şudur: İnsanlar kendi iradelerinin ve kendi tasarılarının başarısızlığa uğradığını ve hiçbir şeyin kendi arzuları doğrultusunda gerçekleşmediğini bin kez gördüler; bunları unutturan Yüce Allah'tır; her şeyi unuturlar ve kendi fikirlerine ve hür iradelerine boyun eğerler. "Ey inananlar, sizi yaşatacak şeylere çağırdıkları zaman Allah'ın ve Resûlünün çağrısına koşun ve bilin ki Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz O'nun huzuruna toplanacaksınız."
Yok gibi görünen ama hakikatte var olan âlemle yok olduğu halde var görünen alemin mukayesesi.
"Tanrı yoku var ve debdebeli gösterdi, varı da yoklu şeklinde izhar etti.
Denizi örttü de köpüğü meydana çıkardı, rüzgarı örttü de sana tozu gösterdi.
Toprak bir minare gibi havada döne döne yücelir. Toprak kendiliğinden nasıl olur da yücelere çıkar.? A illetli, toprağı yücelerde görüyorsun, fakat rüzgarı görmüyorsun, onu delil ile anlıyorsun.
Köpüğü her tarafa gider görmektesin. Fakat denizsiz köpük var olamaz ki.
Köpüğü duyunla görür, denizi de delil ile anlarsın. Düşünce gizlidir, söz ise ortada.
Biz ise yok etmeyi var olduğuna ispat sanmışız. Yoku gören bir gözümüz varmış meğer.
Uykulu göz hayalden ve yoktan başka ne görebilir ki?
Velhasıl azgınlıkla başımız dönmüş, şaşırıp kalmışız. Hakikat gizli olduğundan hayal meydana çıkmış. Bu yoku Allah nasıl da gözümüzün önüne dikti? O hakikat nasıl oldu da gizlendi.
Aferin ey büyüler yapan üstad! Senden çekinenlere tortulu suyu saf gösterdin!
Büyücüler pazardakilerin gözleri önünde ay ışığını ölçüp biçerler de para alırlar, kâr ederler.
Bu ölçüp biçmeyle para kazanırlar. Halbuki alıcının elinden para da çıkar, kumaşı alamaz.
Bu alemde büyücüdür. Biz onda ticaret yapıyoruz, ondan ölçülüp biçilen ay ışığını alıyoruz...
Fakat ey tutsak, ömrünün parasını aldığı zaman, paradan da olursun, eline kumaş da geçmez, kesen de bomboş kalır.
Gerçeğe Yaklaşma
Hintliler karanlık bir ahıra bir fil getirip halka göstermek istediler.
Hayvanı görmek için o karanlık yere bir hayli adam toplandı.
Fakat ahır o kadar karanlıktı ki gözle görmenin imkanı yoktu.
O, göz gözü görmeyecek kadar karanlık yerde file ellerini sürmeye başladılar.
Birisi hortumu eline geçirdi:"Bu yaratık bir oluğa benziyor." Dedi.
Başka birinin eline kulağı geçti:"Bu bir yelpazeye benziyor" dedi.
Birisi de sırtını ellemişti:"Fil bir taht gibidir" dedi.
Herkes neresini elledi, nasıl sandıysa fili ona göre anlatmaya koyuldu.
Onların sözleri, görüşleri yüzünden birbirine aykırı oldu. Birisi "dal" dedi, öbürü "elif"
Herkesin elinde bir mum olsaydı sözlerindeki aykırılık ortadan kalkardı.
Duygu gözü ancak, avuca, ancak köpüğe benzer, avuç bütün fili birden elleyemez ki!
Denizi gören göz başka köpüğü gören göz başka. Köpüğü bırak da denizin gözüyle bak sen.
Köpükler, gece gündüz denizden meydana gelir, onları deniz harekete geçirir. Fakat ne şaşılacak şey, sen köpüğü görüyorsun da denizi görmüyorsun da denizi görmüyorsun...!
Biz, gemilere benziyoruz. Aydın denizi içindeyiz de gözlerimiz görmüyor, birbirimize çarpıp duruyoruz.
