1868 KONYA ÇARŞI YANGINI

M. SABRİ DOĞAN

Koyunoğlu Müze Araştırmacısı, Konya-2002. Miladi 1868 yılı Sonbahar aylarından bir gündü. Çarşı harıl, harıl alış veriş ile meşguldü. Harmanı kaldıran köylüler şehre gelerek alış verişe başlamışlardı. Dolayısıyla çarşı piyasasında bir yaz durgunluktan sonra yeni, yeni canlanmaya başlamıştı. Geçen kış ve baharın tüccardan veresiye aldığı malın bedelini ödemekle beraber, kış ihtiyacından bilhassa manifatura ihtiyacını almakla meşguldü. Tren o tarihlerde daha Osmanlı İmparatorluğunun sınırlarında içeri henüz girmemiş olduğundan ticari nakliyat tamamen develerle tapılmaktaydı. İstanbul'dan ticari mal ancak bir veya iki aya yakın bir zamanda Konya'ya gelmekteydi. Konya Çarşısı ise bugünkü Kapı camisi ile etrafındaki dükkanlar dahil, Aziziye camisi yerindeki Yüksek camiinin etrafı ve hükümet arasındaki derme-çatma salaş dükkanlardan ibaret olup, Sultan Selim camii yanındaki Yusufağa kitaplığı karşısındaki Derihane ile eski buğday pazarı denilen yere kadar uzanmaktaydı. Çarşıdaki dükkanların hemen hepsi ahşap olup, üzerleri kara örtü dediğimiz toprak örtülü damlardan ibaretti. Kapı camiinin güney kısmına ise şehrin odun pazarı yeri denirdi. Merkep, deve, kağnı gelen odunlar burada yığılır ve satış yapılırdı. Çarşıda dükkanlar ahşap olup sokaklar çok dardı. Öyle ki dükkan kepenkleri aşağıdan yukarıya örtülü tahta kepenklerle kaplı olup, kepenkler gündüzleri altlarına dilmeler konmak suretiyle bir nevi sedir vazifesini görür, gelen müşteri bu peykelerin üzerine oturarak alış, veriş yapardı. Esnaf sedir kepenkleri kurdular mı arada iki kişinin geçeceği kadar bir yol kalırdı. Esnaf birbirlerine karşılıklı tabaka ikram eder müşteri bulunmadığı zaman hoş, sohbet ederlerdi. Gayrimüslim vatandaşların dükkanlarında sandalye, masa gibi bazı mefruşat bulunurdu.Şehirde belediye teşkilatı vardı. Belediye reisi de o sıralarda eşraftan, daha sonraları Konya'yı 1293 Meclis-i Mebusanında temsil eden ilk mebuslardan Mümtaz Korunun dedesi Hacı Fasıh efendi idi. Reisten başka belediyede bir katip, iki zabıta memuru ile bir odacıdan ibaretti. İtfaiye ve temizlik işleri dairesi yoktu. Halk ve esnaf evinin ve dükkanının önünü süpürüp sulamak ve temiz tutmak mecburiyetinde idi. Ayrıca bir eski bir tulumbadan ve bunu ek bir iş olarak kullanan zaptiyelerden oluşan teşkilat vardı.Artık yazın yavaş, yavaş bitmeye başladığı güz aylarından bir günün akşam ezanına yakın bir zamanda çarşı esnafı yavaş, yavaş dükkanlarını kapayarak evlerinin, bağlarının yolunu tutmuşlardı. Hele bağda oturanlar ikindiden sonra dükkanını kapayarak ortalık kararmadan bağında bulunması şarttı. Çarşıda kimseler kalmadı denilse caizdi. Açık kalan birkaç aşçı dükkanı ile bir iki kahve-çay ocağı kalmıştı. O gün ikindiden sonra hafiften başlayan bir rüzgar gece yarısına doğru şiddetini artırmıştı. Koca şehir derin uykuya dalmıştı. Saat gece yarısına doğru rüzgarın sesine kabristanda dolaşan, uluyan köpeklerin sesi insana ayrı bir ürperti veriyordu. 