Ey ten gemisine binmiş, uykuya dalmış adam, denizi gördün ama asıl denizin denizine bak.
Denizin de bir denizi var onu sürüp duruyor. Ruhun da bir ruhu var onu istediği tarafa çevirir. 4
Gerçek Bilgiyi Ortaya Çıkarma Yöntemi
Konu, ister dinleyicide zaman ötesinden işitilen bir çağrının yankısını uyandırarak sonsuzluğa ait melodilerin dünyevi hatırasını canlandıran semâ töreni olsun; ister öğütçülerin işaret edilenle algılanan gerçek arasındaki mesafeyi düşündürmeyi amaçlayan sembolik anlatımları olsun; isterse müridin kendisinin bilmediğini sandığı gerçekleri büyük bir incelikle hazırlamış soru cevap yöntemiyle bizzat müridin kendisine tarif ettirmeyi amaçlayan diyalektik metodu olsun, amaç her zaman bilinçlenmeyi sağlayacak bir uyanışı gerçekleştirmek olmuştur.
Bu sonuncusunun Sokrat tarafından kullanılan yöntem olduğu bilinmektedir. Menon diyalogu buna klasik bir örnektir.
"Sokrat: O halde bilmeyen birinin zihninde bilmediği şeylerin de var olduğuna dair doğru düşünceleri yok mudur?
"Menon:- Elbette vardır!
"Sokrat:- Ver şimdi, bu düşünceler onda bir rüya şeklinde yükselmektedir." 5
Aynı şekilde Mesnevî'de, Musa'nın Allah'a dünyayı yarattıktan sonra neden onu tekrar yok ettiğini sorması anlatır:
Allah cevap verdi:"Bu sorduğun sorunun bilgisizlikten kaynaklanmadığını biliyorum."
"Cevabını bildiğin halde, diğer insanlar bu soruyu anlayabilsin diye mahsus soruyorsun."
"Zira soru sormak bilginin yarısıdır..."
Şeyh böylece müridini azar azar bilginin sütüyle besledi, ta ki yardımına ihtiyaç duymayıncaya kadar. Dış alemin şeyhi zaten aziz Augustin'in bahsettiği gibi bu iç alemin şeyhine, yani müridin iç dünyasını yönlendiren ruhuna yardımcı olur sadece. Zira şeyh doğru işaretler verdiği zaman müridin ruhunda bir şey ona gerçeği bildirir; o zaman ona, hiçbir şüpheye yer bırakmayan kesin bilgi gelir:
"Bu işaret senin hasta ruhun için merhem oluyor... O zaman şöyle diyeceksin:"Ey dostum, sen gerçeği söyledin... düş önüme."
O halde, Mesnevî'nin dediği gibi "Allah'la oturmak (beraber olma) isteyen kişi sufilerle otursun (beraber olsun)."
Azizlerin muhabbetini tâ... canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül verme.
Ümitsizlikler diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma, güneşler var.
Gönül seni, gönül ehlinin diyarına çeker. Agâh ol, bir gönüldeşten gönül gıdası al, onunla gönlünü gıdalandır. Yürü, ikbali, bir ikbal sahibinden öğren! 6
Ruhun çağrısı daha şimdiden bir cevaptır, tıpkı duanın bizzat kendi cevabı olması gibi. Pascal gibi, Mevlânâ da "Dost arayan kişi onu o andan itibaren bulmuştur." Diye buyurmaktadır.7 Zira hakikatte (dost) arayan Allah'tır.
Sonuçta her şey aşk üzerinedir. Kur'an da Allah, insana şah damarından daha yakındır denilmiştir. İnanan kişi, eğer seviyorsa onu kalbinde hisseder. Allah, peygamberin ağzıyla şöyle buyurmaktadır:
"Ben ne yerde ne gökteyim. Ben sadık kulumun kalbindeyim."
Ve yine Allah şöyle buyurmaktadır: "Kulumun bana yaklaşması için kendisine gönderdiğim emirleri yerine getirmekten başka yol yoktur; ve kulum, tâ ki... Ben kendisini sevinceye kadar fazladan ibadetlerle bana yaklaşmaya devam eder. Ve ben onu sevdiğim zaman onun işiten kulağı, gören gözü, konuşan dili, tutan eli olurum."
Aşk
"Kim olursan ol ve hangi durumda bulunursan bulun her zaman bir aşık, tutkulu bir aşık olmaya çalış. Bir kere aşkı buldun mu, mezarda, kıyamet koptuğunda, sonsuza dek Cennet'te her zaman aşık olacaksın. Has buğday ektiğin vakit, has buğday şüphesiz bitecek, has buğday demet olacak ve has buğday ocakta kaynayacak." Mecnun Leyla'ya bir mektup yazman istiyordu. Bir kalem aldı ve şu mısraları yazdı:
"İsmin dudaklarımda
Hayalin gözlerimde
Hatıran kalbimdedir
Öyleyse ben kime yazayım?"
Hayalin gözlerimden gitmiyor, ismin dudaklarımın dışında değil, hatıran ruhumun derinliklerinde duruyor, madem ki sen bütün bu yerlerde geziniyorsun, o halde ben kime yazayım? Kalem kırıldı, kağıt yırtıldı. 8 Kalbi böyle sözlerle dolu olan çok insan vardır; aşık olmalarına ve bunu arayıp arzulamalarına rağmen, bunları kelimelerle, kalıplarla izah edemezler. Bu şaşılacak bir şey değildir ve aşka engel olamaz, zira kaynak kalptir, arzu, aşk ve tutkudur. Aynı şekilde çocuk sütünü sever ve ondan güç alır ve yine de sütü hakkında izahatlar veremez; ne aydınlatıcı bilgiler verebilir, ne de onu içmekten duyduğu zevki ve onu içmezse ne kadar zayıf olacağını izah edecek kelime bulabilir, halbuki ruhu onun aşığıdır ve onu şiddetle arzulamaktadır. Buna karşılık, yetişkin bir kişi sütün ne olduğunu bin türlü açıklasa da yine sütten hiçbir zevk almaz ve onun tadına varamaz.
Kalbin Aynası
Bizanslılarla, Çinliler Arasındaki Resim ve Portre Yapma Sanatı Konusundaki Tartışmanın Hikayesi Çinliler " biz daha mahir ressamız" dediler Rum (Anadolu) halkı da dedi ki:"Bizim maharetimiz daha üstündür".
Padişah "Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz dâvasında haklı" dedi.
Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarının ressamları ilimlerine daha vakıf kişilerdi.
Çin ressamları "Bize hususi bir oda verin, bir oda da sizin olsun" dediler.
Kapıları karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini Çin ressamları aldı, öbürünü de Rum ressamları.
Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine hazinesini açtı.
Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi.
Rum ressamları "Pas gidermekten başka ne resim işe yara, ne boya" dediler.
Kapıyı kapayıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale getirdiler.
İki yüz çeşit renge boyamaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir, renksizlikse ay.
Buluta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan, aydan ve güneştendir.
Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine sevinmekteydiler.
Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan, idrakten öte, fevkalade güzel şeylerdi.
Ondan sonra Rum ressamların odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye mani olan perdeyi kaldırdı.
Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi göründü; resimlerin aksi adeta göz alıyordu.
Oğul, Rum ressamlar sufilerdir. Onların ezberlenecek dersleri, kitapları yoktur.
Ama gönüllerini adamakıllı cilalamışlar, istekten, hırstan, hasislikten ve kinden arınmışlardır.
O aynanın saflığı, berraklığı gönlün vasfıdır. Gönüle hadsiz hesapsız suretler aksedebilir.
Gaybın suretsiz ve hudutsuz sureti, Musa'nın gönül aynasında parlamış, koynuna sokup çıkardığı elde görünmüştür.
O suret göğe, arşa, ferşe, denizlere ta en yüce gökten denizdeki balığa kadar hiçbir şeye sığmaz.
Çünkü bütün bunların hududu, sayısı vardır. Halbuki gönlün aynasının hududu yoktur.