25.000 yakın şehir nüfusundan ortada dolaşan hemen, hemen kimsecikler yoktu. Kapı camii civarındaki bir kahve ocağında, ocakçı akşamdan ateşini iyice söndüremediğinden ocaktan sıçrayan bir kıvılcım evvela kenardaki havlu parçasıyla, altta duran üzeri kaba hasır örtülü alçak iskemleyi yakmaya başlamıştı. Oradan masalara, duvar ve tavana sirayet ederek ateş genişlemiş ve kepenklere sirayetle dışarı çıkan ateş şiddetli rüzgarın da tesiri ile hemen iki koldan genişlemeye başlamıştı. Bir kol Aziziye Camii (Yüksek Camii) istikametinde, diğer kolda Hükümet binası istikametindeki dükkanları sarmaya başlıyor ki bu sırada çarşı bekçisi olayı görerek hemen hükümet dairesi yanında bulunan zaptiye koğuşuna haber verdi. Zaptiyeler dairede mevcut emme basma tulumba ile kazma, kürek ve kancalarla yangın yerine vardılar. Fakat yanaşmak acaba mümkün mü, cehennemi bir hararet gökyüzüne çıkmış ve kesif dumanla karışık kızıl alevler şehrin semalarını sarmıştı. Gökyüzü kızıl renkle aydınlanmış, korkunç siyah dumanlar Sultan Selim ve Şerafettin Camileri istikametlerinde kıvılcım saçarak dağılmaktaydı. Mahallelere dağılan tellallar çarşının yanmakta olduğunu halka duyurdular. Vali Ahmet Tevfik Paşa, Belediye reisi Hacı Fasıh efendi, Postnişin Sadrettin Celebi efendi, eşraftan Hacı Abdurrahman efendi, mecidiye Ali efendi, Hacı Ferhat gibi kimseler toplanmışlar ateşin söndürülmesi hususunda halkın da yardımı ile bir kısım dükkanları yıktırarak ateşi önlemek isterlerse de maalesef başarılı olamadılar. Cezaevindeki mahkumlarda getirilmiş çalışmalara katılmıştı. Yataklarından fırlayan bazı esnaf deli gibi sokaklarda koşarak yangın yerine geliyordu. Ya dükkanının kül olduğunu veya yanmakta olduğunu görerek çılgına dönüyordu. Bir avuç eşya kurtarmanın acaba imkanımı vardı. Bir kere sokaklar dar, yangın bütün şiddeti ile devam ediyordu. Bu cehennemî yere girmeye kimse cesaret edemiyordu. Henüz yanmayan bazı dükkanlardan kurtarılan eşyalarda sokaklar dar olduğundan yolu tıkıyor, gelip geçmenin imkanı kalmıyordu. Nitekim bütün çarşı göz göre, göre ateşin doymak bilmez tahribine terk ediliyordu. İtfaiye teşkilatı olmadığından, zaptiyelerin yıktığı dükkanların enkazı kaldırılmadan sıçrayan kıvılcımlar, kibrit gibi olan bu yıkıntıları tutuşturarak yangını büyütüyordu. Koca şehirde gelişmiş bir su tesisatı yoktu. Dutlu suyu künklerle şehre gelmiş durumda ise de o da yalnız Mevlana dergahına ait olup, müsaade ile dergah civarında birkaç çeşmeye ve imtiyazlı evlere verilmişti. Şehir halkının ekseriyatı su ihtiyacı kuyulardan temin ediyordu. Ayrıca su ihtiyacı Meram çayının kenarında yapılan ufak dinlendirme sarnıçlarından karşılanırdı. Yangının söndürülebilmesi için çok suya ihtiyaç vardı. Fakat kuyulardan çekilen sular yetersiz kalıyordu. Kuyular oldukça derin ve suları azdı. O zamanın en bol sulu kuyusu bugünkü Özel İdare Binası bahçesindeki büyük kuyu idi. Fakat yangına bir hayli mesafede bulunmasından ötürü kolay, kolay buradan su getirmenin imkanı yoktu. Kapı camisinin tavanı korkunç