Burada akıl ya susar, yahut şaşırıp kalır. Sebebi de şu; Gönül mü Tanrı'dır, Tanrı mı gönül?
Hem sayılı hem sayısız olan (hem kesrete dalan, hem vahdeti bulan) gönülden başka her nakışın aksi geçip gider, ebedi değildir.
Fakat ezelden ebede kadar zuhur edegelen her yeni nakış, gönüle akseder orada perdesiz apaçık surette tecelli eder.
Gönüllerini cilalamış olanlar, renkten, kokudan kurtulmuşlardır. Her nefeste zahmetsizce bir güzellik görürler.
Onlar ilmin kabuğundaki nakışı bırakmışlar, Aynel yakîn bayrağını kaldırmışlardır.
Sekiz cennettin nakışları parladıkça onların gönül levhine vurur, orada tecelli eder.
Tanrı'nın doğruluk makamında oturanların, orasını yurt edinmelerin derecesi, arştan da yücedir, kürsüden de boşluktan da! 9
Gerçek Bilgi
Bir kral oğlunu, hüner sahibi bir topluluğa teslim etmiş, onlar da çocuğa yıldız bilgisi, toprak falı ve diğer bilgilerden öğretmişlerdi. Çocuk son derece aptal olduğu halde bu bilgileri öğrenip üstad oldu. Bir gün kral eline bir yüzük aldı ve oğlunu denemek için sordu: "Söyle bakalım avucumda ne var?" -Oğlu cevap verdi: "Elindeki yuvarlak, sarı ve içi boş bir şeydir." Kral "Bu tahminler doğru fakat bunun gerçekten ne olduğunu söyle bana!" -" Bu bir kalbur olmalı" diye cevap verdi prens. Kral şöyle dedi: "Alametleri o kadar doğru verdin ki, bilgi ve tahsilin gücü karşısında akıl hayretler içinde kaldı. Nasıl oldu da bir kalburun bir avucun içine sığamayacağını düşünemedin?"
Aynı şekilde zamanın bilginleri bilimlerde kılı kırk yarıyorlar; kendilerini ilgilendirmeyen şeyleri mükemmel biliyorlar ve onlara tamamen vakıftırlar. Kendi kendileri hakkında ise hiçbir şey bilmiyorlar. "Buna müsaade edildi, buna edilmedi. Bu helal, bu helal değil" diyerek her şeyi helal ya da haram diye ayırıyorlar. Fakat kendi mahiyetleri hakkında neyin helal neyin haram, neyin temiz neyin pis olduğunu bilmiyorlar.
O halde bir şeyin dış görünüşünün oyuk, sarı, yuvarlak olması sadece bir tesadüftür. Eğer onu ateşe atarsan bu niteliklerinden hiçbir şey kalmaz. Saf bir cevher olur. İlimlerle, davranış ve sözle ilgili işaretler de böyledir. Düşünülen şeyle hiç de alâkalı değildirler ve her şey yok olduktan sonra geriye kalan bu cevherdir. İşte o bilginlerin alameti böyle olur. Bütün bu şeyleri söyleyip anlattıktan sonra kalburu avuç içine sığdırmaya kalkarlar. Çünkü onların esas olan şeylerden haberi yoktur. 10
Kutsal Kitapların Manevi Yorumu
"Bunu ilhama mashar olan, afakta, gayıp aleminde bulunan şeyleri yanındaymış gibi bilen kişi anlar." Yahya'nın anası uzakta olmakla beraber Meryem'in yanında bulunabilir.
Vücut, göz göz olunca gözler kapalı olduğu halde de sevgilinin yüzü görülebilir.
Mamafih, baş gözüyle de görmediğini, can gözüyle de görmediğini farzet ne çıkar? Ey düşkün, sen kıssadan hisse almaya bak!11
Her halükarda, Musa ve Firavun'un hikayesi tecrübeli kişinin gözünde bir hikaye değildir: Manevi bir halin tarifidir.
Asî, bunlar öncekilerin aslı yok masallarıdır dedi ya... Kur'an hakkında söylenen bu söz nifak eseridir.
İçinde Tanrı ruhu olan Lamekân aleminde nerde geçmiş, nerde gelecek, nerde şimdi.
Geçmiş, gelecek sana göredir. Yoksa hakikatte ikisi de birdir, fakat sen iki sanırsın.
Halbuki Musa'yı anmamız işi gizlemek için.
Yoksa Musa'nın nuru, ey iyi adam senin bugün ellerinde
Musa da sen de, Firavun da. Bu iki hasmı da kendinde ara sen.12
Manevi Doğuş
"Birisi ana rahmindeki çocuğa deseydi ki: "Dışarıda çok düzenli bir hayat var.
Yiyeceklerle, zevklerle doku, uçsuz bucaksız güzel bir toprak,
Dağlar, denizler, ovalar, hoş kokulu bağlar, bahçeler ve ekili tarlalar,
Aydınlık, yüce bir gök güneş, ayın parıltıları ve yüzlerce yıldız;
Güney rüzgarları, Kuzey rüzgarları, Batı rüzgarları bahçelere düğün, bayram havası estirmekte,
Bütün bunlardan başka daha ne güzellikler var; Niçin sen bu karanlıkta böyle zavallı kalıyorsun?
Neden hapis, pislik ve acı mekanı bu dar yerde kan içip duruyorsun?
Çocuk durumu gereği, inanmayacak bu haberciyi terk edecekti.
Şöyle diyecekti: "Bu saçma, bu bir aldatma ve yanıltmacadır"; zira gerçeği dinlemeyecekti.
Aynı şekilde, bu dünyada da, ermiş kişi bu dünyanın insanlarına şöyle der: "Bu dünya son derece karanlık ve dar bir çukurdur; dışarıdan bakılınca kokusuz, renksiz bir dünyadır."
Sözlerinin hiçbiri, aralarından bir tanesinin bile kulağına girmedi, zira bu nefsani arzu kocaman sağlam bir set çekmişti.
Bu arzu kulağı tıkar, işitmeye engel olur; kendine bağlanma göze set çeker ve seyri engeller.
Çocuğun durumu da aynıdır; kaldığı bu bayağı yerdeki gıdası olan kana duyduğu arzu bu dünyadan haberlere kulak vermesini engellemekteydi.
Mevlânâ'nın oğlu Sultan Veled Velednâme'de demiştir ki insanoğlu iki defa doğsa gerektir: bir kere annesinden, bir kere de kendi bedeninden ve kendi varlığından. Beden bir yumurta gibidir: İnsanın özü aşk ateşi sayesinde bu yumurtanın içinde kuş olmalı; o zaman vücudundan kurtulacak ve ruhun ölümsüz dünyasına, oradan da sonsuzluk alemine uçacaktır. Sonra şöyle devam eder:
"Eğer imanın kuşu kendi özünden doğmazsa bu ölü bir doğuma benzer."
Beden hapsindeki ruh, ana rahmindeki çocuk gibi uyuşmuştur; özgürlüğüne kavuşmayı beklemektedir. Bu doğuş ancak ruhun kendine gelmesi ve acının şuuruna varması sayesinde olgunlaştığı vakit gerçekleşecektir.
"Dert kendi içine bakışından doğacak ve bu dert onu hicaptan kurtaracak
Analar doğum acısını tatmadıkça, çocuğun doğmasına imkan yoktur.
Anam, yani bedenim can çekişmenin acıları sayesinde ruha hayat verecek...
Doğum ağrısı, gebeye derttir ama çocuk için zindanın yıkılması gibidir.13
Her tarafından uğultular, gürültüler yükselir, her sokakta meşaleler parlar.
Zira, bu akşam kargaşa dünyası sonsuzluk dünyasına hayat verir.
Mevlânâ'nın düşüncesindeki ana tema buradadır: "Izdırap dünyanın hakimi olmaktan daha iyidir" der, zira insan içinde hissettiği ızdırabından dolayı geceleri Allah'a yakarır. Dolayısıyla Mevlânâ her şeyden önce, bir yokluğun, bir bekleyişin, bir endişenin şuuruna varmanın gerekliliği üzerinde durur; arayışa götüren bulma arzusudur.
İnsana her konuda yol gösteren derttir. Bir iş için duyulan acı, tutku, istek gönlüne inmedikçe, insan asla ona doğru yönelmez. İster dünya, ister ahiret, ister ticaret, ister padişahlık, ister ilim, ister astronomi ve ister daha başka işlerde olsun hiçbiri dertsiz, zahmetsiz olarak gerçekleşmez. Meryem doğum sancılarını hissetmedikçe mutluluk ağacına yönelmedi. "Doğum sancısı onu bir hurma ağacının altına getirdi." (Kur'an XIX,23). Bu onu ağaca yönetti ve kurumuş olan bu ağaç meyve vermeye durdu
"Vücut da Meryem gibidir ve her birimiz içimizde bir İsa'ya sahibiz. Eğer bizde de bu dert peyda olursa bizim İsa'mız da doğar."14
Dikkatimizin çekilmek istendiği ikinci husus, ten hapsinin ötesindeki şeyi aklın almasının imkansız olduğudur. Mevlânâ duyu organlarının algıladığıyla sınırlı kalan ve kendisini kuşatan gerçeklerden başka bir şey hayal etmeye muktedir olmayan ruhu, bir damla meni ile ya da doğacağı dünyadan habersiz çocukla mukayese eder.
Varlığın Bir Başka Boyutu
Rivayete göre Şemseddin adında bir muallim, semâ sırasında diğer arkadaşları semâ ile meşgul olurken, Mevlânâ'nın karşısında şaşkın şaşkın durdu. Mevlânâ ona bir gün sordu:
"Niçin yüzümüze bu kadar ısrarla bakıyor ve semâya katılmıyorsunuz?."
Müderris baş koydu ve şöyle cevap verdi:
"Sizin mübarek yüzünüzden başka bakılıp seyredilmeye değer yüz var mıdır dünyada? Bu kul, bu seyrin uyandırdığı tatlı heyecanı ve hazzı hiçbir yerde bulamamaktadır."
-"Çok iyi mübarek olsun" der Mevlânâ; "fakat bizim başka bir yüzümüz daha var ki bu, dünya gözüyle görülemez; bu diğer yüze yönelebilmeye ve onu algılayabilmeye gayret et, ta ki görünen yüzümüz kayboluncaya kadar; o zaman bu gizli yüzü açık ve net bir şekilde görebileceksin; onu görünce beni derhal tanıyacaksın" (Eflaki, a.g.e, cilt1, s.142)
Gizli Hazine
Bağdatlı bir adam bütün mirasını saçıp savurmuştu ve yoksulluk içerisindeydi. Tanrı'ya içten duygularla yakardıktan sonra bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona Kahire şehrinde bir yerde hazine olduğunu söylüyordu. Beş parasız olarak Kahire'ye vardığında çareyi dilenmekte buldu, fakat gece olmadan önce bunu yapmaktan utandı. Sokaklarda aylak aylak gezinirken, bir bekçi onu hırsız sanıp yakaladı ve açıklama yapmasına fırsat vermeden tekme tokat dövmeye başladı. Nihayet adam açıklama fırsatı buldu ve rüyasını öyle samimi bir şekilde anlattı ki sonunda bekçiyi ikna etti. Bekçi haykırdı: "Görüyorum ki sen bir hırsız değilsin ve namuslu bir adamsın; fakat nasıl oldu da rüyaya dayanarak bu kadar uzun bir yolculuğa çıkacak kadar aptal olabildin? Ben de çok kereler Bağdat'ta şu veya bu sokakta, herhangi bir evde hazine saklı olduğunu gördüm ama bunun için yola koyulmadım" Oysaki sözünü ettiği ev yolcunun eviydi. Yazgısının sebebi kendi yanılgısı olduğundan Tanrı'ya şükreden adam Bağdat'a döndü ve evinde gömülü hazineyi buldu. 15 Böylece bize düşen gerçek hazineyi aramaktır; ama yine de bunu bulmak ancak "başka bir ülkeye" gitmekle gerçekleşebilir ve bir "yabancının aracılığını gerektirebilir; şeyhin rolü, bu kendi özüne dönüşün müridin ruhunda cereyan etmesini sağlamaktan ibarettir.
Değişim
Aşığın bağrından fışkıran soluk dünyayı tutuşturmaya yetecekti Manasız alemi bir toz tanesi gibi dağıtacak
Tüm kainat bir okyanusa dönüşecek;
Görünmez bir dehşet okyanusu hiç edecekti.
Hiçbir canlı varlık kalmayacak o zaman ve hiçbir yaratık;
Gök kubbeden, bir duman yükselecek, artık orada ne insan ne de melek olmayacak.
Bu durumdan başka, birden bir alev parlayacak göğün tepesinde;
Gök yarılacak bu esnada, artık ne varlık kalacak ne uzay.
Kainatın ortasında bir kargaşa yükselecek ve yasa karışacak.
Kâh ateş suyu söndürecek, kâh su ateşi.
Kimi zaman hiçlik okyanusunun tufanları gündüzün ve gecenin kovuşturmacasını dalgalarıyla kuşatacak.
İnsan ruhunun parlaklığı karşısında güneş soluk kalır.
Sırrın bizzat sırdaşı sana cevap veremediği zaman,
Sırrın sırdaşı olmayanları daha az sorgula
Mars cesaretini kaybedecek, Jüpiter dünyanın kitabını yakacak,
Ay hükümranlığını koruyamayacak, sevinci, üzüntüden donup kalacak.
Merkür balçığa batacak, Satürn yanıp kavrulacak,
Gökyüzünün şarkıcısı Venüs artık neşeli melodilerini çalmayacak.
Görünmez olacak gökkuşağı ve şarap ve kupa; Artık ne mutluluk var, ne zevk, ne yara, ne de ilaç; Su parıldamayacak, rüzgar toprağı süpürmeyecek; Bahçe kendini sevince bırakmayacak, nisan bulutu artık pembeliğini ortalığa saçmayacak.
Artık ne acı var, ne teselli, ne düşman ne de şahit; Ne ney var artık ne ezgi, ne ud ne pes ne de tiz. Dâvalar son bulacak; saki kendine hizmet edecek.
Ruh dile gelecek: "Tanrım en yücedir!" Kalp haykıracak; "Tanrım en iyisini bilir!"
Kalk! Zira sonsuzluğun ressamı yeniden işe koyuldu,
Dünyanın alacalı kumaşı üzerine eşsiz figürler çizmek için.
Tanrı bir ateş yaktı, bu alemin kalbini yakmak için.
Tanrı'nın Güneşi'nin kalbi Doğu'dur; ve Doğu'nun ışıltısı
Ethem'in oğlu üzerine her an ışık saç, Meryem'in oğlu, İsa'yı ışıklarla donat.16
DİPNOTLAR
1- Odes Mystiques (Şems-i Tebrizi Divanı)a.g.ç.
2- Mesnevî
3- Le Livre du Dedans. E. De V. Meyerovitch tar.çev. Sindbad y. Paris, s.207
4- Mathnawi (Mesnevî), III, 1270
5- Platon, M'enon,85
6- Mesnevî, I. 723
7- Le Livre du Dedans. A.g.ç. s.240
8- A.g.e. 217
9- Mesnevi.I.3467
10- Le Livre du Dedans, s.4344
11- Mesnevî, II. 3602
12- Mesnevî,III. 1150 ve 1251
13- Mesnevî, II. 2517 ve 3555
14- Le Livre du Dedans, a.g.ç., 47
15- Mesnevî,VI,4206
16- Mevlânâ, Odes Mistiques, a.g.ç. 189
KAYNAKÇA
MEYEROVİTCH-Eva De Vitray (Çevirenler: Yrd. Doç. Dr. Abdullah ÖZTÜRK, Fr. Okt. Melek ÖZTÜRK) Konya, Hz. Mevlânâ ve Semâ, T.C. Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Md.lüğü Yayın No:23, Konya, 2003 (s.91-104)