bir gürültü ile çökerken alevler birkaç misli daha göklere yükseliyordu. Aziziye camisinin tahta minaresi ile damı aynı şekilde çökerek etrafa korkunç dakikalar yaşatıyordu. Sabah namazı zamanı yangın önünde yakıp, yıkacak yiyip yutacak bir şey bulamadığından alevlerini kısmış, bir çok yerlerde içten içe yanmaya devam ediyordu. Şehrin manzarası şöyle idi; henüz yeni doğmuş güneşin ışıkları kül haline gelen çarşının enkazından tüten dumanların güney-doğu istikametine uçuşup giderken şehrin üzerine donuk bir ışık aksettiriyordu. Yangının bir ucu Sultan Selim camii civarından kapı camisinin güney-batısı istikametine, diğer ucu kapı camisinden hükümet binasına kadar koca bir şehrin çarşısını bir gece içerisinde kül edivermişti. İki cami-Kapı Camii yerindeki İhyaiye camii ve Aziziye Camii yerindeki ahşap Yüksek Camii, Hükümet binası ile Belediye dairesi dahil 350-400 dükkan sanki bir gün evvel şimdi dumanı tüten bu sahada yokmuş gibi kül olup gidivermişti. Yalnız Kapı Camii etrafında 180-190 yakın dükkan kavrulup gitmişti. Esasen akşamdan beri yardımcılığını da yapan rüzgarda sanki vazifem bitti der gibisine ortadan kaybolmuştu. Enkazlardan tüten dumanlar gelip geçenin gözlerini yaşartıyor, genizlerde acı öksürükler çıkıyordu. Ama olan olmuş, yanan yanmıştı. Artık ne kadar dövünülürse beyhude olup ele bir şey geçmezdi. En iyisi bir an evvel enkazı ortadan kaldırmak, şehri modern bir şekilde yeni baştan imar ve tanzim etmek gerekiyordu. Başta Vali Ahmet Tevfik Paşa olmak üzere şehirde bir imar komisyonu kuruldu. Vilayet nafıa müdürü gayri Müslim bir mühendis olup, ona şehrin çarşı planını bugün gördüğümüz şekilde çizdirildi. Atarlar, yağcılar, tenekeciler, demirciler, toplu ve ayrı yerlerde esnaf çarşıları tesis edilerek yollar geniş, dükkanlar ızgara planı şeklinde bir hizada ölçülerek sahiplerine taksim edildi ve inşaata başlandı. Vali Ahmet Tevfik Paşa, Belediye Reisi Hacı Fasih efendi ve Postnişin Mevlana Sadrettin Celebi efendi el ele vererek, müşterek çalışmaları sayesinde bugün gözümüze ufak gelen fakat o gün için ihtiyaca fazlasıyla kafi gelen modern çarşı, iki sene içinde tamamen inşa edildi. İnşaatdan sonra şehrin kanalizasyon işi de ele alınarak ekseri yerleri iki metre boyunda bir metre genişlik gösteren kanalizasyon, kale taşları artıklarından inşa edildi. Asmalı Camii dediğimiz Hatıp Sultan Camisinin 150-200 metre doğusuna kadar üzeri taşlarla örtülerek devrin en modern kanalizasyonu meydana geldi. Çarşı suları ve lağımlar bu kanalizasyona bağlandı. Yolların büyük bir kısmına Arnavut Kaldırımı ile döşendi. Halkın yardımı ile 1872 senesinde Kapı Camii bugünkü şekli ile inşası tamamlanırken, bu tarihten üç yıl sonra yine halkın yardımı ile bugünkü Aziziye Camisi inşa edildi. Adına "Yüksek Cami" yerine devrin padişahının adına izafeten "Aziziye" denildi. Yangından 16 yıl sonra, yani 1884 tarihinde Mehmet Sait paşa nüfus başından 5 kuruş iane toplamak suretiyle halkın yardımını sağladı ve şimdiki Hükümet binası yapıldı.

Hiç yorum yok: